Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

 
Reply to this topicStart new topic
> Cebimdeki Maymunlar
snoopy
mesaj 23 08 2009 - 00:23
İleti #1


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 508
Katılım: 06 02 06
Nereden: İzmir
Üye No: 2,009



Cebimdeki Maymunlar

Sopalar ve taşlarla kırabilirsiniz kemiklerimi, kocaman kibirlerinizin ardına saklanıp küfredebilirsiniz bana ama inanın kıskanmıyorum hiç birinizi… Çünkü sizler bencil ve tek kişisiniz.

İtiraf mı istersiniz? Öyleyse kabul ediyorum ben deliyim. Sevindiniz!

O çok yazdığınız, durmadan dert yandığınız sevgileriniz, söylüyorum yine kızacaksınız, yalnızca düşüm semedir… Yazarsınız sayfalarca yıllarca sonra unutursunuz yazdıklarını, cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi… Ne yapayım kardeşim siz beceriksizsiniz, bir o kadar yağmacı, bir o kadar cahilsiniz…

Hakaret saymayın sözcüklerimi, hakaret etmeyi sevmem…


Bölüm I: Sanatta Yozlaşma…

Şuradan başlayalım; neden?

Çok büyük tarihtir şiir. Binlerce şair ve yüz binlerce şiir. Her toplumun kendine ait, her dönemin şartlarına uygun ve inanılmaz bir verime sahiptir. Dil ile yoldaşlığı yazının icadından daha eskidir… Bu bir ütopya değildir. Şiir yalnızca yazılı metinler ve ya kitaplar değildir. Aynı zamanda şiir bir hitap, bir bakıştır…

Ben açık bir gerçeğin farkındayım; şiirde yaşadığımız yozlaşma. İşte yeni bir gereksinim ve anlayış bu noktada başlıyor. Önce yeni Toplumsal Şiire Yolculuk bakışının gereksiniminden önce bu yozlaşmanın farkına varılmalı. Bunu anlattığımda siyasallaştığımı söylüyorlar ama ben toplumsallaştığımı idea ediyorum. Şiirin bu durumu kapitalleşme ile başlar. Kapitalleşme siyasi bir kavram olmaktan çıkmış ve insan duygularına yön vermeye başlamıştır.

Fransız devriminden sonra değişen toplum sınıfları bir dönem büyük bir şiir patlaması ile karşı karşıya kalmıştır. Bu dönem inanılmaz derecede başarılı şiir edebiyatı üretilmesi, büyük filozoflar ve yeni dönemin kapılarını açan dehalar olmuştur… Ama sanatta bunlar yaşanırken bilim daha hızlı gelişmiştir, kapital düzen sanatın bu hızlı ve görkemli ilenmesini görünce, topluma ait olan sanatı topluma ticari olarak sunumda bulunmaya başlamıştır… İşte bu gözü doymaz canavar kendi menfaatleri söz konusu olunca sınır tanımamaktadır. Hem toplum, hem sanatçı onun için bir kazanç imkânıdır…

Bu durum popüler kültürü yaratır. Bir anlık ve göze, kulağa hoş gelen anlık sanat fabrikaları. Sanatın seri üretimine başlamış ve kısa dönem içinde yenileri sunmuştur. Aslında olaya onların gözünden bakarsak çabuk tüketilen dayanıksız mallar ile ani vurgunlar ve sonra yenisi ile yeni bir vurgun daha. Tam bir ticaret mantığı yani, İste bu ticari sanat malını satmak için reklam ve abartılı lanseler ile aslında değersiz olanı değerli gibi göstermiş ve kendine bir vitrin yaratmıştır. Durumun daha vahim bir yan alması uzun sürmemiş. Bu basit sanatsal akımlarım kolay icrası sonucunda ve maddi kazancım yüksekliği karşında sektörleşmiştir.

Afrika yapılan aynı durum sanatta da söz konusudur. Tek fark Afrika gözle görünmekte, sanat ise gözle göremediğimiz bir coğrafyadır.


Giriş II; Sanatın Doğası

Doğa bu kavram ile birçok şeyi açıklaya biliriz ama galiba doğaya dair en anlamlı söz her zaman yolunu bulur. Bir şekilde o vahşileşmeli ve yaşamayı becerir…

İşte sanatta da bu vahşileşme söz konusudur. Sanat özellikle edebiyat öz kimliğine dönmeye çalışmaktadır.

Bu olguyu açarsak; kapitalizm elinde ki sanat, ekonomik olarak bir giderdir. Fakat sanat bir ihtiyaç olduğu için ekonomik olarak yetemeyenler kendi sanatını oluşturmaya başlar. İşte bu noktada büyük sorun ile karşılaşırız… Sanattan uzak tutulmuş ve sanat bilgisi alabildiği kısıtlı toplumlar nasıl bir şekli oluşturlar? Bu sorunun cevabına bakmalıyız…

Karşımıza çıkan kapitalizm altında ezilen bir toplum modelidir. Yaşamak ve düşünmek güdüsü elinden alınmış, ötelenmiş ve hakir görünmüş. Yobazlığın ve hurafenin eline temsil edilmiş dini inancı ile avutulmuş. Bu noktaya gelene kadar ruh ve duygularından arınmış. Hepsinden daha kötüsü yalnızlaşmış bir toplum…

İşte bu çaresizlik kıskacında kendi dışında ki sahsalı, görkemli yaşamı vitrinden izlemek zorunda bırakırmış. Fakat içinde bu yaşamaya dair bir arzu ve o arzunun getirdiği çaresizlik. Bunlar acı ve dramatik bir hal almış.
Sonuç olarak sanat gene kendi doğasında yolunu bulmuş. Fakat büyük bir farkla. Ben bu satı radyoaktiviteden etkilenmiş sakat bir çocuğa benzetiyorum ve ölü doğduğunu idea ediyorum…

Çünkü bu noktada sanat kendi doğasında ki evrimi için insancıllığı değil, acizliği ve özentiyi ele almıştır…

Bu nesilden doğan iki farklı edebiyat akımı vardır. İlk Melankolikliğin ektisindeki arabesk, diğeri özentinin ve ötelenmişliğin etkisinde ki Yer altı edebiyatıdır…

Fakat bu edebiyat türleri sanatın insancıl yapısına karşı bir direniştedir. Sanatla toplum arasında ki köprüleri yıkmak ve satını bencil bir ütopya haline getirmek gibi bir sonuçları vardır… Edebiyatı sanki bir içe dönüm yöntemi gibi algılamakta ve kendileri yaşayan toplumun dışında kabullenmektedir. Bu iki edebiyat akımı da gerçekten kaçıştır…

Giriş III; Edebiyatta Yalnızlaşma ve Yalnızlığın Kalabalıklaşması

İsa sorar deli adamın içinden çıkarıp domuzların içine soktuğu cinlere;

- Siz nesiniz, adınız ne sizin…

Hep birden cevap verirler…

- Bizler Lejyon’uz. Çünkü biz çok kalabalığız

Ve sonra İsa parmağı ile okyanusu gösterir ve bir sürü alında domuzlar okyanusa atlarlar…


Yukarıda ki metin Mark’ın incilinden alınmadır. Beni çok etkileyen bir hikâyedir bu. Öylesine Kalabalıklar vardır ki onlar sadece vardır. Olmalarının anlamı sadece kendilerindedir. Gözükmezler ve bilemeyiz bizler ne olduğunu onların. Onlar kendileri için ne derlerse odurlar… Çünkü onlar çok kalabalıktır…

Ama sadece bir bedende toplanırda toplanırlar. Ne olduğunu anlamadıkları bir anlamsızın çevresinde kir ve pislik içindedirler. İşte bu yalnızlaşmanın başladığı andır.

Bu cahil ve anlamsız ruhların toplandığı insan yalnızca kendi acılarını yazar ve diğer ruhlar ona katılırlar. Anlamadan çünkü onların boş hayatlarını ayrı bir isim lazımdır. Bu acılar deryasının içinden kendi yalnızlıklarına anlarlar çıkarır ve kendilerini acındırırlar. Acırım onlara sadece acırım…

Derim imgelere dalar, kendi anlamsızlıklarında boğulurlar ama kalabalıklardır. Çünkü şiir onlardan daha yalnız kalmıştır. Şiirin sesi susmuştur, bağırtıları duyulamaz. Acı feryatları ve doğum sancıları radyoaktiviteye maruz kalmış ve acayip ve ucube kelimeleri doğururken, kör insan bakmaya korkmaktadır…

Yalnız insan bencilleşmiştir. Şiiri de aynı şekilde bu bencillikten şekillendirmiştir. Çevresinde olup bitene susmuştur. Bunlar hayırsız bir evlat gibi babalarının mirasına konup sonrada onu kovmuşlardır…

Bahsettiğim yeni dönem yazarlardır elbet. Bu yazarlar kendi acılarınla öylesine düşmüşlerdir ki dünyada ki en büyük acıyı bu sanırlar ve daha vahimi şiirin acıları yazmak olduğunu sanırlar. Hayatlarında ufacık mutluluklar bulduklarında yazmayı bırakırlar ama bu zaman yanlarında hep bu acıyı paylaşan ve aslında bir başka mutluğa ulaşamayan doyumsuzluklarını acı sanan bir grup kurarlar…

Yeni yazarlarım söylediği şudur. Ben kendim için yazıyorum, kendimi rahatlatmak için… Numro 2’de söyle demiştim…

Numro 2; Melankolik Şairler Dair Hitabeti Cevap

Bir zombi gibi kalkıp geceleyin yatağınızdan
Işıklı şehirlerin aydınlığına bakaraktan
Amerikan bandrollü fanilalarınızı giyip
Kalemin ardıma saklanarak aşka dair beceriksizliğiniz yazdığınız
Bu şiir benim…

Oysaki neler yaşanıyor sizin at gözlüklü dünyanızın dışında
Örneğin bir mayıs geliyor
Emekçi kendi bayramında gene yağlı tulum giyecek
Bayramlık niyetine…
Çiftçi ambarı boş
Cebi boş
Sofrada tabağı boş
Küçük Ahmet yedi yaşında
Gene sabahın ayazında
Otomobil camları silecek
Yaşıtları Filistin’de, Somali’de ve Gabar’da ölecek
Gene birileri
Tenha köşelerde
Masum bayanlarımız analarımız ırzına geçecek
Gene tanesi yedi papelden yirmi yaşında vatan evlatları satılacak emperyalizme
Ama bunlardan sana ne!

Senin acın hepsinden büyük
Hepsinden yüce
Her kes dinlemeli seni
Bilmeli ne denli ızdırab çektiğini
Yazmalısın yalnızlığını
Umutsuz Sevgilerini yazmalısın
Dinlemeli her kes seni
Dinlemeli…

Yaz melankolik şairim yaz
Yaz ne denli beceriksiz olduğunu aşka dair yaz
Yaz ağladığını sayfalarına yaz
Bir tek ağlayabilin senin yaz
Sonrada
Amerikan muşambasından koltuğuna
Gerim gerim geril yazarım diye
Şairim diye…

Senin yazdığını gözlerimi kapatıp yazarım

Sen ki evirip çevirip yazarken sayfalarına kendini
Kapatmışın dünyaya gözlerini
Bir zombi kalkıp yatağından geceleri
Yazdığın o şiirleri
Alda……………………………………

(27.04.06 İzmir)
Melankoliklik öylesine bir hastalık ve öylesine bir bencilliktir ki sadece kendilerinin olan vardır ve en iyisini onlar yaparlar. Biri çıkıp bir şey söylediğinde olar bu bizim iç dünyamız ve biz buna emek vermekteyiz felsefesine sığınır kendilerinin doğasında bulunan bu acındırma güdüsünü burada da en iyi şekilde kullanırlar.

Bu durum şiirin üzerinde bir benleşme ve yalnızlaşma oluştur. Şiirin evrimi bu çehrede tutarsızca gelişmektedir. Bunlara ben zararlı otlar gözüyle bakarım ve bir an önce temizlenmezse bu zehirli düşünceler geleceğe bıraktığımız şiir yalnızca bu kusmuk dolu acı deryası olacaktır…

İşte bu yüzden bu noktadan sonra anlatacaklarım. Toplumsal bir şiire yolculuk olacaktır…

Murat Gevrek


Yeni Toplumsal Şiir Teorisine Girmeden Önce Cebimdeki Maymunlar

Bu deyim ‘998 yılının haziran aylarında Eşref Bulvarında aklıma çakar bir şimşekti; Cebimdeki Maymunlar. Söyle bir şiirle anlatmıştım sonradan onları;

Suç Aletim

Şair Eşref bulvara her gidişimde
İki polis takılıyor peşime
Lozan meydanında durduruyorlar beni
Üstümü arıyorlar
Arıyorlar

Cebimden çıktı cinayet aleti
Parmak izlerim var üzerinde
Bir Japon’un katanasından daha ölümcül
Yüz yirmi sekiz sayfa biri
Bir kurşun kalem diğeri…

Cebimden İki Maymun çıkıyor
Toparlıyor dökülmüş kelimeleri
Haylaz, yaramaz
Hırçın bir rüzgâr gibi duraklamaz…

Şair Eşref bulvarında bir kadın yürür
Dur kadın, kelimelerin üzerine basacaksın…
Sonra n’ederim…
Şehrin ışıkları ne turuncu, ne sarı
Şehirde beni duyabilen sadece sağır bir boyacı
Susuyorum ne yazık ki anlatacaklarım evde kaldı…
Ve kadın
Kırmızı bir atkı
Değirdi, değirdi sağ omzuma
Düşürdü bir karanfil
Almasam basacak biri üstüne
Alsam, alsam ne fayda…

Şair Eşref bulvarında yürür bir kadın
Dur kadın, Eşref’i uyandıracaksın
Zaten adam huysuz ihtiyarın teki
Birde cimri, pinti, çirkin
Düşer kelimeler sokağa
Toplamasan biri basacak üzerine
Toplasam, toplasam ne fayda…
Benim Eşref’ten ne farkım var ki…

Çakar ceplerimden iki maymun
Tutamam onları, farz etki bu bir oyun
Uyanır Eşref ve diğer şairler
Ben onları oyalarken
Toplar maymunlarım dökülen kelimeleri ceplerinden…


Murat Gevrek


Benim iki maymunum ellerimdir. Maymunlar hınzır yaratıklardır bana göre. Yaşanım en masum yaramazlıklarında onlar vardır. Fakat bir o kadar korkusuz, bir okar başına buyrukturlar. Peki, neden cepteler. Çünkü itaat eden insan ellerini ceplerine sokacak kadar cesaretli değildir.

Cebimdeki Maymunlar ve Eylül Yolcusu benim şiirim en önemli iki temasıdır. Eylül Yolcusu hep gitmeye hazır, pire için yorganı yakan ve benim Eylül Sendromu olarak adlandırdığım huysuz döneminde ki diğer insandır. Bir şairin içinde tek adam yaşamaz. Birçok adamın ayaklanması, dövüşmesi ve ya barışmasıdır şiir.

İşte bu Cebimdeki Maymunlar bazen kaçarlar yerlerinden ve olmadık işler yaparlar. Eylül Yolcusunu öfkelendirirler, diğer insanları birbirine düşürürler ve kaçıp şairin ceplerine gizlenirler. Bir anda bir ilham meleği gelir ve maymunlarımı besler onlarda topladıkları kelimeleri ona verirler. İşte benim şiir fabrikam böyle çalışır…

Her şeyi yapan iki maymundur yani. Bazen ilham perisinin geciktiği olur o zaman bayatlar kelimeler ya da bu ara yaptığı gibi hiç uğramaz olur birden bire o zaman işte felaketimdir. Ben yazmadığım zaman yaşamda bocalayan birisiyim. Bu yazmak denen şey hele şiir hayatımda su içmekten öte nefes almak gibidir. Boğulurum, çıldırım ve en kötüsü de cebimdeki maymunlarım ağırlaşır, bir anda bir yorgunluk çöker üzerime doğrulup kalkmak bile gelmez içimden…

O yüzden de benim şiirim yaşamak gibidir. Çok basit bir tonda ve gündelik dilde yazılır. Bazen söyle tanımlarım onu;

Evet, ben bir soytarıyım
Ama saraylı değilim kralı güldürmek için
Sokaktayım, sokakta krala gülmek için…

Birde şiirimin öksüz anı. İşte o an bilin ki kavga etmiştir Eylül Yolcusu ile Cebimdeki Maymunlar. Bir anda bir öfke bulaşır şiire ve duygusuz bir cellât gibi kendi ayak bilekleri mi keserim. Ben buna Eylül Sendromu derim. En acımasız şiirlerimi yazdığım dönemdir ve ilham perisinin nezaketini reddederim.

Ucubenin Dünyası

İndi eşkıya dağdan şehre de
Bey oldu padişah
Bulaştırdı kirini cümle âleme
Bir sen mi kaldın tertemiz aynada
Ne işin var
İndin Naté Damé’mın çan kulesinden de
Çıktın insan içine…

Hilkat garamileri yalnız yaşar bilmelisin!
Yalnız ölür alışmalısın yalnızlığına
Duvarlara yazmalısın şiirlerini
Duvarlardan yarattığın insanlara
Şiirlerle kaleme aldığın ölümsüz kadınlar
Döndüğünde sırtını
Uzun ve büyük burnun ile alay etmeye koyuldular
“R” harfleri düşük cümleler kurup
Gülüştüler
Duymuyor musun kahkahaları
Sağır mısın yoksa kör mü?

Gitmelisin çekilip kirli yeşilinden hayatın
Kuru bir yaprak gibi
Düşük bir karanlığın içinden
Bir pencere yaratmalısın düşlerine
Koyup kavanoza
Kaldırmalısın
Bulsun diye fiî tarihinde bir adam…

Murat Gevrek

Bu tip şiirlerde insanın kendini nasılda acımasızca eleştirdiğine şahit olursunuz. Bir an nefret ederim kendimden ve o an öyle bir cümle düşer ki ellerimden, öylesi bir isyandır ki ölümden daha beter…

Yaradan yarattığını çamurdan yaratmışta
Bir benimi b*ktan yaratmış…

Şiir argoyu severim. Açıkçası bu konuda biraz Eşrefvariyimdir. İşte aslında Maymunların, Maymunlukları orada başlar. Öfkeyi işlerken. Huysuzluğa şekil verirken…

Atatürk İlke ve İnkılâplarını Anayasadan Çıkarmak İsteyen Şahsa

Bir çift lafım olacak
Unutmayın
Unutmayın şunu beyim…

Benim aslım
Öyle bir milletir ki
Başında ki adamı önce asar
Sonrada ibreti âlem olsun diye
Adına anıt mezar yapar…

Murat Gevrek

Bu üslubu genelde siyasi şiirlerimde kullanırım. Alabildiğine sert olmalıdır ve bu şiirleri insanın gözüne gözüne sokmalıdır… Bunlar aslında en basit yazılan ama derinliği manası olan şiirlerdir. Politik şiir yazmak aslında bir yerde cepheleşmeyi göze almaktır. Oysa benim şiirimde bir farklılık vardır. Birçok şiirim politik sanılsa da tam tersine politik şiirlerim çok azdır.

Aslında Cebimdeki Maymunların en büyük marifeti Politik imgeleridir. Fakat bunlar toplumsallaşır ve toplumsal şiirlerin içine aşk girince farklı bir armoni ortaya çıkar. Aslında ben aşkı anlatıyorum size ayni anda toplumu fakat politik imgeler kullanmayı seviyorum şiirimde;

Gülüm; Sana Olan Sevgime Dair…

Gülüm seni seviyorum
Ama ölürcesine değil
93’de Saddam’ım zulmünden kaçan Iraklının bir parça ekmek için Dicle Nehrinin azgın sularında boğulması gibi…

Gülüm seni seviyorum
Ama ağlak aşk şairlerinin söylediği gibi yani “adam gibi” değil
Göğüs başında açlık dindiren bebe gibi


“mıh gibi adını aklımda tutamıyorum” ama
Bir Japon’un Hiroşima’yı hatırladığı kadar hatırlıyorum…

Gülüm seni seviyorum
Ama bulut gibi değil, yağmur gibi değil, bahar gibi değil
Nazım’ın şiiri sevdiği gibi belki
Belki Asyalı kölenin özgürlüğüne dair umudu gibi…

Gülüm;
Belki ben sevmesini bilmiyorum
Ama sevemiyorum seni
Canımın içi gibi
Uğruna ölürüm diyemiyorum
Ben anca seni
Elleri nasır tutmuş işçinin uzun boyunlu oğlunun başını okşaması kadar sevebiliyorum
Hitli bir çocuğun ekmeğini Afrikalı çocukla paylaşması kadar sevebiliyorum…


Murat Gevrek (13.04.06 İzmir)

Ve şiirde aşk. Aşk bende her zaman bir imgedir ve ben aşka yazdığım hiçbir şiiri benim demem. Bu bir kadının yazdırdığı şiirdir ve ona aittir. Yakın zamanda iki kişilik şair teorisini ürettim. Bu biraz Mayakovski’ye dayanır. 06;15 Moskova Şiirlerim serisinde bir şiir vardır “Bir Başka Şairin Sevgilisi” bu Lili’ye yazılmış bir şiirdir ve sonu söyle biter…

Ölümsüzdür şairlerin kadınları
Halen hatırlıyorsam adını
Bu yoldaşımın şiirdir
Ama dur o senden önce ölmüştü
İşte buda asıl gerçektir
Unutma sana yazılır bütün şiirler
Ama onlar senden daha çok sevilecekler…

İşte iki kişilik şair teorisin altında ki gerçek budur? Şairlerin ilham perileri onları Hayattan Mektuplar serisin söyle anlatırım…

VI. Periler

Şairlerin kanatlı ilham perileri olurmuş
Yalan söylemişler bana
Kandırmışlar beni
O perilerin kanatları yokmuş
Her peri giderken yanında birçok şiir götürürmüş
Öyle derlisin ki bütün şiirleri mi veriyorum sana
Attila İlhan’ın vardı Aysel’i
Nazım’ın saman sarısı saçları gözleri mavi dediği bir peri
Orhan Veli’nin İstanbul’u vardı
Neyzen in hiçbir şeyi olmadı
Ben benim kini arıyorum
Unutma bir tek Neyzen delirdi…

Murat Gevrek

Söz gelmişken en çok üzerine düştüğüm seridir Hayattan Mektuplar, orda henüz 37 mektup var ben 50 mektup amaçlıyorum. Bunlar bir sevgiye hayatı anlattığım şiirlerdir. İmgesellikten ziyade aslında bir mektup şekli kullanırım.

Bunun yanında Öyküden Şiire Merdiven var adı altında yayınladığım ve toplumsal olayları öyküsel bir şekilde şiirleştirdiğim bir seri daha vardır…

Ama cebimdeki maymunların 06;15 Moskova Şiirlerinde yaptığı insan ve aşk denkle mi beklide amacıma en yaklaştığım noktadır… Birkaç örnek ile açıklayım…

I

Ve kadetralin çanlarına asılıyor zangoç
Benim dudaklarım sigarasını harmanlıyor
Unutuyoruz bir anda sokağımızda ki tankın gölgesini
Sokuluyor benim tütün hasattı dudaklarım
Gaz yağı kokusuna bulanmış dudaklarına Alya’nın
Sessizce bir veda edermiş gibi
Soğuk ve nemli ama mağrur bedeni…


II

Ve seveceğiz biz birbirimizi
Asırlık bir çınar ağacının toprağı sevip kökleriyle ona sarılması kadar
Ve yaşayacağız içimizde bir huzur
Bir karıncanın İbrahim’in ateşine bir damla suyu taşıdığı an yaşadığı huzur kadar…


III

Ama ben aşk için çok yaşlıyım
Oysa biz birbirimiz ne güzel sevdik
Gülle çiçekle değil
Özgürlüğe ve hürriyete hasretle
Kavgayla ve bir devrim gibi delirmesine
Ve biz birbirimiz sevmedik birbirimizin yanındayız diye
Biz birbirimiz sevdik bütün insanlığın insanca yaşamasına hasretiz diye…
Ve biz sevmedik bizi geleceğe dair umutlarımız var diye
Biz sevdik bizi geleceğe dair umutlar olsun diye…

IV

Gene başladı
Soğukta alevli alaca kızıl yağmalar
Yaşamak için böyle sesli haykırmalar
Ve astılar
Belediye başkanı
Leningrad otobüsünün önüne
Bir kırılmadı bizim odamızın camları
Soğuğu misafir edip içeri
Öylenden kalma aç ve kan kokulu ve yorgun bedenlerimize
Çocukluğumuzu giyinip sevişemeyiz bu gece…


V

Kolaydır sevmesi
Mecnun’un Leyla’yı sevdiği gibi
Ama biz sevebilmek için ki
Sevmeliyiz bir insanı
Bütün bir insanlığı sevdiğimiz gibi…


Murat Gevrek

Not; Bu bölüm devam edecektir…




Yeni Toplumsal Şiir Teorisinin Temelleri

Sistem adı ne olursa olsun ister Feodalizm, ister Kapitalizm, ister Komünizm her sistemin varlığını sürdürmesi için insan gerekmektedir. Toplumları kontrol altında tutmak için her istem kendi düşüncelerini üretir.

Bu yüzden ben tek bir düşünce kalıbımda kendimi tanımlarım. Sisteme karşı sistemsiz düşünme. Bunun için önce toplumsal yargılardan kurtulmalıyız. Titr ve kariyer sadece sistemin parçasıdır. Düşünün bir Sigmund Freud yaşadığı dönemde psikoloji henüz bilinmeyen bir daldır. Fakat Avusturyalı bir nörolog olan Freud Sistemin ona öğrettiklerin tersine birçok hastalığın kaynağının insan ruhu olduğunu idea etmiş ve bu yönde incelemelere başlamıştır. Bu yüzden 19. Yüzyılda psikoloji Nörolojinin bir alt disiplini olarak kalmış 20. Yüzyılda başlı başına bir bilim dalı olmuştur…

Şimdi soruyorum size ya Freud sistemin içinde sistemsiz düşünmeyi beceremeseydi ve sistemsizliği bir sisteme çevirmeseydi?

Otistiklere ilk çağlarda tanrı diye tapıldığını ve orta çağda cadı diye yakıldıklarını biliyor muydunuz?

Yakın bir örnek daha vereyim size Sayın Türkan Saylan ya o Lepra (Cüzzam) hastalarına bir hayvan gibi davranıldığı dönemde sistemin kendine öğrettiklerine bağlı kalsaydı ne olurdu?

İşte bu sistemsiz düşünme aslında sisteme karşı olmak değil. Sistemin yanlışlarına karşı ayakta durmaktır ve bu yanlışları yamamaktır. Toplum için elbette… Bunun için önce insan kendi düşüncesini geliştirmeli ve sistemin etik yapısından sıyrılmalı…

Sanat önce ahlaksızlaşmalı ve kendi ahlak yapısını yeniden oluşturmalı. Ben sanatın özellikle edebiyatın üzerindeki en büyük engeli “OKUL” olarak görüyorum. Sanatın doğasında bir itaatsizlik vardır. Öğrenmek değil yaratmak vardır. Bu yüzden sanatla bilim arasında ki en büyük köprü felsefedir… Aynı zamanda felsefe bir çok toplumsal erkin arasında köprülük yapar, dinle Bilim, Dinle sanat, siyasetle sanat gibi…

Freud’un kendi tezlerini hazırlarken Nietzsche’nin Üstün İnsan veya Tanrı İnsan felsefesinden etkilendiği belirgin olarak ortadadır…

Nietzsche’nin Üstün insan teorisini biraz açmak gerekiyor. Buna zamanından önce gelen kayıp peygamber Zerdüşt ile başlıyor. Bir gün Pazar yerinde bir adam belirir. Adamın elinde bir gaz lambası vardır. Sakalları, saçları leş gibidir. Elinde ki lambayı sallayarak pazarın ortasına gelir. Gördüğü herkese Tanrı’yı sorar. İnsanların alayları ile karşılaşır. Bunun üzerine Zerdüşt tanrı öldü diye bağırır. Evet, tanrı öldü sen ve sen ve ben hep birlikte onu öldürdük diyerek kalabalığın arasından ayrılır ve kendi yalnızlığına geri döner…

Nietzsche buradan yola çıkar ve insanın içinde tanrının öldüğünü söyler ama tanrıdan boşalan bu yeri insan nasıl dolduracaktır. Eğer insan bu boşluğu erdem ve bilgi ile oldurursa üstün insana ulaşır.

Fakat bir sorun var Üstün bilgi nedir?

Buna Nazım büyük insanlıkta söyle cevap veriyor…

BÜYÜK İNSANLIK



Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.


7 Ekim, Taşkent, 1958

Oysa buna karşı Nietzsche’nin en büyük hastalığı umutsuzluktu. Ben bu noktada Nietzsche’nin yanıldığını idea ediyorum. Zerdüşt’ü yanlış anlamış olmalı Nietzsche. Tanrı öldü derken Zerdüşt bir şey daha söylüyordu “Ben vaktimden erken gelmişim”. Nietzsche haksızlık etmemek lazım aynı şeyi söylüyoruz Tanrının ölümü fiziksel değil biz insanoğlunun zihninden kaynaklanıyordu.

Burada Spinoza’nın felsefesinden bir alıntı yapmak istiyorum. Spinoza’ya göre tanrı insanın babasıdır. Nietzsche’nin felsefesini döner ve Spinoza’dan yola çıkarsak. Bence tanrı ölmedi biz hain bir evlat olduk ve onun mirasını paylaşmak için öldüğüne inandık…

Ve tanrı kaçıp saklandı Tıpkı Akira Kurosawa’nın büyük yapıtı “Ran” filmde olduğu gibi. Biz tanrıyı delirttik ve kendi içimizde bir tımarhaneye kapattık onu…

Togore’nin çok sevdiğim bir lafı vardır “doğan çocuklar tanrının insanlardan umudunu kesmediğini gösterir”

Ve işte Nazım’ın geldiği noktada budur. Umutsuz yaşanmıyor.

İşte sistem bize bu düşünceyi parçalayarak veriyor. Hayat bir yapboz gibidir önemli olan parçaları birleştirmektir. Örneğin bir Kafka gerçeği kabullenmek ve olduğunla savaşmak. Yani Kafka hiçbir zaman umutsuz olmadı sadece bize umutsuz olmanın ne denli kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştı. (Kafka’yı anlamanda bana yardım eden Dostum Yunus’a burada teşekkür ederim)

Nietzsche umut kötü bir şey derdi ama umutsuz olmak kadar değil. Çünkü gene aynı Nietzsche “beni öldürmeyen şey kuvvetlendirir” diyordu.

İşte bu acıyı reddediş oldu benim için. Umut etmenin dayanılmaz acısı tıpkı Mozart’tın kendi ölümü yazarken delirmesi gibiydi.

Sistem bizim umutlarımızı belirliyor, düşüncemizi ve düşünceye bakışımızı tespit ediyor kısaca bizi kontrol altında tutuyordu. Bu noktada onun en büyük cephaneliği okullardı. Öncelikle bu bilgileri unutmakla başladım. Bir anda bütün toplumsal etik benim için yok olmuştu. Titrler ve kariyerler değersizdi. O an Nazım’ı anladım “Büyük İnsanlık”. Sistemin buruşturup bir kenara attığı ve sadece insan gücü gereksinimini temin etmek için yaşamlarını teminat altına aldığı “Büyük İnsanlık”. Sistemin Titrlerinden uzak cahil ve hakir olarak tanımlanmasını ve düşünemez ilan ettiği Büyük İnsanlık…

Nietzsche’nin Üstün İnsan tasvirinde ki Erdem kavramının karşılığı. Halen bir şeye değer veren içinde sevgi en doğal haliyle kalmış. Acıyı ve yalnızlığı çok iyi bilen. Değer veren yaşamaya ve ufak zevklerle yetinmesini bilen. Kirlenmemiş, kimsenin sırtından geçinmeye alışmamış bir toplum. İşte bu noktada yalnızca bilgiyi onlara ulaştırmak kalıyor. İşte bu köprüyü inşa etmesi gereken bir toplumsal şiir, onların diliyle ve onları onlara anlatan, bizi bize anlatan bir şiir…

Murat Gevrek

Şiir ve Puşkin Gerçeği

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (Rusça: Алекса́ндр Серге́евич Пу́шкин (26 Mayıs, 1799 - 10 Şubat, 1837): Rus şair ve yazar. Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir.

Puşkin’in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde bile, gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpar. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri rahatlıkla kullandığı ve canlı, kıvrak bir zekânın izlerinin görüldüğü şiirleriyle Derjavin’in dahi dikkatini çekmeyi başarır.

Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, bu sıkıcı okul yıllarından sonra büyük bir eğlence susuzluğu ile Petersburg’un canlı yaşamına dalar. Yazdığı ve birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları bu sıralarda dilden dile dolaşmaya başlar. Rus edebiyatı tarihinde şiir, ilk kez olarak, herkes üzerinde hayranlık uyandırır. Yeni doğan ve adeta üzerine titrenen bir çocuk gibi coşku ile büyümeye başlar.

Not: Puşkin öncesi Rus Edebiyatı’na hâkim olan edebiyat akımları, Klasisizm, Romantizm ve Santimentalizm’dir. Belli başlı adları ise Derjavin, Lomonosov ve Jukovski’dir. Aristokratik ve Halk dilinden uzak bir üslupla yazılmış o dönem şiirlerinde, tüm duygu, imaj ve ifadeler, karmakarışık ve tuhaftır. Anlaşılırlık, berraklık ve sadelik ise kabul görmemiştir.

Puşkin sadece Rus şiiri üzerinde değil kendinden sonra gelecek birçok şair için rehber olmuştur. Puşkin izleri diğer şairler için ancak yüzyıl sonra görünmeye başlanmıştır. Şilili Pablo Neruda, Alman Şair Bertolt Brecht, Rus Yesenin, Mayakovski, Blok, hatta Türk Orhan Veli ve Nazım Hikmet gibi toplumsal şairlerin Puşkin’den izlenimler taşıdıkları belirgin şekilde gözükmektedir. Hatta günümüzde yaşayan Suriyeli Ali Ahmet Sait Eşber (Adonis)…

Bir bakıma Toplumsal şiirin yaratan Puşkin’dir. Puşkin zirveye ulaştığı en büyük eseri ise Yevgeni Ornagin’dir. Yevgeni Onagin yedi yazımı sürmüş bir şiir romandır. Yevgeni Onegin'in ana teması gercek hayat ile edebiyat eserlerinde incelenen hayat arasındaki farktır. Kişiler okuduklari edebiyat eserlerini ve edebiyat sanatını gerçek sanarak hayatlarında bunları uygulamaya çalışmaktadırlar. Romantik bir kız olan, Tatyana, Avrupa dillerinde yazılmış romantik eserleri okuyup hayatını bunlara uydurmaya çalışmaktadır. Annesi gerçek hayatın bu eserlere hiç uymadığını devamlı olarak ona söylemektedir. Fakat burada bir acayip paradoks ortaya çıkmaktadır; Puşkin'in eseri de bir edebiyat eseri olup gerçek değildir; O zaman bu gerçek olmayan eserin akışı nasıl olup da gerçeği açıklar? Eser Batı Avrupa edebiyatının klasik eserlerine devamlı birçok atıflarda bulunmaktadır. Aynı zaman dönemin Rus Sosyetesini derin bir eleştiri yağmuruna tutar. Daha sonradan Pyotr Çaykovski tarafın operası yapılmıştır.

Puşkin'in sekiz bölümlü şiir/romanı 366 kıta ve yaklaşık 5200 dizeden oluşuyor. Puşkin bu kitapla “Onagin Kıtası” isimli yepyeni bir yazım üretmiş ye 8 farklı bölüm halinde yayınlamıştır. Kendisi kitaba başladığında “ben bir roman değil, bir şiir-roman yazıyorum aralarında cehennemi bir fark vardır” demiştir ki bu konuda yerden göğe haklıdır. Dünya şiir edebiyatın en büyük eserini oluşturmuştur. Fakat çok yalın bir Rusça kullanılmış olsa da kitabın çevirileri bir hali güçtür hatta imkânsıza yakındır.

Kitap Türkçeye çevrilmiş olsa da Rusçası arasında olağan üstü bir fark vardır. Kanşaubiy Miziev ise, şiir çevrilemez tezine katılmadığını, ama bir şair olmadan da çevirinin mümkün olmadığını belirtiyor. Ayrıca Divan edebiyatı bilmeyen bir şairin eseri çevirmesinin mümkün olmadığı, bunun için en doğru seçimin Ahmet Necdet olduğunu söylüyor. Miziev Puşkin'in ruhunu vermek için eseri şiir olarak çevirmenin gerekli olduğunu belirtiyor. Miziev "Bunu yüzde yüz tutturmak mümkün değil. Ama yüzde yüze yakın bir çeviri yaptığımızı düşünüyorum. Ahmet Necdet şiir kurgusunu yaptı. Anlam kaymasını önlemek için tekrar gözden geçirdik" diyor…

Fakat bu çeviri 15 yıl sürmüş buna rağmen Rusçada ki tadı kaybetmiştir. Ayrıca şiirin önce metne çevrilmiş ve metin üzerinden yeniden Onagin Kıtasına bağlı kalınarak çevirisi yapılmıştır…

. Ahmet Necdet ve Kanşaubiy Miziev çevirisi

Amcam katı kuralcı idi,
Hastalık vermedi aman,
Saygı gösterilsin istedi,
Bir bunu düşündü o an,
Örnek olsun başkalarına;
N'olur Tanrı'm sabır ver bana,
Gece gündüz hasta ile
Uğraşmak bir büyük çile!
Ne kadar sinsi ve haince
Yarı-ölü eğlendirmek,
Asık yüzle ilaç vermek,
Yastıklarını düzeltmek ve
Oh çekip fikir üretmek:
Azrâil'i dâvet etmek!
(...)

Buna karşın bire çevirisi Azer Yaran tarafından

Benim en dürüst ilkeler adamı amcam
Sonunda hasta düştüğü zaman gerçekten,
Beni bıraktı kendisini saymak zorunda
Ve icat edemedi bundan daha iyi bir şey.
Onun örneği varsın başkalarına ibret olsun;
Ama Tanrım nasıl dayanılmaz bundur
Oturmak gece gündüz bir hastasıyla
Uzak düşmeden yanından bir adım bile!
Aşağılık bir sinsiliktir nasıl,
Yarı canlı birini avutmak,
Yastıklarını onun düzeltmek,
Kederle sunmak ilaçlarını,
Derinden iç çekmek ve düşünmek kendini:
Ne zaman alacak peki iblis seni?
(...)

İkisi arasında ki derin fark gözle görünmektedir.

Buna karşın Puşkin’i sadece yevgeni onagin ile değil Kuran’a ökünmeler, Prenses ve 7 Kahraman, K A.P. Kern gibi seri şiirlerinin yanı sıra birde Mısır Geceleri (Yegipetskiye Nochi) isimi taşıyan ve Nazım Hikmet tarafından Türkçeye çevrilmiş şiirsel hikâyeleri vardır…

Gogol, “Puşkin, olağanüstü bir olaydır.” der; Dostoyevski daha mistik bir tavırla “ Puşkin, bize gelecekten haber veren bir peygamberimizdir.” der.

Puşkin Dünya ve Rus edebiyatında özellikle şiir alanımda Gerçeklik Akınımı başlatan liderdir. Basit ve gündelik dille şiir yazılaması ile birçok şairin önünü açmış ve şiirin anlaşılmaz tavrından kurtarmış, halkın en alt kesimlerinin dahi anlaya bileceği modern toplumsal şiirin önünü temellerini atmıştır.

Beni Puşkin’i söyle tanımlarım şiirimde…

Yevgeniy Onegin; Алекса́ндр Серге́евич Пу́шкин

“İnsanüstü Bir Anıt Diktim Kendime”
Ve şiirler bıraktınız giderken ardınızda yoldaşım…
Sen yoldaşım
Öyle büyüksün ki
Kaldırıp parmağını dağıl dediğinde kelimelere
Hepsi dağılır birden bire
Sonra toplam dersin onlara
Onlarda toplanır şiir oluverirler birden bire…

Ve ben yoldaşım
Ve ben
Hep hüzünlü bir gıpta ile bakarım şiirlerinize
Kara Dere’de d'Anthès’le düello yaparken düşürüm sizi
Anlamaya çalışırım bu intiharın nedenini
Kelimelerle tarifsiz bir şiirin böyle erken ölmesi…

Ve şairlerin en büyüğüsünüz siz
Şüphesiz…
Ne vahim parasızlıktan gümüşlerinizi satmanız
Bir silah almak için…
Ne vahim ölümle cebelleşmeniz iki gün boyu bir döşekte
Yalnız ve tek başınasınız…

Ve yoldaşım siz
Yüz yıl öncesinden devrimin ilk adımlarını attınız
Yürüdü ardınızdan yüzlerce şair
Gururlu ve onurlu adamlardı her biri
Ama eminim ki hepsi bir nebzede olsa kıskandı sizi…

Bilmelisiniz ki yoldaşım
Tanrı varsa eğer bir yerlerde
Kibirli ve onurlu varınız onun evine
Unutmayın ki sizde bir tanrısınız
Şiirin ulaştığı her yerde…

Murat Gevrek

Puşkin’in halk üzerinde etkisi o denli fazladır ki ölüm bile Rusya’da çara karşı ilk ayaklanmanın nedeni olmuş. Şiirin nasıl bir güç olduğunun en büyük örneği Puşkin’dir. Keza Büyük Rus Devrimi Kızıl Ekim dahi Mayakovski ve benzer bir takım şairin büyük etkisi olmuştur.

Puşkin’den birkaç örnek verip konuyu bitireceğim…


KLEOPATRA VE ÂŞIKLARI

Saray pırıl pırıl. Şarkıcılar hep bir ağızdan
Destan okuyorlardı, filâvta ve rubabın akışıyla.
Melike sesiyle ve bakışıyla
Canlandırıyordu ziyafeti ihtişam içinde.
Gönüller sürükleniyordu onun tahtına doğru
Fakat altın tasın önünde, O, birdenbire daldı derinlere
Mucizeli başını, omuzuna eğip durdu.

Ve şimdi muhteşem ziyafet sanki uyukluyordu,
Davetliler susmuştu. Şarkıcılarda ne ses, ne seda vardı!
Ama işte, eğilen başını O kaldırdı yine,
Işıklı bir yüzle başladı sözlerine:
"Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
Benimle bir olabilirsiniz.
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
Aşkımı satıyorum ben,
Hayatı pahasına bir gecemi benim
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?"

Sustu ve korku sardı herkesi,
Yürekler burkuldu şehvetle...
O, yüzünde soğuk bir cüretle
Dinlemektedir şaşkın mırıltıları
Ve küçümseyen bakışlarını ağır ağır
Hayranlarının üstünde dolaştırmaktadır.
Birden bir insanın çıkışıyla yarıldı kalabalık
Onun peşinden geldi iki kişi daha
Duruşları pervazdı, gözbebekleri ışık.
Melike karşılıyor gelenler ve böylece
Alışveriş bitiyor: satın alınıyor üç gece.
Ölüm odasıdır çağıran onları artık.

Şimdi kutsal kâhinler
Donakalmış davetliler önünde
Uğursuz kâseden
Sıra kur'asını çekiyor birer birer.
Birinci Flavius, son Roma bölüğünde
En yırtıcı asker.
Çıldırtabilirdi onu
Katlanmak bir kadının azametine,
O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,
Kızgın kavga günlerinde koşar gibi
Düşmanın davetine.
İkinci, Kriton, genç hakim,
Epikür bahçelerindendi,
Kharite'lerin, Kıbrıs'ın, Amur'un
Şairi ve hayranlarındandı.
Üçüncü, yeni açmış bir bahar çiçeği gibi
Okşuyordu gözü ve kalbi.
Ünlü değildi, adı asırlarda tutmamıştı yer;
Yavaşça gölgeliyordu
Dudaklarını ilk tüyler;
Genç yüreğinde tecrübesiz gücü
Kaynıyor ihtirasla;
Heyecan ışıldıyor gözlerinde.
Mağrur Melike hüzünlü bakışlarını;
Dondurdu onun üzerinde.

"-Ant içerim... Ey zevklerin anası,
Mislini görmediğin gibi hizmet edeceğim sana.
Satılık bir cariye gibi gireceğim,
Kandırıcı ihtirasların odasına.
Dinle beni, gücü büyük Kıbrıslı sen,
Ve siz yer altı hükümdarları,
Ey gazaplı Ayda'nın ilahları,
Yemin ederim ki, sabah şafak sökene kadar
Arzularıma hükmedenleri, ben
Tatlı ihtiraslarla doyuracağım,
Ve bütün esrarlı aşk hünerleriyle
Ve misilsiz bir rehavetle onları yoracağım.
Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,
Sökünce ölümsüz şafak,
Yemin ederim ki ölümün baltasıyla
Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak."

Ve işte artık gün batıyor,
Altın bir yay gibi doğuyordu ay.
Örtüldü baygın gölgelerle
İskenderiye'de saray.
Fıskiyeler coşuyor, meşaleler tutuştu.
Buhurdanlar tütüyor ağır ağır, yer yer...
Dünya ilâhlarının bekliyor emirlerini
Tatlı, ihtiraslı serinlikler.
Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,
Gönlü çeken mucizeleri arasında,
Ve gölgesinde erguvani perdelerin
Işıldıyordu altın oda...


1835



Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Nâzım HİKMET


ŞAİR'E

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.



Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU


O'NA

Anımsıyorum o büyülü ânı
Karşımda beliriverdiğin,
Uçup gidici bir hayal gibi,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Bunluklarında ümitsiz hüznün,
Telâşın yorucu tasalarında,
Çınlardı o tatlı ses uzun uzun,
O güzelim çizgiler görünürdü bana.

Yıllar geçti. İsyancı dalgalarında fırtınaların
Dağılıp söndü eski hayaller,
Unuttum tatlı sesini senin
Ve silindi Tanrısal çizgiler.

Issızlıkta, karanlığında tutsaklığın
Sessizce uzayıp gidiyordu günlerim
Tanrısız, esinsiz, gözyaşsız,
Yaşamsız ve sevgisizdim.

Ve bir an geldi, uyandı ruhum:
Ve işte sen yeniden belirdin,
Bir hayal gibi, uçup giden,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Ve yürek çarpıyor bir esrimeyle,
Ve yeniden canlanıyorlar onda
Tanrısallık da, esin de,
Yaşam da, gözyaşı da, aşk da.


Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU


Tek İnsandan Topluma Sanat Yolculuğu

Burada bir açıyorum konuya ve kendime dönüyorum. Yaklaşık 14 yıldır şiir yazıyorum ve 27 yaşındayım hayatımın yarısından çoğu demek bu ve bu parantez altında bu 14 senelik ufak bir analizi yapacağım…

Arabesk ve yeraltı edebiyatını en sert eleştiren insanlardan biriyim. Bana göre bunlar sistemin getirdiği ve çaresiz insanın sığındığı yazım türleridir. Bu yazım kanımca insanı güçsüzleştirir ve “ben” duvarlarının içine hapsederek diğer dünyadan uzaklaştırır. Ben buna bencillik derim…

İşte benim insanda ki kapitalleşme dediğim olgu budur. Bana göre insanların önce birey olarak sistemleri kabul etmeleri gerekir. Örneğin Tanrı’ya mutlak ve sorgusuz bir inancı olmayan bir insan feodal düzenin içinde yanlışlaşır.

Günümüzde ki asıl sorunda budur. Kapitalist düzeni insan ruhunun reddetmesidir. Bunun sonucunda ise İnsanın iç dünyası ve sistem bir kavgaya girişmiş ve sistem asi insanı oyalamak için kendi sanatını yaratmıştır. Buna biz Popülist (Halk yardakçısı) kültür demekteyiz ve amacı insana ulaşmak ve insanın içinde ki sanat kavramının yerini alarak bu gereksinimi doyurmaktır…

İşte benimde şiirle tanışmam bu şekilde gerçekleşti. Ortaokulun ilk senesinde yapılan bir şiir okuma yarışması o ana kadar şiirle ile hiç tanışmamış beni şiirle tanıştırdı. Bunun psikolojik bir kavga olduğunu eklemeliyim…

Ben “r” harflerini söyleyemeyen bir insanım. Ataerkin yapının ve dinin bariz bir şekilde baskıcı tutumu ve kültür olarak gayet düşük bir ortamda yetiştim. Çocukken “r” harflerini söylememenin verdiği eziklik ve buna bağlı olarak kekeleme durumu beni anlaşılmazlığın zor psikolojisine sokmuştu. Bu durumda ileride şu tanımla kendisine şükranımı sunacağım şiirle tanıştım…

“ Eğer edebiyat olmasaydı, ben ya cahil bomboş bir adam ve yahut sokakta ki bir tinerci olurdum”

Size beni bu denli değiştiren şiir okuma yarışmasından biraz bahsedeyim. Çok zor bir şiir seçmiştim sanki kendimle inatlaşıyordum. “Çınar” isimli bir şiirdi ve neredeyse tamamen Osmanlıca bir şiirdi tek bir kelimesinin bile o dönemde ne olduğunu bilmiyordum. İşin ilginci halen şiirin kime ait olduğunu bilmiyorum ve sözlerini dahi unuttum.

Sonra o gün geldi. Ben sahneye çıktım ilk kelimede gene kekeledim ve salondan kocaman bir kahkaha koptu. O an yalan söylemiyorum bırakıp inmeyi düşündüm. 10 saniye içinde insan neler düşüne bilir? Fakat ben bunu yaparsam kendime yenilmiş olurdum ve bir daha böyle bir şansım olmayacaktı. Döndüm ve elimde kaâdı cebime soktum kulaklarımı her sese kapattım ve sessimin çıkabildiği kadar yüklendim. Hiç nefes almadım şiirin sonuna kadar. Şiir biter bitmez kendimi zor aşağı attım ama son duyduğum o kocaman kahkahalı gürültü yerini kocaman bir alkış gürültüsüne bırakmıştı…

İşte ben kendimi yenmiştim. Bu tadı ilk defa yaşadım. Bir insanı kazanmak ben ilk önce kendimi kazanmıştım…

Elbette yarışmayı ben kazanmadım. Yarışmayı bir Atatürk şiirine verdiler… Ama o gün benim kazandığımı hiç kimse kazanmadı…

Sonra kendim yazmaya başladım. Bir müddet yaklaşık 17 yaşıma kadar hiçbir kitap okumaksızın yazdım. O zaman şunu düşünüyordum bu benim tedavi yöntemim. Bugün bakıyorum da gerçekten çok aptalca. Kitap okuma gereksinimi duymuyordum. Şiir benim için sadece bir ifade biçimiydi. Ben kendi mi yazarak ifade ediyordum. İşte bu benim şiirim idi kimden ne öğrenecektim…
Evet, itiraf ediyorum işte kendimi sistem böyle teslim ettim. O dönemde cıvık cıvık bir arabesk yaşıyordum…

Birkaç örnek vereyim…

BU BENİM ÖLÜM FERMANIM

N edenini sorma; söylememeliyim,
İ simsiz kaldı aşkım inceltmemeliyim,
D ermanı yoktur bu yaranın aramamalıyım
A ldırma; bu benim ölüm fermanım

B u kez sessizce gidiyorum
U nutmayacağım seni kalbime gömüyorum

B u benim ölüm fermanım
E llerin deysin işlemiyorum
N asıl olsa bilmiyorsun adımı da
D eğersiznmişim bu denli sende oysa
E lbette seviyorum seni hala
N edeni inceltmemek gidiyorum NİDA

S orma nedenini bana; söylememeliyim
A ğlamamalıyım üzerime gelme ağlamadan gitmeliyim
N asıl girdiysem hayatına öyle çıkmalıyım
A ldırma sen; bu benim ölüm fermanım

B u yürek senin kadar güzel mi sanki
İ nanmam meleklerin güzelliği senin ki
R ahat ol; bulur elbette seni; hak ediğin sevgi; ama bu değilmiş benim ki

V arya öyle sevmiştim ki halbuki seni
E lbette bu şair de haddini bilmeli
D emir parmaklıklar yaptırmalı bu yüreği kilitlemeli
A ldatma kendini o melek seni sevebilirimi

M ululuklar diliyorum hayatın boyunca sana
E ziyet ömrümün bundan sonrası sensiz bana
L ütfen üstüme gelme gözlerim yaşlara karışır sonra
E yer bir gün sen gülerken gelirsem aklına
G ülmüyor de o artık asla
İ smimi bilmiyorsun ama
M utluydum çocuklar gibi yanında

E llerim titrememeli gitmeliyim
L afı uzatmayacağım susmalıyım
V edalaşmalara dayanamam gözlerine bakmamalıyım
E lveda meleğim bu aşkı sensiz yaşamalıyım
D üşünme beni seni inceltmemek için ben ağlamalıyım
A ldırma sen; bu benim ölüm fermanım...

Ben ölmeliyim

Ölmeli miydin sanki
Ölmeli miydin sen güzelim
Zannetme ki gülüm
Ben sensiz yaşayabilir miyim?
Laflar sözle düğümlenirde
Artık ben, ben olabilir miyim?
En güzel yılları yaşadık birlikte
Ağlama diyorsun duyuyorum
Ben ağlamadan durabilir miyim?
Mahvetti beni; ayrılıkta bu sevda
Taşıyamam bu yükü ben ölmeliyim!

Murat Gevrek
(işte arkadaşlar ilk yazdığım şiir bu 12- Eylül–1985)

Evet, ne yazık ki şiire bende böyle başladım. Aşk ve umutsuzluktan başka bir şey yazmıyordum. İyi olan şey yoktu şiirde. Şiir ağlatmalıydı insanı. Yani bu gün ben küstahça eleştiriyorum fakat birçok eleştirimde eleştirdiğim zehir zemberek şiirler ne ki ben arabesk terinim dibine vurarak başladım…

Öylesine yalnızdım ki ve acılar içinde sanki dünyada ki en önemli şey buydu ve herkes beni dinlemeli bu haline acımalıydı. Böylesine basit böylesine aciz bir şiir yazıyordum. Ama gerçek çok farklıydı ben aslında çok gülen birçok şeyi alaya alan hayatı umursamayan bir insandım…

Bu sevgi üzerine yazdığım ağlamtırak şiirler aslında sadece birkaç kişiyi etkilemekten başka bir amacı yoktu. Bu neden li utanç verici ne denli adice bir eylem.

İlk Attala İlhan’ı okudum “yasak sevişmek”. Beni inanılmaz derece etkilemişti benzetmeler ve vurguları bir nehir gibiydi. Bu beni daha imgesel şiir yönlendirdi. Bir şeyi devamlı başka şeylere benzetiyordum ama bunların anlamını sadece ben biliyordum.


L’NİN ADI YOK

Bir Saffet’le ben bilirim hikâyesini.
Yeşil kareli kadınlar girer düşüme.
Önüme baktığımda, benim mi bu gözlerim?
Katı, ayarsız, cansız bir dünya
Nasıl bir yerdeyiz?
Ses, soluk, cümlelerin ikilemi…
Bir film ki olması epeyce zor,
Öyle bir film ki, ah bir gerçekleşse…
L’nin adı yok, yine diyorum yok.
Ah bir gerçekleşse, bir gerçekleşse…

Bir Saffet’le ben bilirim bu hikâyeyi
Sokaklarda titreyerek ölen bir ayaz sonbahar
Eylülle başlar karanfil burhanı
Üşütüp karabiber kokar hayat
Fakir, mütevazı, kâkülsüz dünya
Giderken L’nin adı yok
Bir buçuk isimsiz adamlık giyinir
Bir düş L…
Yeşil kareli kadınlardan çalınma
Keşik keşikçe naftalin kokuyor
Şimdi yine diyorum L’nin adı yok
Ah bir gerçekleşse, bir gerçekleşse…

Murat Gevrek

Evet, bu şiir daha iyiydi. Fakat bir eksik vardı onu sadece ben alıyordum. 18 yaşım bu tip şiirlerle geçti 19’umda lise bitmişti ve biraz daha rahatlamıştım. Okulu devamlı asan bir insan olduğum için okul bana sadece yüzeysel bir bilgi kirlenmesi yapmıştı. Birçok şeyin sadece adını duymuştum. Bu olay daha sonra kendi düşünce sistemimi oluşturmamı sağlayacaktı.

Sistemin önemsemediği insanlardandım ya da gözden kaçırdığı. Sonra Salvador Dali tanıştım. Aslında onun ölümünü hatırlıyorum ‘989. O zamanlar gazetelerde bir resim görmüştüm. Dikkatimi çekmişti şu Dali’nin ünlü eriyen zaman resmi. Ben o resmi gördükten 11 sene sonra Dali’ye ait olduğunu öğrendim. Sürrealist sanat akımı ile öyle tanıştım ve onun ardından. Kübik Şiir yazılabilir mi diye bir soru sordum kendime. Ne garip Dali’ni Piccaso ile bir tutmuş Kübizm akımının bir temsilcisi olarak yaklaşmıştır. O an sanat benim için anlaşılmamak oluvermişti…

YAĞMUR YAPIYORUM


Bir buket sevgi topluyorum.
Bulutlara tırmalıyorum,
Ihlamur saçlarını tarıyorsun sen
Onurlu suskunluğumla;
Ellerin değecek sanki gökyüzünü suluyorum ben
Seni düşünüyorum,
Seninle rüyalar düşler yaşıyorum,
Ağlıyorum,
Yağmur gözlerimden akıyor
Gözlerim yaşarıyor
Boş ver
Zaten ölüyorum
Ama ölüm bile olsa
Yağmur yapıyorum…

Murat Gevrek


Sonra yirmi yaşımda askerlik başladı. Askerde saz çalar ve bende doğaçlama şiir söylerdim. Hatta karşılıklı aşıkvari atışırdık. Daha sonra hiciv olarak tanımlanan taşlama şiirin buda farkına vardım. Şiirin doğası gerçekten değişiyordu. Şiir birçok şeyi anlata biliyordu aslında. O dönemde halen arabesk ve melankolik fakat imgesel yazmaya çalışan şiiri tanımayan kitap okumayan ve şiirin asıl gücünü bilmeyen sadece aşk yazımı olarak gören biriydim…

Askerden sonra Rusya yıllarım başladı. Burada Alya Brik’le tanıştık. İlk defa gerçek Aşk terimini orada yaşadım. Cinselliğin üzerinde gerçekten insancıl duygularımın fakına varmıştım bu konuda. Alya, Lili Brik’in üçüncü göbekten torunu oluyordu. Bu sayede Lili Brik’in günlüklerini okuma şansına ulaştım. Mayakovski ve Yesenin gibi birçok şairin inanılmaz doğalarına şahit oluyordum. Puşkin devamlı bir tanrısal gölge gibi Osip Brik’ten yapılan alıntıların içindeydi. Bu olay benim asıl felsefemi oluşturmamı sağladı.

Bir şairin içinde tek bir insan yaşamaz. O komün yaşamazdı. Birçok insan ve önce içsel toplumsal huzuru yaratmalıydı. Tek kişilik şiirler birden değersizleşti ve o an hayranı olduğum Attila İlhan’ı çok daha net anlıyordum…

Sonra Altı aylık bir Çin ve Okul öncesi çocukluğu geçirdiğim Japonya’ya dönme imkânını buldum. Bunlar yeni kütlülerin izlenimi olmuştu.

İki yıl kadar sonra Türkiye döndüm 24 yaşımdaydım. Uzun süredir yazmıyordum ve bir edebiyat foruma üyeliğimle yeniden yazma sürecim başladı. Diğer dillerde yazdığım şiirleri değiştirdim ama aslın o dönemde yazdığım Geçmişin Kırıntıları İsimli bir şiir ve bu şiiri izleyecek Eylül Yolcusunu yaratacak olan iki şiirdi. Aynı zaman Mart ‘003’te çıkan ilk kitabıma bu şiirlerden biri “Adım Eylül” adını verecektim. Tam anlamıyla arabesk şiir akımdan kurtulmuş değildim. Halen okumadığım bir çok şair ve filozof vardı.

Bu üç şiiri yazım sırası ile paylaşıyorum…

Geçmişin Kırıntıları

Dudaklarımı mühürledim
Yalnız yüreğim konuşmakta
Kalemim yazmakta…
Aklım kibirli yarınları düşüne dürsün
Nedense
Ben yeşille kucaklaşmamı hatırladım
Sokak da top oynarken alıp getirdiler
-seni yanıma
O zamanlar küçüktün, çocuktun daha
Tuz gibi duyduğun yalnızlık beyaz…
Derelerde koşan maviler gibi
Yutkunuşun özgür geldi bana
Ben;
O aralar kırık kanatlarıyla
Uçmayı özleyen bir kartal iken
Sen benim kanatlarım oldun
Belki o yeşil gözlerinden
Ara sıra aktı iki damla
Belki bir nefes yalnızlık çektin içine
Ve...
Keşke bir yaşlı ana
Başımı okşasa
Deli dolu bir umut
Yaşadığım sandıkları mı
Yüreğimi döverek sustursa dedim
Bilirim ben hep mutluluk istedim
Sanki duvarlar hiç üstüme gelmedi benim
Işıklar senin inadına sönmedi
Kalabalıklarda bile
Yalnızlıktan korkandın sen öyle değil mi?
Ama
-yüreğindeki çiğ damlası öyle tazeydi ki…
Her sabah yeniden uyandım
Yeniden yaşadım
-seninle çocuk oldum
Peki neden;
Bakma sen bana
Azıcık aklım eser dide
Bildiğim bütün sözcüklerin üzerine yeminler ederdim
Gel otur yanıma
-''sende anlat
-''hadi anlat
O çocuk gülüşlerin nerede
Ya o yeşil gözlerinde ki
Bir kaç damla ne?
Peki ya;
Sevdalarında ki yaramaz anılar
Ama şunu unutma
Ne kadar ;
Gönlün boyacı çocukta
Ya da geçmiş yıllarda ki
Sevdalarımda kalsa da
Ben... Yalnız sende yeşerdim
Kalbindeki ışığı sarsmadan
Almak avuçlarına
Ve ...
Getirmek en masum olanı
Ayrılmak anlamsız kalır
Mezarda sona eren Sevgililer arsında
Helalleşmek hayat koridorun da
Ellerim kelepçeli tutsak yürürken
Sen benim;
Her parçam
Her düşüm, her titreyişim
Çocukluğum oldun
Sen benim yağmurumsun...

Murat Gevrek

Bu şiiri Alya için yazmıştım. Şiirde Alya’yı aslında şiir olarak tanımlıyordum. Yani Alya benim için şiirdi…

Adım eylül

Gidiyorum
Çünkü adım eylül
Çünkü kimse durmuyor duraklar boş
Çünkü yağmurlarım bitmiş
Kış dayanmış kapıma
Çünkü çünkü süz yaşıyorum
Çünkü adım eylül
Yaramaz bir çocuk gibi kestane heveslisi
Yakarken elimi sobanın üstünde
Seni düşünüyordum canın yandı mı diye
Düşerken gözlerimden iki damla
Sofrandaki tabağa
Gitmeyi düşünüyordum ellerin ellerimle yanmasın diye
Çünkü adım eylül
Çünkü barut kokunla sevişiyorum
Her istasyonda bir ben bırakır oldum
Yavaş yavaş tükeniyorum
Yağmurların düşmüyor artık
Her gideceğim şehre geç gider oldum
Adım eylül beni beklerler
Çiftçiler tarlalarına buğdaylar ekmiştir
Yağmur beklerler
Okullar hazırlanmış ise
Bekletmeye gerek yok artık hiç kimseyi de
Gitmeliyim yani anlıyormuşsun
Bana gücenme
Çünkü benim adım eylül
Çünkü barut kokunla sevişiyorum…

Murat Gevrek (Eylül ‘002 Moskova)

Bu şiirin orijinali Rusça yazılmıştı. Rusya’ya bir veda niteliği taşırken Toplumsal şiire bir merhaba şeklindeydi. O yüzden bende anlamı ve önemi çok büyük oldu…

Eylül Yolcusu

Nereye gidiyorsun eylül yolucucu
Gün daha yeni başlıyor
Daha sokağından Neslihan geçecek
Boyalı gözleriyle dönüp camlarına
Saçlarını savuracak
Senden derin bir nefes alıp gidecek
Daha gün yeni başlıyor
Daha kapından Halil amca geçecek
Yine geç kalmış hızlı hızlı
Servisine yetişecek
Birazdan bak okulun zili çalar
Öğrenci çığlıklarına boğulur buralar
Bak İsmail abı bakkalı yeni acıyor
Daha gün yeni başlıyor
Nereye gidiyorsun Eylül yolcusu
Daha İzmir
Homurdanan sesiyle sabah;
Gürültüsüne başlamadı
Tirenler suskun vardiyalı işçiler uyuyor
Akşamcıların mesaisi yeni bitiyor
Radyoda sabah haberleri bile başlamadı
Nereye gidiyorsun eylül yolcusu

Hem;
-*gidecek sinde ne olacak
-*senin yüz hatların aynalara takılmış
-*ömrün yağmalanmış
-*sevgilerine suikastlar başlamış
-*her giden bir şeyler götürmüş
-*bir yalnız şairsin şimdi
-*şiirlerin hep yarım kalmış
-*hep isimsiz kalmış
Nereye gidiyorsun eylül yolcusu
Daha gün yeni başlıyor...

Murat Gevrek

Bir anda şiirim alabildiğine değişmiş altık toplumsal imgeler kullanmaya başlamıştı. Bu noktada Eylül Yolcusu bir simge olmuştu bana. Eylül olcusu Aşk ile Toplumsallığı harmanlıyor ve askı acıdan kurarak bir direniş haline getiriyordu.

Oysa benim bu yöntem anlamam bir seni geçti. Halen acımtırak ve imgesel şiirler yazmaya çalışıyordum. Aslında kendimi reddetmeye başlamıştım. Bu noktada ve bu değişme karşı Hayatımı değiştirecek bir filozofla tanıştım. Karl Marx! Aynı zamanda yazıyordum ve çok sevgili dostum Hakan Sevin’in de yardımı ile şiiri daha iyi anlyordum.

Marx’ın görüşleri beni sıra dışı bir şekilde etkilemişti. Kendimle barışmamı sağlamış ve içimde ki boşlukları doldurmama neden olmuştu. Bu noktada alında benim yıllardır acılarla anlattığım aşkın güzelliğini farkına vardım o dönemde eski aşklarıma toplumsal ve umutlu bir yaklaşım segiliyordum…

SENİN PENCEREN

Kuşları kovaladım
Pencerelerine konuyorlardı
Camlara tıklatıp
Seni uykundan uyandıracaklardı
Söyle bir uğradım
- Sabahtı
- Sen uykundaydın
Meraklanma hiç bir şeyi dokunmadım
Sadece kuşları kovaladım
Pencerene döktüğün
—buğdayları bitireceklerdi.

Artık sevgi benim için bir mecburiyet olmaktan çıkmış ve her daim içimde olan bir olgu haline gelmişti. Sevgilinin bir kişi ve insan olduğu kendi düşünceleri olduğu gerçeğine dayanarak geliştirdiğim yeni bir aşk bakışı vardı…

Sevmek sevdiğinin seninle olması değil, onun mutlu olduğunu bilmek, onsuzken ona değer verebilmektir…

Bu düşüncenin ilk şiiri…

Ne Güzeldi Gidişin...

Ne güzel seni hatırlamak yokluğunda
Yırtık şiirlerde anımsamak sen olanı
Yargılata bilmek gidisindeki sükûneti...

Ben de biliyordum
Nehir yataklarında ki kumun ardında kalacağını
Denizlerin seni ve beni aynı teknede taşıyamayacağını...

Ne güzeldi gidisin
Ne güzel yokluğun
Saatlerce kaygısız seni özleyebilmek

Gözleri kapalı gülümün
İki eli pembecik karanfiller gibi
Sabah karanlığından uyanıyor
Gözleri kapalı gülümün
Ben göremiyorum...


Ben buradayım
Bir tek sen yoksun
Ne güzel saatlerce seni kaygısız düşünebilmek
Ne güzel gidişinden korkmadan yaşayabilmek
İyi ki yoksun...

Murat Gevrek

Artık farklı bakıyordum şiire. Şiir benim için yaşamaktı. Sonra asıl felsefem oluştu birden bire… “Cebimdeki Maymunlar”…

Ve çok kısa süre birçok filozof (spinoza, Nietzsche, Aristo, vb) ve birçok şair (Paplo Naruda, Orhan Veli, Nazım Hikmet vb) okuyordum. Okumaya 24 yaşımdan sonra başladım. O zaman 10 senedir yazıyordum. Fakat şiiri daha yeni tanımaya başlamıştım.

Oysa işin garip yani ben çoktan kendi şiiri mi oluşturmuştum. Sadece geliştiriyordum. Bunların İçinde Nietzsche benim için en önemli rehberlerden oldu. Marx zaten şiirim amacı oluvermişti. Rus şairlerin lirik akımları ve doğa ile insan bütünleştirmeleri. Özellikle Puşkin’in dehası benim şiirim temellerini oluşturuyordu.

Ve cebimdeki maymunlar kurnazca kaleme hükmediyordu. En ilginç olaylardan biride opera ile tanışmam oldu. Eskiden çok sevdiğim bir müzik vardı ve bunu Bugs Banny’nin bir çizgi filminden anımsıyordum. Halen çizgi film seyreden bir insanım. Yıllar sonra o müziği bir opera sahnesinde duydum. Mozart’ın Sevil Berberi’ydi…

Bu olgu benim kendimi eleştirmemi ve bu şiir tarzının aslında düşünce ve algılardan geldiğini örenimin bu noktada soyut kaldığını doğruladı. İşte Yeni Toplumsal Şiir Felsefesinin çıkış noktası bu oldu…

Hayatı anlamak için kültürlü olmak değil, insanların anlayabileceği şekilde onlara vermek önemliydi. Marx’ın felsefesi doğrultusunda işçi sınıfını inceleme fırsatım ve anlama imkânım olmuştu. Bu doğrultuda asıl hedef toplum olmalıydı ama anlaşılmamak hiçbir şeye yaramaz sadece bizi onlardan uzaklaştırır. Belki saygı kazanmamız sağlar ama bu sadece istemin içinde boş ve anlamsız bir saygınlık olurdu…

Bu yüzden toplum bütün değer yargıları bir anda kafamda yıkılmıştı. Bana okulda öğretilen devlet millet, soy, ulus ve topluma dâhil en başta demokrasi ve cumhuriyet kavramları bir anda yıkıldı. Bunların kocaman bir saçmalık olduğunu savunmaya başladım.

Artık aklımda kendi doğrularım canlanıyordu. Bunu söyle bir şiirle anlatıyordum…

Yoldaş

Yoldaşlarım
Biliyorum ki dünyanın en büyük köleleri bizleriz!
Özgürlük tasmasını takmışsız boynumuza
Yürüyoruz, yürüdük yürüyeceğiz…

Sevmesini unuttuk
Sevilmesini
Birçoğumuz okşayamadık oğullarımızın başını
Birçoğumuz diyorum
Birçoğumuz
Öpemedik sevdiklerimizin dudaklarından…

Yoldaşım

Moskova’yı özlüyorum
Titremek, slogan yazmak duvarlara
Yürümek istiyorum bir mayıs sabahı
Enternasyonal Marşını haykırarak Leningrad’a
Artık sadece özlüyorum
Ama yalnızca özlüyorum…
Artık inanmıyorum…

Yedi yıl oluyor
Tam yedi yıllık bir asır
Bir dünya
Ve dünyanın en büyük yalanına inandım
Demokrasi oysa!
Tüm insanlar inanıyor
Bizimkinler de…

Özgürlüğü yeniden anlat bana
Yoldaş Lenin nasıl anlatıysa sana
Eşitliği ve emeği ve ekmeği
Yaşamayı insanca…

Yoldaşım
Yaşamalı diyorum insanca
Katilin yaşamasından değil
Hırsızın, hainin, provokatörün yaşamından değil
İnsanın insan gibi insanca yaşamasından…

Burada
Yani benim ülkemde
Türkiye’mde
Hırsızlar, hainler iktidarda
Katiller mecliste
Aydınlar kol kola girmiş demokratik kalpazanlık peşinde
Halkım suskun, cahil ve biçare ve yoksul ve yoksullaşıyor…
Emeğim kapitalizm dev sermaye kırbacıyla dövülüyor
Çocuklarım eğitimsiz birer köle, birer boş ceviz gibi…

Ve
Demokrasinin bana getire bildiği
Susarak onursuz bir kölelik
Sokakta açlıktan ağız kokusuyla değil
Ama
Donumda yağmalanmış emeğinim
Gündelik tokluğumun bokuyla ölmek…

Murat Gevrek…


İşte bu anı anımsayışın öfkesiydi. Bir dönem şiirler bu sertlikle kendileri ile savaşmaktaydı. Ta ki bu değişim tamamlanana kadar ve her şey yerine oturana kadar. Kocaman bir öfke kusuyordu cebimdeki maymunlar…

Sonuçta kavganın sistemle olmadığının farkına vardım. Bu noktada sanatın amacı önem kazınıyordu, İnsanı daha iyi bir noktaya taşımak. Bunun için önce tek bir insandan başlamalıydı ve topluma ulaşmalıydı. Bu düşünce sanatçının sistem dışı düşünmesi ile yerine oturabilirdi…

Yani sistemin olgularını yargılarken sistemden ayrı düşünme. Örneğin bir çizgi film için sistem bana çocukça der ve belirli bir yaşa hitap ettiğini söyler. Fakat benim bir Mozart’ı anlamamı gene bir çizgi film sağlamıştır ve bunu fark ettiğimde. Önemli olan bilginin niteliği değil barınağı olduğu kavramıdır. Ezbere dayalı sistem bilgilerinin dışına çıkıp düşünmeye dayalı bilgilere ulaşmalıyız… Ki sistemle mücadelenin asıl yöntemlerinden biride buydu…

Toplumsal şiirin doğuş noktası da buydu. Yani ilginin barınağı düşünceydi… Düşünceyi toplumun yarına sunmak ve onlara ait olduğunu kanıtlamaktı…

Sistemin yetiştirdiği düşünürler ve titrli kariyer sahibi ukalalarla anlaşılmazlık denizinde boğulmuş sanatçılarla bu iş olmazdı. Bu yüzden sanatçı artık toplumun içinden yetişmeliydi. Fakat bu toplumun sanat eksikliğinde yarattığı ve sistem tarafından empoze edilmiş popüler kültüre karşı yeni bir sanat üretmekle mevcut olacaktır…

Ben buna yeni toplumsal şiir teorisi diyorum. Bu felsefenin ana temelini kısaca özetlersem…

1: Sanat Ahlaksızlaşmalı ve kendi Ahlakını yaratmalıdır…

2: Sistem dışında ama sistemin varlığını kabul ederek sistemsiz düşünmeli…

3: İnsanı şekilcilikten kurtararak insan temelli olmalı…

4: Güçlü olmalı, acizlikten kurtularak, anlaşılmazlık ve bencillik hastalığından uzaklaşmalı…

5: Yalın, gündelik ve anlaşılır bir dil ifa edilmeli…

6: sosyalleşmeli ve kendi yalnızlığından kurtulmalı…

7: bir bireyden başlayarak topluma yayılmalı…

8: Cesur olmalı ve kendine inancı olmalı

9: insanı ezmek yerine yüceltmeli…

10: “Ben kendimi rahatlatmak için yazıyorum”, “Ben yazmak için emek harcıyorum”, “Bu bugünkü toplum yapısı, acı varsa yazılmalı”, “Toplum bunu istiyor” gibi asılsız savunmaların ardına gizlenilmeli ve sanatın bir emek değil bir yaşan olduğu kabul edilmelidir… Yani sanat için sanat kavramı çürütülmeli yaşamak için sanat kavramı oluşturulmalıdır…


Murat Gevrek

Ekler;

I: Değişen Yeraltı Edebiyatı kavramı

Neden sistemin öğretilerine karşıyım? Önce bu soruyu cevaplamalıyız. Sistem bize bir şeyin ne olması gerektiğini anlatır ama uygulamada bu konu değişir.

Örneğin özgürlük kavramı; sistem bu kavramı ezmez yüceltir ama uygulamada birçok özgürlüğün kısıtlanmasında en baştadır…

İşçi kavramı da aynıdır. Siteme göre işçi vazgeçilmezdir. Bir toplumun ileri gitmesinde en büyük rol işçilere verilir. Bu büyük misyona karşın sosyal olarak en az hakka sahip olan sınıftır. Hor görülür, okuma hakkı kısıtlanır, sendikalaşması elinden alınır, cahil ve hakir değerlendirmesi yapılır, dinlenmez, fikir ve görüşlerine saygı gösterilmez ama sisteme göre işçi toplumun en önemli yapı taşlarındandır.

İşte yer altı edebiyatının da günümüzde vardığı nokta budur. Yer altı edebiyatı aslında derin isyan ve kuvvetli bir duruştur. Fakat günümüzde geldiği nokta ve değiştiği şekil itibari ile Batı alt kültürünün (buna en iyi örnek Amerika Zenci ırkı) uyuşturucu, cinsellik, şiddet ve bunların televizyonla harmanlanarak topluma sunulmasıyla yarılan bir gençliği sembolize eder.

İsyan olarak tanımlanan bu insancıl olmayan duygu sistemi ve özentiye dayalı bir yaşam biçiminin ürünüdür. İntihar konusu devamlı olarak önümüze gelir uyuşturucu kullanımı ve şiddet yanlışı bir şiir karşımıza çıkar. Aşk ise tamamen cinsellik üzerine kuruludur…

İşte günümüzde yer altı şiiri dendiğinde karşımıza çıkan bunlardır. Oysa bu asıl yeraltı şiirinin değişmiş halidir. Tam olarak karşı olduğu noktaları kabullenmiş ve başkalaşmıştır. Tamamen yepyeni bir tür haline gelmiş ve insanın mazoşistleştirmiştir.

Oysa en son okuduğum yer altı edebiyatı eserlerinden biri De Sade idi. Orada farklılık anlatılan konuya yazar tarafından karşı çıkılıyor ve erdemli olmak savunuluyordu. Temasal olarak sadist bir anlatıma rağmen bu yaşam biçimini eleştiriyor ve yanlışlıklarını gösteriyordu…

Fakat cinselliğin dayanılmaz cazibesi De Sade’nin anlattıklarının yerine tematik olarak algılanmasına yol açmış ve cinsellikte yeni bir bakışa neden olmuştur. İnsanoğlunun en çirkinleştiği ve özellikle kadını medde formuna sokan bu akımın bilmeyerek temellerini atmıştır.

Bu De Sade okunmasının altında yatan gerçek %80 oranla cinsel fantezilerdir. Bu olay şiirde imge ve konu tartışmasında bana yol göstermiş imgesel şiir yerine konusal şiir yazmaya itmiştir…

Aynı şekilde son dönemlerde İnternet üzerinden okuduğum yer altı edebiyatına ait şiirler genelde iğrençlik boyutunda kadını aşalar. Bu yazarın erkek ya da kadın olması önemli değildir. Kadın her zaman bir obje olarak günah aleti gibi gösterilir.

Oysa Toplumsal şiirde kadın bir vatan gibi imgelene bilir. Saygındır, kişilik sahibidir ve yüceltilir…
Bir kadını seveceksin
Bütün bir insanlığı severmiş gibi
Bütün bir insanlığı seveceksin
Bir kadını sevmek gibi…

Bana göre Kadın kavramı Tanrının ortağıdır. Dünya üzerinde tanrının yaratıcı gücünü temsil eder. Annelik olgusu tanrının dünya üzerinde ki gölgesidir… Tanrı yaratmak için bile kadını tercih etmiştir…

Anne Olacak Kadına

“Doğan çocuklar tanrının umudunu kesmediğini
Gösterir insanlıktan”

Öyleyse sen
Rahminde taşıdığın umudu
Getirip dünyaya
Emzirip göğsündeki süt ile
Hayat verdiğin sabi
İnsanlığın umudu değil mi?

Cenneti vermişler ayaklarının altına
Masum gülücükler doğurabilmen için dünyaya
Bir gül vermek için ona
Bu günü adamışlar adına
Anne olana
Anne olacak kadına…

Yapraksız ağaç gibidir kadın
Almayınca ellerine şekerden baldan oğlunu
Okşamayınca başını
Emzirmeyince kendi sütü ile…

Ne güzel unutulmayacak bir şiir gibi
Bırakmak ardında bir umudu
Bir canlının var oluşuna neden olmak ne güzel
Kaygılanmak çıkarsız
Uykusuz kalmak hastalığında
İlk adımlarıyla mutlu olmak
Yarım yamalak dilinin çözülmesi
İlk kez önlüğünü giyinip okula başlamasına
Neden olmak bir insanın
Ağladığında sığınacağı bir liman
Hüznünü paylaşa bileceği
Sevincinde yanında olacak
Tasasına kederine ortak
Kaygılanmak çıkarsız adına
Ödünsüz. Menfaatsiz sevebilmek
Bunlar bir tek sana verilecek nimet

Sen ne güzel şeysin ana
Cennet işte bundan ayaklarında altında

Uzata ellerini, ellerini öpeyim
Ellerini öpeyim başına koyayım
Cennet kokan ellerini
Maharetli ellerini
Bütün annelerinin ellerini…

Murat Gevrek…

Bu şiiri anneler gününde yazmıştım. İşte böyle bir kadının aşağılanması objeleştirilmesi İnsancıl bir düşünce ile “reddimdedir”

Şüphesiz ki kadın ile erkek arsında tanrısal bir adaletsizlik vardır. Bu şiddetin en eski ve en basit şeklidir. Nasıl Aile bir toplumun çekirdeği ise kadın erkek arasındaki bu tanrısal eşitsizlik şiddetin çekirdeğidir.

Peki, o zaman soruyorum size hangi sanat şiddeti savuna bilir? Ki çok açık bir örneği Komünist harekette görülmüştür…

Bana göre en büyük kapitalist Che’dir. Bugün sosyalizm üzerindeki en büyük kazanç kaynağıdır. Peki, onumu istemiştir? Kesinlikle hayır? Fakat şiddet ile yeni bir dünya düzeni yaratılamaz. Yenidünya düzeni için önce toplumsal sınıfın bilgilendirilmesi ve devrimi alması gerekir. Yoksa S.S.C.B. vakasında ki Stalin diktatöryası oraya çıkar.

İşte yer altı şiirinde ki şiddette bağlı isyanda böyledir. Sadece insanı fakirleştir ve kördür. Bu yüzden sistemin yanındadır. Ama metalarından biri uyuşturucu insanın düşünce sistemine açılan bir savaştır. İnsanın düşüncelerini öldüren bir savaşın tarafında düşüncenin en büyük sonucu olan sanat nasıl yer alır? Çok ağır bir tabirle bu topluma ve insana bir ihanettir.

Bu yüzden içi boşaltırmış ve kavramı değiştirilmiş yer altı şiiri Toplumsal şiir tarafından tamamen reddedilmelidir.

Murat Gevrek



II. Şair Kavramına Toplumsal Bakış Yanlışlığı

Hep sorulan sorular vardır. Şiir nedir? Şair Kime denir? Sanat, sanat için midir, yoksa toplum için mi? Ben bu soruları hep soyut bulurum. Şiirin herkese göre farklı bir tanımı vardır. Sanatında toplum için olduğunu düşünürüm. Çünkü Tanrının verdiği tanrıya, Sezar’ın verdiği içinde Sezar’a ödersin… Toplum sanatı yaratıyor ve sanatçı toplumdan besleniyorsa o zaman sanat toplum içindir…

Sanat için sanat ise tek kişilik bir saplantı ve bulmacadır. Bu bulmacaların sadece kişisel değerleri vardır. İncelenmelidir ve açıklanmalıdır. Bu şekilde anlaşılır olur ama çok kısıtlı çevrelerle sınırlanır. Sanatçının kendi döneminden ileride olması da bu değildir. Unutmayın Orhan Veli zamanın en basit anlatımlarına sahiptir ama şiirleri bugün bile bize birçok şey anlatır…

Oysa bugün toplumdan gelen bu şaire farklı bir bakış açısı vardır. Bu bakış sistemin yarattığı kalıplar doğrultusunda kişilik yüklenmiş ve bazı etik değerler verilmiştir…

Şair uzaydan gelmez. Toplumdan yetişmiştir ama şiirin sert duruşunu engellemek için şairi metro seksüel bir yapıya sokmuştur. Nazik olmalıdır şair, şair kibar, zarif en önemlisi duygusal olmalıdır. Bir nevi sistem içinde modern insan sembolüne uymalıdır…

Ben aksini inkâr ederim. Şair her insan kadar kötü huyları ve acizlikleri olmalıdır. Duygusallık olarak ta sadece şair değil her insanın bir duygusal yoğunluğu vardır, şairde her insan kadar duygusaldır… Bu nokta da şair diğer insanlardan farkı sadece düşünebilmekle sınırlıdır…


III. Şiir üzerine Fermantasyon Hesapları

Önce sözcükler var oldu
Başlıklar henüz yoktu
Sözcükten beyit var oldu
Beyitten kıta
Kıtadan şiir
Şiirden kitaplar oluştu…
Başlıklar halen yoktu…

Bir bir imgeleri doğurdu kalem
İnerken ruhun derinliklerine
Bir nehir gibi akarken dilim
Bir masal misali anlattı insanı dilim…

Önce gözler var oldu
Gözler gördü insanı okudu
Dudaklar ortada yoktu
Eller kaleme yoldaş oldu
Kalem kâğıda kara sürdü
Karadan beyaz düşler doğurdu…
Diller sonradan yola koyuldu…

Şiirden doğdu türküler
Şarkılar doğdu şiirden birer birer
Tarihi zabta alan oldu şiirler
Yalansız, ödünsüz şehitti şiirler…

Tarihin fermantasyon denklemi
Dilin ikinci kuvveti
Sabit pi sayısının edebiyattaki yeri
Doğururken bir bir imgelerini
Kangren oluyor şimdileri…


Şiir bir dilin en güzel kıyafetlerini giyinip çıkmasıdır. Şiir kelimelerin düşüneceklere secde etmesidir. Şiir her kelime olduğun farklı anlamlar taşımasıyla tanınır. Bir şiir kocaman bir dünyadır. İçinde çocukların oyunlar oynadığı, işçilerin işe gittiği, kibirli kadınların dolaştığı, denizciler, fahişeler, gemilerin ayaklanıp yürüdüğü, çiçeklerin intihar ettiği, günahların idam sehpası korkuları gebeliğinde ve baharın ıslıklarını taşıyan şiir…

Müziğin eğitimi vardır ama şiirin yoktur. Konservatuarlar müzik eğitimi için ifa edilmiştir. Ama edebi-i ilmin yani şiirin dilin aşk-i hayat bulduğu bu sanat içten gelir gönülden…

Çocuk gibidir sevgi ister bir Japon gibi saygıya bekler. Şiirin mektebi olmaz mirin şiir alınmaz şiir satılmaz. Bir parçadır içimizde bu irfana ulaşan şair olur âşık olur dertli olur.

—ama maharet derdi ben yazmak değil derdi cihan yazmaktadır.-

Bir zamanların saray şairleri Nabi olsun Nefi olsun bunlar ben diye yazdıkları için unutulmuştur. Her şiirinde ben benim gibi temasal yazımlar olduğundan şiir sadece şairindir. Buna keza halk şairleri Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Karacaoğlan, Orhan Veli Kanık ve hatta Nazım Hikmet bunlar hep imgesel yansımada biz diyen şairlerdir bu şairleri büyük yapan ölümsüzleşen edebi ve ebedi yaşam veren bu bakış açısıdır bencil olmamalarıdır...

Şiir ki yazar geçmişi şiir ki bu günü anlatır şiir ki beni bizi bizleri anlatandır...

Her neslin kendi şiiri vardır. Nazım Hikmet'e kadar beş hececiler, yedi hececiler, aruz fazlı gibi salt şiir sistemleri vardır bunlar dönemlerinin güzide eserleridir. Nazım Hikmet’ten sonra serbest nazım dediğimiz günümüzün şiiri Türk edebiyatına girmiştir. Bu süreç şiiri daha bir dille bağdaştırmış ve tabularından koparmıştır. Bunla beraber ters tepki denen arabesk anlayışı şiirin içine çekmiştir. Ben kişisel olarak arabesk şiir kavramını katiyen kabul etmeyen bir insanım...

Aziz Nesil'in bir sözünü söylemişti geçenler bir şair dostum Türkiye'de her 3 insandan 5'i şairdir demiş Aziz Nesil ne kadar doğrudur bu. Ama her 5 şairden 4'ü aynı imgelerle yazdıkları için sadece 5 şairden 1'i okunur.

ilk kitabım için yayın evine müracaat ettiğimde 67 adet şiir kitabı müracaatının olduğunu öğrendim bu gerçekten beni baya bir mutlu etti. Bu kadar şiire değer vermek ve bu denli şairane ruhlu bir halkla iç içe bulunmak beni baya bir keyiflendirdi. Lakin en son sadece iki kitabın kuruldan geçmesi beni baya bir düşündü en son dayamadım ve sordum. Bunun üzerine Sayın Armağan Ünlü'nün verdiği cevap;

Adam bir kızdan ayrılıyor ya da erkekten alıyor eline kalemi şiir diye yazıyor hepside aynı şeyleri yazıyor siz kendi yazdıklarınıza para verip alıp okur musunuz? Demişti.

Ne kadar doğru bir tespit ve anladım ki şiir ben olmayı kabul etmiyor. Şiir’i öğreten hayattır mirim. Bence eğer şair olacaksanız şiiri sevin ve saygı duyun o bu sevginin de saygınında karşılığını verir ama şiir kendinizi rahatlatmak için bencilce menfaat karşılığı sevmeyin gerçekten sevin sahte sevilerinizi kaldıracak kadar sevgiye aç değil şiir...

Şiir vardı

Şiir vardı
Sırtına oğlunu sarıp tarlada tütüne giden ananın kokusu gibi
On dördüne yeni girmiş kızın gövdesinden göğüslerinin patlayıp çıkması gibi
Ve emzirmesi gibi suna gelinin Mehmet bebeyi bağ çardağında
Şiir vardı
Otogarda vedalaşmak gibi
Ve öpmek gibi on yedisinde Dudu ninenin elini
Sarılmak gibi toprağa…

Şiir vardı
Soğanca’da gazete kâatına sarıp içmek gibi şarabı
Ve eğilip alın telinden öpmek gibi sevgilini
Ve tarladan kaldırırken buğdayı alın terini silmek gibi
Çeliğe şekil vermek
Ve akşam vardiyasına kalmak gibi otomobil fabrikasında
Ve bir sığara alevlendirmek gibi olgun bir soğanı kırıp cücüğünü yedikten sonra…

Şiir vardı
Sokakta misket oynamak gibi
Saklanmak gibi saklambaç oyununda ebeden
Ve bir çocuğun ilk kitabını alıp okuması gibi
İlk kez yazması gibi
Ve ağlamak gibi karanlıktan korkarak
Ve yaşamak gibi şiir vardı…

Şiir vardı
Morzart’ı dinlemek gibi bir Salı sabahı
Neyzen’i anlamak gibi
Ve aynı dilden yazdığı şiirlerini okumak gibi Nazım’ın
Ve Münir Nurettin Selçuk Efendi ile bir kadeh rakı içmek gibi karşında bir Dali…

Şiir vardı
Hiroşima’da ölmek
Somali’de açlık çekmek
Gazne’de dilenmek gibi…

Şiir vardı
Şair Eşref bulvarında Liseli kızlara asılmak gibi
Rugan pabuçlarını boyayıp fiyaka atmak gibi
Bana sorarsanız ölmek gibi yaşamaktan öte yeniden var olmak gibi
Yürümek gibi karanlığın üzerine
Ve Ganji’nin Katanası çekmek gibi ihanetin üzerine…
Ve küfretmek gibi sabaha karşı parmağında ki dikene…
Şiir vardı…
“…………”şimdi”……….”

Murat Gevrek

Yeni Toplumsal Şiir Teorisi

I.Bölüm

Şiir ve Toplum


Biz ki milyon kadarız
Ve milyon kadar tek başınayız…

Murat Gevrek


Şiir toplumsal bir bellektir. Siz hiç şiirsiz yaşayan gördünüz mü? Dünyanın en gaddar insanı dahi şiire tutunmuştur bir zaman…

Şiir kitleri sessizce birleştirir ve unutulmazdır. Onlar şiir varlığını bilmezler ama şiir hep vardır. Tarih boyunca hiç gördünüz mü bir şairin devrim yaptığını ya şiirin silahlarını kuşanıp savaş meydanlarına çıktığını, çocuklara su verdiğini, hastaları tedavi ettiğini. Hayır, şiir bunları yapamaz. Şiir sadece kitleri bir birine yaklaştırır ve kenetler sessizce…

Şiir bunu bazen açıkça yapar, bazen içten. Tarih boyunca şiirden sistemler öyle korkmuşlardır ki kimi şairler öldürülmüş, kimi şairler boğulmuş, kimi şairler sürgün edilmiştir. Günümüzün gelişen teknolojisi ve iletişimi şimdi bunu engellemektedir. Fakat sistem bu büyük düşmanında kurtulmak için bu sefer yok sayma yoluna gitmiştir.

Kitapevlerinde abuk supuk romanlar ön raflara dizilirken şiirler yok denecek kadar az ve arkadadırlar. Düşünün koca bir roman sayfalarca okuyup tek bir kahraman üzerinden bir konuyu alırken, sonra zamanla unutulur ve kaybolur. Hayır demiyorum günümüzde bütün romanlar böyledir. İyi romanları ayrı tutmalıyız elbette. Fakat Şiirin romana, öyküye, hikâyeye ve diğer edebiyat türlerine göre üstün olduğu bir nokta vardır. Toplumsal bilinç.

Şiir topluma yazıldığı gibi tek bir insanı da anlata bilir. Aşk acısı şiirin doğasında vardır her insanın olduğu her yerde şiir elbette olacaktır. Ya bir sevgiliden ayrılık yazılan bir şiir, ya da bir sevgiyi sevgiliyi anlatan şiir en azından bir sevgi arayışıdır şiir. Fakat şiir sizin için bunları yapmaz, sadece dürter sizi bunları yapmanız için…

Şiir hafızalarda yıllarca kalır, işte şiirin diğer edebiyat türlerinden üstünlüğü budur. Şiir halkındır, insanındır. Bir lokantada oturursunuz ve garson gelir, sizin şair olduğunuz bahsi geçince size iki cümle mırıldanır. “yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” ve ekler “Bu hasret bizim”, bir taksidesiniz şoförle muhabbet ediyorsunuz ve iki kelime düşüyor adamın ağzından “sevişmek işsiz adamın işidir, ne garip” yolunuz bir esnafın dükkânına düşüyor, hal hatır sormak gelenektir toplumda ve biliyor esnaf şair olduğunuz size iki kelime söylüyor

cep delik, cepken delik,
kol delik, mintan delik,
yen delik, kaftan delik,
kevgir misin be kardeşlik !

Sonra işçiler onlar hep şiir gibidirler…

gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar

elleri ak yumuk yumuk , ojeli tırnakları
nerelere gizlensin şu avucum nasırları

Birde çiftçiye uzanırsın Anadolu köylerinden birinde. Yer sofrası kurulur, şepit ekmek, yoğurt çorbası derken besmele çekip oturursun, şükredip kalkarsın. Bir saz alınır ele ve başlar…

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır…

Ve uzanırsın sevgiliye. Hasret öyle kuvvetlidir ki. “adını mıh gibi aklında tutarsın”, sefalet diz boyudur

Uyuşamayız yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benimki aslanağzında;
Sen ask rüyası görürsün ben kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim;
Kolay değil hani
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Haykırısın…

Ya da Neyzen gibi küsündür dünyaya ve seversin onu deli gibi Hicve vurursun…

Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.

Şiir böyledir. Her satırda bir hayat gizlenir. Toplumun kendisidir şiir ve öyle bir yerleşir ki, kimse onu fark etmez ama en büyük isyanların altında o vardır…

Sistem bunu fark etmiştir. Toplumun bu silinemeyen büyük bilincini ondan almaya çalışmaktadır. Şekillendirip sadece kendine zararsız olan kısmını gözler önüne atarak yeni bir şiir anlayışı ve kavramı üretmiş. Kitlelerin zihinlerine bu kavramla zehirlemiştir…

Fakat gene bu büyük belasından kurtulamamış ve kurtulmasına da imkân yoktur… Bütün sanatların içinde en farklı olanıdır şiir. Şiirde zengin yoktur, kral soylu başbakan ve benzeri kavramlar yoktur. Şiir halktır. Süslü görkemli romanlar vitrinlerde kendilerini sergileyip paranın kurbanı olurken, şiir ve şairler toplumsal mücadelenin içinde dışlanmış ve yalnızlaşmıştır…

Oysa bu dışlanmışlık ve yalnızlaşmışlık dahi onları toplumdan koparamayıp zihinlerinde yerlerini devam ettirmiş. Fakat günümüzde bu yalnızlık sadece eski hatırlanmasını ve yeninin kitlere ulaşamamasını sağlamıştır…

Şiir her şeyi söyleyen ana hiçbir şey yapmayandır. O sadece toplumları bir arada tutar ve toplumsal bilinci oluşturur… Şiir aşk üzerine yazılabileceği biri birçok konuyu da ele alabilir. Aşk konusunda nasıl bir insanı kuvvetlendiriyorsa şiir, toplum üzerinde de aynı etkiyi yapar…

Toplumsal boyuttaki şiirlerde de durum çok da farklı değildir. Şiirin devrim yapacak hali yok, aradaki tek fark çoğulculuğu tetiklemesidir. Şiir bir taraftan bireysel içgüdüyü yani bireyciliği öne çıkarırken diğer taraftan da toplumsal işlevini istemsiz devreye sokarak yığınlarını birbirine doğru itekler. Halk dediğimiz insan topluluğunun birbirine kenetlenmesini ve ortak düşünceye yönelmesini gizli veya açık tetikler. Bir yerde kafası karışmış insanların belli ve tek bir düşünceye sistematik olarak yönlenmesini sağlar.

Şiirin toplumlar üzerindeki büyük gücü tarihin hiçbir döneminde yadsınamadı, şairler hep zulme uğradılar yakıldılar asıldılar boğduruldular.2000’li yıllara girdiğimizde bu büyük gücü fark eden egemen güçler yani “ sermaye” artık eskisi gibi gelişen insan hakları ve halk içinde artan iletişim ağı nedeniyle şairleri katledemiyor. Şimdilerde buldukları yol “şiiri görmezden gelerek ve yayılmasını önleyerek etkisini azaltmak”.

Kitapevlerinde eften püften binlerce roman raflarda uçuşurken şiir kitapları kıyı ve köşelere itilmiş ve bir şekilde arka planda yok denecek kadar az sayıda bulundurulmaktadır.
Kitapevlerini roman kirliliğinden oluşan bir sis bulutu kaplamıştır.

Oysa şiirin gücü sistem için korkulacak bir olgudur. Halkın bir düşünce sistemin altında bulunması ve kendinin farkına varmasını sağlar…

İşte şiirin gücü budur. Çünkü şiir halkındır, ezilenindir ve aşk acısı çekenindir. Günü gelince şiir bir silah gibi isyana kalkanların veya bağımsızlığa yürüyenlerin veya aşk acısı çekenlerin koluna bir arkadaş gibi yapışandır. Günümüzde ise paragözleşmiş ve maymunlaşmış medyanın karşıt belasıdır. Kısacası materyalizmin söz geçiremediği ender ve bakir alanlardan biridir.

Kısaca artık şairde bu halktan olduğunu hatırlamalı ve kendini unutmadan tek bireyden hareketle topluma ulaşmalıdır…

Sistemin bize izin verdiği kadar değil, romanda ki kirliliği yaşamadan. Bunun için yeni bir toplumsal şiir yaratmalıyız. Bu döneme ait, bizi anlatan ama tek bir insan kıvamından sıyırmış olarak bu acı ve gözyaşı denizini harmanlayıp kuvvetlenmeliyiz. Bunun için birlik olmalıyız ve hep beraber gene neysek ona ulaşmalıyız…

Yani biz şairler, tarih boyunca hiçbir sisteme eğilmeyen, insan ruhunun asi çocukları bizler. Sistemin karşısında ki duruşumuzu yeniden kazanmalıyız…

Bizler ki
Tek başımıza bile milyon kadarız…

Murat Gevrek


Toplum Ve Şiir Bab II

Şiir’e iyiden iyiye bakmalıyız. Gördüğümüz sadece bir toz bulutudur. Bizler şiirin ne olduğunu unutanlarız… Bunun için topluma yöne veren ve insanlık tarihinin en büyük olgusu olan ta ki ilk çağlardan bu güne; Din erki karşımıza çıkar…

Peki, şiirin dinle olan ilgisini bu denli önemli kalan nedir… Tarih boyunca onlarca din oluşmuştur. Nietzsche’ye Buda’nın ruhu senelerce mağaralarda saklanmıştır. Peki, o ruhu ölümsüz kılan nedir… Elbette öğretileri ve sözleridir. Brahmanizm’in Upanishadları da aynı şekildedir…

Gautama Buddha insanlara seslenirken şiiri kullanmıştır. Bu şiirin insan ruhu üzerinde yaptığı o büyük etkidir…

Söyleyin bana;

Oku!
Yaratan Rabbin adıyla oku.
O ki İnsanı bir alak'tan yarattı.
Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.


Bu Kuran’ın İlk ayeti İkra süresidir. Muhammed Hira dağında tefekküre çekildiği bir gün Cebrail tarafından gelen ilk süredir… Bunu hepimiz biliriz… Fakat hiç düşündüğümüz Kuran bir şiir gibi yazılmıştır ve bence dünyanın en mükemmel şiirdir…

İstiklâl marşımızı yazan Mehmet Akif Ersoy Kuran’ın bu özelliğinin farkına varmış son yıllarını bu yönde yani kuranı bir şiir olarak Türkçeleştirmeye adamıştır. Fakat başaramamıştır…

Bu noktada geçmişse dönersek şiir bir dinin çabuk yayılmasını kitlelere en hızlı şekilde ulaşmasını sağlamıştır. Şiir insan ruhunu örse yatırıp dövülmesi gibi bir etki yapmaktadır.

Unutmayan ve aklına kalıcı akıcı üslubu insan ruhunun en derinlerine iner ve soyut ile somut kavram arasında bir bağ kurabilir…

Bu kitlelerin hızlı bir şekilde ilerlemesi ve tek bir düşünce altında bileşmesini sağlar…

Sistemin asıl korkusu budur. Bir makinin hafızasını silebilirsiniz ama insan beynin derinliklerine gizlenmiş toplumsal bilici silmek imkânsızdır. Bunu en belirgin örneği dindir…

Mevlana Celalettin Rumi ne güzel anlatı söylemini…

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kâfir, ister Mecusi,
İster puta tapan ol yine gel,
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Nasıl bir vurgudur ve nasıl akıllara girer ve bir daha çıkmayan bir şiirdir bu…

Şiirin içinde tamamen insan vardır ve insana it olan her şey. Sistem bundan ürker. Çünkü insan kendi değerini anlayınca ancak hakkını arar…

Bu yüzden sistem şiiri değiştirmeye çalışır. Bunlara şiir demez ki şiirin gücünü ört baş eder… Ve Tanrısallaştır ki Allah’ın insana hitabını sadece şekilcilikle karsın insan gönlüyle buluşmadın diye…

Ve din eleştirilmez, tabuların altında ezilir ve şekilcilikle ölçülür. Çünkü insan ruhu artık onun şiirsel hitabını anlayacak yetileri kaybetmiştir… Şiir yürek sesidir…

Faka günümüzün şairlerinin anlaşılmazlık istekleri ve boğul imgeleri bu hedefin tamamen dışındadır…

Ve bu şiirde bir bana necilik oluşturur ve toplumsal şiir yazıldığı zaman bana neciliğin altında ezilir. İnsanın kendi bencillik duvarlarına çarpar ve değerini yitirir…

Bu şekilde toplum değer vermez bir hale gelir. Zamanla kendini dahi tanıyamaz hale gelerek toplumsal bilinçten yoksunlaşır.

Aslında bu toplumsal bilinçten yoksunlaşmak insanı dinden uzaklaşmasını ve maddeleşmesi sağlar. Yargı ve yergi yetisi kaybolan toplum inançlarını dahi korku ve cehalet üzerine mutlak itaatle inşa eder…

Hiç düşündüğünüz mü?

Neden Kuran itaat et demez de kulluk et der. İtaat kölelik kulluk tabi olmaktır. Fakat modern insanın şiire karşı yetisi ve imgesel düşüncesizliği bu ayrımı sadece soyut kavramda yaşamasını ve inançlarına tabi değil köle olmasını sağlamıştır.

Kölelik cehaletin ana besinidir. Mutlak inanç korku doğurur ve korkunun olduğu yerde cehalet arsız bir yabani ot gibidir…

Şiirin tarih boyunca asıl savası Dinin olduğu gibi cehaletle olmuştur. Oysa bugün bu iki ebedi dost birbirinden uzaklaşarak cehaletin altında ezilmektedir…

Dinin amacı iyi, dürüst ve duygulu gaddar olmayan bir insandır. İşte şiirin amacı da bu olmalıdır. Yani şiir İnsancıl olmalıdır…

Toplum Bilinci oluşturulması sürecinde yerini iyi tespit etmeli ve Nietzsche’nin anlattığı üstün insan kavramı üzerinden hareket etmelidir…

Sizce Nietzsche neden Zerdüşt’ü kullanmıştır. Zerdüşt büyük dinlerin dışında Pers topluğunda tek tanrılı bir dinin liderdir…

İslamiyet’ten önce yaşamış ve hemen hemen İslamiyet’le aynı düşünceleri savunmuştur. İkisinin ortak noktası insandır ve insanın üstünlüğüdür…

Ağlak şiirlerden ve bana neci görüşten sıyrılarak şiirin gerçekten topluma ulaşması gerekmektedir…

Murat Gevrek


Toplum ve Şiir Bab III

Toplum bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur, şüphesiz... Birey kavramı olmadan toplumdan bahsetmemiz imkânsızdır. Bu yüzden şiirimizin asıl amacı iyi bir birey yaratmak olmalıdır...

Elbette önce şair kendini de bir birey olarak kabul etmelidir. Toplumsal şiir için önce toplumun parçası olmalıyız...

Günümüzde bu çok sık yapılan bir hatadır. Günümüzün şairleri toplum içine çıkmadan onlardan uzak durarak yazmakta ve bunun sonucunda yaşadığı toplumu cahil olarak nitelendirmektedir... Fakat bunu sadece yüzeysel olarak görmekte ve sanki toplum bunu kendi isteğiyle kabul ettiğini idea etmektedir. Onlara göre toplum düzeltilemez...

Toplum için çabalamak onlara göre faydasız bir ütopyadır...

Oysa önce şair insanı sevmekle başlamalıdır. Yaşamayı sevmekle güç kazanmalı ve toplumla bütünleşmelidir. Aksi takdirde kendini toplumdan üstün görür, bencileşir ve sadece kendine değer vermeye başlar...

Tek kişilik bir dünya kurar. Bu dünyanın içinde kendi doğruları yaratır ve şiirinin kapılarını diğer insanların düşüncelerine kapatır...

Oysa tam aksi Toplumsal şiir bireyden topluma yönelen bir yoldur. İnsan kendi düşüncelerine değer vermeli ama bunu toplumun değerleri ile harmanlamalıdır...

Toplumsal şiirde bireysellik elbette vardır. Bir sevgiliye yazılan şiirler, isyanlar daha güçlü bir şekilde haykırılır. Gerçekçidir, okuyana bir hayal dünyasının faydasız kapılarını açmaz. Gerçek bir dünyanın gerçek sorunlarını sunar...

İşte bu noktada önemli olan yaşadığımız toplumun bireyleri olmaktır ve duygudaşlık kavramını en doğru şekilde uygulamaktır...
En önemlisi şair her alanda fikir ürete bilmelidir. Bir matematikçi sadece matematiği bilmesi gerekir, cerrah anatomiyi, biyolog canlıları ve özelliklerini, arkeolog tarihi, oysa bir şair insan doğasında ve beşeri hayatta var olan her şeyi akademik olmasa da bilmesi gerekir. En azından bir düşüncesi fikri olması gerekmektedir. Şair çok yönlü olmalıdır. Bir sosyolog gibi toplumun içinde bir psikolog gibi kendi içince algılama yetisine sahip olmalıdır...

Şair birçok insan olabilmelidir ama hepsinden önce bir birey... Burada birey kavramını açmak gerekmektedir. Birey derken şairin yapması topluma dâhil olmanın ötesindedir. Toplumu olduğu gibi kabul edebilmeli, iyisini övmesini bildiği gibi yanlışını da yermekten korkmamalıdır...

Murat Gevrek



Go to the top of the page
 
+Quote Post
snoopy
mesaj 25 08 2009 - 00:58
İleti #2


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 508
Katılım: 06 02 06
Nereden: İzmir
Üye No: 2,009



Yeni Toplumsal Şiir Teorisi

I.Bölüm

Şiir ve Toplum


Biz ki milyon kadarız
Ve milyon kadar tek başınayız…

Murat Gevrek


Şiir toplumsal bir bellektir. Siz hiç şiirsiz yaşayan gördünüz mü? Dünyanın en gaddar insanı dahi şiire tutunmuştur bir zaman…

Şiir kitleri sessizce birleştirir ve unutulmazdır. Onlar şiir varlığını bilmezler ama şiir hep vardır. Tarih boyunca hiç gördünüz mü bir şairin devrim yaptığını ya şiirin silahlarını kuşanıp savaş meydanlarına çıktığını, çocuklara su verdiğini, hastaları tedavi ettiğini. Hayır, şiir bunları yapamaz. Şiir sadece kitleri bir birine yaklaştırır ve kenetler sessizce…

Şiir bunu bazen açıkça yapar, bazen içten. Tarih boyunca şiirden sistemler öyle korkmuşlardır ki kimi şairler öldürülmüş, kimi şairler boğulmuş, kimi şairler sürgün edilmiştir. Günümüzün gelişen teknolojisi ve iletişimi şimdi bunu engellemektedir. Fakat sistem bu büyük düşmanında kurtulmak için bu sefer yok sayma yoluna gitmiştir.

Kitapevlerinde abuk supuk romanlar ön raflara dizilirken şiirler yok denecek kadar az ve arkadadırlar. Düşünün koca bir roman sayfalarca okuyup tek bir kahraman üzerinden bir konuyu alırken, sonra zamanla unutulur ve kaybolur. Hayır demiyorum günümüzde bütün romanlar böyledir. İyi romanları ayrı tutmalıyız elbette. Fakat Şiirin romana, öyküye, hikâyeye ve diğer edebiyat türlerine göre üstün olduğu bir nokta vardır. Toplumsal bilinç.

Şiir topluma yazıldığı gibi tek bir insanı da anlata bilir. Aşk acısı şiirin doğasında vardır her insanın olduğu her yerde şiir elbette olacaktır. Ya bir sevgiliden ayrılık yazılan bir şiir, ya da bir sevgiyi sevgiliyi anlatan şiir en azından bir sevgi arayışıdır şiir. Fakat şiir sizin için bunları yapmaz, sadece dürter sizi bunları yapmanız için…

Şiir hafızalarda yıllarca kalır, işte şiirin diğer edebiyat türlerinden üstünlüğü budur. Şiir halkındır, insanındır. Bir lokantada oturursunuz ve garson gelir, sizin şair olduğunuz bahsi geçince size iki cümle mırıldanır. “yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” ve ekler “Bu hasret bizim”, bir taksidesiniz şoförle muhabbet ediyorsunuz ve iki kelime düşüyor adamın ağzından “sevişmek işsiz adamın işidir, ne garip” yolunuz bir esnafın dükkânına düşüyor, hal hatır sormak gelenektir toplumda ve biliyor esnaf şair olduğunuz size iki kelime söylüyor

cep delik, cepken delik,
kol delik, mintan delik,
yen delik, kaftan delik,
kevgir misin be kardeşlik !

Sonra işçiler onlar hep şiir gibidirler…

gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar

elleri ak yumuk yumuk , ojeli tırnakları
nerelere gizlensin şu avucum nasırları

Birde çiftçiye uzanırsın Anadolu köylerinden birinde. Yer sofrası kurulur, şepit ekmek, yoğurt çorbası derken besmele çekip oturursun, şükredip kalkarsın. Bir saz alınır ele ve başlar…

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır…

Ve uzanırsın sevgiliye. Hasret öyle kuvvetlidir ki. “adını mıh gibi aklında tutarsın”, sefalet diz boyudur

Uyuşamayız yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benimki aslanağzında;
Sen ask rüyası görürsün ben kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim;
Kolay değil hani
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Haykırısın…

Ya da Neyzen gibi küsündür dünyaya ve seversin onu deli gibi Hicve vurursun…

Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.

Şiir böyledir. Her satırda bir hayat gizlenir. Toplumun kendisidir şiir ve öyle bir yerleşir ki, kimse onu fark etmez ama en büyük isyanların altında o vardır…

Sistem bunu fark etmiştir. Toplumun bu silinemeyen büyük bilincini ondan almaya çalışmaktadır. Şekillendirip sadece kendine zararsız olan kısmını gözler önüne atarak yeni bir şiir anlayışı ve kavramı üretmiş. Kitlelerin zihinlerine bu kavramla zehirlemiştir…

Fakat gene bu büyük belasından kurtulamamış ve kurtulmasına da imkân yoktur… Bütün sanatların içinde en farklı olanıdır şiir. Şiirde zengin yoktur, kral soylu başbakan ve benzeri kavramlar yoktur. Şiir halktır. Süslü görkemli romanlar vitrinlerde kendilerini sergileyip paranın kurbanı olurken, şiir ve şairler toplumsal mücadelenin içinde dışlanmış ve yalnızlaşmıştır…

Oysa bu dışlanmışlık ve yalnızlaşmışlık dahi onları toplumdan koparamayıp zihinlerinde yerlerini devam ettirmiş. Fakat günümüzde bu yalnızlık sadece eski hatırlanmasını ve yeninin kitlere ulaşamamasını sağlamıştır…

Şiir her şeyi söyleyen ana hiçbir şey yapmayandır. O sadece toplumları bir arada tutar ve toplumsal bilinci oluşturur… Şiir aşk üzerine yazılabileceği biri birçok konuyu da ele alabilir. Aşk konusunda nasıl bir insanı kuvvetlendiriyorsa şiir, toplum üzerinde de aynı etkiyi yapar…

Toplumsal boyuttaki şiirlerde de durum çok da farklı değildir. Şiirin devrim yapacak hali yok, aradaki tek fark çoğulculuğu tetiklemesidir. Şiir bir taraftan bireysel içgüdüyü yani bireyciliği öne çıkarırken diğer taraftan da toplumsal işlevini istemsiz devreye sokarak yığınlarını birbirine doğru itekler. Halk dediğimiz insan topluluğunun birbirine kenetlenmesini ve ortak düşünceye yönelmesini gizli veya açık tetikler. Bir yerde kafası karışmış insanların belli ve tek bir düşünceye sistematik olarak yönlenmesini sağlar.

Şiirin toplumlar üzerindeki büyük gücü tarihin hiçbir döneminde yadsınamadı, şairler hep zulme uğradılar yakıldılar asıldılar boğduruldular.2000’li yıllara girdiğimizde bu büyük gücü fark eden egemen güçler yani “ sermaye” artık eskisi gibi gelişen insan hakları ve halk içinde artan iletişim ağı nedeniyle şairleri katledemiyor. Şimdilerde buldukları yol “şiiri görmezden gelerek ve yayılmasını önleyerek etkisini azaltmak”.

Kitapevlerinde eften püften binlerce roman raflarda uçuşurken şiir kitapları kıyı ve köşelere itilmiş ve bir şekilde arka planda yok denecek kadar az sayıda bulundurulmaktadır.
Kitapevlerini roman kirliliğinden oluşan bir sis bulutu kaplamıştır.

Oysa şiirin gücü sistem için korkulacak bir olgudur. Halkın bir düşünce sistemin altında bulunması ve kendinin farkına varmasını sağlar…

İşte şiirin gücü budur. Çünkü şiir halkındır, ezilenindir ve aşk acısı çekenindir. Günü gelince şiir bir silah gibi isyana kalkanların veya bağımsızlığa yürüyenlerin veya aşk acısı çekenlerin koluna bir arkadaş gibi yapışandır. Günümüzde ise paragözleşmiş ve maymunlaşmış medyanın karşıt belasıdır. Kısacası materyalizmin söz geçiremediği ender ve bakir alanlardan biridir.

Kısaca artık şairde bu halktan olduğunu hatırlamalı ve kendini unutmadan tek bireyden hareketle topluma ulaşmalıdır…

Sistemin bize izin verdiği kadar değil, romanda ki kirliliği yaşamadan. Bunun için yeni bir toplumsal şiir yaratmalıyız. Bu döneme ait, bizi anlatan ama tek bir insan kıvamından sıyırmış olarak bu acı ve gözyaşı denizini harmanlayıp kuvvetlenmeliyiz. Bunun için birlik olmalıyız ve hep beraber gene neysek ona ulaşmalıyız…

Yani biz şairler, tarih boyunca hiçbir sisteme eğilmeyen, insan ruhunun asi çocukları bizler. Sistemin karşısında ki duruşumuzu yeniden kazanmalıyız…

Bizler ki
Tek başımıza bile milyon kadarız…

Murat Gevrek


Toplum Ve Şiir Bab II

Şiir’e iyiden iyiye bakmalıyız. Gördüğümüz sadece bir toz bulutudur. Bizler şiirin ne olduğunu unutanlarız… Bunun için topluma yöne veren ve insanlık tarihinin en büyük olgusu olan ta ki ilk çağlardan bu güne; Din erki karşımıza çıkar…

Peki, şiirin dinle olan ilgisini bu denli önemli kalan nedir… Tarih boyunca onlarca din oluşmuştur. Nietzsche’ye Buda’nın ruhu senelerce mağaralarda saklanmıştır. Peki, o ruhu ölümsüz kılan nedir… Elbette öğretileri ve sözleridir. Brahmanizm’in Upanishadları da aynı şekildedir…

Gautama Buddha insanlara seslenirken şiiri kullanmıştır. Bu şiirin insan ruhu üzerinde yaptığı o büyük etkidir…

Söyleyin bana;

Oku!
Yaratan Rabbin adıyla oku.
O ki İnsanı bir alak'tan yarattı.
Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.


Bu Kuran’ın İlk ayeti İkra süresidir. Muhammed Hira dağında tefekküre çekildiği bir gün Cebrail tarafından gelen ilk süredir… Bunu hepimiz biliriz… Fakat hiç düşündüğümüz Kuran bir şiir gibi yazılmıştır ve bence dünyanın en mükemmel şiirdir…

İstiklâl marşımızı yazan Mehmet Akif Ersoy Kuran’ın bu özelliğinin farkına varmış son yıllarını bu yönde yani kuranı bir şiir olarak Türkçeleştirmeye adamıştır. Fakat başaramamıştır…

Bu noktada geçmişse dönersek şiir bir dinin çabuk yayılmasını kitlelere en hızlı şekilde ulaşmasını sağlamıştır. Şiir insan ruhunu örse yatırıp dövülmesi gibi bir etki yapmaktadır.

Unutmayan ve aklına kalıcı akıcı üslubu insan ruhunun en derinlerine iner ve soyut ile somut kavram arasında bir bağ kurabilir…

Bu kitlelerin hızlı bir şekilde ilerlemesi ve tek bir düşünce altında bileşmesini sağlar…

Sistemin asıl korkusu budur. Bir makinin hafızasını silebilirsiniz ama insan beynin derinliklerine gizlenmiş toplumsal bilici silmek imkânsızdır. Bunu en belirgin örneği dindir…

Mevlana Celalettin Rumi ne güzel anlatı söylemini…

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kâfir, ister Mecusi,
İster puta tapan ol yine gel,
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Nasıl bir vurgudur ve nasıl akıllara girer ve bir daha çıkmayan bir şiirdir bu…

Şiirin içinde tamamen insan vardır ve insana it olan her şey. Sistem bundan ürker. Çünkü insan kendi değerini anlayınca ancak hakkını arar…

Bu yüzden sistem şiiri değiştirmeye çalışır. Bunlara şiir demez ki şiirin gücünü ört baş eder… Ve Tanrısallaştır ki Allah’ın insana hitabını sadece şekilcilikle karsın insan gönlüyle buluşmadın diye…

Ve din eleştirilmez, tabuların altında ezilir ve şekilcilikle ölçülür. Çünkü insan ruhu artık onun şiirsel hitabını anlayacak yetileri kaybetmiştir… Şiir yürek sesidir…

Faka günümüzün şairlerinin anlaşılmazlık istekleri ve boğul imgeleri bu hedefin tamamen dışındadır…

Ve bu şiirde bir bana necilik oluşturur ve toplumsal şiir yazıldığı zaman bana neciliğin altında ezilir. İnsanın kendi bencillik duvarlarına çarpar ve değerini yitirir…

Bu şekilde toplum değer vermez bir hale gelir. Zamanla kendini dahi tanıyamaz hale gelerek toplumsal bilinçten yoksunlaşır.

Aslında bu toplumsal bilinçten yoksunlaşmak insanı dinden uzaklaşmasını ve maddeleşmesi sağlar. Yargı ve yergi yetisi kaybolan toplum inançlarını dahi korku ve cehalet üzerine mutlak itaatle inşa eder…

Hiç düşündüğünüz mü?

Neden Kuran itaat et demez de kulluk et der. İtaat kölelik kulluk tabi olmaktır. Fakat modern insanın şiire karşı yetisi ve imgesel düşüncesizliği bu ayrımı sadece soyut kavramda yaşamasını ve inançlarına tabi değil köle olmasını sağlamıştır.

Kölelik cehaletin ana besinidir. Mutlak inanç korku doğurur ve korkunun olduğu yerde cehalet arsız bir yabani ot gibidir…

Şiirin tarih boyunca asıl savası Dinin olduğu gibi cehaletle olmuştur. Oysa bugün bu iki ebedi dost birbirinden uzaklaşarak cehaletin altında ezilmektedir…

Dinin amacı iyi, dürüst ve duygulu gaddar olmayan bir insandır. İşte şiirin amacı da bu olmalıdır. Yani şiir İnsancıl olmalıdır…

Toplum Bilinci oluşturulması sürecinde yerini iyi tespit etmeli ve Nietzsche’nin anlattığı üstün insan kavramı üzerinden hareket etmelidir…

Sizce Nietzsche neden Zerdüşt’ü kullanmıştır. Zerdüşt büyük dinlerin dışında Pers topluğunda tek tanrılı bir dinin liderdir…

İslamiyet’ten önce yaşamış ve hemen hemen İslamiyet’le aynı düşünceleri savunmuştur. İkisinin ortak noktası insandır ve insanın üstünlüğüdür…

Ağlak şiirlerden ve bana neci görüşten sıyrılarak şiirin gerçekten topluma ulaşması gerekmektedir…

Murat Gevrek


Toplum ve Şiir Bab III

Toplum bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur, şüphesiz... Birey kavramı olmadan toplumdan bahsetmemiz imkânsızdır. Bu yüzden şiirimizin asıl amacı iyi bir birey yaratmak olmalıdır...

Elbette önce şair kendini de bir birey olarak kabul etmelidir. Toplumsal şiir için önce toplumun parçası olmalıyız...

Günümüzde bu çok sık yapılan bir hatadır. Günümüzün şairleri toplum içine çıkmadan onlardan uzak durarak yazmakta ve bunun sonucunda yaşadığı toplumu cahil olarak nitelendirmektedir... Fakat bunu sadece yüzeysel olarak görmekte ve sanki toplum bunu kendi isteğiyle kabul ettiğini idea etmektedir. Onlara göre toplum düzeltilemez...

Toplum için çabalamak onlara göre faydasız bir ütopyadır...

Oysa önce şair insanı sevmekle başlamalıdır. Yaşamayı sevmekle güç kazanmalı ve toplumla bütünleşmelidir. Aksi takdirde kendini toplumdan üstün görür, bencileşir ve sadece kendine değer vermeye başlar...

Tek kişilik bir dünya kurar. Bu dünyanın içinde kendi doğruları yaratır ve şiirinin kapılarını diğer insanların düşüncelerine kapatır...

Oysa tam aksi Toplumsal şiir bireyden topluma yönelen bir yoldur. İnsan kendi düşüncelerine değer vermeli ama bunu toplumun değerleri ile harmanlamalıdır...

Toplumsal şiirde bireysellik elbette vardır. Bir sevgiliye yazılan şiirler, isyanlar daha güçlü bir şekilde haykırılır. Gerçekçidir, okuyana bir hayal dünyasının faydasız kapılarını açmaz. Gerçek bir dünyanın gerçek sorunlarını sunar...

İşte bu noktada önemli olan yaşadığımız toplumun bireyleri olmaktır ve duygudaşlık kavramını en doğru şekilde uygulamaktır...
En önemlisi şair her alanda fikir ürete bilmelidir. Bir matematikçi sadece matematiği bilmesi gerekir, cerrah anatomiyi, biyolog canlıları ve özelliklerini, arkeolog tarihi, oysa bir şair insan doğasında ve beşeri hayatta var olan her şeyi akademik olmasa da bilmesi gerekir. En azından bir düşüncesi fikri olması gerekmektedir. Şair çok yönlü olmalıdır. Bir sosyolog gibi toplumun içinde bir psikolog gibi kendi içince algılama yetisine sahip olmalıdır...

Şair birçok insan olabilmelidir ama hepsinden önce bir birey... Burada birey kavramını açmak gerekmektedir. Birey derken şairin yapması topluma dâhil olmanın ötesindedir. Toplumu olduğu gibi kabul edebilmeli, iyisini övmesini bildiği gibi yanlışını da yermekten korkmamalıdır...

Murat Gevrek


Toplum ve Şiir Bab IV

Şiir topumun neresinde durur? Aslında bunun cevabı şairin kendisindedir... Şair toplumun hangi kemsinden geliyorsa şiir oraya aittir. Şiirdeki asıl amaçta budur. Sınıfların birbirini anlamasıdır. İşçi sınıfının şiiri işçileri anlatırken, çiftçilerde kendi şiirleri içinde anlam bulur. Burjuvanın dahi bir şiiri vardır...

Ama şair işte bu sınıfların üzerinde olmalı ve sınıfların arasında gezinmelidir. Her toplumsal sınıfın şiiri kendini övmek anlamında değildir. Bir işçi şiiri yeri geldiğinde işçiyi yermesini bilmelidir. Hepsinden önemlisi de sınıfların şiirleri mensup olduğu sınıfın hakkını araması için yol göstermelidir... Bunda kendi hatalarını ve eksiklerini göz ardı edemez...
Önemli olan bir noktada diğer sınıfları dışlamadan yapılmalıdır...

Yeni toplumsal şiirde benim en çok üzerinde durduğum nokta Aşk ile toplum arasında ki bağlantıdır... Aşkı her toplumsal sınıf yaşar. Farklılıklarla da olsa bu duygudan kaçmanın bir yolu yoktur ve bu şiir içinde geçerlidir.

İşte bu denli bize ait olan aşk günümüzü yazımları ile imkansızlaştırılmış, acı bir hal almış ve ütopik bir alanda kalmıştır...

Oysa Toplumsal şiirin ilk başta kabul etmesi gereken aşkın gündelik halidir... Ve toplumsal boyutu ile aşkı ele alabilmeli, imgeselleşmesini bu şekilde oluşturmalıdır...

Eflatun Gece

Bekle eflatun gecem, dur, böyle gitme…
Daha sokağıma yağmur yağacak
Bardağında halen sıcak çayın
Isırıp bir ucunu ekmeğin
İliklemeden düğmesini gömleğinin
Böyle gitme eflatun gecem
Doymadı gözlerine, gözlerim, gözleri güzel kadın…

Bekle eflatun gecem, dur, böyle gitme
Daha kapıma aydınlık doğacak
Ellerini avlumda yıkamadan
Salondaki kasımpatına su vermeden
Yakandaki kahve lekesini silmeden
Böyle gitme eflatun gecem
Doymadı gözlerine, gözlerim, gözleri güzel kadın…

Bekle eflatun gecem, dur, böyle gitme
Daha odama toprağımızın kokusu dolacak
Açmadan kasımpatın çiçeğini
Düdüklü tencere çığırmadan yemek vaktini
Giymeden çoraplarını
Öpmeden sol yanından yanağını
Böyle gitme eflatun gecem
Doymadı gözlerine, gözlerim, gözleri güzel kadın…

Bitmedi daha pencereye döktüğümüz buğdaylar…

Murat Gevrek

Aslında sadece toplumsal şiir şiirin bunu yapması gerektiğine inanıyorum. Basit ve gündelik imgesellikle aşkı anlatmak, aşkı basitleştirmekten ziyade kuvvetlendiren ve hayata yayan bir unsurdur...

İki Serçe

İki serçe
Gelip kondular bir çeşmeye
Ve
Ürkekçe
Dokundular suya birlikte…
Havalandı serçelerden biri
Unutarak suyun başında diğerini…

Murat Gevrek

Oysa şiirde her zaman aşk için sevgi ve sevgili için doğa unsurları ve ya doğaüstü unsurlar kullanmak alışıla gelmiş, her şiiri kapsamamakla bir birlikte bu genel bir görüş halini almıştır. Bu olaya psikolojik bir açıdan yaklaştığımda aşkın yanlış algılanması ve yaşayışının insan ruha yetmemesi sonucunda aşka karşı açlık gözlemliye biliyorum. Genelde yazılan acımsı şiirler ve imgesel boğuk anlaşılmazlık bu nedenle oluştuğunu düşünüyorum...

Bunun asıl nedeni şekilciliktir. Her hoşlanmaya aşk dediğimiz takdirde karşımızda ki insanı tanımadan bu duyguyu basitleştiriyoruz ve bu basit kırgınlıklarımızı umutsuzluğa çeviriyoruz...

Oysa aşkın bir duygu olduğunu, beğenmenin ötesinde anlamak ve kabullenmek olduğunu göz ardı ediyoruz.

Tam emin olmamakla birlikte sanırım Çavuşesku’ya aittir...

“Futbol ve magazin olduğu sürece toplumları yönetmek kolaydır”

Demiştir...

İşte aşkı magazinleştirdiğimiz sürece de toplumsal bilincin önünde bir engel teşkil eder. Oysa sınıflar arasında ki dengesizlik bu engel ile tetiklenerek bu gördüğümüz acı deryası karşımıza çıkar...

Aşkın gerçek bir yanı onduğunu kabul etmek sureti ile gerçek imgelerle anlatmak hem aşkı tanımak hem de onunla barışmak için en etkili yöntemdir...

Burada Nazım’ın imgelerinden biri aklıma geliyor...

“Seviyorum seni
Ağzımı musluğa dayayıp su içmek gibi”

Murat Gevrek
Go to the top of the page
 
+Quote Post
snoopy
mesaj 30 08 2009 - 18:36
İleti #3


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 508
Katılım: 06 02 06
Nereden: İzmir
Üye No: 2,009



Bölüm II...

Dil Çürümesi

Önce dil nedir buradan başlamak lazım. Basit tanımı ile dil; bir halkın, toplumun iletişimini sağlayan araçtır ve toplumlar için hayati bir öneme sahiptir...

Ben bir şiir dilin en güzel kıyafetlerini giyip sokağa çıkması gibidir bir kadının derim... Bir dilin şiiri ne kadar kuvvetli ise o dilin konuşulabilirliği o derece fazladır...

Dil şiiri etkileyen, geliştiren ve verimini sağlayan en önemli noktadır. Bir dil bozulmaya başladığı zaman şiirde uzaklaşır ve unutulur...

Osmanlı dönemi şiirinin bugün anlaşılması düşmüştür. Bunun nedeni dilin evrimi ve değişimidir. Ne derece açıklansa da gene de tam anlamıyla verimli olamaz...

Cem’ ile Can


Cem’ ile “yle” Can belde-i sanîmde görüştük önce
Lâkin aşk üçün gönl’û şair ümmet-i merhûmelerden beter idim…
Muîn olmalı idi es’ar düştümü hıfz-ı emânete üçün
Yazsam der dûu dûd kadar eder mi?
……………………………………………….Bahr-i bi-pâyan gibi es’arlar…

Tûl-i hayât boyu…
Bindi samâvât çü nakîsa
Âgaaz eylediyse şimdik be’den
Cem’ ile Can belde-i sanîye gelmek, demek
Hâl-i hazırdan ber-mu’tad hâd eylemiştik hani
Bâdıhavâ gönl’û eyledik nefy
……………………………………………Cem’ ile den Can fârig oldum meyden
…………………………………………..Ba’demâ mümküm’ mü’dür senden
…………………………………………………………………Heç olup fârig olmak…

Murat Gevrek

Bu Şair Eşref’in kullandığı bir lehçedir. Fakat asıl Osmanlıca da dahi alması çok zordur.

Dilin içince ki Lehçeler çok önemli bir yer tutar. Lehçe şiirleri tamamen halk dili olduğu için resmi dile göre harf düşleri, yöresel sözcükler ve yöresel ağız içerir... Kültür farklılıkları göstermektedir.

Genelde gündelik dil ile karşımıza çıkar ve bu dilin edebiyatta ki en önemli alanı şiirdir...

Lehçelerin en temel özelliği yabancı kökenli olmalarıdır. Halkın kendi iletişim gereğin doğmuş ve resmi dil üzerinden şekillenmiştir...

Cahala Avaz Dem Getire

Bak hele!
Osman götünde Amerikan şalvar
Cilalı saç, kundura çuldan…
Kapıda Alamanın Fordu
Dudakta gavur tütünü
Cepte babadan çakaralmaz toplu tapanca
Bağrı açık böğürür taputçuların Ali
Müzeyyen’in fiyonklu sesi
Ve
Ahır önünde çoban
Ve
Sofrada tandır ekmeği
Ve
Helâsı avluda kerpiç evin sünepe erkeği…

Yedi yaşında harman dağında
Ellerin nasırlı okul yolunda
Kahvede okey masasında
Ve
Bir Magirüs bağırtısı duyunca
Ve
Hırlayıp yerinden
Atıldı ok gibi birden…

Tahta bir bavul ellinde
Kilidi bozuk babadan miras gene
İp ile düğümlenince
Yol görünür tarla, çoban, nede kerpiç evler…

İşte Anadolu garajı
Yirmi sene sürdü telefonun ulaşması
İçi aynı adamında
Dışı şekillenip efendi olalı…
Ama
Kısa sürdü bir an gibi
Etkilendi
Tarlaya atılan hormondan
Bizim Taputçuların Ali
Dışı olgun içi ham meyve misali…

Genç evlendirdiler daha çok genç
Bulgur gibi kiremitte pişmeden
Asker etmeden
Çıkmadan sakalları ot gibi yüzünde bitmeden…

Osman’ı diyorum
İnce zayıf çelimsiz
Ve
Bir haşhaş tomruğu gibi çiği
Hadi demişte Ali
Hadi bizim oğlan şehre gel
Durur mu Osman…

Ama kim bilir mektebin külliyesini
Varı yoğu ataerkin öğüt silsilesi
Birde anlatılanların üçü beşi…

Verdi Ali Ford’un anahtarını Osman’a
Magirüs çığlıklarıyla sabah koyuldu hal yoluna
Osman’ı koyarlardı tarlada öküzün başına
Farkı kalmadı öküzden vurulan kara sabana…

Murat Gevrek

Fakat günümüzdeki bu yozlaşma çok daha farklıdır...

Bir şiir ile bu Dil çürümesini anlamak istiyorum.

Q

Bir hologram yaratıp sinerjilerimizden
Q’ya giydirdik maşallahı
Kesip pipisinin ucunu
Müslüman yapıcağız illa ki!

Sonra asıp K’yi darağacına
Boşalan alfabede K’nin tahtına
Q için isteyeceğiz torpilli bir atama
K.’nin vasiyetini bile okumadan daha…

Murat Gevrek


Dil Çürümesi Bab II


Bir yerde tartışma esnasında dilin yabancılaşması konusunda uzunca bir tartışma yaşamıştık. Olayın özünde Blog Yazarlığı vardı.

Blog kelimesi bir internet terimidir. Fakat hayatımıza internetten önce girmiş olan Blok Not kavramına benzer. Asıl amacı günlük tutmaktır. Yani blog yazarlığı bir nevi günlük notlar, açıklamalar ve bezeri eylemleri içerir...


Kelimenin Türkçesi ise ağ yazarlığı olarak tanımlanır, fakat gündelik not alma anlamındadır...

Peki, neden bu terin yerime blog yazarlığı kullanmakta ısrar edilir. Bunun birkaç nedeni vardır...

* İlk müdahale yapılmadı: Burada en büyük sorumluluk Türk Dil Kurumu’na düşüyor. Kullanıcıların “blog” şeklinde tanıtmalarına izin verilmemeliydi.

* “Blog” kelimesi üzerine markalaşma: Yazılı ve görsel basın bu sunum sistemini “blog” olarak adlandırıp hizmetlerini buna göre veriyorlar. Birçok site “blog” kelimesi içererek kuruluyor; İyi gelişim göstermeleri de “blog” kelimesinden başka bir kelimenin kullanılmasının karşısında olacaklarının en büyük göstergesi.

* “Blog” kelimesinin yapısı: Kısa, yazıldığı gibi okunuyor, okunuşunda ve yazımında hiçbir zorluk çekilmiyor.

* Günlük yazarları: En büyük itiraz da günlük yazarlarından geliyor. Kimilerinin her gün tuttukları notlardan oluşan deftere günlük dediğimiz için bu sunum sistemine de günlük demek basitlik olarak görülüyor. Blog yazmak denildiğinde ise daha üst seviyede yapılan bir iş gibi savunuluyor.


Sonuç: Birlik sağlanamıyor. Ağızdan ağıza gelişen bir olgu dil. “Blog” olarak kullananların sayısı çok fazla. Günlük olarak kullananlar ise yabancı kelime tercih edenlere tepki olarak çıktı.

Türkçe dendiğinde Oktay Sinanoğlu en büyük değerlerden biridir. Sonuçta dil ne kadar gündelik kullanım olsa bir akademik boyutu vardır...

Bu alanda en büyük akademisyen olan gördüğüm Oktay Sinanoğlu’nun savunduğu bir olgudan bahsetmek istiyorum. Kısaltmaların Türkçe okunması...

“Cd” kelimesi örneğinde olduğu gibi. B ir yerde “ce de” diye okuduğunuz alay edilir, dalga geçilir hatta Allah muhafaza cahil damgası bil yersiniz. Onun okunuşu “ci di” dir der birisi ve başlar size gülmeye...

Aynı şekilde “tv” (Ti vi) ve bu örnekler çoğalır gider...

Hatta birçok yerde “w” söyleminde görecelik bile oluşmuştur; Dubleve, dabulve, dabulu oysa bunun yerine “çift ve” veya “İkiz ve” neden kullanılmaz anlamak imkânsızdır...

Bunun nedenlerini açarsak TDK’ya çatmadan yapamıyorum. Bir otobüs kelimesini “Çok oturaklı götür geç” olarak Türkçeleştiren, anne kelimesini “doğurgaç” şeklinde nitelendiren bir kurumdur. Birçok abuk supuk adamın bir araya geldiği ve bir yerlerinden kelime uydurmak için yırtındığı Türkiye bütçesinden ciddi paralar ayrılan bir kurumdur.

Geçenlerde düzenlenen 4.Türkçe Olimpiyadı esnasında dikkatten kaçan husus; Fransızca kökenli olan olimpiyat kelimesinin yanlış kullanılmasıydı. Akılları sıra olimpiyat kelimesi Türkçeleştirmeye çalışmışlar. Ameliyatı kelimesini ameliyadı diye yazabilir miyiz? Türkçe üzerine yapılan büyük bir organizasyonda böyle büyük ve su götürmez bir hata olması kabul edilemez. Ayrıca en büyük utanç da bu organizasyonu TDK başkanında izlemesiydi.

Nasıl yani! Biz Türkçeyi kime nasıl emanet ettik. Politik bir reklâm amaçlı kullanılması için mi? Yapılan güzel şeyler; Türkçenin yurt dışında öğretilmesi okulları açılması bunlar güzel uygulamalar ama bu kadar bariz hataları görünce insan kaygılanıyor, yapılan işin hakkını vermiyorlar daha çok Türkçeyi bozuyor ve yanlış öğretiyorlar. Bunu da reklâm olarak kullanmaktan kaçınmıyorlar.

Hem birde olimpiyat birden fazla spor dalının bir araya gelerek yapılan organizasyonudur. Tekil kullanılamaz, olimpiyatları şeklinde yazılmalı ve kullanılmalıdır. Siz hiç Matematik olimpiyatı dendiğini duydunuz mu? Matematik Olimpiyatları denir.

Birde olimpiyat kelimesinin Türkçede karşılığı yoktur diye bir tabir kullanılıyor. Hayır efendim! Kök Türkçe diye tabir edilen ve dilimizden çıkarılmak istenen banal eski moda dil orak gösterilen Türkçede “müsabaka” diye bir güzide kelimemiz vardır. Söylemesek de, yazmasak da o kelime bizim kelimemizdir. Bu nedir beyler? Kelime Fransız kökenli bir dilden Türkçeye girdiği zaman daha mı çağdaş oluyor veya karizma (Türkçesi Büyütecidir) mı duruyor yoksa!

Oktay Sinanoğlu’nun başlattığı bir kampanya vardı gene Türkçe Dükkân İsimleri... Bu konuda birkaç ülkede yasa olduğunu biliyorum, örneğin Çin’de dünya markaları hariç Çince dışında bir isim veremezsiniz...

Bir yanlış kanıda bu Milliyetçilik olarak algılanır. Fakat işte buda sistemin en büyük provokasyonudur (kışkırtıcılığıdır)...
Dilin savunulmasının Millet kavramı ile değil Toplum ve Halk kavramları ile ilgisi vardır. Ki Türkçeyi şekillendiren halktır. Lehçeler, ağızlar ve söylemler halk içinde kendine yer bulduklarında kabul edilir...

İşte bu yüzden Dil Çürümesi çok daha önemlidir...

Bunun en büyük kaynağı özentidir. Şair, yazar buna çok dikkat etmelidir. Kendini bu alanda geliştirmelidir. Sınırlarını iyi tespit etmelidir...

Burada yanlış anlaşılmayalım. Günümüzde Türkçe olarak kabul gelen kelimeler vardır, olmalıdır, olacaktır. Fakat bunların minimum düzeyde kalması, halkın her kemsinin anlaması ve mümkün olduğunda terimsel olması faydalıdır...

Dil Çürümesi Bab III

Burada sizlerle daha önceki konularımda bahsettiğim Sisteme Karşı Sistemsiz düşünme eylemine bir örnek vereceğim...

Ben Türkçeyi kendim için daha kullanışlı bir hale getirmek için kendimce sınıflandırdım

Yedi sınıf altında Türkçeyi tanımlarım...

a) İstanbul Türkçesi
cool.gif Halk dili ve şiveler
c) Eski(kök) Türkçe
d) Garip ve bozulmuş Türkçe (İrc dili)
e) Türk Dil Kurumu Türkçesi...
f) Akademi ve terim dili
g) Argo
a) İstanbul Türkçesi; bu dil Türkçenin asıl hedefidir. Lisanın tam anlamıyla kullanılmasıdır. Aslında İstanbul Türkçesi de bir ağız ve şivedir.

Lakin modern Türkçenin sembolü halini almış asıl temellerinin oluşmasını sağlamıştır... Türk Dil Kurumuna kaynaklık etmiş ve temel Türkçe olarak kabul görmüştür.

Herkes tarafından anlaşıla bilmesi ve Dil Bilgisinin hedefi olması İstanbul Türkçesini gerekli ve zorunlu kılar...

cool.gif Halk Dili ve Şiveler; Aslına bakarsanız Türkçenin en geniş alanıdır. Anadolu coğrafyasının engin kültür mozaiğinin sembolüdür. Yer Yer İstanbul Türkçesiyle paralellik içeren fakat birçok yörede bariz ağızlarla ondan tamamen olmasa bile derin farklılıkları vardır...

Halk dili İstanbul Türkçesine göre daha sert ve kabadır. Onu zaten halka yakınlaştıranda budur. Halkın ruhunu yansıtmaktadır. Anlatım olarak daha kuvvetli, dolgun ve anlamlıdır. Anadolu kültüründen izler taşır, hatta bütünüyle o kültürün bir parçasıdır...

Bir nevi insandır ve Anadolu’dur...

Köylük yerde tandıra sebit ekmek sermiş bir ana gibi içtendir, dağda koşan bir ceylan gibi özgür ve ceylanın su içime için durduğu nehir gibi çağlar.

On dördünce bir kızın göğüs uçlarının gövdesinden patlayıp serpilmesi gibi insancıldır ve tarih boyunca esaretlere, zulümlere, yasaklara maruz kalmış şiir gibidir o...

Fakat içimi parçalayan bir gerçeğin adıdır. Günümüzde hor görülür, gülünür, alay edilir yöresel şivelerimizde. Kültür ve medeniyet denilen bu saçmalığın süslü ve entel yapısı içinde hor görülür, aşağılanır... Onlar der ki şiveli konuşana; siz cahilsiniz, krosunuz, yabani ve dağlısınız...

Oysa bunu söyleyenler eğitimle gelen bir öğretim kültürünün esaretindedir. Onların kendi düşünceleri ve fikirleri yoktur, onlar kültürsüzdür ki onların kültürü bir başka kültürdür ve insancıl değildir. Suni ve dışsal yaşarlar, basit insanlardır, kulaktan doğma bilgilerle kendilerini avuturlar...

Oysa halk dili emeğin, alın terinin ve kültürün getirisidir...

Öyle bir kültür salgınıdır ki bu çiğdem çiçeği gibi rengârenktir. Ege’de çiğdemdir, iç Anadolu’da Günâşık, Doğu Anadolu’da gün çiçeği derler ona, Akdeniz’de çitlek, Karadeniz’de ayçiçeği, Trakya’da günebakan olur adı ama çekirdek der savuştuğular başından...

Ben Halk Dili’ni tavsiye ederim size şiirlerimiz için, doğal içten ve insancıl olsun. Konya ovasının buğday başkaları patlayıp çıktın bu halkın bu toprağın bağrından...

c) Eski(kök) Türkçe; bazı kelamlar vardır, yenilmeden zaman ulaşmıştır bugüne. Mesela Temaşa, müsaade, münakaşa vs...

İşte bunlar Türkçenin asıl mimarıdırlar. Biz inat ederiz ve deriz ki onlara: siz eskidiniz ve köhne bir cehaleti, gericiliği temsil edersiniz...

Oysa temaşa yerine tiyatro demek ne kazandırır size... Hayır, Tiyatro kelimesine öfkeli ya da kızgın değilim benim kızgınlığım temaşa’ya yapılan haksız dışlamadır...

Kök Türkçe Farsça, Arapça gibi dillerin bazı kültür miraslarını içinde barındırır. İşte buda onun zenginliğidir ve bu zenginlik Türkçeye taşınmış olmalıdır...

Biz zengin bir dil istiyoruz, alabildiğine kültür kokan alabildiğine engin bir denizi andıran...

Ey Gül-i Bağ-i Eda

Eşk-i eyledim hüznü gönleyse rica
Sen değil misin ey gül-i bağ-i eda?
Göynümdür eyledi teveccüh-üm sana
Bilemem niçün müteneffirdir bana…

On üçün çeşm-i gönlün âmâ sedama
Gönlü edamı beller küfr-ü lâklâka
Sen değil misin ey gül-i bağ-i eda?
Bilemem niçün müteneffirdir bana…

Murat Gevrek

Eski Türkçeden korkmayın kardeşlerim, o bizi yabancılaştırmaz olduğumuzdan daha fazla kendimize, o bizi cahilleştirmez, o bizi geriye götürmez. Biz onun sayesinde bu kadar zenginiz ve bu kadar zengin şiirimiz, dilimiz...

d) Garip ve bozulmuş Türkçe (İrc dili); İrc dili bence akraba evliliğinden doğmuş hatta fazla miktarda radyasyona maruz kalmış birçok kelimeden oluşur...

Yok, kelimesi yerine yoq, evet yerine ewet ve ya eet, eywallah, iidrrr, gibi birçok sakat kelime barındırır.

Bu şekilde ya şirin olunduğu sanılır. İşin en vahim yani bu kasıtlı ve bilerek yapılmaktadır. Bu ucube kelimelerle gençliğin Coll olma teriminin karşılığıdır...

Ben acırım bu insanlara çünkü onlar dil konusunda en cahillerdir... İletişim konusunda ufak dünyaları vardır. Halktan kendilerini kendileri dışlar ve yaptıklarını marjinallik olarak adlandırırlar. Bir zamanlar Edebiyat içinde büyük l harfi yazma modası vardı. Zamanla eskidi bu artık fazla gözükmüyorlar fakat şimdi tehlike daha da genişledi...

Kimi kelimeleri ayrıma yersiz apostrof işaretleri kullanılarak bir kelimeye ikinci anlam yükleme gibi marjinal girişimlere giriştiler. Kendilerini Marjinal ve entelektüel gibi yabacı kökenli kelimelerle tanımladılar...

Ben onlara hep sor muşumdur?

“Yürek Ya(ğ)ması” yazarken “ğ”’nin suçu ne neden onu dışlayıp hapsettiniz iki parantez duvarının içine. Yürek yaması, yağması yazama mıydınız? Böyle daha zeki durmuyorsunuz hatta olduğunuzdan daha az zeki gözüküyorsunuz...

Dil çürümesinin ana nedeni de buradadır işte sizler aç gözlü tavuklar gibi cahil ve ödleksiniz, hainsiniz ki kendi erkinizi yok edersiniz ve ancak bir kadar duygulusunuz kendi bokunuzu ancak siz kendiniz yersiniz...


e) Türk Dil Kurumu Türkçesi...;

Türk Dil Kurumu’nun aslında hayati önemi olan bir kuruluştur. Dünya’da yenilikleri Türkçeleştirmek özellikle teknolojik açıdan çok önemlidir.

Fakat günümüzde her şeyi bozmayı becerdiğimiz gibi onunda asıl amacından uzaklaşmasını ve siyasallaşmasını sağlamış bulunmaktayız. Şu anki TDK Darwin’e sansür koyan bir bilim örgütü gibidir. Ki oda Türkiye’de TÜBİTAK.

Yani bindik bir alamete gediyoz gıyamete... “Mersi” kelimesinin Türkçe dil sözlüğünde ne gibi bir işi ve ya yeri olabilir... Mersinin karşılı Türkçede yok mu? Teşekkür ederim, sağ olun bunlar yetmiyor mu?

Fakat Eşk kelimesini Türkçe sözlükte bulamazsınız...
TDK ne yazık ki atanmış ve dilde yeterli yetiye ulaşmamış insanların iş kapısı haline gelmiştir. Bu da normaldir. Biz hastanelerde hademelere ameliyat yaptırmıyor muyuz?

TDK benim için hiçbir zaman bir ölçü değildir ve dilimizin en fazla bozulmasına yol açan uygulamalara imza atan ve sadece adıyla dile sahip çıkan bir kurumdur ki bence kurumsallaştırmak dil için yapılacak en büyük hatadır...

Meclisinde hayalet gören mebusun, tarlada taşla uçan daire kovalayan halkı. Bu deyişte bana aittir. Devletin bulaştığı her yer sistem etkisindedir ve gelişmeyi kontrol etmeyi hedefler...

Oysa Edebiyat ve Dil özgür olduğu sürece gelişir...


f) Akademi ve terim dili; Sakın beni yanlış anlamayın. Dilde yabancılaşmaktan kastim terimsel alanda değildir. Akademik değeri olan yabancı kökenli kelimeleri reddetmekte bir cahilliktir...

Örneğin Provokasyon kelimesi Türkçe anlamı kışkırtıcıdır fakat bir siyasi yazıda elbette kışkırtıcılık yerine provokasyon kullanmak daha doğrudur.

Mesela Jeodezi bunların orijinal ve adıllar şeklinde ele almak daha doğrudur. Türkçenin ana kurallarından biride Yabancı adılların olduğu gibi yazılması ve okunmasıdır...

Yani anlaşılacağı üzerine bu dil tanımı ile kastim bilimsel dildir. Bilimsel dilde dilimizin bir zenginliğidir...


g) Argo; Halk dilinin içinden kopmuş bir dildir. Benzetmelere dayanan sert ve kökünde insan ruhunu barındıran, birçok kötü anlamda anlam da ki ya da söylenmesi doğru olmayan hoş görülmeyen hareket ve duyguları daha da kibarlaştırarak anlatan ve yerinde kullanıldığında çok faydalı olan bir dildir...

Hırsız kelimesi mesela eli uzun diye söylene bilir. Uyuşturucu satıcısı yerine torbacı gibi...

Şiiir için çok faydalı ve etkili bir dildir...


Murat Gevrk
Go to the top of the page
 
+Quote Post
canakci
mesaj 03 09 2009 - 21:20
İleti #4


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 1,182
Katılım: 10 12 05
Üye No: 1,807



Türkçenin ana kurallarından biri de Yabancı adılların olduğu gibi yazılması ve okunmasıdır...

Sahiden öyle mi Acaba??

Amisón, Türkçesi Samsun
is Nikéa, Türkçesi İznik
stin Póli’ Türkçe telaffuzu İstanbol
İskilip’te (is Kalipi), İstanköy’de (stin Kô) aynı hadise var..
Ben artık türkçedeki hemen her isim ve sözcüğün bir şekilde yabancı sözcüklerden alınıp değiştilerek eğilip bükülerek millileştirilmesinden oluştuğunu düşünmeye başladım.. Eskisi, osmanlıcası da yenileri de hepsi böyle..

Lütfen Sn. S. Nişanyan'ın çok etkileyici bulduğum için aşağıya alıntıladığım bugünkü yazısına bakınız;

Osmanlıda, misal, Trabzon deyince normal olarak Trabzon kenti kastedilmez, Trabzon beyliği ya da vilayeti kastedilir. Sur içindeki kent için nefs-i Trabzon diye ayrıca belirtirler, Trabzon’un içi manasına. “Trabzon’un neresindensin? İçinden.” O mantık.

Bizans Rumcasında da belli ki aynı yolu izlemişler. Rumcadan Türkçeye geçen şehir ve kasaba adlarının çoğunda isim aynen alınmaz, başına είς edatı eklenir. Bu edat Rumcada duruma göre –e halini ya da –de halini belirtir, ama burada sözkonusu olan “o yerin içi” anlamıdır. Normalde is, ama sert sessizle başlayan kelimelerden önce sadece s okunur. Kelimeyi dativ haline sokar, yani adın arkası –os ile bitiyorsa –on olur, –is ile bitiyorsa –i olur. İsmin başında artikel varsa ston (eril) veya stin (dişil) biçimini alır.

Örnek verince anlaşılacak, merak buyurmayın. Mesela kentin adı Amisós, –de hali is Amisón, Türkçesi Samsun; baştaki /i/ neden yutulmuş bilmiyorum. İsim Nikéa, suriçi mevkii is Nikéa, Türkçesi İznik. İsim Nikomídia, içi is Nikomídia, Türkçesi İznikmid; çok sonraları İzmit diye kısaltılmış. İskilip’te (is Kalipi), İstanköy’de (stin Kô) aynı hadise var. Adanın adı Kos, Türkçesi neden İstanköy diye merak etmiş miydiniz?

Bizans başkentinin adı Konstantinúpolis, malum, ama kullanımda her zaman i Pólis diye geçer, “The Şehir” yani, bundan başka şehir mi var gibisinden. Surla çevrili yarımada kısmı haliyle stin Póli’dir, yani in-the-City, Almancası zur Stadt. Rumcada /n/ sesine bitişen /p/ yumuşayıp /b/ olur; Türkçede baştaki çift sessizin önüne dolgu sesi eklenir. Etti mi İstinbol? Geri kalan iki seslideki değişimin de bir açıklaması vardır elbet. 20. yüzyıl başlarına dek Türkçe telaffuzun İstanbol olduğunu hatırlatalım, yetsin.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
snoopy
mesaj 04 09 2009 - 05:58
İleti #5


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 508
Katılım: 06 02 06
Nereden: İzmir
Üye No: 2,009



Değerli bir katkı çok ama çok teşekkür ederim...

Elbette Türkçe yyabancı kökenli kelimelerin değişiminden daha doğrusu evriminden oluşur. Bütün diller gibi Osmanlıcada aynıydı...

Fakat tarihte hep bu böyle olmamışmıydı. Bir toprak işgal edildiğinde o toprağın adı değişmemiş miydi?

Türkçede ki biir çok kelimede öyledir. En basiti "Teşekkür Ederim" kelimesinin kökeni bile Türkçe değildir. Fakat bu gün yaşanan bir Kürtçe Türkçe polimiği var aslında bu etnik bir olgu değildir. Keza Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türklerde kendi dillerinden vazgeçip yani Osmanlıcadan vazgeçip Türkçeyi kabul etmişlerdir. Elbette bu dilde oluşurken diğer dillerden yardım almıştır. Bunu inkâr etmeş ayıptır herhalde...

örneğin Japonca 5000 senelik bir terihi vardır fakat bugün kü dille 5000 yıllık dilin hiç bir alakası yoktur diyebiliriz. Diller değişir ama bu çok uzun süreçlerde gerçekleşir. Türkçe ise çok kısa bir zamanda değişmiş henüz çok genç bir dildir. Henüz kelimelerin kökenleri ve yerleri beliirgindir...


Katılımız için teşekkür ediyorum. saygılarımla...
Go to the top of the page
 
+Quote Post
köşebaşı
mesaj 09 10 2009 - 18:36
İleti #6


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 244
Katılım: 02 07 09
Üye No: 7,422



Elektrik mi kesildi, çok kısa yazmışsın.
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



Basit Görünüm Tarih: 23 10 19 - 01:49