Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Mevsimsiz Forum _ Dünya Şiiri _ MEVLÂNA

Gönderen: HACI 15 11 2005 - 02:28

I died from minerality and became vegetable;
And From vegetativeness I died and became animal.
I died from animality and became man.
Then why fear disappearance through death?
Next time I shall die
Bringing forth wings and feathers like angels;
After that, soaring higher than angels -
What you cannot imagine,
I shall be that.

Mineral olarak öldüm, bitki oldum.
Ve bitki iken öldüm, hayvan oldum..
Hayvan olarak öldüm, insan oldum.
Öyleyse ölerek kaybolmaktan neden korkarsınız..
Gelecek ölümümde,
Melekler gibi tüylerim ve kanatlarım olacak
Ve sizin hayal bile edemeyeceğiniz
O olacağım...


Mevlâna

Çeviren Hacı

Gönderen: HACI 12 01 2006 - 03:00

GİTME BENSİZ

Tatlı tatlı süzülerek geçen gözümün nuru
Gitme bensiz.
Dostlarının ömrü, bahçeye girme bensiz.
Gök, donme bensiz.
Ay, parlama bensiz
Dünya, yola çıkma bensiz
Ve zaman, geçme bensiz.

Bu dünyay senle şenlik, şu dünya senle şenlik
Bu dünyada oturma bensiz.
O dünyaya doğru yola çıkma bensiz.
Hayal, tanıma bensiz
Ve dil, okuma bensiz.

Bakış, durup bakma bensiz,
Ve ruh, gitme bensiz.

Gece ay ışığında yüzünü ak görür,
Ben ışık, sen ay,
Cennete gitme bensiz.

Diken güllerin barınağında ateşten korunur,
Yüz: Sen gül, ben diken,
Gül bahçesine girme bensiz.

Marangoz tokmağının yayında koşarım gözün bende iken,
Gene de gözünü ayırma benden,
Sürme tokmağı bensiz, gitme bensiz.

Sevinç, sen kralın yoldaşısın, içme bensiz.
Ve gece bekçisi, kralıın damına çıkarken
Çıkma bensiz.

Yazıklar olsun senin işaretini görmeden yola çıkana,
Ey işaretsiz kişi, sen benim işaretimsin,
Gitme bensiz...

Yazıklar olsun benim haberim olmadan yola çıkana,
Ey yolu bilen kişi, sen benim yol habercimsin.
Gitme bensiz.

Başkaları sana aşk derler. Bence sen aşk hükümdarısın
Ey şunun bunun hayal gücünden daha yüksek olan kişi
Gitme bensiz...

Mevlâna Celalettin-i Rumî



Go Not Without Me

Sweetly parading you go my soul of soul, go not without me;
life of your friends, enter not the garden without me.
Sky, revolve not without me; moon, shine not without me;
earth travel not without me, and time, go not without me.
With you this world is joyous, and with you that world is joyous;
in this world dwell not without me, and to that world depart not without me.
Vision, know not without me, and tongue, recite not without
me; glance behold not without me, and soul, go not without me.
The night through the moon's light sees its face white; I am
light, you are my moon, go not to heaven without me.
The thorn is secure from the fire in the shelter of the roses
face: you are the rose, I your thorn; go not into the rose garden without me.
I run in the curve of your mallet when your eye is with me;
even so gaze upon me, drive not without me, go not without me.
When, joy, you are companion of the king, drink not without
me; when, watchman, you go to the kings roof, go not without me.
Alas for him who goes on this road without your sign; since
you, O signless one, are my sign, go not without me.
Alas for him who goes on the road without my knowledge;
you are the knowledge of the road for me; O road-knower, go not without me.
Others call you love, I call you the king of love; O you who are
higher than the imagination of this and that, go not without me.

Mevlâna Celalettin-i Rumî

Çeviren Vehbi T.

Gönderen: HACI 12 01 2006 - 03:02

ORUÇ

Gizli bir tad vardır, midenin boş olmasından gelen
Biz insanlar udlara benzeriz hemen hemen
Tıka basa doluysa ses kutumuz
Çıkmaz müziğimizin sesi…

Eğer beyin ve karın oruç ile temizlenirken yanıyorsa,
Her an yeni bir şarkı atlar bu ateşten
Sis silinir, taze bir enerji gelir
Seni önündeki basamakları koşup çıkmaya iten.

Daha çok boşal ki ağlayabilesin kamıştan yapılmış çalgılar gibi
Daha çok boşal ki bir kamış kalemle yazabilesin sırlarını tümünü.
Ruhun oturduğu yerde çirkin bir metal heykel durur
Yiyecek ve içecekle doldurunca kendini
Oruç tuttuğun zaman
İyi huylar hep bir araya gelir, yardıma koşan arkadaşlar gibi.

Oruç Süleyman’ın yüzüğüdür.
Boş yere vazgeçme ondan, yitirme gücünü,
Yitirsen bile
Bütün irade ve kontrol elinden kaçsa bile
Gelecektir sana hepsi birer birer geri
Sancakları başlarının üstünde dalgalanan
Yerden bitmiş askerler misali.

Çadırına bir masa iner yukardan-
İsa’nın masası.
Umit et ki göresin bu masayı oruçkuyken-bu masa
Üzerinde başka türlü yemekler serili
Et suyunda pişmiş lahanadan daha değerli.

Mevlâna Celaleddi-I Rumî


FASTING

There’s hidden sweetness in the stomach’s emptiness.
We are lutes, not more, no less. If the soundbox
Is stuff full of anything, no music.
If the brain and belly are burning clean
With Fasting, every moment a new song comes out of the fire.
The fog clears, and new energy makes you
Run up the steps in front of you.
Be emptier and cry like reed instruments cry.
Emptier, write secrets with the reed pen.
When you’re full of food and drink, an ugly metal
Statue sits where your spirit should. When you fast,
Good habits gather like friends who want to help.
Fasting is Solomon’s ring. Don’t give it
To some illusion and lose your power,
But even if you have, if you’ve lost all will and control,
They come back when you fast, like soldiers appearing
Out of the ground, pennants, flying above them.
A table descends to your tents,
Jesus’ table.
Expect to see it, when you fast, this table
Spread with other food, better than the broth of cabbages.

Mevlâna Celaleddi-I Rumî

Çeviren Vehbi T.

Gönderen: esra 12 01 2006 - 10:21



If you are with everyone without me, you are with none;If you are with me and with nobody, you are with everyone...



Mevlana Jelal al-Din Rumi / Çeviri: Prof.Dr. Erkan Türkmen



http://www.essenceofrumi.com/


Hazırlayan: Prof.Dr. Erkan Türkmen

Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 03:52

RUH CEMIYETI

Mevlana Celaleddin-i Rumi


Bir ruh cemiyeti vardır.
Katıl ona.
Duy zevkini
Gürültüyle dolu bir sokakta yürüyüp
Gürültü olmanın.

Bütün ihtirasını iç
Yüz karası ol.

Kapa gözlerini
Öbür gözünle görmek için.

Aç ellerini,
Kucaklanmaksa istediğin.

Otur bu halkada.

Bırak kurt gibi davranmayı ve hisset
Çobanın sevgisiyle dolduğunu.

Gece sevgilin başkasına kaçar.
Teselli kabul etme.

Kapa ağzını yemeğe.
Sevgilinin ağzının lezzetini hisset ağzında.

İnleyip şikayet edersin, “O beni terketti.”
Yirmisi daha gelir.

Boşalt her türlü endişeden kendini
Düsünceyi kim yarattı sanıyorsun!

Neden hapishanede kalırsın
Kapı ardına kadar açık dururken?

Arab saçına dönen korkulu düşünceleri bırak
Sessizlikte yaşa.

Aşağıya ve daha aşağıya doğru uç
Gittikçe genişleyen varlık halkalarında.


Translated from the English translation by Vehbi Taşar


A Community of Spirit

There is a community of the spirit.
Join it, and feel the delight
Of walking in the noisy street,
And being the noise.

Drink all your passion,
And be a disgrace.

Close both eyes
To see with the other eye.

Open your hands,
If you want to be held.

Sit down in this circle.

Quit acting like a wolf, and feel
The Shepherd’s love filling you.

At night, your beloved wanders.
Don’t accept consolations.

Close your mouth against food.
Taste the lover’s mouth in yours.

You moan, “She left me.” “He left me.”
Twenty more will come.

Be empty of worrying.
Think of who created thought!

Why do you stay in prison
When the door is so wide open?

Move outside the tangle of fear-thinking.
Live in silence.

Flow down and down in always
Widening rings of being.

Translated by Coleman Barks

Rumi

Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 12:26

KAPIDAKİ DERVİŞ

Dervişin biri bir evin kapısını çalar
Bütün istediği bir ekmek parçası,
Kuruymus yaşmış aldırmaz.

“Burası fırın mı be adam,” der ev sahibi.

“Öyleyse bir parça kıkırdağın var mı?”

“Burası kasap dükkanına benziyor mu be adam?”

“Biraz un?”

“Değirmen taşı döndü de sesini mi duydun?”

“Bir bardak su?”

“Burası su kuyusu değil.”

Derviş ne istese
Adam başka türlü bir yorgun şaka yapar
Hiçbirşey vermek istemez dervişe.

Sonunda derviş evin içine koşar,
Kaldırır cübbesini ve çömelir
Abdest yapacakmış gibi.

“Aman, aman!”

“Sus, zavallı adam. Terkedilmis bir yer
İyi bir yerdir rahatlamak için,
Burada hiçbir canlı yaratık yaşamadığı
Ya da hiçbir yaşama olanağı olmadığına göre
Gübrelenmesi gerekir.

Derviş başlar listesini yapmaya
Kendi soru ve cevaplarının.

“Sen ne biçim kuşsun be adam? Şahin değilsin,
Kimse seni kralların eline konasın diye ehlileştirmedi. Tavus kuşu değilsin,
Herkesin gözleriyle boyanmadın. Papağan değilsin,
Kesme şeker seni konuşturmuyor. Bülbül değilsin,
Aşka düşmüs gibi şarkı söylemiyorsun.

Süleymana haber getiren ibibik kuşu değilsin,
Uçurumun kenarında yuva yapan leylek değilsin.

Söyle bana tam olarak sen ne iş yaparsın?
Bilinen hiç bir canlı türüne ait değilsin.

Pazarlık edip şaka yaparsın
Neyim varsa kendime saklayacağım diye.

Tümüyle unutmuşsun
Her insan alışverişinden
Kar çıkarmaya çalısmayan
Ve sahib olmaya metelik vermeyen
Birini.

Translated from English by Vehbi Taşar



Dervish at the Door

A dervish knocked at a house
To ask for a piece of dry bread,
Or moist, it didn’t matter.

“This is not a bakery,” said the owner.

”Might you have a bit of gristle then?”

“Does this look like a butchershop?”

“A little flour?”

“Do you hear a grinding stone?”

“Some water?”

“This is not a well.”

Whatever the dervish asked for,
The man made some tired joke
And refused to give him anything.

Finally, the dervish ran in the house,
Lifted his robe, and squatted
As though to take a shit.

“Hey, hey!”

“Quiet, you sad man. A deserted place
Is a fine spot to relieve oneself,
And since there’s no living thing here,
Or means of living, it needs fertilizing.”

The dervish began his own list
Of questions and answers.

“What kind of bird are you? Not a falcon,
Trained for the loyal hand. Not a peacock,
Painted with everyone’s eyes. Not a parrot,
That talks for sugar cubes. Not a nightingale,
That sings like someone in love.

Not a hoopoe bringing messages to Solomon,
Or a stork that builds on a Cliffside.

What exactly do you do?
You are no known species.

You haggle and make jokes
To keep what you own for yourself.

You have forgotten the One
Who doesn’t care about ownership,
Who doesn’t try to turn a profit
From every human exchange.”

Rumi translated by Coleman Barks












Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 13:07

RESİM

Peygamber dedi beni görenler var
Benim onları gördüğüm ışıkta.
Tabiatımız birdir.
Kökenimize ve atalarımıza bakmaksızın
Yazılanlar ve gelenekler dışında
Hayat suyunu birlikte içtik onlarla.

İşte bir hikaye bu saklı muammaya dair:

Çinliler ve Rumlar kim daha iyi sanatçıdır diye bir tartışmaya girerler.
Kral der ki,
“Bu konuyu müzakereyle çözelim”
Çinliler başlarlar konuşmaya,
Fakat Rumlar hiçbir karşılık vermeden çekip giderler.

Bunun üzerine Çinliler der ki
Herbirimize bir oda verin karşı karşıya
Bir perde ayırsın iki odayı
Bakalım hangimiz çizecek en güzel resmi duvara.

Çinliler kraldan yüzlerce boya isterler rengarenk,
Ve her sabah gelirler boyaların olduğu yere
Hepsini kullanırlar çizdikleri resimlerde.
Rumlar hiçbir boyaya dokunmaz. Derler ki:
“Bizim işimizde boya yoktur.”

Her sabah girerler odaya
Başlarlar temizlemeye ve cilalamaya duvarlarını. Her gün, bütün gün
Temizleyip aklarlar
Açık gök yüzü gibi berrak ve saf oluncaya dek duvarlar.

Öyle bir yol vardır ki bütün renklerden renksizliğe gider. Bil ki bulutların ve havanın
Muhteşem değişkenliği güneş ve ayın toptan basitliğinden gelir.

Çinliler bitirirler işlerini ve o kadar mutludurlar ki
Davullarını çalarlar kutlamak için.

Kral girer odaya kamaşır gözleri harika renk ve detaylardan.

Rumlar odaları ayıran perdeyi aşağı indirir
Bütün Çin şekilleri ve imajlari yanardöner gibi vurur
Temiz Rum duvarlarına. Yansıyıp yaşarlar orada
Çin duvarından cok daha güzel
Değişen ışığın altında.

Rumların sanatı Sufinin yoludur.
Sufiler okumaz felsefe kitaplarını..

Sevgiyi aklarlar iyice temizleninceye dek
Hiçbirşey istemeden, kimseye kızmadan. Bu saflıkta
Her anın imajini alıp yansıtırlar buradan, yıldızlardan ve boşluktan.

Tümünü alırlar içlerine
Sanki görürmüş gibi
Aydın berraklığını
Onları görenin.

Mevlana Celalettini Rumi- İngilizceden Vehbi Taşar tercüme etmiştir.


PICTURE

The prophet said, “There are some who see me
by the same light in which I am seeing them.
Our nature are one.

Without reference to any strands
Of lineage, without reference to texts or traditions,
We the drink the life-water together.”
Here’s a story
About the hidden mystery:
The Chinese and the Greeks
Were arguing as to who were the better artists.
The king said,
“We’ll settle this matter with a debate.”
The Chinese began talking,
But the Greeks wouldn’t say anything.
They left.
The Chinese suggested then
That they each be given a room to work on
With their artistry, two rooms facing each other
And divided by a curtain.
The Chinese asked the king
For a hundred colors, all the variations,
And each morning they came to where
The dyes were kept and took them all.
The greeks took no colors.
“They’re not part of our work.”
They went to their room
And began cleaning and polishing the walls. All day
Every day they made those walls as pure and clear
As an open sky.
There is a way that leads from all-colors
To colorlessness. Know that the magnificient variety
Of the clouds and the weather comes from
The total simplicity of the sun and the moon.

The Chinese finished, and they were so happy.
They beat the drums in the joy of completion.

The king entered their room,
Astonished by the gorgeous color and detail.

The Greeks then pulled the curtain dividing the rooms.
The Chinese figures and images shimmeringly reflected
On the clear Greek walls. They lived there,
Even more beautifully, and always
Changing in the light.
The Greek art is the Sufi way.
They don’t study books of philophical thought.

They make their loving clearer and clearer.
No wanting, no anger. In that purity
They receive and reflect the images of every moment,
From here, from the stars, from the void.

They take them in
As though they were seeing
With the lighted clarity
That sees them.

“The Essential Rumi” by Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 17:53

DAVUL SESI

Davul sesi göğe yükselir,
çarpıntısı benim kalbim.

Carpıntının içinde bir ses der ki bana,
“Biliyorum yorgunsun,
fakat gel benimle. İşte yol burda.”

Çeviri: Vehbi Taşar

DRUMSOUND

Drumsound rises on the air,
its throb, my heart.

A voice inside the beat says,
“I know you are tired,
but come. This is the way.”

Translation by Coleman Barks (from the book, “Essential Rumi”)


Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 17:57

SANAT

Senin ışığında öğrendim sevmeyi.
Senin güzelliğinde şiirler yaratmayı.

Dans edersin göğsümün içinde,
herkesten saklı,

fakat, görürüm seni ben bazen,
işte bu sanat o manzara.

Çeviri: Vehbi Taşar

ART

In your light I learn how to love.
In your beauty, how to make poems.

You dance inside my chest,
where no one sees you,

but sometimes I do,
and that sight becomes this art.

Translated by Coleman Barks


Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 18:10

SES VE RENK

Kartal gibi
Süzülerek uçtuğunu düşün uçurumun yüzünden.
Kaplan gibi
Yalnız yürüdüğünü düşün ormanda.
En yakışıklı olduğun zaman yiyecek peşinde koştuğundur.

Bülbüller ve tavuskuşları ile
Daha az harca vaktini.
Biri sadece ses,
Öteki sadece renktir.

Rumi
Çeviren: Vehbi Taşar

VOICE AND COLOR

Think that you’re gliding out from the face of a cliff
Like an eagle. Think you’re walking
Like a tiger walks by himself in the forest
You are most handsome when you’re after food.

Spend less time with nightingales and peacocks.
One is just a voice, the other just a color.

Rumi
Translation: Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 24 02 2006 - 21:47

MİSAFİRHANE

İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.

Bir sevinc, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak birşeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.

Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.

Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.

Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.

Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.

Çeviri: Vehbi Taşar

THE GUEST HOUSE

This being human is a guest house.
Every morning a new arrival.

A joy, a depression, a meanness,
Some momentary awareness comes
As an unexpected visitor.

Welcome and entertain them all!
Even if they’re a crowd of sorrows,
Who violently sweep your house
Empty of its furniture,
Still, treat each guest honorably.
He may be clearing you out
For some new delight.

The dark thought, the shame, the malice,
Meet them at the door laughing,
And invite them in.

Be grateful for whoever comes,
Because each has been sent
As a guide from beyond.

Mevlana Celalettini Rumi

“Essential Rumi” by Coleman Barks.





Gönderen: Vehbi 25 02 2006 - 00:44

TOPAL KEÇİ

Asağıya doğru suya inen
Keçi sürüsüne bak.

Topal ve düş dünyasında yaşayan keçi
Sürünün en ardından gidiyor.

O keçiye endişe ettikleri suratlarından okunanlar var.
Fakat neden aniden gülmeye başladılar?

Çünkü bak, sudan dönerken,
O keçi sürünün başını çekti!

Bilginin çok değişik şekilleri vardır;
Topal keçi bilgisinin dalı,
Varlığın köküne dek geri gider.

Al dersini topal keçiden
Ve önderlik et sürüye
Eve varıncaya dek.

Rumi

Tampa, Florida- 10/25/05
Çeviri: Vehbi Taşar

THE LAME GOAT

You’ve seen a herd of goats
Going down the water.

The lame and dreamy goat
Brings up the rear.

There are worried faces about that one,
But now, they’re laughing,

Because look, as they return,
That goat is leading!

There are many different kinds of knowing.
The lame goat’s kind is a branch
That traces back to the roots of presence.

Learn from the lame goat,
And lead the heard home.

Coleman Bark “Essential Rumi”

Gönderen: Vehbi 25 02 2006 - 01:38

İKİ DÜKKAN İŞLETMEK

Koşma bütün dünyanın etrafında
Saklanacak bir delik bulmak için.

Her mağarada vahşi hayvanlar yaşar.
Bulacaktır seni
Kedinin pençesi
Farelerle oturduğun sürece.

Tek gerçek huzur
Tanrıyla yalnız olduğunda gelir.

Gelmiş olduğun o olmayan yerde yaşa
Burda bir adresin bile olsa.

Bu yüzden her şeyi iki yönlü görürsün
Bazen bakarsın bir insana
Alaycı bir yılana benzer.

Başka biri bakar ona
Görür sevinç dolu bir sevgili.
Ikiniz de haklısınız!

Herkes yarım yarım
Kara öküzle beyaz öküze benzer.

Yusuf kardeşlerine çirkin gözükürdü
Babasına yakışıklı.

O olmayan yerden bakan gözlerin
Uzaklığı, yüksek ve alçaklığı
Yargılayabilir.

İki dükkana sahipsin
Birinden ötekine koşuşturup durursun.

Korku tuzağı gibi üzerine daralan dükkanı kapatmaya çalış.
Oraya gitsen şah mat, buraya gitsen şah mat.

Balık oltaları satmadığın dükkanı işletmeye devam et.
Sen özgür yüzen balıksın.

Rumi

Çeviren: Vehbi Taşar


Tending Two Shops

Don’t run around this world
Looking for a hole to hide in.

There are wild beasts in every cave!
If you live with mice,
The cat claw will find you.

The only real rest comes
When you are alone with God.

Live in the nowhere that you came from,
Even though you have an address here.

That’s why you see things in two ways,
Sometimes you look at a person
And see a cynical snake.

Someone else sees a joyful lover,
And you’re both right!

Everyone is half and half,
Like the black ox and white ox.

Joseph looked ugly to his brothers,
And most handsome to his father.

You have eyes that see from nowhere,
And eyes that judge distances,
How high and how low.

You own two shops,
And you run back and forth.

Try to close the one that’s a fearful trap,
Getting always smaller. Chekmate,
This way, Checkmate that.

Keep open the shop
Where you are not selling fishhooks anymore.
You are the free-swimming fish.

Rumi (from Essential Rumi by Coleman Barks)









Gönderen: Vehbi 25 02 2006 - 06:22

BİSMİLLAH

Adetin yavaş yürümektir.
Kin tutarsın yıllarca.
Nasıl alçak gönüllü olabilirsin bunca ağırlıkla?
Biryere ulaşabileceğini mi sanarsın bütün bu bağlarınla?

Hava kadar geniş ol bir sır öğrenmek istiyorsan.
Şu anda sen eşit miktarlarda kil, su ve derin çamurdan ibaretsin.

İbrahim günes, ay ve yıldızların nasıl battığını öğrendiğinde
Allaha hiç kimseyi eş göstermeyeceğim dedi.

Sen ne kadar zayıfsın. Bırak kendini Allahın merhametine.
Okyanus her dalgasına özen gösterir kıyıya varıncaya dek.
Bildiğinden daha fazla yardıma ihtiyacın var.
Hayatını dört bir tarafı açık
Bir inşaat iskelesinde yaşamaya çalışıyorsun.

Bismillah de, Allahın adıyla,
İmamın bıçakla dediği gibi kurbanı kesmeden önce

Bismillah eski kendini
Gerçek adını bulmak için.

Çeviri: Vehbi Taşar

BİSMİLLAH

It’s a habit of yours to walk slowly.
You hold a grudge for years.
With such heaviness, how can you be modest?
With such attachments, do you expect to arrive anywhere?

Be wide as the air to learn a secret.
Right now you’re equal portions clay
And water, thick mud.

Abraham learned how the sun and the moon and the stars all set,
He said, No longer will I try to assign partners for God.
The ocean takes care of each wave
Till it gets to shore.
You need more help than you know.
You’re trying to live your life in open scaffolding.
Say Bismillah, In the name of God,
As the priest does with a knife when he offers an animal.

Bismillah your old self
To find your real name.

Rumi (Coleman Barks from “Essential Rumi”)

Gönderen: Vehbi 25 02 2006 - 06:37



KUSUR BULMA

Yüzeyde olan olaylara çok fazla aldırış etme.
Arslanın ve gülün gerçek tabiatını bulmaya çalış.
Dostum, bu köpek göze gözükmeyene yol gösteren bir bahçe kapısıdır.

Her kim neyin yanlış olduğunu göstermek için çok zamanını harcıyorsa,
Göze gözükmeyeni kaçırır. Bak onun yüzüne!

Mevlana “Mecnun ve Leyla’nin köpeği”
Çeviri: Vehbi Taşar

FINDING FAULT

Don’t look too much at surface actions.
Discover the lion, the rose of his real nature.
Friend, this dog is a garden gate into the invisible.

Anyone preoccupied with pointing out what’s wrong
Misses the unseen. Look at his face!

Rumi from “Majnun with Layla’s Dog”
Essential Rumi, Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 25 02 2006 - 06:48

MEDİTASYON

Ne hristiyan, ne yahudi, ne hindu, ne budist, ne zen budist, ne de sufiyim.
Hiçbir din ya da kültür düzenine ait değilim.
Ne doğu, ne batı dan geldim, ne deniz, ne de yerden çıktım.
Ne tabii, ne havai, ne de çeşitli maddelerden oluştum.

Ben yokum.
Ne bu dünyada varım, ne de öteki dünyada.
Ne Ademdan, ne Havvadan, ne de başka bir başlangıc masalından çıktım.

Yerim yersiz, izim izsiz.
Ne vücut ne de ruhum.

Sevgiliye aitim.
İki dünyayı bir gördüm,
Bir onu çağırdım, bir onu bildim.

Önce, sonda, dışta, içte,
Sadece o,
nefes alan,
Ve nefes veren
İnsanoğluyum.

Rumi- Translated by Vehbi Tasar 10/28/2005

MEDITATION

Not Christian or Jew or
Muslim, not Hindu,
Buddhist, Sufi, or Zen.
Not any religion
or cultural system. I am
not from the east
or the west, not
out of the ocean or up
from the ground, not
natural or ethereal, not
composed of elements at all.
I do not exist,
am not an entity in this
world or the next,
did not descend from
Adam and Eve or any
origin story. My place is
the placeless, a trace
of the traceless.
Neither body or soul.
I belong to the beloved,
have seen the two
worlds as one and
that one
call to and know,
first, last, outer, inner,
only that breath breathing
human being.

Coleman Barks Translation from Essential Rumi


Gönderen: Vehbi 17 03 2006 - 13:48

Ben Rüzgârım sen Ateş-

Ey sen, haçca gitmiş olan!
Neredesin, aman neredesin, neredesin aman?
Burada, burada, Aşk işte burada!
Aman gel, şimdi gel, aman gel şimdi aman!
Dostun, o senin komşun,
Duvarının öte yanında duran.

Sen ey, çölde yanlışlıklar yapan!
Ne çeşit bir aşk havasıdır bu çalan?
Görebilirsen Sevgili’nin şekilsiz şeklini eğer sen,
Evsin sen, ustasın sen, kâbesin sen!...

Nerede demet demet güller?
Sen bu bahçeysen eğer?
Nerede ruhunun inciden yapılmış özü?
Sen ey, Tanrının deniziysen eğer sen?

Şu gerçek ki- bütün dertlerin senin
Dönebilir zenginliklere yine de-
Ne var ki sen kendin örtersin peçeyle senin
Kendi Hazinelerini kendinin!

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî

Çeviren: Vehbi Taşar


O you who've gone on pilgrimage -
where are you, where, oh where?
Here, here is the Beloved!
Oh come now, come, oh come!
Your friend, he is your neighbor,
he is next to your wall -
You, erring in the desert -
what air of love is this?
If you'd see the Beloved's
form without any form -
You are the house, the master,
You are the Kaaba, you! . . .
Where is a bunch of roses,
if you would be this garden?
Where, one soul's pearly essence
when you're the Sea of God?
That's true - and yet your troubles
may turn to treasures rich -
How sad that you yourself veil
the treasure that is yours!
Rumi 'I Am Wind, You are Fire' Translation by Annemarie Schimmel

Gönderen: Var Samsa 17 03 2006 - 14:36

QUOTE

Ne hristiyan, ne yahudi, ne hindu, ne budist, ne zen budist, ne de sufiyim.
Hiçbir din ya da kültür düzenine ait değilim.
Ne doğu, ne batı dan geldim, ne deniz, ne de yerden çıktım.
Ne tabii, ne havai, ne de çeşitli maddelerden oluştum.

Ben yokum.
Ne bu dünyada varım, ne de öteki dünyada.
Ne Ademdan, ne Havvadan, ne de başka bir başlangıc masalından çıktım.

Yerim yersiz, izim izsiz.
Ne vücut ne de ruhum.

Sevgiliye aitim.



Vehbi bey zevkle seçtiğiniz ve tercüme ettiğiniz şiirleri okumak büyük bir keyif. Teşekkürler.

Gerçek Mevlana ruhunu sadece şiirlerinin İngilizce çevirilerinde -ve sizin İngilizcesinden yaptığınız güzel çevrinizde- buldum.

Bu durum çevirilerin yüzyılımızın ruhuyla yapılıyor olmasından mı kaynaklanıyor, günümüz Türkçesine (daha doğrusu günümüz Türkçesi ile eski Türkçe karışımı bir dilde) yeterince Mevlana'yı anlamadan yapılan çevirilerden mi kaynaklanıyor, bilemiyorum.

Selamlar, sevgiler.

Gönderen: Vehbi 17 03 2006 - 17:51

Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Burada Mevlâna tercümeleri hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Mevlâna Mesnevi’yi bayağı ileri yaşında (54 ve 57 arası) yazmıştır. Sağlığında Mevlâna ona “İslamın kökünün kökünün kökü” dermiş. 1926-1934 seneleri arasında İngiliz R.A. Nicholson ilk defa olarak Farsça’dan tümünü İngilizceye çevirmiş Mesnevinin. Sonra gene İngiliz A.J. Arberry (1905-1969) bu tercümeleri esas olarak kullanıp bir çevirme deneyimi daha yapmış. 1969 yılında o zamanlar 20inci yüzyıl Amerikan edebiyatı konusunda doktorasını tamamlamaya çalışan Amerikalı Coleman Barks ilk defa olarak bu tercümeyi ünlü Amerikan şairi Robert Bly ‘da görmüş. Robert Bly ona bu kitabı verip, “Bu şiirleri şu anda bulundukları kafesten çıkarıp kurtarman gerek” demiş. Coleman Barks o sırada bir Sufi şeyhiyle tanışıp sufiliğe merak sarmış. 1981 yılında ilk defa olara bastığı kitabı “Essential Rumi” bugün Amerikada okunan en ünlü Mevlâna kitabıdır. Fazla bilinmeyen başka bir gerçek de Rumi şu anda Amerikalı olsun, yabancı olsun Amerika’da kitapları en fazla satılan şairdir!

Mevlânayı tümüyle ilk Türkçeye çeviren Türkmenistanlı bilim adamı Dr. Erkan Türkmen’dir (1943). Bildiğiniz gibi arkeologlar eski ve paha biçilemiyecek kadar değerli bir çömleği toprakta bulduktan sonra onu o haliyle götürüp müzeye koymazlar. Çok uzun bir süre kazımak, temizlemek, parlatmak gerekir onu yavaş yavaş ve hiç incitmeden. Sanırım Coleman Barks 12 sene bunu yapmış. Ben de Mevlânayı Türkçeye tercüme ederken onun izinden gitmeye çalışıyorum. Bu Türkiyede sık yapılmamasına rağmen yeni bir icat değil. Örneğin bugün bütün dünyada okunan King James İncili daha 17inci yüzyılın başında böyle bir temizlemeden geçmiş.

Mevlâna 700 senedir güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bunda şaşacak fazla bir şey yok. Buda’da 2500 senedir güncelliğinden birşey kaybetmemiş. İnsan 10,000 senedir hep aynı insan. Ben Mevlânayı Türklerden, İranlılardan ve müslümanlardan değil de Budistlerden öğrendim. Elbette ki bunun nedeni Mevlâna’nın müslüman olmaması değil fakat yukarıda bahsettiğim arkeolojik ilginin Mevlâna’nın eserlerine Türkçemizde uygulanmaması. Ben çocukken Türkiyede babam ve arkadaşları hep Mevlâna okurlardı. Fakat bir tek aklımda kalan “Ne olursan ol gel…” misali… Rahmetli kayınpederimin Farsça orijinalinden okuduğu anlamını bile bilmediğim bir Mevlâna şiiri daha fazla etki yapardı üzerimde.

Gelelim benim Mevlânayla olan kişisel ilişkime. Coleman Barks’ın kitabını beş sene önce Kalifoniyada yaşarken alıp okumaya başladım. Geçen sene (2005 de) Ramazan ayında Floridadaydım ve senelerdir yapmadığım bir iş yaptım. Bütün Ramazan oruç tutup, kılabildiğim kadar da namaz kıldım. Ramazan süresince her gün bu kitaptaki şiirleri okudum ve yaşadım. Ramazanın sonuna doğru öyle bir an geldi ki Mevlananın hayatta iken bu şiirlerini yazarken ne düşündüğünü anlamaya başladığımı sanar vaziyete geldim. “Ramazanın Son Günü” başlıklı bu sayfada astığım şiirim bu sıradaki düşüncelerimi ifade eder. Hâlen hayatta olan Coleman Barks’ın da benimle bu düşünceleri paylaştığını umarım.

Şiirlerimi ve tercümelerimi okuyanlara tekrar teşekkür ederim. Benim için şiir, Mevlânanın yukarda okuyabileceğiniz kısa şiirlerinden birisinde gösterdiği yoldan başka bir yol değildir.

Saygılarımla,
Vehbi

Gönderen: Vehbi 18 03 2006 - 15:29

BİZ ÜÇÜMÜZ

Sevgilim odaları dolaşır ahenkli,
ney sesleri, tel sesleri,
Magi’nin Betlehem’e giderken içtiği
şarapla dolu.

Biz üçümüzüz. Ay çıkar
sessiz köşesinden, bir sürahi koyar
ortaya. Çevresi
alevlenir aniden yüzeyinin.

Birimiz eğilir eşiği öpmek için.

Birimiz içer, yüzünde dans eden şarap alevleriyle.

Birimiz uzaktan seyreder toplantıyı,
ve üşüyen seyircilere der ki,

“Bu dans varlığın sevinci.”

Mevlâna Celalettin-î Rumi

NOT: “Biz Üçümüz” hristiyanlıktaki “Holy Trinity”, yani kutsal üçlük kavramını işler. Şiirdeki üç dervişten eşiği öpen Oğul (Hz. İsa), şarabı içen Kutsal Ruh (Holy Ghost) ve toplantıyı uzaktan seyreden Baba (Tanrı) sembolleri olduğunu tahmin ediyorum. “Varlığın Sevinci” ve “Kutsal Üçlük” kavramlarını üç Sufi dervişiyle birleştiriyor şiirin sonunda ve Tanrı’nın kendi ağzından. Sanırım Konya Mevlâna’nın orada yaşadığı dönemde bir Rönesans devri yaşamıştır. Bu şiir 13inci yüzyıl ortasının Konya’sında var olan zengin entellektüel düşunce ve gelişmiş sanat ortamının güzel örneklerinden birisidir benim kanımca.
Vehbi


WE THREE

My love wanders the rooms, melodious,
flute notes, plucked wires,
full of a wine the Magi drank
on the way to Bethlehem.

We are three. The moon comes
from its quiet corner, puts a pitcher of water
down in the center. The circle
of surface flames.

One of us kneels, to kiss the threshold.

One drinks, with wine-flames playing over his face.

One watches the gathering,
and says to any cold onlookers,

“This dance is the joy of existence.”

From “Essential Rumi”, Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 18 03 2006 - 16:25

VAROLUŞ

Seninle doluyum.
Deri, kan, kemik, beyin, ve ruh.
Yer yok içimde güvensizliğe, ya da güvene.
Hiçbir şey yok bu varlıkta fakat o varoluş.

Mevlâna

EXISTENCE

I am filled with you.
Skin, blood, bone, brain, and soul.
There’s no room for lack of trust, or trust.
Nothing in this existence but that existence.

From Essential Rumi, Coleman Barks.

Gönderen: Vehbi 21 03 2006 - 13:08

BOŞLUK VE BAĞLANTILARIN HAKKINDA SÖYLEŞİLER

Daha önce söylediğim gibi her usta
ortada olmayanı arar
marifetini göstermek için.

Yapı ustası çürümüş bir delik arar
çatının çöktüğü yerde. Su taşıyıcı
boş bir çanak seçer. Marangoz
kapısı olmayan evin önünde durur.

İşçiler boşluğu gösteren işaretlere doğru aceleyle koşarlar
fakat ümit ettikleri boşluktur,
onun için boşluktan kaçmak gerektiğini sanma.
O senin gereksinim duyduğundur!
Sevgili ruh, eğer sen içindeki uçsuz bucaksız hiçbirşeyle
arkadaş olmasaydın,
ne diye hiç durmaksızın ağını onun içine atıp büyük bir
sabırla bekleyip dururdun?

Bu görünmeyen okyanus sana bunca bereket getirmesine rağmen,
sen ona “ölüm” diyorsun,
sana yiyecek ve iş verene!

Tanrı sihirli bir tersine çevrilme olayına izin vermiş.
Sen akrep yuvasını arzu edilen bir şey,
ve onun etrafındaki geniş ve güzel alanların hepsini
yılanlarla kaynaşıyormuş kadar tehlikeli
gibi göresin diye.

Bu kadar gariptir senin ölümden
ve boşluktan korkman, ve bu kadar sapıktır
kendini arzu ettiğin her şeye bu kadar bağlaman.

Sevgili dostum, işittikten sonra şimdi,
yanlış anlaşılmaların hakkında söylediklerimi,
Attar’ın bu konuda söylediği hikayeyi dinle.

Kral Mahmud hakkında inci gibi dizilmiş
bir masaldır bu. Hindistan seferinin ganimetleri arasında
gelen evlât edindiği bir Hintli oğlan çocuk hakkındadır.
Bu çocuğu eğitti ve krallar gibi yetiştirdi Mahmud,
sonra onu baş vezir yaptı kendine,
hemen yanıbaşında bir altın tahta oturtturdu.

Bir gün genç adamı ağlarken buldu..
“Ne diye ağlıyorsun? Sen bir imparatorun yoldaşısın!
Bütün bir millet önünde duruyor sen onlara yıldızlar gibi
hükmedesin diye!”

Genç adam cevap verdi, “Annemi ve babamı hatırlıyorum,
ve çocukluğumda senin tehditlerinle beni nasıl korkuttuklarını düşünüyorum!”

“Aman aman ne kadar yazık! Kral Mahmud’un sarayına gidiyor!
Cehenneme gitse daha iyi olur!” Neredeler onlar şimdi?
Beni burda otururken görmeleri gerekirdi.”

Bu olay senin değişilikten korkman hakkındadır.
Sen Hintli bir oğlan çocuğusun.
İsmi ‘Sonuna Kadar Öğülen’ anlamına gelen Mahmud
ruhun yoksulluğu ve boşluğudur.

Anne ve baban senin bağlantılarındır,
inançlarına ve kan bağlarına,
arzularına ve alıştığın rahatlıklara.
Dinleme onları!
Seni korur gibi görünürler ama
seni hapsederler.

Onlar senin en kötü düşmanların.
Seni korkutup boşlukta yaşamaktan
alıkoyarlar.

Birgün sevinç gözyaşları dökeceksin o sarayda,
hatırlayaraktan yanılan anne ve babanı!

Bil ki vücudun ruhu besler,
büyümesine yardımcı olur ama ona yanlış öğüt verir..

Zamanla vücut, barış içindeki senelerde
zincirli demirden yapılmış
bir yeleğe benzer,
Yaz için çok sıcaktır ve kış için çok soğuk.

Fakat vücudun istekleri, bir başka şekilde,
ne yapacağı kestirilemiyen bir yardımcıya benzer,
ona sabırlı davranman gerek işine yarasın istersen,
çünkü sabır, sevmek ve huzur içinde yaşamak yeteneğini artırır.
Dikene yakın gülün sabrı, onu güzel kokutur.
üçüncü senesinde hala süt emen erkek deveye süt veren sabırdır.
Ve sabır, peygamberlerin bizlere gösterdiğidir.

Gömleğin üstündeki özenli dikişin güzelliği
kapsadığı sabırdan gelir.

Dostluk ve sadâkatin arasındaki
güçlü bağlantı sabırdır.

Kendini yalnız ve alçak hissetmen
sabırsız olduğunu gösterir.


Tanrıyla karışanlarla birlikte ol
balın sütün içinde eridiği gibi, ve kendine şunu söyle,

“gelen ve giden,
yükselen ve alçalan,
hiçbirşey
Benim sevgilim değildir.” Yoksa senin,
kendi kendine alevlerini söndürsün diye yolun yanına bırakılmış
yapayalnız bir kervan ateşinden
farkın yok.”

Rumi, Mesnevi VI. Cilt, “Tek Elle Sepet Örmek” ten.
Çeviren: Vehbi Taşar

I've said before that every craftsman
searches for what's not there
to practice his craft.
A builder looks for the rotten hole
where the roof caved in. A water-carrier
picks the empty pot. A carpenter
stops at the house with no door.
Workers rush toward some hint
of emptiness, which they then
start to fill. Their hope, though,
is for emptiness, so don't think
you must avoid it. It contains
what you need!
Dear soul, if you were not friends
with the vast nothing inside,
why would you always be casting you net
into it, and waiting so patiently?
This invisible ocean has given you such abundance,
but still you call it "death",
that which provides you sustenance and work.
God has allowed some magical reversal to occur,
so that you see the scopion pit
as an object of desire,
and all the beautiful expanse around it,
as dangerous and swarming with snakes.
This is how strange your fear of death
and emptiness is, and how perverse
the attachment to what you want.
Now that you've heard me
on your misapprehensions, dear friend,
listen to Attar's story on the same subject.
He strung the pearls of this
about King Mahmud, how among the spoils
of his Indian campaign there was a Hindu boy,
whom he adopted as a son. He educated
and provided royally for the boy
and later made him vice-regent, seated
on a gold throne beside himself.
One day he found the young man weeping..
"Why are you crying? You're the companion
of an emperor! The entire nation is ranged out
before you like stars that you can command!"
The young man replied, "I am remembering
my mother and father, and how they
scared me as a child with threats of you!
'Uh-oh, he's headed for King Mahmud's court!
Nothing could be more hellish!' Where are they now
when they should see me sitting here?"
This incident is about your fear of changing.
You are the Hindu boy. Mahmud, which means
Praise to the End, is the spirit's
poverty or emptiness.
The mother and father are your attachment
to beliefs and bloodties
and desires and comforting habits.
Don't listen to them!
They seem to protect
but they imprison.
They are your worst enemies.
They make you afraid
of living in emptiness.
Some day you'll weep tears of delight in that court,
remembering your mistaken parents!
Know that your body nurtures the spirit,
helps it grow, and gives it wrong advise.
The body becomes, eventually, like a vest
of chainmail in peaceful years,
too hot in summer and too cold in winter.
But the body's desires, in another way, are like
an unpredictable associate, whom you must be
patient with. And that companion is helpful,
because patience expands your capacity
to love and feel peace.
The patience of a rose close to a thorn
keeps it fragrant. It's patience that gives milk
to the male camel still nursing in its third year,
and patience is what the prophets show to us.
The beauty of careful sewing on a shirt
is the patience it contains.
Friendship and loyalty have patience
as the strength of their connection.
Feeling lonely and ignoble indicates
that you haven't been patient.
Be with those who mix with God
as honey blends with milk, and say,
"Anything that comes and goes,
rises and sets, is not
what I love." else you'll be like a caravan fire left
to flare itself out alone beside the road.

Rumi VI from 'One-Handed Basket Weaving'























.



Gönderen: Vehbi 21 03 2006 - 13:14

İzin verirseniz bu yukardaki şiirle ilgili bir anımı burada anlatayım. 2000 yıllarında bu şiiri İnternet’de bulup okumuştum. Tanrının akrep yuvasını cazip bir hale getirip de etrafındaki güzelliklerle dolu boşluğu sanki yılanlarla kaynaşıyormuş gibi göstermesi işine benim pek aklım ermemişti. Bundan kısa bir süre sonra ailece Las Vegas’ta gezmeye gitmiştik. Kaldığımız otelde sigara dumanıyla dolu ve belki binlerce kişinin kumar oynadığı gazinolarda epeyce dolaştıktan sonra bir sürü başka otelleri de gezdik. Hepsinde olan şey birbiriyle aynıydı. Ondan sonra galerileri gezdik. Gene binlerce kişi yapma gökler ve bulutlar, yapma göller ve havuzlarla dolu soğutmalı kapalı yerlerde normalden aşırı derece pahalı olan dükkanlara ve lokantalara girip çıkıyorlardı. Belki bir milyon kişi sanki dünyada bulunacak en cazip yermiş gibi bu akrep yuvasından farksız olan kötülüklerle dolu olan şehirde toplanmış eyleniyordu. Bunları görünce aklıma Mevlâna’nın yukardaki şiiri geldi. Hemen asansöre binip otelin en yüksek katına çıktım. Oradan bakınca gördüm ki gerçekten şehrin etrafında muazzam boş bir çöl ve haşmetli fakat kuru dağlar var. Uzaktan bakınca bu çöl mutlaka yılanlarla kaynaşıyormuş gibi geliyordu insana. Hemen aşağıya inip ailemi aldım, arabaya bindik ve yarım saat kadar yılanlarla dolu gibi görünen dağlara doğru çölün içinde araba sürdük.

Bir süre sonra “Kızıl Kayalar Kanyonu” denilen üstünde birbirinden güzel kuşlar uçan ve uzaktan dağ geyiklerinin gözüktüğü bir kaya topluluğunun yanında arabayı park edip çıkıp yürümeye başladık. O kadar güzel bir yerdi ki 3-4 saat hep orada yürüdük. Hiç şehre geri bile dönmek istemedik. Boş bir yerdi. Bizden başka orada yürüyen belki bir 15 kişi daha vardı.Yürüyüşün sonuna doğru epeyce yüksek bir kayanın üzerine gelmiştik. Oradan bütün Las Vegas şehri gözüküyordu. Arabaya dönmeden once son bir defa etrafımdaki güzelliğe ve sonra da Las Vegas şehrine baktım.

Mevlânanın ne demek istediğini en sonunda hakkıyla anlamıştım.

Saygılarımla,
Vehbi

Gönderen: Vehbi 21 03 2006 - 20:00

DÎNİ VİTRİNDE ALIŞVERİŞ EDENLER

Dîni vitrinde alışveriş edenler,
“şu kaça? bu kaça”, diye soranlar tembel tembel.
Almayacaktım, sadece bakıyordum diyerek
yüz tane mala ellerini sürüp geri koyanlar,
Sermayesiz gölgeler.

Harcanan sevgi ve ağlamaktan yaşlanmış iki tane göz.
Fakat onlar dükkana girer,
ve aniden bütün hayatları bir anda geçer,
o dükkanda.

Nereye gittin? “Hiçbiryere.”
Ne yemek zorunda kaldın? “ Çok birşey değil.”

Bilmesen bile ne istediğini,
al birşey, değiş tokuş akıntısının parçası olmak için,

Kocaman, aptalca bir proje başlat,
Nuh peygamber gibi.

Kesinlikle fark etmez
insanların senin hakkında ne düşündüğü.

Rumi, 'Biz Üçüz', Mesnevî VI, satır 831-845
Çeviren: Vehbi Taşar


SPIRITUAL WINDOW SHOPPERS

These spiritual window-shoppers,
who idly ask, 'How much is that?' Oh, I'm just looking.
They handle a hundred items and put them down,
shadows with no capital.
What is spent is love and two eyes wet with weeping.
But these walk into a shop,
and their whole lives pass suddenly in that moment,
in that shop.
Where did you go? "Nowhere."
What did you have to eat? "Nothing much."
Even if you don't know what you want,
buy _something,_ to be part of the exchanging flow.
Start a huge, foolish project,
like Noah.
It makes absolutely no difference
what people think of you.

From Coleman Barks’ Essential Rumî

Gönderen: Vehbi 23 03 2006 - 16:53

AL BENİ

Ah sevgilim,
al beni.
Serbest bırak ruhumu.
Sevginle doldur beni ve
kurtar beni iki dünyadan.
Koyarsam kalbimi senden başka birşeye
yak beni ateşle içerden.

Ah sevgilim,
götür benim istediklerimi.
Götür benim yaptıklarımı.
Götür benim gereksindiklerimi.
Götür benden herşeyi
beni senden götüren.

Sus, Tanrıya bir şey deme: Rumi’nin aşk şiirleri: Shahram Shiva Farsça’dan çevirmistir.
Çeviren: Vehbi Taşar

TAKE ME

Oh Beloved,
take me.
Liberate my soul.
Fill me with your love and
release me from the two worlds.
If I set my heart on anything but you
let fire burn me from inside.
Oh Beloved,
take away what I want.
Take away what I do.
Take away what I need.
Take away everything
that takes me from you.

Hush Don't Say Anything to God:
Passionate Poems of Rumi Translated by Shahram Shiva

Gönderen: Vehbi 30 03 2006 - 22:00

FAREYLE DEVE

Bir fare deveyi çeken ipi yakaladı
iki ön ayağının arasına alıp gitmeye başladı
sanki deve sürücüsü olmuş gibi.

Deve aldırmadı,
farenin kahramanlık duygularına.

“Eyle kendini,”
diye düşündü, “Az sonra sana birşey öğreteceğim.”

Büyük bir nehrin önüne geldiler
fare şaşırdı kaldı.

“Ne diye bekliyorsun?”
yürü nehre doğru. Sen öndersin.
Durma burda.”

“Boğulmaktan korkuyorum.”

Deve nehrin içine yürüdü. “Sadece
dizin üstüne kadar geliyor su.”

“Senin dizinin! Senin dizin
benim başımın yüz kere üstünde!”

“Öyleyse, belki de sen önde giden deve
olmamalısın. Birlikte ol kendin gibilerlerle.
Bir farenin deveye söyleyeceği hiçbirşey yoktur gerçekte.”

“Yardım edermisin bana karşıya geçeyim diye?”

“Otur hörgücüme. Ben senin gibi yüzlercesini karşıya geçirmek için
yapıldım.”

Peygamber olmasan da peygamberlerin yolundan git alçak gönüllülükle
ki ulaşasın onların bulunduğu yere.
Çalışma gemiye yön vermeye.
Dükkanı açma kendi başına.
Dinle sessizce.
Sen Tanrının ağızlığı değilsin. Çalış kulak olmaya,
ve konuşmuyorsan eğer, açıklamalar yapmalarını iste.

Kibrinin ve kızgınlığının kaynağı şiddetli arzuların
ve onun da asıl olan kökeni alışkanlıklarındır.
Toprak yemeyi adet eden birisi,
ona toprak yedirmezsen sana kızar.
Önder olmak da zehirleyici bir alışkanlık haline gelebilir,
birisi senin otoriteni sorguladığı zaman,
zannedersin, “O kontrolu eline geçirmek istiyor.”
Nezaketle cevap verebilirsin ama içinden öfkeyle köpürürsün.

Her an danıtla iç halini
kalbinin efendisiyle.
Bakır, anlamaz bakır olduğunu
altına dönüşünceye dek.

Sevgin anlamaz ne kadar muhteşem olduğunu,
çaresizliğini öğreninceye dek.

Bunlar dostun hediyeleri,
deri ve damardan cübbe, öğretmen kendi içinde.
Onları giy ve okul ol
yakınında daha büyük bir şeyhle.

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar


THE MOUSE AND THE CAMEL

A mouse caught hold of a camel’s lead rope
in his two forelegs and walked off with it,
imitating the camel drivers.

The camel went along,
letting the mouse feel heroic.

“Enjoy yourself,”
he thought, “I have something teach you presently.”

They came to the edge of a great river.
The mouse was dumbfounded.

“What are you waiting for?
Step forward into the river. You are the leader.
Don’t stop here.”

“I’m afraid of being drowned.”

The camel walked into the water. “It’s only
just above the knee.”

“Your knee! Your knee
is hundred times over my head!”

“Well, maybe you shouldn’t
be leading camel. Stay with those like yourself.
A mouse has nothing really to say to a camel.”

“Would you help me get across?”

“Get up on my hump. I am made to take hundreds like you
across.”

You are not a prophet, but go humbly on the way of the prophets,
and you can arrive where they are. Don’t try to steer the boat.
Don’t open a shop by yourself. Listen, keep silent.
You are not God’s mouthpiece. Try to be an ear,
and if you do not speak, ask for explanations.

The source of your arrogance and anger is your lust
and the rootedness of that is in your habits.

Someone who make a habit of eating clay
gets mad when you try to keep him from it.
Being a leader can also be a poisonous habit,
so that when someone questions your authority,
you think, “He’s trying to take over.”
You may respond courteously, but inside you rage.

Always check your inner state
with the lord of your heart.
Copper doesn’t know it’s copper,
until it’s changed to gold.

Your loving doesn’t know its majesty,
until it knows its helpnessness.

These gifts from the Friend, a robe
of skin and veins, a teacher within,
wear them and become a school,
with a greater sheikh nearby.

Rumî- From Coleman Barks, “Essential Rumî”

Gönderen: Vehbi 04 04 2006 - 22:04

BU EVLİLİK

Bu yeminler ve bu evlilik kutsanılsın.
Tatlı süt olsun
bu evlilik, şarap ve helva gibi olsun.
Bu evlilik meyve ve gölge sunsun
hurma ağacı gibi olsun.
Bu evlilik gülüşlerle dolsun,
hergünümüz cennette bir gün olsun.
Bu evlilik şefkatin bir belirtisi olsun
mutluluğu damgalasın hem burda hem de bundan sonrada.
Bu evliliğin yüzü hoş, adı güzel olsun,
berrak mavi gökte ay gibi hayırlı bir işaret olsun.
Sözcükler bulamıyorum anlatmaya
ruhun nasıl bu evliliğin içinde katıp karıştığına.

Çeviren: Vehbi Taşar
Mevlana Celaleddin I Rumi (1207-1273)
Kulliyat-i-Shams 2667




This Marriage

May these vows and this marriage be blessed.
May it be sweet milk,
this marriage, like wine and halvah.
May this marriage offer fruit and shade
like the date palm.
May this marriage be full of laughter,
our every day a day in paradise.
May this marriage be a sign of compassion,
a seal of happiness here and hereafter.
May this marriage have a fair face and a good name,
an omen as welcomes the moon in a clear blue sky.
I am out of words to describe
how spirit mingles in this marriage.

Mevlana Celaleddin I Rumi (1207-1273)
Kulliyat-i-Shams 2667

Gönderen: Vehbi 13 04 2006 - 10:27

GÖNLÜM

Gönlüm, sadece seni bilenler
ve anlayanlarla otur.
Yalnızca çiçeklerle dolu bir ağacın
altında otur.
Şifalı otlar ve ilaçlar satılan pazarda
başıboş gezinme
ilacı tatlı olan bir dükkan bul
Eğer bir ölçün yoksa
çabucak soyacaktır seni insanlar.
Sahte paraları alırsın
gerçek zannedip.
Doldurma kaseni her yemekle
gördüğün her kaynayan çanaktan.
Her şaka komik değildir, anlam arama
mana olmayan yerde.
Her göz göremez,
her denizin incilerle dolu olmadığını.
Gönlüm, özlem şarkısını söyle
bülbül gibi.
Büyü katar şarkı söyleyen sesin
her taşa, her dikene
Önce koy başını aşağı
sonra bırak gitsin
bütün telaşlar
birer birer.
Işığı kucakla ve bırak sana yol göstersin
arzu rüzgarlarının berisinde.
Orada bir kaynak bulacaksın ve onun görüş sularıyla beslenerek
bir ağaç gibi meyve vereceksin
herzaman

Çeviren: Vehbi Taşar

THE DIVANI SHAMSI TABRIZ, by R. A. NICHOLSON
Rumi: The Hidden Music
by Maryam Mafi & Azima Melita Kolin

My heart, sit only with those
who know and understand you.
Sit only under a tree
that is full of blossoms.
In the bazaar of herbs and potions
don't wander aimlessly
find the shop with a potion that is sweet
If you don't have a measure
people will rob you in no time.
You will take counterfeit coins
thinking they are real.
Don't fill your bowl with food from
every boiling pot you see.
Not every joke is humorous, so don't search
for meaning where there isn't one.
Not every eye can see,
not every sea is full of pearls.
My heart, sing the song of longing
like nightingale.
The sound of your voice casts a spell
on every stone, on every thorn.
First, lay down your head
then one by one
let go of all distractions.
Embrace the light and let it guide you
beyond the winds of desire.
There you will find a spring and nourished by its see waters
like a tree you will bear fruit forever.

Rumi: The Hidden Music
by Maryam Mafi & Azima Melita Kolin

Gönderen: Vehbi 15 04 2006 - 11:57

Ey ziyân u ey ziyân eu ey ziyân u ey ziyân
Hûshyârî dar miyân-e bî-khudân u bî-hushân

Ne kayıptır, ne kayıptır ne kayıptır ne kayıp
Sarhoş ve baygınların arasında kalmak ayık

Mevlâna
Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 15 04 2006 - 12:40

GECELEYİN BİR HIRSIZ


Aniden

(fakat biraz beklenmeden)

geldi

ziyaretçi…

kalpler ürperiyor

“Kim var orada?”

ve ruh cevap veriyor

“Ay burada…”

evin içine geldi

ve biz mecnunlar

sokağa koştuk

yukarı baktık

arayarak

ay nerede.

Sonra-evin içinde-

o bağırıyor

“İşte buradayım!”

ve biz

işitme mesafesinin ötesinde

koşuyoruz etrafta

onu çağırarak…

onun için ağlayarak

sarhoş bülbül için

kilitlenmiş figan eden

bizim bahçemizde

biz yas tutan

halkalı beyaz güvercinler

mırıldanırken “Nerede

Nerede?”

Sanki geceyarısı

uyuyanlar zıpkın gibi kalkmış

yataklarında

duyup hırsızın

eve girdiğini

tökezlerler

karanlıkta

bağırarak “İmdat!

Hırsız var! Hırsız Var!”

Fakat hırsızın kendisi

karışır içlerine kargaşalıkta

yankılayarak onların bağırtılarını:

“… hırsız var!”

bir bağırtı

ötekilerinin içinde eriyinceye kadar.

Ve O seninle birliktedir (1)

seninle

araştırtırmalarında

Onu aradığında

bak Ona

baktığında

sana daha yakında

kendi kendinden

sana:

Ne diye koşarsın dışarıya?

Eri kar gibi.

yıka kendini

kendi kendinle:

Aşkın zoruyla

diller filiz verir

ruhtan

çiçek ercikleri gibi

zambaktan çıkan…

Fakat öğren

bu huyu

çiçekten:

sustur

dilini.



(1) Qur'an 4:57



Diwan-e Shams, v.V.ED. FURUZANFAR, P., 2172

(translated by Peter Lamborn Wilson)

The Rumi Collection, edited by Kabir Helminski

Çeviren: Vehbi Taşar


A THIEF IN THE NIGHT

Suddenly

(yet somehow unexpected)

he arrived

the guest...

the heart trembling

"Who's there?"

and soul responding

"The Moon..."

came into the house

and we lunatics

ran into the street

stared up

looking

for the moon.

Then-inside the house-

he cried out

"Here I am!"

and we

beyond earshot

running around

calling him...

crying for him

for the drunken nightingale

locked lamenting

in our garden

while we

mourning ring doves

murmured "Where

where?"

As if at midnight

the sleepers bolt upright

in their beds

hearing a thief

break into the house

in the darkness

they stumble about

crying "Help!

A thief! A thief!"

but the burglar himself

mingles in the confusion

echoing their cries:

"...a thief!"

till one cry

melts with the others.

And He is with you1

with you

in your search

when you seek Him

look for Him

in your looking

closer to you

than yourself

to yourself:

Why run outside?

Melt like snow.

wash yourself

with yourself:

urged by Love

tongues sprout

from the soul

like stamens

from the lily...

But learn

this custom

from the flower:

silence

your tongue.



Diwan-e Shams, v.V.ED. FURUZANFAR, P., 2172

(translated by Peter Lamborn Wilson)

The Rumi Collection, edited by Kabir Helminski

1 Qur'an 4:57







Gönderen: Vehbi 15 04 2006 - 21:02

Not: Fare ve kurbağa şiirlerinde Mevlâna fareyi vücut ve kurbağayı ruh anlamında kullanır. Bu şiirler vücut ve ruh (yahut beyin ya da akıl) ikiliği hakkında olup, zaman zaman bu ikisinin birbirleriyle çelişki içinde olduklarını anlatır. Bu şiirin sonunda ikisinin birbirinden farklı olmadığı sonucu ortaya çıkıyor.

FARE VE KURBAĞA

Bir fareyle kurbağa her sabah buluşurlar nehir kenarında.
Kuytu bir köşede oturup konuşurlar.

Her sabah, birbirlerini gördükleri saniyede,
açılırlar kolaylıkla, masallar, rüyalar ve sırlar anlatırlar birbirlerine
hiç korkusuz ve şüphesiz, saklayacak birşeyleri olmadan.

Bu ikisine bakıp onları dinlemek
anlamaktır, nasıl, yazıldığı gibi,
bazen bu iki yaratık biraraya geldiğinde
İsa’nın gözüktüğünü gözümüze

Fare başlar gülerek anlatmaya beş senedir
Düşünmediği bir masalı, ve onu söylemek beş sene almalı!
Konuşma akışının koşan nehrini durdurmaz hiç birşey,
gerçek samimiyet, o nehrin herşeyi taşıyan hızı.

Sertliğin bir şansı yoktur
bu ikisiyle.

Kıdır, Allahın habercisi, kızarmış bir balığa dokunur.
Balık ızgaradan suya geri atlar.

Dost dostun yanında oturur, ve yazıtlar gözükür.
Gizemler okurlar
Birbirlerinin alınlarından.

Fakat bir gün fare şikayet eder, “ Bazen
ben sohbet etmek istediğim zaman senle, sen orada suyun içindesin,
zıplayıp durursun beni işitemiyeceğin yerlerde.

Bu kararlaştırılmış saatte buluşuruz
fakat ayet der ki, -Aşıklar herzaman dua eder-

Günde bir defa, haftada bir defa, saatte beş defa,
kâfi değildir. Balık gibiyizdir biz
okyanus gerek etrafımızda!”

Deve çanları der mi, “ Haydi tekrar buluşalım Perşembe gecesi?”
Saçma. Şıngırdarlar
beraberce hiç durmadan,
konuşaraktan deve yürürken.

Kendi kendini düzgün aralıklarla ziyaret ediyormusun?
Aklınla cevap verme ve tartışma benimle.

Gel birlikte ölelim,
ve ölürken, cevap verelim.

Çeviren: Vehbi Taşar, Coleman Barks, “Essential Rumî”

A MOUSE AND A FROG

A mouse and a frog meet every morning on the riverbank.
They sit in a nook of the ground and talk.

Each morning, the second they see each other,
they open easily, telling stories and dreams and secrets,
empty of any fear or suspicious holding back.

To watch and listen to those two
is to understand how, as it's written,
sometimes when two beings come together,
Christ becomes visible.

The mouse starts laughing out a story he hasn't thought of
in five years, and the telling might take five years!
There's no blocking the speechflow-river-running-
all-carrying momentum that true intimacy is.

Bitterness doesn't have a chance
with those two.

The God-messenger, Khidr, touches a roasted fish.
It leaps off the grill back into the water.

Friend sits by Friend, and the tablets appear.
They read the mysteries
off each others foreheads.

But one day the mouse complains, "There are times
when I want sohbat [conversation] and you're out in the water,
jumping around where you can't hear me.

We meet at this appointed time,
but the text says, Lovers pray constantly.

Once a day, once a week, five times an hour,
is not enough. Fish like we are
need the ocean around us!"

Do camel bells say, Let's meet back here Thursday night?
Ridiculous. They jingle
together continuously,
talking while the camel walks.

Do you pay regular visits to yourself?
Don't argue or answer rationally.

Let us die,
and dying, reply.

Rumî, “Essential Rumî” by Coleman Barks, pp79-80









Gönderen: Vehbi 17 04 2006 - 20:28

Khamûshîd, khamûshîd, khamûshâneh benûshîd!
Bepûshîd! bepûshîd! shumâ ganj-e nehânîd.

Sessizsin, sessizsin, sessizlikle iç!
Saklan! saklan! bir gizli hazinesin.

Mevlâna
Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 18 04 2006 - 10:55

SÜR ÖMRÜNÜ

Yarım ekmekle giden birisi
etrafına yuva gibi oturan küçük bir yere,
daha fazlasını istemeyen, kendisi
başka hiç kimse tarafından özlenmeyen birisi,

O bir mektuptur herkese. Aç onu.
Der ki, Sür Ömrünü.

Mevlâna
Çeviri: Vehbi Taşar

LIVE

Someone who goes with half a load of Bread
to a small place that fits like a nest around him,
someone who wants no more, who’s not himself
longed for by anyone else,

He is a letter to everyone. You open it,
It says, Live.

Mevlâna (Coleman Barks)



Gönderen: Vehbi 18 04 2006 - 11:21

GİZEM

Gizem, soruyu tekrar ederek daha aydınlanmaz,
ne de hayrete düşürecek yerlere giderek satın alınır.

Gözlerini ve isteklerini elli sene
hareketsiz tutuncaya dek,
kargaşalıktan öte geçmeye başlamazsın.

Mevlâna
Çeviri: Vehbi Taşar

MYSTERY

The mystery does not get clearer by repeating the question,
nor, is it bought with going to amazing places.

Until you’ve kept your eyes
and your wanting still for fifty years,
you don’t begin to cross over from confusion.

Mevlâna (Coleman Barks)



Gönderen: Vehbi 21 04 2006 - 18:59

BUNUN GİBİ

Her kim sorarsa sana
bütün cinsel isteklerimizin
kusursuz tatmininin
neye benzediğini, kaldır yüzünü
ve de ki,

Bunun gibi.

Eger birisi dile getirirse gece gökyüzünün
zarifliğini, dama tırman
ve danset ve de ki,

Bunun gibi.

Her kim bilmek isterse “ruh” nedir,
yahut “Tanrının Mis Kokusu” ne demektir,
başını ona doğru ey.
Yüzünü yakın tut orada

Bunun gibi.

Birisi tekrar ederse eski şiirsel imaji
bulutların ayın örtüsünü nasıl yavaşça kaldırdığına dair,
yavaşça gevşet kaftanının iplerini
düğüm düğüm

Bunun gibi.

Her kim merak ederse İsa’nın ölüyü nasıl dirilttiğini,
Mucizeyi açıklamaya çalışma.
Öp beni dudaklarımdan

Bunun gibi. Bunun gibi.

Sorarsa birisi “aşk için ölmek,”
ne demektir diye, burayı
işaret et.

Boyumun ne kadar olduğunu sorarsa birisi, çat kaşlarını
ve parmaklarınla ölç boşluğu
alnının üstündeki kırışıklıkların arasındaki

Bukadar uzun.

Bu ruh bazen canı bırakır, bazen de geri gelir.
birisi buna inanmıyorsa,
evime geri yürü

Bunun gibi.

Aşıklar inlediği zaman
bizim masalımızı söylüyorlar

Bunun gibi.

Ben ruhların yaşadığı bir semayım.
esinti bir sır söylerken,
bu derinleşen maviliğe bak

Bunun gibi.

Birisi sorduğu zaman ne yapmak gerektiğini,
onun elinde bir mum yak,

Bunun gibi.

Yusuf’un kokusu Yakub’a nasıl geldi?

Huuuuuuu.

Yakub’un gözleri tekrar nasıl gördü?

Huuuuuuu.

Biraz merak göz arındırır

Bunun gibi.

Şems Tebriz’den geri gelince,
koyacak başını kapının kenarından hemen
bizi şaşırtmak için

Bunun gibi.


Mevlâna Celâlettin-i- Rûmi

Türkçeye Çeviren: Vehbi Taşar

‘The Essential Rumi’, İngilizce çevirileri
Coleman Barks John Moyne’la birlikte


LIKE THIS

If anyone asks you
how the perfect satisfaction
of all our sexual wanting
will look, lift your face
and say,

Like this.

When someone mentions the gracefulness
of the night sky, climb up on the roof
and dance and say,

Like this.

If anyone wants to know what "spirit" is,
or what "God’s fragrance" means,
lean your head toward him or her.
Keep your face there close.

Like this.

When someone quotes the old poetic image
about clouds gradually uncovering the moon,
slowly loosen knot by knot the strings
of your robe.

Like this.

If anyone wonders how Jesus raised the dead,
don’t try to explain the miracle.
Kiss me on the lips.

Like this. Like this.

When someone asks what it means
to "die for love," point
here.

If someone asks how tall I am, frown
and measure with your fingers the space
between the creases on your forehead.

This tall.

The soul sometimes leaves the body, the returns.
When someone doesn’t believe that,
walk back into my house.

Like this.

When lovers moan,
they’re telling our story.

Like this.

I am a sky where spirits live.
Stare into this deepening blue,
while the breeze says a secret.

Like this.

When someone asks what there is to do,
light the candle in his hand.

Like this.

How did Joseph’s scent come to Jacob?

Huuuuu.

How did Jacob’s sight return?

Huuuu.

A little wind cleans the eyes.

Like this.

When Shams comes back from Tabriz,
he’ll put just his head around the edge
of the door to surprise us

Like this.

From ‘The Essential Rumi’, Translations
by Coleman Barks with John Moyne


Gönderen: Vehbi 21 04 2006 - 22:55

BIR RUH ARADIM DENİZDE

Bir ruh aradım denizde
Bir mercan buldum orda;
Okyanus yayıldı çıplak
Köpüğün altında bana.

Kalbimin gecesine
Dar bir yöl uzerinde
El yordamıyla girdim; ve bak! ışık,
Sonsuz bir gün ülkesi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Mevlâna Celâlettin-i-Rumi


I SOUGHT A SOUL IN THE SEA

I sought a soul in the sea
And found a coral there;
Beneath the foam for me
An ocean was all laid bare.
Into my heart's night
Along a narrow way
I groped; and lo! the light,
An infinite land of day.
Mevlâna Celâlettin-i-Rumi

Gönderen: Vehbi 22 04 2006 - 12:35

SOLUK GÜNIŞIĞI

Soluk günışığı,
soluklaştır duvarı.

Aşk uzaklaşır.
Işık değişir.

Düşündüğümde daha çok
merhamete ihtiyacım var.

Rumi, Coleman Barks, Essential Rumî, p.53
Çeviri: Vehbi Taşar

PALE SUNLIGHT

Pale sunlight,
Pale the wall.

Love moves away.
The light changes.

I need more grace
than I thought.

Rumi, Coleman Barks, Essential Rumî, p. 53


Gönderen: Vehbi 22 04 2006 - 12:37

BOŞ SARMISAK

Bahçeyi özlersin,
çünkü rastgele bir ağaçtan küçük bir incir istiyorsun.
Güzel kadınla tanışmazsın.
Yaşlı bir kocakarıya şaka yapıyorsun.
Ağlatır beni onun seni nasıl alakoyduğu,
pis kokulu ağzı, yüz tane pençesiyle,
başını dam kenarına koyup aşağıya bağırarak,
tatsız incir, kat üstüne kat, boş
kokuşmuş, kuru sarmısak.

Seni kemerinden yakalamış sıkı tutar,
bedeninde ne çiçek ne de süt var.
Ölüm açacaktır senin gözlerini
onun yüzü neye benzer: kara kertenkelenin
deri belkemiği. Yok artık nasihat.

Neyi gerçekten seviyorsan kendini bırak
onun daha güçlü çekişiyle usulca çekil.

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî (Essential Rumî, Coleman Barks)
Çeviren: Vehbi Taşar

AN EMPTY GARLIC

You miss the garden,
because you want a small fig from a random tree.
You don’t meet the beautiful woman.
You are joking with an old crone.
It makes me want to cry how she detains you,
stinking mouthed, with a hundred talons,
putting her head over the roof edge to call down,
tasteless fig, fold over fold, empty
as dry-rotten garlic.

She has you tight by the belt,
even though there’s no flower and no milk
inside her body.
Death will open your eyes
to what her face is: leather spine
of a black lizard. No more advice.

Let yourself be silently drawn
by the stronger pull of what you really love.

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî (Essential Rumî, Coleman Barks, p. 50)






Gönderen: Vehbi 27 04 2006 - 23:47

Qasd-e jafâ'hâ nakunî! var be-kuni bâ del-e man
Vâ del-e man! vâ del-e man! vâ del-e man! vâ del-e man!

Niyet etmezsin umarım kalbimi kırmaya! çünkü niyet ediyorsan aman
Vah kalbime aman! vah kalbime aman! vah kalbime aman! vah kalbime aman!

Mevlâna
Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 30 04 2006 - 17:40

AÇ KATLARINI KENDİ EFSANENİN

Kim erken kalkar ışığın başladığı anı keşfetmek için?
Kim bulur bizi burada dönerken halkayı, şaşırmış atomlar gibi?
Kim susayıp gelir bir pınara
ve ayın yansıdığını görür üzerinde?
Kim, Yusuf gibi, keder ve ihtiyarlıkla gözleri kör olup,
koklar kaybolan oğlunun gömleğini
ve tekrar görmeye başlar?
Kim kovayı aşağıya sallar ve kuyudan
akan bir peygamber çıkarır? Veya Musa gibi ateş bulmak icin gider
ve gündoğumunun içinde ne yandığını bulur?

İsa bir eve sığınır düşmanlarından kaçmak için,
ve öbür dünyaya bir kapı açar.
Süleyman bir balığı kesip açar, ve içinde bir altın yüzük bulur.
Ömer peygamberi öldürmek için hiddetle içeri dalar
ve onun dualarını alarak dışarı çıkar.

Bir geyiği takip et ve kendini her yerde bul!
Bir istiridye ağzını açar bir damla yutmak için.
İşte sana bir inci.
Bir serseri boş harabelerde dolanır.
Aniden zengindir.

Fakat hikayelerle tatmin olma sen, başkaları için nasıl
gittiğiyle bazı şeylerin. Aç katlarını
kendi efsanenin, karışık açıklamalar olmaksızın,
herkes anlayabilsin diye o geçidi,
Senin için açtığımız...

Şemse doğru yürümeye başla. Ayakların ağırlaşacak
ve yorulacaktır. Sonra bir an gelir hissedersin
büyüttüğün kanatlarını,
havaya kalkarsın.

Çeviren: Vehbi Taşar

Mevlâna

UNFOLD YOUR OWN MYTH

Who gets up early to discover the moment light begins?
Who finds us here circling, bewildered, like atoms?
Who comes to a spring thirsty
and sees the moon reflected in it?
Who, like Jacob, blind with grief and age,
smells the shirt of his son and can see again?
Who lets a bucket down
and brings up a flowing prophet?
Or like Moses goes for fire
and finds what burns inside the sunrise?

Jesus slips into a house to escape enemies,
and opens a door to the other world.
Solomon cuts open a fish, and there's a gold ring.
Omar storms in to kill the prophet
and leaves with blessings.
Chase a deer and end up everywhere!
An oyster opens his mouth to swallow one drop.
Now there's a pearl.

A vagrant wanders empty ruins
Suddenly he's wealthy.

But don't be satisfied with stories,
how things have gone with others.
Unfold your own myth,
without complicated explanation,
so everyone will understand the passage,
We have opened you...

Start walking towards Shams. Your legs will get heavy
and tired. Then comes a moment
of feeling the wings you've grown,
lifting.

from The Essential Rumi, 1995, Coleman Barks, translator

Gönderen: Vehbi 01 05 2006 - 00:19

SÜTTEN KESİL

Sütten kesil, azar azar,
Budur söyleyeceğimin özü.
Gıdası kandan gelen bir embriyo halindeyken,
süt içen bir bebek oldun,
sonra katı yiyecekler yiyen bir çocuk,
sonra bilgelik arayan bir avcı.

Düşün bir embriyo ile sohbet etmek neye benzer.
Diyebilirsin, “Dışardaki dünya uçsuz bucaksız ve girintili çıkıntılı,
Buğday tarlaları ve dağ geçitleri var,
Ve meyve bahçeleri çiçek açar.

Geceleyin gökte milyonlarca galaksiler, ve gün ışığında
düğünde danseden güzel dostlar…”

Sorarsın embriyoya niçin o, -erkek, ya da kız-, kalır karanlıkta
kapamış gözlerini kümeste oturur gibi.

Dinle cevabını.

“Başka dünya yok.”
Ben başımdan ne geçtiyse onu bilirim.
Hayâl görüyor olmalısın.

Mevlâna

Çeviren: Vehbi Taşar

WEAN YOURSELF

Little by little, wean yourself.
This is the gist of what I have to say.
From an embryo, whose nourishment comes in the blood,
move to an infant drinking milk,
to a child on solid food,
to a searcher after wisdom,
to a hunter of more invisible game.
Think how it is to have a conversation with an embryo.
You might say, "The world outside is vast and intricate.
There are wheatfields and mountain passes,
and orchards in bloom.
At night there are millions of galaxies, and in sunlight
the beauty of friends dancing at a wedding."
You ask the embryo why he, or she, stays cooped up
in the dark with eyes closed.

Rumî, Essential Rumî, Coleman Barks


Gönderen: Vehbi 01 05 2006 - 11:38

ZİKİRDEN SONRA

Simdi birşey görüyorum dinleyicilerimde
benim aynı şekilde devam etmeme izin vermeyen.

Okyanus tekrar içeri akar
ve köpüklü bir engel diker,
sonra geri çekilir.

Bir süre sonra,
tekrar içeri girecektir.

Bu dinleyiciler daha çok işitmek istiyorlar
ziyarete gelen sufî ve onunla zikreden
arkadaşlarının hikayelerini.
Fakat aradaki farkı tanı.

Zannetme ki alelâde bir hikayede
normal bir karakterdir bu.

Coşturucu zikir bitti.
Tabak tabak yemekler ortaya çıktı.

Sufî eşeğini hatırladı
onu bütün gün taşıyan.

Orada bir hizmetçiye seslendi, “Aman
git ahıra ve arpayı bolca karıştır samanla
hayvan için. Aman.”

“Sen böyle şeylere endişe etme.
Herşeyin çaresine bakıldı.”

“Fakat arpayı önce ıslattığına emin olmak istiyorum.
O ihtiyar eşektir, ve dişleri sallanıyor.”
“Neden söylersin bunu bana?
Gerekli emirleri verdim.”

“Fakat selesini usulca çıkarıp
yarasının üzerine de merhem sürdün mü?”

“Ben bu gibi sorunları olan binlerce ziyaretçiye
hizmet ettim, ve hepsi memnun
ayrıldılar. Burada sen aileden gibisin.
Endişe etme. Zevkine bak.”

“Fakat suyunu biraz ısıttın mı, ve sonra
arpasına eklendin mi azıcık saman?”

“Efendi, ben senin namına utanıyorum.”

“Ve aman,
ahırda durduğu yerin altındaki taş ve pisliği de süpür,
ve içine biraz kuru toprak serpiştir.”

“Allah aşkına, efendi,
benim işimi BANA bırak!”

“Ve sırtını kaşağıladın mı?
Bayılır ona.”

“Efendi, ben şahsen
mesulüm bütün bu işlerden!”

Hizmetçi dönüp gitti bütün hızıyla…
sokaktaki arkadaşlarına katılmak için.

Sufî uykuya yattı ondan sonra
ve korkunç rüyalar gördü eşeği hakkında,
kurtun nasıl paramparça ettiğini onu
veya bir hendeğe düştüğünü aciz.

Ve rüyaları doğru çıktı!
Eşeği tamamiyle ihmal ediliyordu, zayıf ve zorla nefes alarak,
bütün gece boyunca yiyeceksiz ve içeceksiz.
Hizmetçi yapacağım dediği şeylerin hiçbirini yapmamıştı.

Böyle gaddar ve boş dalkavuklar vardır
hayatında. Eşek-bakım işini kendin
dikkatle yap.

Başka kimseye itimat etme bu iş için.
Seni methedecek ikiyüzlüler vardır,
fakat aldırmazlar sağlığına
kalbindeki eşeğin.

Bütün dikkatini topla ve ve gerçek gıdanın
nerden geldiğinin avında bir aslan gibi hareket et.
Dağıtma dikkatini seni-kandıran gürültülerle
hiçbir çeşit.

Çeviren: Vehbi Taşar

AFTER THE MEDITATION

Now I see something in my listeners
that won’t let me continue this way.

The ocean flows back in
and puts up a foam barrier,
and then withdraws.

After a while,
it will come back again.

This audience wants to hear more
about the visiting sufi and his friends
in meditation. But be discerning.

Don’t think of this as a normal character
in an ordinary story.

The ecstatic meditation ended.
Dishes of food were brought out.

The sufi remembered his donkey
that had carried him all day.

He called to the servant there, “Please
go to the stable and mix the barley generously
with the straw for the animal. Please.”

“Don’t worry yourself with such matters.
All things have been attended to.”

“But, I want to make sure that you wet the barley first.
He’s an old donkey, and his teeth are shaky.”
“Why are you telling me this?
I have given appropriate orders.”

“But did you remove the saddle gently,
and put salve on the sore he has?”

“I have served thousands of guests
with these difficulties, and all have gone away
satisfied. Here, you are treated as family.
Do not worry. Enjoy yourself.”

“But did you warm his water
just a little, and then add only a bit of straw
to the barley?”

“Sir, I am ashamed for you.”
“And please, sweep the stall clean of stones and dung,
and scatter a little dry earth in it.”

“For God’s sake, sir,
leave my business to me!”

“And did you currycomb his back?
He loves that.”
“Sir! I am personally
responsible for all these chores!”

The servant turned and left at a brisk pace…
to join his friends in the street.

The sufi then lay down to sleep
and had terrible dreams about his donkey,
how it was being torn to pieces by a wolf,
or falling helplessly in ditch.

And his dreaming was right!
His donkey was being totally neglected, weak and gasping,
without food or water all night long.
The servant had done nothing he said he would.

There are such vicious and empty flatterers
in your life. Do the careful,
donkey-tending work.

Don’t trust that to anyone else.
There are hypocrites, who will praise you,
but who do not care about the health
of your heart-donkey.

Be concentrated and leonine
in the hunt for what is true nourishment.
Don’t be distracted by blandishment-noises,
of any sort.

Essential Rumî, Coleman Barks
















Gönderen: Vehbi 01 05 2006 - 18:15

Khunuk ân kas ke chu mâ shud, hame taslîm u rezâ shud
Geruv-e 'ishq u junûn shud, guhar-e bahr-e safâ shud.

Mevlâna

Mutludur bizim gibi olan, herşeyi teslim etmiş ve gönlü hoş olan.
Aşk ve deliliğe yeminli olan, saflık denizinde mücevher olan.

Çeviren: Vehbi

Gönderen: Vehbi 02 05 2006 - 11:41

BOŞLUK

Farkı göz önünde tut
bizim işlerimizle Tanrının işleri arasındaki.

Biz çoğu kez sorarız, “Niye böyle yaptın?”
veya “Neden böyle hareket ettim?”
Biz kendimiz hareket ederiz, ve yine de her yaptığımız iş
Tanrının yaratıcı etkisidir.

Geri dönüp analizini yaparız ömrümüzde geçmiş
olayların, fakat görmenin başka bir yolu vardır,
mantıkla anlaşılmaz, bir-anda-geriye-ve-ileriye-doğru görüş.

Yalnız Tanrı anlayabilir onu.
Şeytan kabahat buldu, “Sen benim düşmeme neden oldun,”
Oysa Adem Allaha dedi ki, “Biz bunu kendimize yaptık.”
Bu pişmanlıktan sonra, Allah Adem’e sordu, “Ben herşeyi
önceden bildiğime göre, neden o sebebi kullanarak savunmadın kendini?”

Adem cevap verdi, “Korktum ve saygılı olmak istedim.”

Her kim saygıyla davranırsa saygı alacaktır.
Her kim tatlılık getirirse ona badem tatlısı ikram olacaktır.
İyi kadınlar iyi erkeklerle beraber olmaya çekilir.

Arkadaşına saygı göster.
veya ona kaba davran,
ve gör ne olacağını?

Aşk, şimdi bir olay anlat bize nasıl serbestçe hareket
etmemize rağmen yine de zorlanışımızın gizemini
açıklayan. Bir el, inme inmiş titrer.
Ötekisi sarsılır, çünkü onu tokatlayıp ittin.

İki titreme de Allah’tan gelir.
Fakat birisi için kendini suçlu hissedersin,
ve ötekine ne oldu?

Bunlar entellektüel sorulardır. Ruh maddeye
başka türlü yanaşır.
Ömer’in bir zamanlar bir dostu varmış, bilim adamı,
Bu’l-Hakam, pürüzsüzmüş deneysel sorunları
çözümlemekte, fakat aydınlatma ve keramet konularında.
gidemezmiş Ömer’in peşinden.

Şimdi geri donelim Âyet’e, “Ve O seninledir,
nerede olursan ol,” fakat ben onu ne zaman bıraktım ki!

Cahillik tanrının hapishanesidir
Bilmek Tanrının sarayı.

Biz Tanrı’nın bilinçsizliğinde uyur
Tanrının açık elinde uyanırız.

Tanrının yağmurunu ağlar
Tanrının şimşeğini güleriz.

Döğüşmek ve barışçıllık
her ikisi yer alır Tanrı’nın içinde.

Biz kimiz o halde
bu karmaşık arap saçı dünyada,
gerçekte sadece bir tek, düz
çizgiden ibaret olan aşağıda
ALLAH sözcüğünün başlangıcında?

Hiçbirsey.
Biz
boşluğuz.

Mevlâna


Herkesleysen ve benimle değilsen,
sen hiç kimseylesin.
Hiç kimseyle değilsen ve benimleysen,
sen herkeslesin.
Böyle sınırlamak yerine kendini herkesle olmaya,
herkes ol.
Bu kadar çok şey olduğun zaman, sen hiç birşeysin.
Bomboş.

Mevlâna

Çeviren: Vehbi Taşar


EMPTINESS

Consider the difference
in our actions and God's actions.

We often ask, "Why did you do that?"
or "Why did I act like that?"

We do act, and yet everything we do
is God's creative action.

We look back and analyze the events
of our lives, but there is another way
of seeing, a backward-and-forward-at-once
vision, that is not rationally understandable.

Only God can understand it.
Satan made the excuse, YOU caused me to fall,
whereas Adam said to God, We did this
to ourselves. After this repentance,
God asked Adam, Since all is within
my foreknowledge, why didn't you
defend yourself with that reason?

Adam answered, I was afraid,
and I wanted to be reverent.

Whoever acts with respect will get respect.
Whoever brings sweetness will be served almond cake.
Good women are drawn to be with good men.

Honor your friend,
Or treat him rudely,
and see what happens!

Love, tell an incident now
that will clarify this mystery
of how we act freely, and are yet
compelled. One hand shakes with palsy.
Another shakes because you slapped it away.

Both tremblings come from God,
but you feel guilty for the one,
and what about the other?

These are intellectual questions.
The spirit approaches the matter
differently. Omar once had a friend, a scientist,
Bu'l-Hakam, who was flawless at solving
empirical questions, but he could not follow Omar
into the area of illumination and wonder.

Now I return to the text, "And He is with you,
wherever you are," but when have I ever left it!

Ignorance is God's prison.
Knowing is God's palace.

We sleep in God's unconsciousness.
We wake in God's open hand.

We weep God's rain.
We laugh God's lightning.

Fighting and peacefulness
both take place within God.

Who are we then
in this complicated world-tangle,
that is really just the single, straight
line down at the beginning of ALLAH?

Nothing.
We are
emptiness.

When you are with everyone but me,
you are with no one.
When you with no one but me,
you’re with everyone.
Instead of being so bound up with everyone,
be everyone.
When you become that many, you’re nothing.
Empty.

Mevlâna, “Essential Rumî” Translated by Coleman Barks with John Moyne



Gönderen: Vehbi 02 05 2006 - 17:14

Not: Yukardaki Boşluk isimli şiirde “…dünyada… Allah sözcüğünün başındaki düz çizgi…” mısrasının iki anlamı var. Birincisi Arapça’da allah sözcüğü düz çizgiyle başlıyor (aşağıda Arapça Allah sözcüğünü kopye ettim--sağdan sola doğru okunuyor.) İkinci anlamı ise, Kuran’da Fatiha suresinde`el-sirat `el-mosteqiim, mısrası; yani “düz çizginin üstünde” demek.
اللّه
Saygılarımla,
Vehbi


Gönderen: Vehbi 02 05 2006 - 20:00

Tu nîz del'kabâbî darmân ze dard yâbî
Gar gerd-e dard gardî, farmân-e man gerefte.

Sen de kalbi kırıklardansın, dermanını aşkta bulacaksın
beni dinleyip koşarsan bu rahatsızlığın peşinden eğer

Mevlâna
Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 06 05 2006 - 13:10

BAYRAK YOK

Alıcılar arardım sözcüklerim için.
Şimdi biri bana sözcüklerden uzakta durmak için
para versin isterim.

Bir sürü derin imaj yarattım hepsi çekiciydi,
İbrahim ve İbrahimin babası Azarla sahneler,
İkonlarla da de ün salmıştı.

Yaptıklarımdan o kadar çok yorulmuştum ki.

Günün birinde şekilsiz bir imaj geldi bana
ve bıraktım yapmayı.

Başka birini bul dükkana bakmak için,
Ben imaj-yapmak işinden vazgeçtim.

En sonunda anladım
Delilikten gelen özgürlük ne demektir.

Rastgele bir imaj gelir aklıma. Haykırırım,

“Çık Dışarı!” Dağılır gider.

Yalnızca sevgi.

Yalnızca bayrağın içine girdiği kulp,
ve rüzgâr. Bayrak yok.

Mevlâna

Çeviren: Vehbi Taşar


NO FLAG

I used to want buyers for my words.
Now I wish someone would buy me away from words.
I’ve made a lot of charmingly profound images,
scenes with Abraham, and Abraham’s father, Azar,
who was also famous for icons.
I am so tired of what I’ve been doing.
Then one image without form came,
and I quit.
Look for someone else to tend the shop.
I’m out of the image-making business.
Finally I know the freedom
of madness.
A random image arrives. I scream,
“Get out!” It disintegrates.
Only love.
Only the holder the flag fits into,
and wind. No flag.

“No Flag” from THE ESSENTIAL RUMI, tr. Coleman Barks with John Moyne (Edison, NJ: Castle Books, 1997), pp. 28-29.

Gönderen: Vehbi 08 05 2006 - 21:13

KAYBOL SESLENİRKEN

Tanrım, dedi Davud, bizi gereksinmediğin halde,
Ne diye bu iki dünyayı yarattın?

Gerçek cevap verdi: Ey zamanın tutuklusu,
Ben şefkatin ve cömertliğin gizli bir hazinesiydim,
ve bu hazine bilinsin istedim,
bir ayna yarattım onun için: parlayan yüzü, kalp;
karanlık gerisi, dünya;
eğer hiç yüzünü görmediysen, gerisinden memnun kalırdın.

Çamur ve samandan bir ayna yaptı mı hiç kimse?
Gene de çamuru ve samanı temizle,
ve ortaya bir ayna çıksın.

Meyve suyu bir süre fıçıda mayalanıncaya dek,
değildir şarap. Kalbinin parlak olmasını istiyorsan eğer ,
biraz iş yapman gerek.

Sultanım etimin ruhuyla konuştu:
Tıpkı bıraktığın gibi döndün,
Nerde hediyelerimin kalıntıları?

Biliriz alşimi bakırı altına çevirir.
Bu güneş Tanrının lütfundan ne cübbe ne de taç ister.
Şapkasıdır yüzlerce kel kafanın,
örtüsüdür on tane çıplağın.

İsa alçakgönüllülükle oturdu bir eşeğin arkasında, benim çocuğum!
Meltem rüzgârı eşek üstünde nasıl koşturabilir?
Ruh, bul yolunu, yere yakın olanı bulmaya çalışan bir akarsu gibi.
Sebep, yolunda yürü kendi çıkarını düşünmeyenlerin, sonsuza dek.

Tanrı yı o kadar çok hatırla ki sen unutulasın.
Bırak gözden yok olsun seslenen ve seslenilen;
kaybol seslenirken.

Mevlâna
Çeviren: Vehbi Taşar

Be Lost in the Call

Lord, said David, since you do not need us,
why did you create these two worlds?
Reality replied: O prisoner of time,
I was a secret treasure of kindness and generosity,
and I wished this treasure to be known,
so I created a mirror: its shining face, the heart;
its darkened back, the world;
The back would please you if you've never seen the face.
Has anyone ever produced a mirror out of mud and straw?
Yet clean away the mud and straw,
and a mirror might be revealed.
Until the juice ferments a while in the cask,
it isn't wine. If you wish your heart to be bright,
you must do a little work.
My King addressed the soul of my flesh:
You return just as you left.
Where are the traces of my gifts?
We know that alchemy transforms copper into gold.
This Sun doesn't want a crown or robe from God's grace.
He is a hat to a hundred bald men,
a covering for ten who were naked.
Jesus sat humbly on the back of an ass, my child!
How could a zephyr ride an ass?
Spirit, find your way, in seeking lowness like a stream.
Reason, tread the path of selflessness into eternity.
Remember God so much that you are forgotten.
Let the caller and the called disappear;
be lost in the Call.

"Love is a Stranger", Kabir Helminski
Threshold Books, 1993


Gönderen: Vehbi 11 05 2006 - 16:17

KAMIŞTAN YAPILAN NEYİN ŞARKISI

Kamışın ağzından dinle
ayrılığın hikayesini:

“Kesildiğimden beri kamış yataklarından
çıkarırım bu ağlamaklı sesi

Sevdiğinden ayrı kalan her kişi
anlar benim ne söylediğimi,

Kökünden koparılan herkes
gitmeyi özler geri.

Her toplantıda varım,
karışırım, gülerim, ve yas tutarım,

Herkesin sırdaşıyım, fakat onların pek azı duyarlar
sesimin sakladığı sırları.

Yoktur onları duyacak kulakları.
Ruhtan dışarı uçan vücut,

vücudun üstünde ruh: saklanmaz
bu ikisinin nasıl karıştığı. Fakat ruhu görmek

bizlere verilmemiş. Kamıştan yapılmış ney
ateştir, rüzgâr değil. Senin de için boş olsun onun gibi.”

Dinle aşk ateşinin nasıl karıştığını
ney seslerine, şaşkınlığın

şarapta eridiği gibi. Ney dostdur
perdeyi yırtmak isteyen

ve çekip atan herkesle. Ney,
yara ve merhem birleşimi. Samimiyet

ve özlemek samimiyeti, bir
şarkı. Felaketli bir teslim oluş

ve güzel bir sevgi, birlikte ikisi. Bunu
gizlice duyan kişi, kendinden geçti.

Dilin tek bir müşterisi var, kulak.
Şeker kamışından yapılan neyin bu kadar çok etkisi var

şeker yapmayı öğrendiği için
kamış yataklarından. Çıkardığı ses

herkesin. İstemekle geçen günler,
bırak geçsinler üzülmeden

isterlerse istesinler. Nerde olsan ol içinde kal onun
böyle temiz ve içi boş bir sesin.

Her susuzluk tatmin edilir; sufîler denen
bu balıkların susuzluğundan başka,

engin bir zarafet okyanusunda yüzerler
ve nedense hâla onu özlerler!

Halbuki, hiç kimse her gün gıda almadan
durmaz onun içinde.

Eğer varsa duymak istemeyen birisi
kamıştan yapılan neyin sesini,

sohbetimizi kısa keselim,
helâlleşelim ve gidelim.

Çeviri: Vehbi Taşar



THE REED FLUTE'S SONG
by Jalalu'ddin Rumi, excerpted from Coleman Barks' translation in The Essential Rumi


Listen to the story told by the reed,
of being separated.

"Since I was cut from the reedbed,
I have made this crying sound.

Anyone apart from someone he loves
understands what I say.

Anyone pulled from a source
longs to go back.

At any gathering I am there,
mingling in the laughing and grieving,

a friend to each, but few
will hear the secrets hidden

within the notes. No ears for that.
Body flowing out of spirit,

spirit up from body: no concealing
that mixing. But it's not given us

to see the soul. The reed flute
is fire, not wind. Be that empty."

Hear the love fire tangled
in the reed notes, as bewilderment

melts into wine. The reed is a friend
to all who want the fabric torn

and drawn away. The reed is hurt
and salve combining. Intimacy

and longing for intimacy, one
song. A disastrous surrender

and a fine love, together. The one
who secretly hears this is senseless.

A tongue has one customer, the ear.
A sugarcane flute has such effect

because it was able to make sugar
in the reedbed. The sound it makes

is for everyone. Days full of wanting,
let them go by without worrying

that they do. Stay where you are
inside such a pure, hollow note.

Every thirst gets satisfied except
that of these fish, the mystics,

who swim a vast ocean of grace
still somehow longing for it!

No one lives in that without
being nourished every day.

But if someone doesn't want to hear
the song of the reed flute,

it's best to cut conversation
short, say good-bye, and leave.

Gönderen: Vehbi 12 05 2006 - 21:58

Ruba'ie #4

Ân-kas ke tô-râ nafas konad ô tanhâ,
tanhâ naghozârad-at miyan-é sodâ.
dar khâneh-é tasvîr-é tô ya'ni del-é tô,
bar royânad dô sad harîf-é zîbâ.

Mevlâna

4 üncü Rübaî

O seni yalnız başına öyle güzel şekillendirdi,
bırakmayacakdır dertlerinle yalnız başına seni.
Fakat senin kendi kalbin olan imajların evinde,
İkiyüz kalp yükseltecektir gönlünü ferah tut diye.

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 12 05 2006 - 23:04

Ruba'ie #6

Ân-vaqt ke bahr-é kôll shavad zât marâ,
rûshan ghardad jamâl-é zarrât marâ.
z-ân mî-sûzam chô sham'a tâ dar rah-é éshq,
yek vaqt shavad jômleh-é awqât marâ.

Mevlâna

6ıncı Rübaî

Hertarafımı örtmüş denize dönerken özüm benim
Gurur verici yücelikte parlar bütün atomlarım.
Aşk yolunu görürüm, bir kandil gibi alev alırım,
O bir an, bütün anlarını sarabilir günlerimin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 13 05 2006 - 21:39

Ruba'ie #12

Afsôus ke bî-ghâh shôd-o mâ tanhâ,
Dar daryâ-î karâneh-`ash nâ-peydâ.
Keshty-o shab-o qamâm-o mâ mi-rânîm,
Dar bahr-é khûdâ be-fazl-o tofiq-é khûdâ.

Mevlâna

12inci Rübaî

Vakit geç oldu ve ah ne yazık yalnızız denizin üstünde,
Aklımız baştan gitmiş arar dururuz gözükmeyen sahili.
Gece gök bulutlarla kaplı yön verecek yıldız yok gemiye.
Tanrının lütfuyla yelken açarız gene onun sayesinde.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 14 05 2006 - 04:39

Ruba'ie #14

Awwal be-hezâr lotf be-nvâkht marâ,
Akhar be-hezâr qûsseh bo-ghdâkht marâ.
Chon mohreh-é mehr-é khish mi-bâkht marâ,
Chon man hameh ô shodam, bi-yandâkht marâ.

Mevlâna

14üncü Rübaî

İlkönce bin bir çeşit şefkatle beni bağrına bastı,
Sonra bin bir çeşit işkenceyle cezalandırdı beni.
Gönlünce oynattı tezgâhımı aşkının oyununda,
Ve kendimi kaybedince Onda, fırlattı attı beni.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 14 05 2006 - 16:23

Ruba'ie #20

Ay Khâjeh be-khâb, var nabînî mâ râ,
Tâ sâl-e deghar, deghar nabînî mâ râ.
Ay-shab har dam ke jâneb-e mâ negharî,
Bî Roûshanî-e sahar nabînî mâ râ.

Mevlâna

20inci Rübaî

Beni görmeyeceksin burada Efendi, uykulu gözlerimle,
Başka şekilde görmeyeceksin beni başka bir yıl geçse bile.
Ey gece: An be an yatarken bana doğru, bak üzerime benim,
Şafak ışığından başka hiçbir ışıkta seçmeyeceksin beni.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 15 05 2006 - 02:30

UZUN SİCİM

Fare çok sevdiği kurbağaya sorar,
“Bilirmisin
senin benim için ne olduğunu? Gün boyu,
çalışmak için bana enerji verensin. Geceleyin,
benim en derin uykum.
Fakat beraber olabilirmiyiz
zamanın dışında da, içinde olduğu gibi?

Fiziksel olarak, yalnızca sabah kahvaltısında birlikteyiz.
Günün geri kalanında senin yokluğun
bütün hasret çekmelerimin içine girer!
beş yüz defa daha çok içerim
sanki doymamak hastalığım varmış gibi yemek yerim.
Yardım et bana!

Biliyorum, ben deymem buna ama,
senin cömertliğin o kadar büyük ki!

Bırak gün ışığın parlasın bu bir parça hayvan tersinin üzerinde,
ve kurusun ki yakıt olarak kullanılabileyim
hamamın ışığını yakmak ve suyunu ısıtmak için.

Yaptığım korkunc ve aptalca şeylere bak,
ve şifalı otlar ve yabangülleri büyült onlardan

Güneş toprakla birlikte yapar bu işi.
Düşün ne şan ve şerefler yaratabilir Allah
bütün işlenen günahların gübrelerinden!”

Fare devam eder yalvarmaya, “Dostum,
Biliyorum çirkin gözüküyorum sana.
kendi kendime de çirkin gözüküyorum!
Tam anlamıyla çirkinim!
Fakat bak bana, üzülmeyecekmisin
ben ölünce? Oturmayacakmısın mezarımın başında
biraz ağlayaraktan?
Bütün istediğim senden
biraz benimle olman
ben hala yaşarken!
Şimdi istiyorum seni ben. ŞİMDİ!”

Zengin bir zat alışmıştı şereflendirmeyi Sufînin birini
ona gümüş sikkeler vererekten.

“Ey gönlümün efendisi, bir gümüş sikke mi istersin şimdi,
yoksa yarın sabah kahvaltısında üç tane mi?”

Sufî cevap verdi,
“Şimdi elimde olan dünden kalmış yarım sikkeyi
daha fazla severim ben bütün bir sikke vaatinden bugünün,
ya da yarının yüz tanesinden.
Sufî çocuğudur şimdinin.”

Fareye geri dönelim, şunu diyen,
“Şimdi’nin şamarında peşin para vardır. Şamarlar at
enseme, her yerime!”

Yüz tane evrenin ruhunun ruhu benim ruhum,
bu “şimdi-nehrinde” su ol ki yasemin çiçekleri
yükselsin kenarında , ve çok uzakta birisi
farkedebilsin çiçek renklerini, burda su olduğunu
anlamak için.

“İşaret yüzdedir.” Bir meyve bahçesine bakıp
Dün gece yağmur yağıp yağmadığını anlayabilirsin.
İşaret o tazeliktir.

Fare tekrar konuşur,
“Dostum, ben topraktan yapıldım,
ve toprak için. Su sensin.

Kıyıda dikilip seni çağırıyorum hep.
Acı bana. Seni suyun içinde izleyemem.
Bir yol var mıdır görüşebilmemiz için?
Bir haberci? Bir hatırlatan kişi?”

İki dost birlikte karar verdi cevap
uzun, ve hasretle uzayan! bir sicim, bir ucu
farenin ayağına bağlanmış ve ötekisi kurbağanın,
sicimi çekerek gizli bağlantıları hatırlanabilirdi
ve ikisi buluşabilirlerdi birbirleriyle,
ruhun vücutla yaptığı gibi.

Kurbağaya benzeyen ruh sık sık vücuttan kaçar
ve süzülür mutlu sularda. Sonra, fare olan vücut
çeker sicimi, ve ruhun aklından geçer,
Allah kahretsin!
Nehir kenarına gidip o kafası dağınık fareyle
konuşmak zorundayım.

Daha cok işiteceksin bu konudan bahsedildiğini
Gerçekten uyandığın zaman Kıyamet Gününde!

Fare ve kurbağa böylece bağladılar sicimi birbirlerine,
Kurbağa’nın önsezisi ona dediyse de
bir karışıklığın bekleneceğini.

Hiçbir zaman ihmal etme bu önsezileri.
Ufacık bir tiksinti bile hissediyorsan birşeyi yapmak için,
onu dikkatle dinle. Bu uyarılar Tanrı’dan gelir.

Kâbeye doğru gitmeyi reddeden savaş filinin
hikayesini hatırla. O yöne doğru felç olmuş, fakat
son hızla gider Yemen’e doğrultulduğu vakit.
Görülmeyenden ona gelen bir iç-bilgisi vardır.

Aynı şekilde Yakup Peygamberin öbür oğulları
Yusuf’u bir yolculuğa götürdükleri vakit iki gün için,
Yakup’un yüreği yandı bu yolculukdan dolayı, ve doğru çıktı bu,
ilâhi kader galip geldiyse de sonunda
kötü şeyler olacağının ön-haberine rağmen;
herzaman olduğu biçimde.
Herzaman kör bir adam değildir
çukura düşen. Bazen gözü gören de düşer.

Kutsal bir kişi bile bazen çukura düşebilir,
kadın ya da erkek olsun,
fakat daha yükseğe çıkar geçirdiği sıkıntılar yüzünden,
kaçar birçok aldatıcı görünüşlerden,
kaçar geleneksel dinden,
kaçar kendini bu kadar bağlamış olduğu
olağanüstü şeylerden.

Düşün OLAĞANÜSTÜ ŞEYLER nasıl
yokluk çölünden çıkıp bu var oluşun içinde
sürü halinde biraraya gelir.
Gece gündüz gelip dururlar uzun bir sıraya girip,
Birbirlerinden sırayı kaparaktan,
“Çık dışarı, şimdi sıra benim!”

Bir oğul ergenlik yaşına gelir, ve babası toplanır gider.
Bu olağanüstü şeylerin yeri birçok yolun kesiştiği
bir yol kavşağına benzer,
herşey herçeşit değişik yoldan gelip gider.

Biz duruyormuşuz gibi gözükürüz,
fakat gerçekte hareket ediyoruz, ve olağanüstü şeylerin
fantazileri kayıyor içimizden
perdelerin arasından kayan düşünceler gibi.
Onlar herbirimizin içinde var olan derin bir sevgi
kuyusuna giderler.
Kavanozları doldururlar ve sonra terkederler.

Geldikleri bir kaynak vardır onların,
ve bir çeşme vardır içinde buranın.
Cömert ol.
Minnettar ol. Olamazsan itiraf et.

Bilemeyiz
ilâhi zekânın
aklından ne geçtiğini!

Ben kimim,
ortasında dikilen
bu düşünce trafiğinin?

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar


















Gönderen: Vehbi 26 05 2006 - 15:43

Ruba'ie #25

Ay Doûst, be-doûstî qarînîm tô râ,
har jâ ke qadam nahî zamînîm tô râ.
Dar mazhab-e Âsheqî ravâ key bâshad,
Âlam tô bebînîm -û- na-bînîm tô râ.
Mevlâna


25inci Rübaî
Ey dost, bizler dostlukta sadık yoldaşın olduk senin;
Nereye ayağını koysan toprağın olduk senin.
Aşk mezhebimizin kanunu bu olabilir mi hiç,
Tüm âlemi görmek fakat yüzünü görmemek senin?

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 05 2006 - 23:44

AŞIKLAR

Ey aşıklar! Ey aşıklar!
Dünyadan gitmenin zamanı geldi.
Ruhumun kulağında yıldızların derinlerinden
Gelen bir davul çalar.

Deve sürücümüz işinin başında;
Kervanımız hazırlanıyor.
O bizden af diler rahatsızlık verdi diye,
Sorar neden uykudayız biz yolcular.

Heryerde mırıltısı duyulur yola çıkışımızın;
Mumlar gibi yıldızlar bizi mavi peçelerin ardından atar.
Ve sanki apaçık yaparmış gibi görünmeyeni
Harikulâde insanlar ortaya çıkar.

Mevlâna Celâlettîn-i-Rumî
Divanı Şemsi Tebrîz, XXXVI

Çeviren: Vehbi Taşar

LOVERS

O lovers, lovers it is time
to set out from the world.
I hear a drum in my soul's ear
coming from the depths of the stars.

Our camel driver is at work;
the caravan is being readied.
He asks that we forgive him
for the disturbance he has caused us,
He asks why we travelers are asleep.

Everywhere the murmur of departure;
the stars, like candles
thrust at us from behind blue veils,
and as if to make the invisible plain,
a wondrous people have come forth.

Mevlâna Celâlettîn-i-Rumî
The Divani Shamsi Tabriz, XXXVI

Gönderen: Vehbi 01 06 2006 - 23:03

GÜNDOĞUMU YAKUTU

Sabahın erken saatinde,
şafaktan hemen önce, sevgili ve sevgilisi uyanır
ve su içerler.

Sorar sevgilisi, “Beni mi seversin daha çok yoksa kendini mi?
Gerçekten, bana doğruyu söyle kesin.”

Sevgili der, “Birşey yok benden kalan.
Ben yakut gibiyim gündoğuşuna kaldırılıp tutulan.
Hâla bir taşmıdır o, yoksa kırmızıdan
yapılmış bir dünya mı? Yoktur direnci gün ışığına.”

İşte bu yüzden Hallaj , Ben Allahım, dedi,
ve gerçeği söyledi!

Yakut ve gün doğuşu birdir.
Yürekli ol ve disipline sok kendini.

Kulak ve duymak ol tamamiyle,
ve kulağına küpe gibi tak bu güneş-yakutunu.

Çalış. Kazmaya devam et kuyunu
Düşünme bile çalışmayı bırakmayı.
Oralarda bir yerlerdedir su.

Teslim et kendini hergünki uygulamalara
Kapı üstünde halkadır
hakkını vermen onlara.

Sürdür kapıya vurmanı, ve içerdeki sevinç nasılsa
açacaktır sana bir pencereyi
ve bak dışarıya,
kim var orada?

Mevlâna- The Essential Rumi Coleman Barks
Çeviren: Vehbi Taşar

THE SUNRISE RUBY

In the early morning hour,
just before dawn, lover and beloved wake
and take a drink of water.

She ask, "Do you love me or yourself more?
Really, tell the absolute truth."

He says, "There’s nothing left of me.
I’m like a ruby held up to the sunrise.
Is it still a stone, or a world
made of redness? It has no resistance
to sunlight."

This is how Hallaj said, I am God,
and told the truth!

The ruby and the sunrise are one.
Be courageous and discipline yourself.

Completely become hearing and ear,
and wear this sun-ruby as an earring.

Work. Keep digging your well.
Don’t think about getting off from work.
Water is there somewhere.

Submit to a daily practice.
Your loyalty to that
is a ring on the door.

Keep knocking, and the joy inside
will eventually open a window
and look out to see who’s there.

Mevlâna- The Essential Rumi Coleman Barks






Gönderen: Vehbi 01 06 2006 - 23:23

Not: Bu şiirde anlatılan gözetleyenle gözetlenenin aynı olması kavramı aynen Budist meditasyonunda da olmasına rağmen Mevlâna bunu çok daha güzel anlatmıştır. Nitekim şiirde kullanılan, ve benim “uygulama” olarak çevirdiğim sözcük aslında şiirde “meditasyon pratiği” anlamında kullanılmıştır.

Eğer bu konuyu daha iyi anlamak isteyeniniz varsa Amazon.com da çok ucuz bir fiyata satılan aşağıdaki küçük kitabı alıp okumanızı öneririm. 20. yüzyılın başında yaşamış olan Hint filosofu Krishnamurti yazmıştır bu kitabı. “Freedom from the Known,” by Jiddu Krishnamurti.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 06 06 2006 - 03:43

ODA YOK ŞEKİL İÇİN

Sokakta karşıdan karşıya geçtiğin gece
dükkanından ve evinden
mezarlığa,

duyacaksın açık mezarın içinden
sana seslenen beni, ve hatırlayacaksın
herzaman nasıl birlikte olduğumuzu.

Ben senin varlığının belirgen
bilinç-koçanıyım, kendinden geçerken de aynı
yorulmuş kendinden-nefret ederken de aynı.

O gece, yılan ısırığının korkusundan
ve karıncaların kaşıntısından kaçtığın zaman, işiteceksin
benim tanıdık sesimi, göreceksin mumun yakılışını,
koklayacaksın tütsüyü, bütün öbür aşıklarının
içindeki aşık tarafından hazırlanan sürpriz yemeği.

Bu kalp kargaşalığı işaretimdir benim
mezarda tutuşan sana.

Öyle sızlanma kefenle
ve mezar yolunun tozuyla.

Onlar yırtılıp açılacak ve yıkanıp gidecektir
Son karşılaşmamızın müziğinde.

Ve arama beni insan şeklinde,
ben senin bakışının içindeyim. Oda yok
şekil için bu kadar güçlü aşkta.

Çal davulu ve bırak konuşsunlar şairler.
Bu kendini arıtma günüdür
zaten olgunlaşmış olanlar ve başlatılanlar için aşk yoluna.

Biz ölünceye kadar gerek yok beklemeye!
İsteyecek daha çok şey vardır burda paradan
ve ün kazanmaktan ve kızarmış eti ısırmaktan başka.

Şimdi, ne koyalım adını bu yeni tür göz-dikip-bakma evinin
kentimizde yeni açılmış olan, insanların sessizce
oturup ve serbestçe bakışlarını döktüğü
ışık gibi, cevap verir gibi?


Mevlâna Celâlettin-i-Rumî (From Essential Rumî, Coleman Barks)
Çeviren: Vehbi Taşar


NO ROOM FOR FORM
Mevlâna Celâlettin-i-Rumî

On the night when you cross the street
from your shop and your house
to the cemetery,

you'll hear me hailing you from inside
the open grave, and you'll realize
how we've always been together.

I am the clear consciousness-core
of your being, teh same in
ecstasy as in self-hating fatigue.

That night, when youe scape the fear of snakebite
and all irritation with the ants, you'll hear
my familiar voice, see the candle being lit,
smell the incense, the surprise meal fixed
by the lover inside all your other lovers.

This heart-tumult is my signal
to you igniting in the tomb.

So don't fuss with the shroud
and the graveyard road dust.

Those get ripped open and washed away
in the music of our finally meeting.

And don't look for me in a human shape.
I am inside your looking. No room
for form with love this strong.

Beat the drum and let the poets speak.
This is a day of purification for those who
are already mature and initiated into what love is.

No need to wait until we die!
There's more to want here than money
and being famous and bites of roasted meat.

Now, what shall we call this new sort of gazing-house
that has opened in our town where people sit
quietly and pour out their glancing
like light, like answering?

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî (From Essential Rumî, Coleman Barks)

Gönderen: Vehbi 15 06 2006 - 22:42

BİR YOL VARDIR

Bilginin aktığı bir yol vardır
ses ve varlık arasında.
Açılır disiplinli sessizlikte.
Kapanır dolanıp duran konuşmayla

Çeviren: Vehbi Taşar


THERE IS A WAY

There is a way between voice and presence
where information flows.
In disciplined silence it opens.
With wandering talk it closes.

Mevlâna

Gönderen: Vehbi 16 06 2006 - 02:28

KAZANMAYACAKTIR BU ONUN GÖNLÜNÜ

Sebep der,
Etkili ve güzel sözlerle gönlünü kazanacağım.

Aşk der,
Sessizliğimle gönlünü kazanacağım.

Ruh der,
Nasıl kazanabilirim artık onun gönlünü
Herşeyim zaten ona ait değil mi?

O birşey istemez, o kendine dert edinmez
Aramaz çoşkun bir mutluluk halini –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Tatlı şarapla ya da altınla?...

Duygulara bağlı değildir o –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Çin’in bütün zenginliğiyle?

O bir melektir,
İnsan şeklinde gözükse bile.
Melekler bile uçamazlar onun varlığında –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Göksel bir şekil alaraktan?

O Tanrının kanatlarında uçar,
Yediği yemek saf ışık –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Fırında pişmiş bir somun ekmekle?

O ne bir tüccar ne de esnafdır –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
büyük bir kâr projesiyle?

O ne kördür, ne de kolayca aldatılır –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Ölüm döşeğine düşmüş bir hasta gibi yatarak yatakta?

Çıldırıp saçlarımı yolsam,
Suratımı toprağa sürtsem –
Bu nasıl gönlünü kazanacak onun?

O herşeyi görür –
Nasıl aldatabilirim onu ben hiç?

Ün arayan biri değildir,
Şairlerin övgülerine tutkun bir prens değil –
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Şiirsel mısralar ve akıcı kâfiyelerle?

Görünmez şeklinin şanı
Doldurur bütün evreni
Nasıl kazanabilirim gönlünü o halde
Yalnızca bir cennetin vaadiyle?

Yeryüzünü güllerle örtebilirim,
Okyanusu gözyaşlarıyla doldurabilirim,
Gökleri övgülerle sallayabilirim –
Bunların hiçbirisi kazanmayacaktır onun gönlünü.

Yalnızca bir tek yolu vardır gönlünü kazanmanın onun,
Bu benim Sevgilimin –

Onun ol Onun.


Mevlâna Jalaluddin-i-Rumi

Çeviren: Vehbi Taşar



THIS WILL NOT WIN HIM

Reason says,
I will win him with my eloquence.

Love says,
I will win him with my silence.

Soul says,
How can I ever win him
When all I have is already his?

He does not want, he does not worry,
He does not seek a sublime state of euphoria -
How then can I win him
With sweet wine or gold? . . .

He is not bound by the senses -
How then can I win him
With all the riches of China?

He is an angel,
Though he appears in the form of a man.
Even angels cannot fly in his presence -
How then can I win him
By assuming a heavenly form?

He flies on the wings of God,
His food is pure light -
How then can I win him
With a loaf of baked bread?

He is neither a merchant, nor a tradesman -
How then can I win him
With a plan of great profit?

He is not blind, nor easily fooled -
How then can I win him
By lying in bed as if gravely ill?

I will go mad, pull out my hair,
Grind my face in the dirt -
How will this win him?

He sees everything -
how can I ever fool him?

He is not a seeker of fame,
A prince addicted to the praise of poets -
How then can I win him
With flowing rhymes and poetic verses?

The glory of his unseen form
Fills the whole universe
How then can I win him
With a mere promise of paradise?

I may cover the earth with roses,
I may fill the ocean with tears,
I may shake the heavens with praises -
none of this will win him.

There is only one way to win him,
this Beloved of mine –

Become his.

-- Jalaluddin Rumi


Gönderen: Var Samsa 16 06 2006 - 13:42

QUOTE (Vehbi @ Jun 15 2006, 05:42 PM)
BİR YOL VARDIR

Bilginin aktığı bir yol vardır
ses ve varlık arasında.
Açılır disiplinli sessizlikte.
Kapanır dolanıp duran konuşmayla

Çeviren: Vehbi Taşar


THERE IS A WAY

There is a way between voice and presence
where information flows.
In disciplined silence it opens.
With wandering talk it closes.

Mevlâna

smile.gif

İnsanın içini bir ürperiş sarıyor. Bu kadar kısa, bu kadar basit...


Vehbi bey bu şiirler sizin çevirilerinizle Türk okuyucusuna ulaşmalı... Mutlaka!

Selamlar, sevgiler,


l.e.o.

Gönderen: Vehbi 16 06 2006 - 19:06

Sayın Var Samsa,

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Sizi her ne kadar tanımıyorsam da, çocukluğumdan beri duyduğum şu şiiri sizin için bir kez de kendi ağzımdan Türkçe’ye çevireyim.

Saygılar ve sevgilerimle,

Vehbi

GEL

Gel, gel, gel, kim olursan ol.
İster yolunu şaşıran, ister tapınan, ister aşka düşüp terkedilen ol.
Hiç farketmez.
Bizimkisi bir umutsuzluk kervanı değil.
Söz verip sözünü
bin kere bozduysan da gel.
Gel, gel, gel, bir kez daha, gel.

Çeviri: Vehbi Taşar

COME

Come, come, whoever you are.
Wonderer, worshipper, lover of leaving.
It doesn't matter.
Ours is not a caravan of despair.
Come, even if you have broken your vow
a thousand times
Come, yet again, come, come.

Mevlâna



Gönderen: Vehbi 21 06 2006 - 17:42

BAK AŞKA …

Bak aşka…
nasıl karışır
aşık olanla

bak ruha
nasıl birleşir yeryüzüyle
ona yeni hayat verir

Ne diye bu kadar meşgulsün
Şunla bunla ya da iyiyle kötüyle
Dikkat et herşey nasıl birbirine uyar

ne gerek var herşeyden konuşmaya
bilinenden ve bilinmeyenden
bak nasıl bilinmeyen içine birleşir bilinenin

niye ayrı düşünürsün
bu ömrü ötekinden
biri öncekinden doğmuşken

kalbine ve diline bak
biri sezer fakat sağır ve dilsizdir
öteki sözlerle ve işaretlerle konuşur

bak suya ve ateşe
yere ve rüzgâra
düşmanlara ve dostlara hepsine aynı anda

kurt ve kuzu
aslan ve geyik
uzak ama beraberdir

bak birliğine bunun
ilkbaharın ve kışın
ekinoksda açıkça gözükür

sen de dostlarınla karışmalısın
yer ve gök
karıştığı için yalnız senin ve benim için

şekerkamışı gibi ol
tatlı fakat gürültüsüz
karışma acı sözlerle beraber

sevgilim büyür
tam benim kalbimden
daha ne kadar birleşme olabilir


Mevlâna Celâlettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar


LOOK AT LOVE...

Look at Love...
how it tangles
with the one fallen in love


look at spirit
how it fuses with earth
giving it new life


why are you so busy
with this or that or good or bad
pay attention to how things blend


why talk about all
the known and the unknown
see how unknown merges into the known

why think separately
of this life and the next
when one is born from the last


look at your heart and tongue
one feels but deaf and dumb
the other speaks in words and signs


look at water and fire
earth and wind
enemies and friends all at once


the wolf and the lamb
the lion and the deer
far away yet together


look at the unity of this
spring and winter
manifested in the equinox


you too must mingle my friends
since the earth and the sky
are mingled just for you and me

be like sugarcane
sweet yet silent
don't get mixed up with bitter words


my beloved grows
right out of my own heart
how much more union can there be


Mevlâna Celâlettin-i-Rumî
Çeviren: Coleman Barks



Gönderen: Vehbi 27 06 2006 - 03:23

PEK ÇOKTUR KAYGILARIN

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî

Ey ruh!
Pek çoktur kaygıların.
Dersin ki,
ben senin başını döndürürüm.
Neden kaygılanırsın o zaman,
azıcık bir baş ağrısından?
Dersin ki,
ben senin ceylanınım.
Neden kaygılanırsın o zaman,
şurda burda bir aslan görmekten ?
Ey ruh!
Pek çoktur kaygıların.
Dersin ki,
ben ay-yüzlü güzel şeyinim senin.
Neden kaygılanırsın o zaman
ayın dönemlerinden ve senelerin geçişinden?
Ben senin arzu kaynağınım, dersin,
ben sana heyacan veririm.
Neden kaygılanırsın o zaman
Şeytanın eline oynamaktan?
Ey ruh,
pek çoktur kaygıların.
Bak kendi haline,
ne olmuşsun sen.
Şimdi bir şeker kamışı tarlasısın,
Bana ne niye surat asarsın?
Aşkın kanatlı atını
terbiye ettin sen.
Ne diye kaygılanırsın
bir eşeğin ölümünden?
Ben senin içini ısıtıyorum dersin.
Nedendir öyleyse bu soğuk iç çekişin?
Göklerin çatısına eriştin.
Neden bu tozlu dünyaya kaygılanırsın?
Ey ruh,
pek çok kaygılanırsın sen.
Beni tanıdığından beri,
usta bir şarkıcı oldun,
şimdi hünerli bir binicisin,
hangi düğümü olsa çözebilirsin.
Neden kaygılanırsın
ömrün kısacık tasmasından?
Ağırdır kolların
her türlü hazinelerle.
Neden kaygılanırsın,
yoksulluk konusunda sen?
Sen Yusuf’ sun,
güzel, kuvvetli,
inancında sebat etmiş;
bütün Mısır sarhoş olmuş
senin yüzünden.
Neden kaygılanırsın
güzelliğine kör olanlardan,
şarkılarına sağır olanlardan?
Ey ruh,
pek çok kaygılanırsın sen.
Dersinki, oda arkadaşın
aşkın kalbidir,
en iyi arkadaşındır o kız senin.
Dersin ki, sıcağısın
fırınının her Sevgilinin.
Dersin ki uşağısın
Ali’nin sihirli kılıcı Zülfikâr’ın.
O halde her ufak bir hançerden
neden hâla kaygılanırsın sen?
Ey ruh,
Pek çoktur kaygıların.
Gördün kendi kuvvetini senin.
Gördün kendi güzelliğini senin.
Gördün altından yapılmış kanatlarını kendinin.
Neden kaygılanırsın,
daha az olan herhangi bir şey için?
Sen gerçeğin kendisi olan
ruhsun, ruhtan geldin, ruhtan geldin.
Sen kendisisin güvenliğin,
aşıklar ruhunun barınağısın sen.
Ey sultanların sultanı,
ve her türlü kralların,
neden kaygılanırsın?
Sessiz dur, balık gibi,
ve içine gir şu hoş denizin.
Şimdi derin suların içindesin,
hayatın cayır cayır yanan ateşinin.
Neden kaygılanırsın sen?


Çeviren: Vehbi Taşar



YOU WORRY TOO MUCH

Oh soul,
you worry too much.
You say,
I make you feel dizzy.
Of a little headache then,
why do you worry?
You say, I am your antelope.
Of seeing a lion here and there
why do you worry?
Oh soul,
you worry too much.
You say, I am your moon-faced beauty.
Of the cycles of the moon and
passing of the years
why do you worry?
You say, I am your source of passion,
I excite you.
Of playing into the Devils hand,
why do you worry?
Oh soul,
you worry too much.
Look at yourself,
what you have become.
You are now a field of sugar canes,
why show that sour face to me?
You have tamed the
winged horse of Love.
Of a death of a donkey,
why do you worry?
You say that I keep you warm inside.
Then why this cold sigh?
You have gone to the roof of heavens.
Of this world of dust, why do you worry?
Oh soul,
you worry too much.
Since you met me,
you have become a master singer,
and are now a skilled wrangler,
you can untangle any knot.
Of life's little leash
why do you worry?
Your arms are heavy
with treasures of all kinds.
About poverty,
why do you worry?
You are Joseph,
beautiful, strong,
steadfast in your belief,
all of Egypt has become drunk
because of you.
Of those who are blind to your beauty,
and deaf to your songs,
why do you worry?
Oh soul,
you worry too much.
You say that your housemate is the
Heart of Love,
she is your best friend.
You say that you are the heat of
the oven of every Lover.
You say that you are the servant of
Ali's magical sword, Zolfaghar.
Of any little dagger
why do you still worry?
Oh soul,
you worry too much.
You have seen your own strength.
You have seen your own beauty.
You have seen your golden wings.
Of anything less,
why do you worry?
You are in truth
the soul, of the soul, of the soul.
You are the security,
the shelter of the spirit of Lovers.
Oh the sultan of sultans,
of any other king,
why do you worry?
Be silent, like a fish,
and go into that pleasant sea.
You are in deep waters now,
of life's blazing fire.
Why do you worry?

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî

Gönderen: Vehbi 16 07 2006 - 12:26

DELİLİĞİN GÜLÜ

‘Denge’, ‘ölçülü hareket etme’, ‘uygun davranış’ konularında saçma sapan konuşurlar.

Kapılarından birine gizlice şunu yazdım:

“Bildiğini sanırsın.
Sen öldün çok önceleri:
Gördüğünü mü sanarsın?
Sebep senin gözlerini yedi.”

En küçük atomun sınırlarının ötesinde küçüldüm,
En uzak yıldızdan daha uzağa genişledim.
Rumi’den bütün geri kalan
Yalnız bu bahçe, gülümseyen yemişle.

Bu mucize, hergün şafak ve gün batımı gibi
Ekmek kadar normal, sevişmekten sonra uyku gibi,
Ona bakarsam, kendi imajımı görürüm,
Kendiminkine bakarsam, Onunkini, aşk ateşi.

Öğüt kendini değirmende, çıkar elbiselerini
Kör eden sevgi dolu sessizliğe
Kal orada görünceye kadar
Işığa bakıyorsun,
Onun kendine ait asla yaşlanmayan gözleriyle.

Birzamanlar ben de senin gibiydim, okumuş ve “aklı başında”,
Ben de aşıklarla alay ettim,
Şimdi sarhoşum, çılgına döndüm, zayıfladım ısdırapla.
Kimse emniyette değil! Dikkat et kendine.

Yalnız şarabı koklamayı gereksinirsin
Her boşlukta alev alev yanan görme gücü için.
Ne alevlerdir onlar şarabın güzel kokusundan gelen!
Hayalinde canlandır şarap olduğunu sen.

Sevdiklerini söylerler, ve böylesine itinalı ayırımlar yaparlar,
Ateşi görmüş olsalardı onlar eğer, isimlendirebilirlermiydi onu alev alev?
Bir anlık delilik, ruhları bir harabeye döner.
Dua ederim hepsi için: Harap et onları ölmeden evvel.

İkiliği eskimiş bir bulaşık bezi gibi çöpe attım
Bütün zamanları ve alemleri görürüm ve bilirim
Bir olarak, Bir, herzaman Bir.
Öyleyse ne yapmam gerek sana kimin konuştuğunu kabul ettirmek için?
Kabul et ve herşeyi değiştir!
Bu Tanrı’nın duvarlarından yankı yapan kendi sesindir.

Ben günlerce bu dünyada değilim
Ne de dışındayım onun
Ne “burada” ne “orada”
Yalnızca sessizlik, ışık, boşluk.

Ne söylenirse söylenilsin, ne düşünülürse düşünülsün
Ben Senin içindeyim ve ben Senim.
Anlayamaz bunu hiç kimse
Aklını kaybedinceye dek.

En kuru, en beyaz, uzamında,
Acı’nın sonsuz çölünün,
Akıl sağlığımı kaybettim
Ve bu gülü buldum.

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar

ROSE OF MADNESS

"They prattle of 'balance', of 'moderation', of 'decorum'.

I wrote on one of their doors in secret:

"You think you know,
You died long ago:
"You think you see?
reason ate your eyes."

I have shrunk beyond the smallest atom,
Expanded further than the last star.
All that is left of Rumi is only
This garden, laughing with fruit."

"This miracle, daily as dawn and sundown
Normal as bread, as sleep after love,
If I look at Him, I see my own image,
If I look at my own, I see His, flame."

"Grind yourself, strip yourself down.
To blind loving silence.
Stay there, until you see
You are gazing at the Light,
With its own ageless eyes."

"I was once like you, enlightened and "rational",
I too scoffed at lovers,
Now I am drunk, crazed, thin with misery.

No one is safe! Watch out."

You only need smell the wine.
For vision to flame from each void.
Such flames from wine's aroma!
Imagine if you were the wine."

They say they love, and make such dainty distinctions,
If they'd seen the Fire, could they name it, flame by flame?
One moment of madness, their soul would be a ruin.
I pray for them all: Ruin them before they die.

I have thrown duality away like an old dishrag.
I see and know all times and worlds,
As One, One, always One.
So what do I have to do to get you to admit who is speaking?
Admit it and change everything!
This is your own voice echoing off the walls of God.

For days I am not in the world
Nor am I out of it
Not "here" not "there"
Only silence, light , space.

Whatever is said or thought
I am in you and I am you.
No one can understand this
Until he has lost his mind.

In the dryest, whitest, stretch,
Of pain's infinite desert,
I lost my sanity,
And found this rose.

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî

Gönderen: Vehbi 16 07 2006 - 17:57

YOKTUR O KADAR YÜCE BİR MELEK

“O fısıldadı, yoktur o kadar yüce bir melek
Ki ona verilebilinir bir an için
Sana sonsuza dek verilmiş olan.
Ve ben kafamı eydim, şaşırarak.

Benim kalbim, o avare derviş,
Bana unutuş şarabını döktü.
Sendeleyerek yürürüm Evine Şarabın
Dansederek, dansederek, bu eski cübbeyi çekerek.

Nasıl ümit edebilirsin Sevgili’yi tanımayı
Her hücrede Seven Kişi olmadan?
Ve Seven Kişiysen en sonunda, aldırmazsın.
Farketmez bildiğin ya da bilmediğin—gerçek olan yalnız Aşktır.

Eğer İlâhi Sarhoşluğun bir damlası düştüyse
Dünyada herkesin aklının üstüne,
Dünya ve onun varlıkları, özgür irade, ve söz dinleme-
Hepsi, hepsi, bir anda gözden kaybolacaktır.

İnsanın varlık gemisinin yelkeni inanmaktır.
Varsa yelken, rüzgâr onu
Bir kuvvet ve şaşılacak şey yerinden ötekisine taşır.
Yelken yoksa, bütün sözcükler rüzgârlardır.

Onu gördüğünü söylersin, fakat gözlerin iki taştır.
Onu tanıdığını söylersin, fakat içinde hiçbirşey titremez.
“Ben” dersin gene, Onun haşmetinden nasıl hayatta kaldığını anlatırken:
Onu görmüş olan hiç kimse şimdiye kadar hayatta kalmamıştır.

Dînin gerçek yapıtı sürekli şaşkınlık yaratmasıdır.
Bununla demek istediğim arkanı Ona dönmekten gelen şaşkınlık değil-
Demek istediğim – kör coşkunlukla cayır cayır yanmak, Tanrının içinde boğulmak ve Aşkla sarhoş olmaktır.

Aşkın içine çekilmiş olanların yoldaşlığını yeğle.
Sana patikayı açanları dinle; dinle, ve bir söz bile söyleme.”

Mevlâna Celalettîn-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar

THERE IS NO ANGEL SO SUBLIME

"There is no angel so sublime, He whispered,
Who can be granted for one moment
What is granted you forever.
And I hung my head, astounded.

My Heart, that dervish vagabond,
Poured me the wine of oblivion.
I stagger to the House of Wine
Dancing, dancing, dragging this old cloak.

How can you ever hope to know the Beloved
Without becoming in every cell the Lover?
And when you are the Lover at last, you don't care.
Whatever you know or don't - only Love is real.

If one drop of Divine Drunkenness fell
On the intellects of everyone in the world,
The world and its beings, free will, and obedience -
All, all, would vanish in a moment.

The sail of the ship of man's being is belief.
When there is a sail, the wind can carry him
To place after place of power and wonder.
No sail, all words are winds.

You say you have seen Him, but your eyes are two stones.
You say you have known Him, but nothing in you trembles.
You still say "I" when you speak of surviving His glory:
No one who has seen It has ever survived.

The real work of religion is permanent astonishment.
By that I don't mean in astonishment turning your back on Him -
I mean - blazing in blind ecstacy, drowned in God and drunk on Love.

Choose the company of those withdrawn in love.
Listen to those who open the path to you; listen, and don't say a word."

Mevlâna Celalettîn-i-Rumî









Gönderen: Vehbi 18 07 2006 - 18:32

AÇGÖZLÜLÜK, KISKANÇLIK VE NEFRET

Açgözlülüğü, kıskançlığı, ve nefreti at kalbinden.
Kötü düşünceler ve kızgınlık – bırak gitsinler.
İnkar et bunu ve kaybedersin, kes kayıplarını böylece.
İtiraf et bunu ve büyür kazançların süratle.

Mevlâna Celalettin-i-Rumî
#1459, Rumi’nin Külliyat-ı-Şemsi Tebrîzisinden
(Tahran, Amir Kabir, 1988) Badiozzaman Forouzanfar tarafından yayına hazırlanmıştır.
Çeviren: Vehbi Taşar

GREED, JEALOUSY AND HATRED

Throw greed, jealousy, hatred out of your heart.
Evil thoughts and temper - let them go.
Deny this and you lose, so cut your losses.
Own this and your profits quickly grow.

#1459, from Rumi's Kolliyaat-e Shams-e Tabrizi
Edited by Badiozzaman Forouzanfar (Tehran, Amir Kabir, 1988).


Gönderen: KIRMIZI 18 07 2006 - 19:58

keyifli bir yolculuk oldu, verdiğiniz emekler için teşekkürler..
sağolun...))

Gönderen: Vehbi 18 07 2006 - 20:15

Sayın Kırmızı,
Siz de çok sağolun. Bastığınız Hayyam rubaisi’de çok güzeldi.
Saygılarımla,
Vehbi

Gönderen: Vehbi 21 07 2006 - 15:03

EY GÜNEŞ
Mevlâna Celalettin-i-Rumî

EY GÜNEŞ, evimizi bir kez daha ışıkla doldur!
Bütün dostlarını sevindir ve bütün düşmanlarını kör et!
Tepenin gerisinden yüksel, taşları yakutlara çevir
Ve ekşi üzümleri şaraba döndür!
Ey Güneş, bağımızı yeniden tazele,
Ve kırları hurilerle ve yeşil pelerinlerle doldur!
Aşıkların doktoru, gökyüzünün lambası!
Kurtar aşıkları! Yardım et çile çekene!
Yalnız yüzünü gösterirsen- dünya ışıkla dolar!
Fakat kapatırsan onu eğer, en karanlık gecedir!

Çeviren: Vehbi Taşar


O SUN

O SUN, fill our house once more with light!
Make happy all your friends and blind your foes!
Rise from behind the hill, transform the stones
To rubies and the sour grapes to wine!
O Sun, make our vineyard fresh again,
And fill the steppes with houris and green cloaks!
Physician of the lovers, heaven's lamp!
Rescue the lovers! Help the suffering!
Show but your face - the world is filled with light!
But if you cover it, it's the darkest night!

Mevlâna Celalettin-i-Rumî

Gönderen: Vehbi 23 08 2006 - 16:40

Mevlânanın bu unutulmaz masalını ben kendim de pek çok eşek kaybettiğim için buraya koyuyorum.

Saygılarımla,

Vehbi


BİR EŞEK KONUSUNDA ŞARKI
Mevlâna Celalettin-i-Rumî

Bu anlattıklarım tehlikeleri konusundadır
kendi ruhsal yaşamınızda başkalarını taklit etmenin.

Dostla kendi başına tanış.
Bencilliği yok etmeye çalış
o sınırların dışındaki bir sese.

Dolaşan bir sufi eşeğiyle geldi
çok fakir olan bir sufi cemiyetine.
Eşeği yedirdi ve ona su verdi,
hizmetcisiyle bıraktı onu, ve içeriye girdi.

Orda oturan bir grup sufi, hemen
eşeği sattı ve yiyecek ve mumlar satın aldı
bir ziyafet için.
Dergâhta şenlik vardı!
Artık sabır ve üç-günlük oruç yoktu!

Eğer zenginseniz ve karnınız toksa, gülmeyin
fakirin düşüncesizliğine.
Onların davranışı ruhlarından değildir,
fakat birtakım gereksinmeden dolayı davranıyorlardır böyle.

Yolcu eğlencelere katıldı.
Ona devamlı özen gösterdiler,
kucaklayarak onu, şereflendirerek onu.
Sema başladı.
Mutfaktan duman geliyordu,
toz ayaklardan yere vuruyordu,
ve kendinden geçmişti dans edenler özlemden.

Elleri havada sallanıyordu.
Alınları kürsüyü karşıdan karşıya süpürüyordu alçaktan.
Çok uzun süre olmuştu olalı böyle bir vesile.

Sufiler herzaman uzun süre beklemek zorundadırlar
arzuladıkları şeyler için. O yüzden bu kadar fazladır
iştahları!
Ama az yiyen Sufi
değişiktir, fakat onlardan yalnız bir tane var
her bini için. Gerisi
onun koruması altında yaşar.

Sema gidişatına devam etti
ve bitti. Şair derin bir hüzünlü şarkı söylemeye başladı,
“Eşek gitmiştir evlâdım. Gitti eşeğin senin.”

Herkes katıldı şarkıya, ellerini çırparak ve söylerek
tekrar ve tekrar, “Eşek gitmiştir evlâdım.
Gitti eşeğin senin.”
Ve ziyaretçi sufi
bütün hepsinden daha ateşli söyledi şarkıyı. En sonunda,
şafak söktü, ve pek çok vedalar edip ayrıldılar birbirlerinden.
Ziyafet odası boşalmıştı. Adam bavulunu çıkardı
ve hizmetçisini çağırdı,
“Nerede benim eşeğim?”
“Şuna bak!”
“Sen neden bahsediyorsun?”
“Sattılar senin eşeğini! O yüzden yaptık
böyle bir töreni!”

“Yine gelip söylemedin bana?”
“Birkaç defa yanına geldim, fakat sen her seferinde
o kadar yüksek sesle şarkı söylüyordun ki, ‘bildiğini sandım.'
Bir sır vardır zannettim içinde .”
“Evet.
“Onların sevincini taklit etmemdi benim neden olan buna.”

İyi sevinçleri bile dostların ilkönce
bir yansıma yaratır sende. Kal onlarla
o gerçekleştirilinceye kadar.
Buradaki taklit
adamın arzusundan geldi şereflendirilmek için.
Sağır etti onu
devamlı söylenilen şeye.
Unutma yalnız bir tek sebep vardır
yapmak için birşeyi: Dostla buluşmaktır
tek gerçek ödeme.

Çeviren: Vehbi Taşar

A SONG ABOUT A DONKEY
Rumi

The following is about the dangers
of imitating others in your spiritual life.

Meet the Friend on your own.
Try to dissolve out of selfishness
into a voice beyond those limits.
A wandering sufi came with his donkey
to a community of sufis who were very poor.
He fed the donkey and gave it water,
left it with his servant, and went inside.

Immediately, a group of the resident sufis
sold the donkey and bought food and candles
for a feast.
There was jubilation in the monastery!
No more patience and three-day fasting!


If you are rich and full-fed, don't laugh
at the impulsiveness of the poor.
They were not acting from their souls,
but they were acting out of some necessity.

The traveler joined in the festivities.
They paid constant attention to him,
caressing him, honoring him.
The sema began.
There was smoke from the kitchen,
dust from the feet hitting the floor,
and ecstasy from the longing of the dancers.
Their hands were waving.
Their foreheads swept low across the dais.
It had been a long wait for such an occasion.

Sufis always have to wait a long time
for their desire. That's why they're such
great eaters!
The sufi who feeds on light, though,
is different, but there's only one of those
in a thousand. The rest live under
that one's protection.

The sema ran its course
and ended. The poet began to sing a deep grief song,
"The donkey is gone, my son. Your donkey is gone."
Everyone joined in, clapping their hands and singing
over and over, "The donkey is gone, my son.
Your donkey is gone."
And the visiting sufi
sang more passionately than all the rest. Finally,
it was dawn, and they parted with many good-byes.
The banquet room was empty. The man brought out
his baggage and called to his servant,
"Where's my donkey?"
"Look at you!"
"What do you mean?"
"They sold your donkey! That's how we had
such a celebration!"

"Why didn't you come and tell me?"
"Several times I came near, but you were always
singing so loudly, 'The donkey's gone,
the donkey's gone,' that I thought you knew.
I thought you had a secret insight."
"Yes.
It was my imitation of their joy that caused this."

Even the good delight of friends is at first
a reflection in you. Stay with them
until it becomes a realization.
The imitation here
came from the man's desire to be honored.
It deafened him to what was being
so constantly said.

Remember there's only one reason
to do anything: a meeting with the Friend
is the only real payment.

Gönderen: Vehbi 24 08 2006 - 11:44

NAMAZLARINI SEVEN HİZMETÇİ
Mevlâna

Tan yeri ağarırken zengin bir adam,
hamama gitmek istedi.
Hizmetçisi Sungur’u uyandırdı,
“Hey! Oyna yerinden! Al leğeni
ve havluları ve kili yıkanmak için
ve haydi hamama gidelim.”

Sungur hemen topladı gerekli şeyleri,
ve başladılar yürümeye kenarında yolun.

Camiyi geçerlerken, ezan okunmaya başladı.
Sungur beş-vakit namaz kılmayı severdi.
“Aman efendi, lütfen,
sen hele otur şu sırada dinlen kısa bir süre için öylece ben 98inci âyeti okuyabileyim,
şöyle başlayan,
“Ey sen kölesine şefkatle davranan ...”

Efendi sıranın üstünde oturdu Sungur içerdeyken.
Namaz bittiği zaman, hoca ve bütün namaz kılanlar
çıkıp gittiler, fakat Sungur hâla içerdeydi. Efendi bekledi
ve bekledi. En sonunda bağırdı içine caminin,
“Sungur,
Ne diye çıkmazsın dışarı sen?”
“Çıkamam. Bu akıllı kimse
izin vermiyor bana. Azıcık daha sabret.
İşitirim seni orda dışardan.”
Efendi yedi kere bekledi,
ve ondan sonra bağırdı. Sungur’un cevabı hep aynıydı,
“Daha değil. Daha o hazır değil çıkmama benim.”
“Fakat hiç kimse yok orda senden başka. Herkes gitti bir tek sen kaldın.
Kim oturtur orda seni bunca süredir kımıldamadan?”

“Beni burda tutan aynıdır
seni dışarda tutanla.
Aynıdır seni içeri sokmayan, beni dışarı bırakmayanla.”

Okyanus izin vermez balığının kendinden dışarı çıkmasına.
Ne de bırakır kara hayvanlarını içersine
güç farkedilen ve narin balıkların oynadıkları yerin.

Kara yaratıkları hantal hantal yerde yürür.
Hiçbir akıllılık değiştiremez bunu. Yalnız bir açacak vardır
kilitini açan bu konuların.

Unut biçim vermelerini. Unut kendini. Dinle Dostunu senin.
O kimseye tümüyle itaatkâr olduğun vakit,
sen özgür olacaksın.


Coleman Barks, “Essential Rumî”, İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 09 2006 - 01:47

İMRA’Ü ‘L- KAYS
Mevlâna Celalettin-î- Rumi

İmra’ü ‘l- Kays, Arapların kralı,
çok yakışıklıydı, ve bir şair, aşk şarkılarıyla dolu.

Kadınlar ona ümitsizce aşıktı.
Herkes severdi onu, fakat bir deneme geldi
bir gece onu tamamiyle değiştiren.
Bıraktı krallığını ve ailesini.
Derviş cübbesi giydi ve dolaştı
bir havadan, bir manzaradan, ötekisine.

Aşk yok etti onun kral-kendisini
ve onu Tabuğa götürdü, orda çalıştı bir süre için
tuğlalar yaparak. Birisi Tabuk kralına haberini götürdü
İmra’ü ‘l- Kays’ın, ve kral onu ziyarete geldi
geceleyin.
“Kralı Arapların, yakışıklı Yusuf’u bu devrin,
hükümdarı iki imparatorluğun, biri ülkelerden oluşan,
ve diğeri kadınların güzelliğinden,
Eğer razı olursan benimle kalmaya,
Şeref duyacağım bundan. Vazgeçersin sen krallıklardan,
çünkü istersin daha fazlasını krallıklardan.”

Tabuk Kralı böylece devam etti,
övmeyi İmra’ü ‘l- Kays’ı ve konuşarak din biliminden
ve felsefeden. İmra’ü ‘l- Kays sessizliğini sürdürdü.
Sonra aniden eğildi ve birşey fısıldadı
ikinci kralın kulağına, ve o saniye, o
ikinci kral da amaçsızca gezinen bir derviş oldu.

Onlar el ele bıraktılar kenti.
Ne krallık kuşaklarını aldılar, ne de taçlarını.

Aşk bunu yapar ve devam eder yapmaya.

Tadı bal gibidir büyüklere ve süt gibidir çocuklara.
Aşk son otuz-okkalık balyadır
Kayığı deviren o üstüne yüklediğinde.

Böylece gezindiler etrafında Çin’in kuşlar gibi
gagalayarak tahıl kırıntılarını. Nadiren konuştular
tehlikeli ciddiyeti yüzünden
bildikleri sırrın.

O aşk-gizemi konuşulursa tatlı bir şekilde, ya da kızgınlıkla,
yüz bin tane kafayı keser bir sallayışta.
Ruhun çayırında otlanır bir aşk-aslanı,
yaklaşırken bu gizemin palası.
O bir öldürmektir herhangi bir yaşamdan daha iyi.

Bütün dünya gücünün istediği, aslında,
bu zayıflıktır.

Böylece konuştular krallar yavaş seslerle,
ve dikkatle. Yalnız Tanrı bilir ne söylediler.

Kullandılar söylenemeyen sözcükler. Kuş dili,
Fakat bazı insanlar onları taklit ettiler, öğrendiler
bir kaç kuş ötüşünü, ve saygınlık kazandılar.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Mevlânanın Şemsle ilişkisi konusunda olduğunu tahmin ettiğim bu çok ilginç şiiri buraya İngilizcesini koymadan çeviriyorum. Bu şiiri İnternetde bulamadım. O yüzden İngilizcesini elle girmek zor oluyor. Eğer İngilizcesiyle ilgilenen varsa bana lütfen haber verin, bir boş zamanımda girerim. Benim Şems konusunda okuduğum hikayelere göre Şems-i-Tebrîzi bir kentten ötekine gezinen bir derviş olduğu dönemlerde tuğla işçisi olarak çalışır ve biraz tanınmaya başlayınca kazandığı parayı fakirlere dağıtarak başka bir kente doğru yola çıkarmış. Tebriz’den Suriye’ye ve oradan da Konya’ya böyle gelmiş.
Saygılarımla,
Vehbi Taşar









Gönderen: Vehbi 24 09 2006 - 03:34

CİNSEL İLİŞKİ İLE İLGİLİ ZORUNLULUK, BİR KADININ GÜLMESİNİN NE YAPABİLDİĞİ VE GERÇEK ERKEKLİK GÜCÜNÜN İÇERİĞİ
Mevlâna Celâlettin-i- Rumî

Birisi durup dururken Mısır Halifesine der,
“Musul Kralının bir cariyesi var hiç birine benzemez,
anlatılamayacak kadar güzel.
İşte şuna benzer.”
Ona benzeyen bir resmi kâğıda çizer.

Halife bardağını düşürür.
Hemen komutanını Musul’a gönderir
binlerce kişilik bir orduyla. Kuşatma bir hafta devam eder,
birçok ölü ve yaralıyla, surlar ve kuleler sallanır,
balmumu gibi yumuşar. Musul Kralı bir elçi gönderir
“Ne gerek var bu öldürmelere? Eğer şehri istiyorsanız,
bırakayım sizin olsun!
Eğer daha çok zenginlikse istediğiniz, o daha bile kolaydır.”

Komutan bir kâğıt parçası çıkarır
kızın resmi üstünde olan. Budur istediğim.
Güçlü Musul Kralı hemen cevap verir.
“Çıkarın onu dışarıya. Put puta tapana aittir.”

Komutan kızı görünce, aşık olur ona
Halife gibi. Gülmeyin buna.
Bu sevgi parçasıdır sonsuz aşkın aynı zamanda,
onsuz geçmez.dünya evrimden
Nesneler taşınırlar cansızlıktan bitkiselliğe
bitkisellikten kendilerine dönerler ruhla donatılmış, ısrarı yüzünden
kusursuzluğa ulaşmak isteyen her aşkın.

Bu komutana toprak verimli gözükür,
o yüzden tohumunu eker. Uyurken, kızı
rüyasında görür. Onun imajıyla sevişir,
ve beli fışkırır dışarıya.

Bir süre sonra uyanmaya başlar.
Yavaşça anlar ki kız orda değildir.
“Tohumumu yok yere verdim.
Bu düzenbaz kadını bir sınava koyacağım.”

Bedeninin komutanı olmayan bir önder, olamaz saygı duyulan
bir önder, beli toprağa dökülen böyle.
O şimdi bütün kontrolu kaybeder. Aldırmaz
ne Halifeye, ne de ölmeye.
“Aşık oldum,” der.

Böyle şehvet galeyanı geldiğinde harekete geçme.
Bir erbaptan nasihat iste.
Fakat komutan bunu yapamadı.

Karasevdası onun bir karasu dalgasıdır onu uzağa taşıyan.
Var olmayan birşeyden bir hayalet çıkar
kuyu karanlığında gözüken,
ve hayaletin kendisi yeterince güçlenir
gerçek aslanları çukura atacak kadar.

Biraz daha öğüt vereyim: tehlikelidir başka adamlara izin vermek
senin bakımında olan kadınlarla yakın ilişkileri olsun diye.
Pamuk ve ateş kıvılcımlarıdır onlar birlikte.
Zordur, neredeyse olanaksız, söndürmek.

Komutan doğruca Halifeye geri dönmez,
fakat onun yerine gözlerden uzak bir kırlıkta çadır kurar.
Cayır cayır yanarak, yeri gökten ayırdedemez.
Sağduyusu kaybolmuştur davul gibi bir sesin içinde,
işe yaramayan turp ve bir turpun oğlu
Halifenin kendisi bir sivrisinektir, hiçbirşey.

Ve tam bu ekin ekici kadının kilotunu yırtar
ve yatarken onun bacaklarının arasında, erkeklik organı kımıldayarak
doğruca hedefine, büyük bir kargaşalık olur
ve yükselen bir bağırışma çadırın dışındaki askerlerden gelen.
Komutan zıplar yerinden parlayarak çıplak poposu
ve koşar dışarı elinde palası.

Siyah bir aslan yakındaki bir bataklıkta
girmiş atların arasına. Karışıklık.
Aslan yirmi ayak zıplar havalara,
çadırlar dalgalanır okyanus gibi.

Komutan çabucak yaklaşır aslana,
kafasını ikiye ayırır bir vuruşta,
ve şimdi kadının çadırına koşuyor geri.

Gerildiği zaman onun güzelliğiyle yine,
erkeklik organı onun daha da fazla sertleşir.

Döğüşme, bir araya gelme, aslanla olduğu gibidir.
Erkeklik organı dimdik durur başından sonuna dek,
ve zayıfça saçmaz ortaya beli.
Güzel kişi hayrete düşmüş onun cinsel gücünden
Hemencecik büyük bir enerjiyle o da katılır komutanın enerjisine,
ve onların iki ruhları çıkar tek olarak onlardan.

Ne zaman iki kişi böyle bağlansa, bir başkası daha gelir
görünmeyen dünyadan. Belki de doğumla gelir,
eğer hiçbirşey önlemezse ana rahmine düşmeyi,
fakat bir üçuncüsü gelir herzaman, iki kişi birleşince sevgiyle,
ya da nefretle. Şiddetli nitelikler doğan
böyle birleşmeden gözükür manevi dünyada.

Tanıyacaksın onları gittiğin zaman oraya.
Ortaklıkların çocuklar taşır.
Dikkat et, onun için. Bekle, ve bilinçli ol
Gidip tanışmadan önce biriyle.
Unutma çocuklar vardır düşünülecek!

Onlarla yaşaman gereken ve bakman gereken çocuklar,
birbirlerinize olan güçlü duygularınızla doğan, varlıklar,
bir şekilleri, ve konuşmaları, ve yaşayacak bir yerleri olan.
Şimdi bile ağlıyorlar onlar senin için.
Unuttun bizleri. Gel geri.
Farkında ol bunun. Bir kadın ve bir erkek birlikte
herzaman manevi bir sonuç verir.

Komutanın bundan pek haberi yoktu. Düştü içine,
ve bir sinek gibi yapıştı üstüne bir çanak yayık ayranının,
bütünüyle içine çekerek bu aşk macerasını. Sonra,
aynı şekilde birdenbire kaybetti ilgisini. Kadına der,
“Bir tek laf bile yok bundan Halifeye.”

Onu götürür oraya ve Halife çarpılır kadına.
O yüzlerce defa daha güzeldir Halifenin hayal ettiğinden.

Belirli bir adam duygularını güzel sözlerle ifade edebilen bir hocaya sorar,
“Ne doğrudur ve ne yanlış?” “Bu yanlıştır:
Bir yarasa güneşten saklanır, güneşin düşüncesinden değil.
Düşüncedir korkuyu koyan yarasanın içine ve onu yönlendiren
mağaranın daha derinliklerine. Bir düşüncen vardır senin
düşmanın hakkında seni iliştiren bazı yoldaşlara.

Musa, içteki ışığı olan açığa vuruşun,
Sinai’in tepesini ışıkla tutuşturdu, fakat dağ
tutamadı o ışığı.

Aldatma kendini bu şekilde!
Bir düşüncesi olmak değildir yaşamak
hiçbirşeyin gerçeğini,.

Yoktur yüreklilik savaş düşüncesinde.
Resimlerle örtülüdür hamamın duvarı
ve pek çok gevezelikler kahramanlık hakkında. Kımıldatmaya çalış bir düşünceyi
kulaktan göze. O zaman senin yünlü kulakların
ışık lifleri kadar incelecektir.

Bütün bedenin bir ayna olur,
hep göz ve manevi nefes alış.
Bırak sevgiline kulağın yönetsin seni.”

Böylece Halife dehşetli aşık olmuştur bu kıza.
Krallığı gözden yok olur şimşek gibi.
Eğer sevgin uyuştuysa, şunu bil: sahip olduğun
gözden yok olduğu zaman, yalnızca bir rüyadır, bir kendini beğenmişlik, bıyık
arasından nefes. O seni öldürecekti.

Diyenler vardır, “Hiçbirşey devam etmez.”
Onlar yanlıştır. Her an derler,
Eğer başka bir gerçek var olsaydı,
Ben görürdüm onu. Bilirdim onun hakkında.”

Çocuk bir düşünce dizisini anlamadı diye,
büyükler mantıklı davranmaktan vaz mı geçsin?
Eğer makul insanlar evrende sevginin varlığını
hissetmiyorlarsa, bu demek değildir o orda değil.

Yusuf’un erkek kardeşleri Yusuf’un güzelliğini görmediler,
fakat Yakup onu hiç gözden kaybetmedi. Musa ilk önce
yalnız odundan bir değnek gördü, öteki görüşüne onun
o bir engerek yılanıydı ve bir nedendi panik yaratmak için.

Görme duyusu çelişkilidir bilmekle içteki.
Musa’nın eli bir eldir ve ışığın bir kaynağı.

Bu konular sonsuz ne kadar gerçekse o kadar gerçektirler,
fakat bazılarına dini hayaller gibi gelirler,
onlar yalnızca cinsel organların ve sindirim sisteminin
gerçek olduğuna inananlardır.

Dost’tan bahsetmeyin onlara
Diğerleri için, seks ve açlık solan imajlardır,
Ve Dost daha devamlı, sıkı sıkı buradadır.
Bırakın öncekiler kendi camilerine gitsinler, ve biz gidelim kendimizinkine.
Uzun süre konuşma şüphecilerle ya da onlarla
tanrısız olduklarını iddia eden kişilerle.

Böylece düşüncesi vardır Halifenin
güzel kadına girmek için
ve gelir kadına istediğini yapmak için.

Bellek erkeklik organını kaldırır, gererek onu düşüncesiyle
aşağıya doğru itmenin ve yukarı kaldırarak
zevkle o organı büyüten.
.
Fakat o bu şekilde yatarken kadınla,
aniden bir emir gelir Tanrıdan
zevk verici işleri durdurmak için. Çok ufak bir ses,
sanki bir fare yapıyormuş gibi. Erkeklik organı sarkar aşağıya,
ve arzu kayar gider.

O sanar fısıldayan ses bir yılandır
samandan yapılmış hasırdan yükselen. Kız onun sarkan organını görür
ve havada uçar gülme nöbetleriyle bu hayret verici şeye.
Komutanın aslanı nasıl öldürdüğünü hatırlar
erkeklik organı dimdik ayakta dururken.

Uzun ve yüksektir sesi onun kahkahalarının.
Ne düşünse arttırır kahkahasını,
afyon yutanların kahkahası gibi
komiktir herşey.

Her duygunun bir kaynağı ve onu açan bir anahtarı vardır.
Halifenin kızgınlıktan gözü döner. Kılıcını çeker.
“Nedir bu kadar eğlendirici? Söyle bana düşündüğün her şeyi,

Saklama hiç bir şeyi. Şu anda
ben gaipten haber alan bir kişiyim. Yalan söylersen eğer, kafanı keserim.
Gerçeği söylersen, sana vereceğim özgürlüğünü.”

Yedi tane Kuranı üstüste istif eder
ve yemin eder onların üstüne söylediğini yapacağını.
En sonunda kendi kendini bir araya toparladığı zaman
kız herşeyi anlatır büyük detayla. Kırlardaki çadırı,
aslanın öldürülüşünü,
kaptanın çadıra geri dönüşünü erkeklik organıyla
hâla bir gergedanın boynuzu kadar sert.

Ve karşılaştırır onu Halifenin kendi erkeklik organıyla
aşağı sarkan bir fare-fısıltısı yüzünden.
Saklı şeyler herzaman aydınlığa çıkarlar.
Kötü tohum ekme. Emin ol, geleceklerdir yukarıya.
Yağmur ve güneş ısısı onları havaya doğru yükseltir.
Yapraklar döküldükten sonra bahar gelir,
yeterince delil olan doğru olduğuna yeniden hayata gelmenin.
Sırlar Baharda açığa çıkarlar, toprak-dudaklardan dışarıya yaprağa
Endişeler şarap-başağrılarına dönerler.
Fakat şarap nereden geldi? Düşün.

Tomurcuklardan bir dal tohuma benzemez.
Bir adam beli andırmaz. İsa Cebrail’in
nefesinden geldi, fakat şekli ona benzemez.
Üzüm şarapa benzemez.
Sevginin hareketleri tohumlarıdır tamamiyle
değişik bir şeyin, bir yaşayan-yerin.
Hiç bir başlangıç gittiği yer gibi değildir.
Acımız nereden gelmiştir bilemeyiz.
Bilmiyoruz bütün yaptıklarımızı.
Belki de böylesi daha iyidir.
Buna rağmen acı çekeriz onun için.

Halife tekrar açıklığa kavuşur. “Kibiriyle
benim gücümün ben bu kadını başkasından aldım,
hiç şüphesiz, bu yüzden, birisi gelip vurdu kapıma.
Kim zina yaptıysa o bir pezevenktir
kendi karısı için.

Eğer incitirsen birini, çekersin
aynı incinmeyi kendine doğru. Benim hainliğim
dostumu bana hain hale getirdi. Bu tekrarlama
durmalı bir yerde. İşte, merhametle yapılan bir iş.

Seni komutana geri yollayacağım,
karılarımdan birisi seni kıskandı diyerekten,
Ve komutan yeterince cesur olduğundan
seni Musul’dan geri getirdiği için
evlenecektir o seninle.”

Bu erkeklik gücüdür bir peygamberin.
Halife cinsel bakımdan iktidarsızdı,
Fakat son derece güçlüydü onun erkekliği.

Gerçek erkekliğin özü tamamiyle bırakmak yeteneğidir
şehvet uyandıran alışkanlıkları. Komutanın
cinsellik içgüdüsünün şiddeti daha azdır bir kabuktan bile
Halifenin soyluluğuyla karşılaştırıldığında sona erdiren
şehvet eken ve gizlilik ve kincilik biçen çevrimi.

Çeviren: Vehbi Taşar

The Essential Rumî, Coleman Barks, Chapter 6, Controlling the Desire-Body, pp 55-61

Gönderen: Vehbi 27 09 2006 - 20:09

YAĞMUR MEVSİMİ
Mevlâna Celaleddîn-i-Rumi

Yağmur mevsimidir, kendime bir kanal kazarım;
Ümidiyle birleşmenin ellerimi çırparım.
Bulutlar gebedir aşk denizinden damlalarla;
Ben gebeyim o bulutlarla.
Söyleme müzisyen olmadığını, çırp ellerini!
Gel! Öğreteyim sana nasıl olunacağını.

Ne kadar parlak! Söylermisin bana o ev kimin?
Ben parlak evleri o kadar severim!
Eyvah kendi hayat suyumu gizlerim
Suyun yüzünü örterken yağ damlaları.

(Divan 1672)

Çeviren: Vehbi Taşar


RAINY SEASON

It is the rainy season, I dig a canal;
In the hope of union I clap my hands.
The clouds are pregnant with drops from the sea of love;
I am pregnant with those clouds.
Don't say you are not a musician, clap your hands!
Come! I will teach you to become one.

So bright! will you tell me whose house is that?
I love bright houses so!
Alas I hide my own water of life
As oil drops cover the surface of water.

(Divan 1672)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 29 09 2006 - 02:40

Bugün Mevlâna’nın 799 uncu doğum günüdür.

BULAMAZSIN ARAYINCAYA KADAR
Mevlâna

Sen bulamazsın arayıncaya kadar-
Doğrudur başkası için Aşık Olandan:
Göremezsin Onu sen, kör olduğundan,
Sen bulup meydana çıkarıncaya kadar.

Çeviren: Vehbi Taşar
Söyleşi #51: Fihi Ma Fihi (Rumi’nin Söyleşilerinden)

Mevlâna Celâlettin-i-Rumî bundan 799 yıl önce bugün (30 Eylül 1207 de) o zamanlar Gürid İmparatorluğunun kontrolünde olan Belh eyaletininin yöntimindeki bugünkü Tajikistan’ın Vakş kentinde doğmuştur. Vakş şimdiki Afghanistan sınırına çok yakın ve Afganistan’da Belh ya da Mezâr-ı-Şerif kentlerinden 160 kilometre kadar uzaklıktadır. Gürid’lerin kaynakları göçebe Oğuz Türkleridir. Mevlânanın doğduğu yıllarda çok sayıda Selçuk kabilesi de bu civarda yaşıyordu. Sanırım en başından beri Mevlâna hem Türkî hem de Farsî kültürleriyle karşılaşmış ve onlarların içinde ve onlarla birlikte büyümüştür. Fakat bu civarda bu gün bile her gün kullanılan dilin Farsî olduğunu göz önüne alırsak anadili herhalde Farsîdir sanırım. Bu doğru ya da yanlış ta olsa, Mevlânanın çok küçük yaştan beri Türkçe konuştuğundan ve Türk toplumunun üzerinde yaptığı inanılmaz etkiyi yalnızca Konya’da Farsça konuşarak ve Farsça şiir yazarak yapmadığından en ufak bir şüphe yoktur.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

Until you seek you cannot find-
That's true, save of the Lover:
You cannot see Him, being blind,
Until you shall discover.

Rumi’s Discourses- #51, from Fihi Ma Fihi (Rumi’s Discourses)



Gönderen: Vehbi 29 09 2006 - 17:51

ÖLDÜĞÜM GÜN

Tabutum taşınıyor öldüğüm gün –
Fakat sanma benim kalbim hâla yüzündedir bu yeryüzünün!
Ağlama ve acı çekme benim için – ah ne kadar kötü oldu diye!
Ağlama, “Eyvah, ayrıldık!” diye cenazemde benim –
Sevinç dolu toplantı zamanıdır bu benim için!
“Hoşça Kal” deme bana mezara indirildiğimde –
Bir perdedir o ilelebet mutluluk için.
“Alçaltılmayı” gördün – şimdi yükselmeye bak!
Tehlikelimidir ay ve güneş için batmak?
Sana batmak gibi gözüken, kalkmaktan başka şey değildir;
Tabut tutukevi gibi gözükür, fakat özgürlük demektir.
Hangi tohum düştü içine yeryüzünün oradan büyümemiş olan?
Ne diye kuşku edersin insan tohumumun sonundan?
Hangi kova dolmadan geldi su sarnıcından?
“Yusuf” ruhlu olan ne diye korksun bu kuyudan?
Ağzını burda kapat ve onu öteki tarafta aç
Duyulsun diye ilâhilerin içinde O yerin - hiç-bir-yer olmayan!

Mevlâna Celalettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar

Schimmel, Annemarie. Bak! Aşk budur: Rumi’nin Şiirleri
Boston, Mass.: Shambhala Publications, 1991.

THE DAY I’VE DIED

The day I've died, my pall is moving on -
But do not think my heart is still on earth!
Don't weep and pity me: "Oh woe, how awful!"
You fall in devil's snare - woe, that is awful!
Don't cry "Woe, parted!" at my burial -
For me this is the time of joyful meeting!
Don't say "Farewell!" when I'm put in the grave -
A curtain is it for eternal bliss.
You saw "descending" - now look at the rising!
Is setting dangerous for sun and moon?
To you it looks like setting, but it's rising;
The coffin seems a jail, yet it means freedom.
Which seed fell in the earth that did not grow there?
Why do you doubt the fate of human seed?
What bucket came not filled from out the cistern?
Why should the Yusaf "Soul" then fear this well?
Close here your mouth and open it on that side.
So that your hymns may sound in Where- no-place!

Rumi

Schimmel, Annemarie. Look! This Is Love: Poems of Rumi.
Boston, Mass.: Shambhala Publications, 1991.

Gönderen: Vehbi 30 09 2006 - 20:58

ATEŞİN MERKEZİ

Artık şarap yok benim için!
Ötesindeyim zevkinden kalın kırmızının
ve açık beyazın.

Ben susadım kendi kanım için
o bir çalışma sahasının içine taşınırken.

Çek senin olan en keskin bıçak ağzını
ve indir darbeyi, kafa vücudun etrafında dönüp
uçuncaya dek.

Kafataslarından bir dağ yap böylece.
Böl beni ikiye.

Durma ağızda!
Dinleme hiçbir şeyi benim söylediğim
Ateşin merkezine girmeliyim.

Ateş benim çocuğum
fakat ben yakılmalıyım
ve ateş olmalıyım.

Ne diye çatırtı ve duman var?
Çünkü yakacak odun ve alevler
hâla konuşuyorlar:
“Sen çok kalın kafalısın. Defol git!”
“Sen çok kararsızsın, benim katı şeklim var.”

İki arkadaş karanlıkta tartışıp durdular.
Bir boş gezen gibi yüzü olmayan.
En güçlü kuş gibi var olan
tüneğinde oturan, kıpırdamadan.

Ne diyebilirim birine bu kadar sarmaş dolaş olan noksan olanla,
bu kadar sıkışmış onun sevgisinin içinde?

Sürahini kır vurarak bir kayaya.
Artık gereğimiz yok bizim
taşımaya okyanusun parçalarını etrafa.

Boğulmalıyız, kahramanlıktan uzakta,
ve uzakta kahramanlığın tanımlamalarına.

Kusursuz bir ruh gibi yatan, çekerek
onun üstüne vücudunu, sanki bir gelin gibi kocası
bir örtü olan onu ısıtmak için.

--------

Yarım somun ekmekle giden birisi
küçük bir yere onun etrafına bir yuva gibi oturan,
hiçbir şey istemeyen birisi, kendisi
başka hiç kimse tarafından istenmeyen,

O bir mektuptur herkes için. Aç onu.
Der ki, Sür Hayatını.

--------

Gizem daha açıklığa kavuşmaz soruyu tekrarlayarak,
ne de satın alınır hayrete düşüren yerlere giderek.

Gözlerini ve isteklerini tutuncaya kadar
kımıldamadan elli sene için
başlamazsın bile karşıya geçmeye şaşkınlıktan.

Mevlâna Celalettin-i-Rumî

Çeviren: Vehbi Taşar

The Essential Rumi, Coleman Barks Translation.


Gönderen: Vehbi 01 10 2006 - 13:45

KAZVİN’DE DÖĞME YAPTIRMAK

Kazvin’de bir kendine döğme yaptırmak adeti vardır
iyi şans getirsin diye, mavi mürekkeple, arkasında
elin, omzun, ya da neresi olursa olsun.

Belirli bir adam berberine gider
ve koyulsun ister güçlü, yiğitçe, bir mavi aslan
kürek kemiğinin üzerine. “ Ve bunu beceriyle yap!
Ben yükselen aslan burcundanım. Pek çok maviler isterim!”

Fakat iğne delmeye başlar başlamaz,
o inlemeye başlar,
“Ne yapıyorsun sen?”
“Aslan.”
“Hangi kolundan bacağından başladın onun?”
“Kuyruktan başladım.”
“Aman, kuyruğu dışarda bırak. O aslanın sağrısı
kötü bir yerdedir benim için. Nefesimi kesiyor.”
Berber devam eder ve derhal
adam bağırmaya başlar,
“Ahhhhhh! Şimdi hangi kısmı?”
“Kulak.”
“Doktor hadi kulaksız bir aslan yapalım bu kez.”
Berber
kafasını sallar, ve bir kez daha iğneyi dener,
ve bir kez daha feryat figan,
“Şimdi nerdesin?”
“Karın.”
“Ben karınsız bir aslanı severim.”
Aslan-yapma ustası
ayakta durur uzun bir süre için parmakları dişlerinde.
En sonunda, iğneyi yere atar.
“Böyle birşey yapmak istenilmedi hiç kimseden şimdiye kadar! Bir aslan yaratmak
olmadan kuyruğu, kafası ya da karnı.
Bunu Tanrının kendi bile yapamazdı!”

Biraderim benim, acıya dayan.
Kaç zehirinden dürtülerinin.
Gök önünde eğilecektir güzelliğinin, eğer sen böyle yaparsan.
Kandili yakmasını öğren. Güneşle birlikte kalk.
Geri dön uyuma mağarandan.
Bir diken güle böyle genişler.
Kişiye özel olan evrensellikle parlar.

Övecek ne var?
Kendini zerreler yap.

Nedir birşey bilmek Tanrıdan?
O hazır bulunmanın içinde yan. Bitinceye kadar.

Bakır iyileştiren yaşam iksirinin içinde erir.
Sen kendini böyle erit içinde o kaynaşmanın
varlığı besleyen ona kuvvet veren

Kasarsın biraraya iki elini,
karar vererek söylemekten vazgeçmemeye “ben” ve “bizi.”
Bu kasılmak engeller seni.


Mevlâna Celalettin-i-Rumî
Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 01 10 2006 - 14:56

KAPI ARALIĞINDAKİ KÖPEK

İşte böyledir hayvansal enerjileriniz,
“Naf”larınız, egemen oldukları zaman ruhunuza:

Bir parça ince keten kumaşınız vardır,
bir ceket yapacaksınız ondan,
bir dosta vermek için, fakat onu başkası kullanır
bir çift pantalon yapmak için. Ketenin
yoktur seçeneği bu konuda.
Boyun eğmesi gerek. Ya da, şunun gibidir
biri evinize zorla girer
ve bahçeye gider ve dikenli çalılar diker.
Çirkin bir küçük düşme düşer yerin üstüne.

Ya da gördünüz köpeğini göçebenin
çadırın girişinde yatan, kafası eşikte
ve gözleri kapalı.

Çocuklar kuyruğunu çeker ve kafasına dokunurlar,
fakat o kımıldamaz. Bayılır çocukların ilgisine
fakat alçakgönüllükle oturur onun içinde.

Fakat bir yabancı yaklaştığında, o yerinden sıçrar
kudurmuş gibi. Ne olurdu şimdi eğer köpeğin sahibi
kontrol edemeseydi onu?

Fakir bir derviş gözükebilirdi: köpek saldırır.
Derviş der ki, “Ben Allaha sığınırım kendini beğenmenin
köpeği saldırdığı zaman,”
ve demesi gerekir köpeğin sahibinin, “ Ben de!
Ben çaresizim bu yaratıktan
kendi evimde bile!

Nasıl sen gelemezsen yakına,
ben de çıkamam dışarıya!”

İşte hayvansal enerji böyle büyür canavar gibi
ve harap eder ömrünüzün tazeliğini ve güzelliğini

Bu köpekle ava çıktığını düşün!
Avlanan sen olurdun.

---

Senin çıkardığın ışık
leğen kemiğinden gelmedi.

Senin yüz çizgilerin spermada başlamadılar.
Gizlemeye çalışma içindeki kızgınlığı
gizlenemez onun yaydığı ısı.

---

Kaymakta olduğunu düşün bir uçurumun yüzünden aşağı
bir kartal gibi. Yürümekte olduğunu düşün
ormanın içinde kendi başına yürüyen bir kaplan gibi.
En yakışıklı olduğun zaman koştuğundur yiyecek peşinde.

Daha az vakit harca bülbüllerle ve tavus kuşlarıyla.
Birisi yalnız bir sestir, ötekisi yalnızca bir renk.

Çeviren: Vehbi Taşar

From “Essential Rumi, Coleman Barks, Chapter 6, Controlling the Desire-Body: How Did You Kill Your Rooster, Husam?”

Gönderen: Vehbi 03 10 2006 - 21:55

314 ÜNCÜ ÖVGÜ
Mevlâna

Onlar, bu Aşkı hissetmeyen
onları kendine çeken bir nehir gibi;
onlar, şafak sökümünü içmeyen
bir bardak kaynak suyu gibi;
onlar, günbatımını yemeyen,
akşam yemeği gibi;
değişmek istemeyen onlar,

bırakın uyusunlar.

Bu aşk ötesindedir din bilimi çalışmasının,
İkiyüzlülüğün ve eski hilekârlıkların.
Ben isterim aklını o yönde ilerletmek

uyumana devam et.

Beynimden vazgeçtim.
Giysimi lime lime ettim
ve onu uzağa ittim.

Eğer değilsen tamamiyle çıplak
güzel sözlerden cüppeni sar
etrafına senin,

ve uykuya yat.

Çeviren: Vehbi Taşar
Coleman Barks, “Bunun Gibi,” Maypop, 1990

ODE 314

Those who don't feel this Love
pulling them like a river,
those who don't drink dawn
like a cup of spring water
or take in sunset like supper,
those who don't want to change,

let them sleep.

This Love is beyond the study of theology,
that old trickery and hypocrisy.
I you want to improve your mind that way,

sleep on.

I've given up on my brain.
I've torn the cloth to shreds
and thrown it away.

If you're not completely naked,
wrap your beautiful robe of words
around you,

and sleep.

"Like This" Coleman Barks, Maypop, 1990

Gönderen: Vehbi 06 10 2006 - 17:43

SORU
Mevlâna

Bir derviş ötekine sorar, Senin Tanrının varlığı konusunda görüşün nedir?
Ben hiçbirşey görmedim.
Fakat sohbetin hatırı için, bir hikaye anlatayım sana.

Tanrının varlığı orda benim önümde, bir ateştir sol tarafta,
sağ tarafta hoş bir akarsu.
Bir gurup ateşe doğru yürür, içine ateşin, diğeri,
tatlı akan suya doğru.
Hiçkimse bilmez hangisi hayır duasını almıştır Tanrının ve hangisi almamıştır.
Ateşin içine yürüyen kimse aniden akarsuda gözükür.
Bir baş su düzeyinin altına girer, o baş
ateşin üstünden çıkar.
İnsanların çoğu ateşe girmemek için dikkat eder,
ve onun içinde sona erer.
Zevkin suyunu sevenler ve ona ibadet edenler
aldatılırlar bu geri döndürülüşle.
Ateşin sesi doğruyu söyler diyerek, “Ben ateş değilim.
Ben kaynağıyım derenin. Aldırma kıvılcımlara ve gel içime.”

Eğer sen Tanrının bir dostuysan, ateş suyundur senin.
Senin isteğin yüzbin tane güve kanadına sahip olmak olmalı,
onları yakabilesin diye, her gece bir çiftini.
Güve ışığı görür ve ateşin içine girer. Sen ateşi görmelisin
ve ışığa doğru gitmelisin. Ateş Tanrının dünya-yakması.
Su, dünya-koruması.
Her nedense her birisi gözükür ötekisi gibi. Şimdi senin olan bu gözler için,
suya benzeyen
yanar. Ateşe benzeyen,
büyük bir iç huzurudur.
Bir büyücünün bir kâse pilavı döndürdüğünü gördün,
küçük, yaşayan kurtlarla dolu bir tabağa.
Bir toplantıdan önce yeri orada olmayan akreplerle kaynaştırdı,
bir nefesle.
Tanrının aldatmacaları ne kadar daha fazla hayrete düşürür.
Kuşak ardından kuşak yatar, yenildik zannederek,
fakat onlar bir kadın gibidirler bir adamın altında yatan, onu çevreleyerek.
Bir molekul-zerresi-saniyenin düşünmek Tanrının geri döndürüşlerini
rahatlıkla acının arasındaki
daha iyidir herhangibir dini ibadete katılmaktan. Bu kıymığında
zekânın asıl yatar.

Ateş ve suyun kendisi:
tesadüfi, aynalarla yapılan.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 06 10 2006 - 18:28

MÜZİK
Mevlâna

Unutkandım altmış sene,
her dakika, fakat değil bir saniye bile,
bana doğru gelen bu akıntı ne durdu ne de yavaşladı.
Layık değilim hiçbirşeye. Bugün farkına varırım ki
ben ziyaretçiyim mistiklerin onun hakkında konuştukları.
Evsahibim için çalarım bu yaşayan müziği.
Bugün herşey senin için evsahibi.

---

Toplantıda gördüm seni dün gece,
fakat alamadım açıkça kollarıma,

öyle dokundurdum dudaklarımı yanağına,
gizlice konuşuyormuş gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE MUSIC
Rumi

For sixty years I have been forgetful,
every minute, but not for a second
has this flowing toward me stopped or slowed.
I deserve nothing. Today I recognize
that I am the guest the mystics talk about.
I play this living music for my host.
everything today is for the host.

---

I saw you last night in the gathering,
but could not take you openly in my arms,

so, I put my lips next to your cheek,
pretending to talk privately.

Translation Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 06 10 2006 - 20:28

ÇADIR
Mevlâna

Dışarısı çöl gecesinde donuyor.
Isınıyor bu öteki gece içerdeki, çıra tutuşturulmuş gibi.
Bırak dikenli kabukla kapansın manzara.
Bizim yumuşak bir bahçemiz var burada.
Kıtalar patladı,
Şehirler, küçük köyler, herşey
birer birer kavrulmuş ve kararmış top oldu.
O gelecek zamana ait duyduğumuz haberlerin hepsi dolu kederle,
fakat gerçek haber buranın içinde
olmadığıdır haberlerin hiçbir surette.

---

Dostum, budur bizim yakınlığımız:
Nereye ayağını atsan orada hisset beni
katılıkta senin altında.

Nasıl oluyor da bu aşkta,
görürüm dünyanı senin ve görmem seni?

---

Şiirlerin içinde var olanları dinle.
Bırak götürsünler seni nereye isterlerse.

Bu gizli imaları izle,
ve asla bu mülkü terketme.

Türkçe’ye çeviren: Vehbi Taşar

THE TENT
Rumi

Outside, the freezing desert night.
This other night inside grows warm, kindling.
Let the landscape be covered with thorny crust.
We have a soft garden here.
The continents blasted,
cities and little towns, everything
become a scorched, blackened ball.
The news we hear is full of grief for that future,
but the real news inside here
is there’s no news at all.

---

Friend, our closeness is this:
anywhere you put your foot, feel me
in the firmness under you.

How is it with this love,
I see your world and not you?

---

Listen to presences in the poems,
Let them take you where they will,

Follow those private hints,
and never leave the premises.


Compiled by Coleman Barks, “Essential Rumi”





Gönderen: Vehbi 13 10 2006 - 22:37

KAHKAHADAN PATLAMAK
Mevlâna

Onun yüzünün çiçekleri bulundukları bahçeden gelip patlasalardı kahkahadan;
Hayatın kaynağı yenilenir, bedenin ağacı patlardı kahkahadan.
Eğer hayatın varlığı olan o varlık gözükseydi yapayalnız;
Bedenim görkemle hayata gelir, ruhum patlardı kahkahadan.
Eğer o eşi olmayan konuşmacı açsaydı ağzını konuşmak için;
Ölü beden konuşma gücü kazanır, kekeleyen kalp patlardı kahkahadan.
Eğer o güzellik ustası vursaydı açığa güzelliğini yüzünün;
Bütün kaftanları güzelliğin yırtılarak ayrılır, patlarlardı kahkahadan.

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 2525:1-2, 4-5,7)
Farsça’dan İngilizce’ye çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

BURSTING INTO LAUGHTER

If the flowers of His face, from the garden they are in, burst into laughter;
The spring of life would be renewed, the tree of body would burst into laughter.
If that essence of the essence of life appeared all by Himself;
My body would come to life with the grace, my soul would burst into laughter.
If that speaker par excellence opened His mouth to speak;
The dead body would gain the power of speech, the stuttering heart would burst into laughter.
If that master of all beauty revealed the beauty of His face;
All the robes of beauty would [be torn apart] burst into laughter.


(Divan 2525:1-2, 4-5,7)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 14 10 2006 - 18:02

KALKIN AYAĞA! UYUMAYINIZ!
Mevlâna

Kalkın ayağa! uyumayınız! biz yakına geldik.
O mahallenin köpeğini ve horozunu zaten işittik.
Onları Tanrı gönderdi, işaretleriydi sevgilinin köyünün.
Bütün çiçekler, üzerinde otlamış olduğumuz,
Kalkın ayağa! uyumayınız! zaman gün vaktidir.
Sabah yıldızı yükseldi ve biz ayak izlerini görürüz.
Geceydi o ve bütün kervan kilitliydi içinde bir kervansarayın.
Kalkın ayağa! çünkü biz kendimizi karanlıktan ve hapisten temizledik

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 1480:1-2, 8-9)
Farsça’dan çeviren Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998


GET UP! DO NOT SLEEP!
Rumi

Get up! do not sleep! we have come close.
We have already heard the dog and the rooster of that neighborhood.
By God they were signs from the village of the beloved;
All the flowers that we grazed on.
Get up! do not sleep! it is daytime.
The morning star has risen and we see the footprints.
It was night and the whole caravan was locked up in a caravanserai;
Get up! for we have rid ourselves of the dark and of the prison.

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998




Gönderen: Vehbi 15 10 2006 - 17:50

BÜTÜN IRMAKLARDA AYNI ZAMANDA
Mevlâna

Gevşetme yayı.
Ben dört-tüylü okunum senin
daha kullanılmamış.

Ben güçlü bıçak ağzından bir sözcüğüm,
bazı ‘eğerler’ ve ‘belkiler’ gibi değil,
havada çözülmüş.

Ben gün-ışığıyım karanlığı dilimleyen.
Kim yaptı bu geceyi?
Bir demirci-ocağı yerin çamurunda gömülmüş.

Nedir beden?
Dayanıklılık.

Nedir sevgi?
Minnettarlık.

Nedir saklı
göğüslerimizde bizim?
Gülümseyiş.

Başka ne var?
Şefkat.

Bırak sevgili bir şapka olsun benim başımın üstüne sıkıca çekilmiş.
Ya da çekilen ipler göğsümün çevresine bağlanmış.

Biri sorar, Nasıl olur da elleri ve ayakları olur sevginin?
Aşk filizlenme yatağıdır eller ve ayaklar için!

Aşk oyunlarıydı oynadıkları kendi babanın ve annenin.
Biraraya geldiler, ve sen gözüktün!

Sorma aşk ne yapar ya da ne yapabilir!
Dünyanın renklerine bak.

Irmak suyu kımıldayan bütün ırmaklarda aynı zamanda
Şems’in yüzünde yaşayan gerçektir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Essential Rumi, Coleman Barks, sayfa 92.

ALL RIVERS AT ONCE

Don’t unstring the bow.
I am your four-feathered arrow
that has not been used yet.

I am a strong knifeblade word,
Not some ‘if’ or ‘maybe’,
dissolving in air.

I am sunlight slicing the dark.
Who made this night?
A forge deep in the earth-mud.

What is body?
Endurance.

What is love?
Gratitude.

What is hidden
in our chests?
Laughter.

What else?
Compassion.

Let the beloved be a hat pulled down firmly on my head.
Or drawstrings pulled and tied around my chest.

Someone asks, How does love have hands and feet?
Love is the sprouting bed for hands and feet!

Your father and mother were playing love games.
They came together, and you appeared!

Don’t ask what love can make or do!
Look at the colors of the world.

The riverwater moving in all rivers at once
The truth that lives in Sham’s face.

Essential Rumi, Coleman Barks, p 92.













Gönderen: Vehbi 17 10 2006 - 15:36

Dinle kamışın nasıl yakındığını ayrılıktan…

ALACAKARANLIKTA AY
Mevlâna

Alacakaranlıkta, bir ay gözüktü denizde;
Sonra yeryüzüne indi bana bakmaya,
Atmaca gibi, bir kuşu çalan av sırasında,
Ay çaldı beni ve hızla geri götürdü göklere.
Baktım kendime, görmedim artık kendimi;
Çünkü o ayın içinde bedenim incelmişti ruh gibi.
Dokuz yarımküre gözden yok oldu o ayın içinde
Varlığımın teknesi boğuldu o denizde.

Çeviren: Vehbi Taşar

Listen to the reed, how it complains of separation ...

TWILIGHT MOON
Rumi

At the twilight, a moon appeared in the sky;
Then it landed on earth to look at me.
Like a hawk stealing a bird at the time of prey;
That moon stole me and rushed back into the sky.
I looked at myself, I did not see me anymore;
For in that moon, my body turned as fine as soul.
The nine spheres disappeared in that moon;
The ship of my existence drowned in that sea.

Gönderen: Vehbi 17 10 2006 - 16:25

KONUŞMA ARTIK
Mevlâna

Delirmiştim dün gece, aşk yolda rastladı bana ve dedi ki:
‘Geliyorum, bağırma, yırtma giysilerini, konuşma artık.’
“Ah aşk!’ Dedim, “Ben başka şeylerden korkuyorum.’
‘Başka hiçbirşey yok artık’ dedi o: ‘konuşma artık.’
Ben senin kulağına gizli sözcükler fısıldayacağım;
Sen baş salla yalnızca onayla! değilse gizlice konuşma artık!’

(Divan 2219:1-5)

Çeviren: Vehbi Taşar

Farsça’dan çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

SPEAK NO MORE
Rumi

I went crazy last night, love ran into me and said:
'I am coming, do not shout, do not tear your clothes, speak no more.'
'O love!' I said: 'I am afraid of other things.'
'There is nothing else' it said: 'speak no more.
I shall whisper hidden words into your ear;
You just nod in approval! except in secret speak no more!'

(Divan 2219:1-5)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.



Gönderen: Vehbi 18 10 2006 - 00:29

Dinle kamışın nasıl yakındığını ayrılıktan…


SEN VE BEN
Mevlâna

Mutluluk veren zaman! Biz oturuyorken
Sen ve ben,
Bir ruh ve iki şekille,
Sen ve ben,
Herşeyi hızlandırır parfüm, kuşların şarkısı,
Biz bahçeye girerken
Sen ve ben,
Acele eder göğün bütün yıldızları
bizi görmeye,
Ve biz gösteririz onlara kendi ayımızı,
Sen ve ben-
Sözler olmadan sen ve ben, olmadan biz,
Sen ve ben-
Sevinçte bitişiğiz,
Sen ve ben.
Şeker çiyner cennetin papağanları
o yerde
Biz otururken, tatlı tatlı gülerken,
Sen ve ben.
Sen ve ben gariptir birlikte
bu kuytu köşede
Ayrıdırlar binlerce mil ötede, birbirini görmeye-
Sen ve ben.
Bir şekil bu tozun içinde, diğeri
o ülkede.
Orada hiç bitmeyen tatlı cennette..
Sen ve ben.

Çeviren: Vehbi Taşar


I AND THOU
Rumi

Blessed time! when we are sitting,
I and thou,
With two forms and only one soul,
I and thou.
Fragrance, song of birds, they quicken ev'rything
When we come into the garden,
I and thou.
All the stars of heaven hurry
to see us,
And we show them our own moon,
I and thou-
I and thou without words, without
I and thou-
In delight we are united,
I and thou.
Sugar chew the heaven's parrots
in that place
Where we're sitting, laughing sweetly,
I and thou.
Strange that I and thou together
in this nook
Are apart a thousand miles, see-
I and thou.
One form in this dust, the other
in that land.
Sweet eternal Paradise there...
I and thou.


Gönderen: Vehbi 18 10 2006 - 12:33

Dinle kamışın nasıl yakındığını ayrılıktan…

ŞEKLİ KUCAKLAMAK
Mevlâna

Kucaklarsın bir şekli
Dersin, “Buyum ben.”

Allah için, bu değilsin sen
Ne o’sun ne de ötekisin sen

“Benzeri Olmayansın”,
“Kalbi kendinden geçiren.”

tahtsın ve saraysın ve kralsın
kuşsun ve tuzaksın ve avcısısın kuşun sen

ırmak ve kavanozda su gibi
özde aynı

ruhsun sen aynı

her putsun sen
önünde eğilen

her düşünce şeklin
yok olur gider
şekilsizliğinde

Çeviren: Vehbi Taşar

EMBRACING FORM
Rumi

Your embrace some form
saying, "I am this."

By God, you are not this
or that or the other

you are "Unique One"
"Heart-ravishing"

you are throne and palace and king
you are bird and snare and fowler

like water in jar and river
are in essence the same

you are spirit are the same

you every idol
prostrates
before you

your every thought-form
perishes
in your formlessness


Gönderen: Vehbi 18 10 2006 - 19:53

YOK BAŞKA SÖYLENECEK ŞEY
Mevlâna

Ah, başımızın üstünde dönen gök!
Aynı hırkayı paylaşırsın sen benimle güneşin aşkı için.
Tanrıya aşık oldun – ve sana söyleyeyim sırrını açığa vurduğunu neyin:
İçerde ve dışarda ışık saçarsın ve bereketlisin.
Denizde sırılsıklam olmazsın, yeryüzünde sınırlanıp kalmazsın;
Ateşte yanmazsın, ve rüzgârdan tedirgin olmazsın.
Ey değirmen taşı! hangi sudur döndüren seni?
Anlat hikayesini! belki de demirden yapılmış bir tekerleksin.
Döner bir yana ve yeryüzünü yağmur damlalarıyla yeşillendirirsin cennetteki gibi,
Sonra öteki yana döner ve ağaçları köklerinden sökersin, fırtınadaki gibi,
Güneş öbür yana döner ve ağaçları söker köklerinden fırtınada,
Güneş bir kandil ve sen bir pervanesin davranışta;
Ağını örerek bu bu kandilin etrafında.
Sen İhram giyinmiş bir hacısın turkuvaz renkli
Kâbenin etrafında dönersin hacılar gibi;
Tanrı dedi kurtulur kim hacca giderse kötülükten
Ey görevini bilen penceresi gökyüzünün sen eminsin kötülükten.
Herşey bahane, olan sadece aşktır ve yok onun yanında başka hiçbirşey;
Aşktır Tanrının evi ve sen o evde yaşıyorsun.
Yok başka diyeceğim şey, çünkü söylemek mümkün değil;
Tanrı bilir ne kadar daha çoktur içimde bağıran söylenecek şey.

Çeviren: Vehbi Taşar
(Divan 2997:1-10)
Çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

NO MORE TO SAY
Rumi


O, the sky who turns above our head!
In love of the sun, you share the same mantle with me.
By God you are in love - and I shall tell what reveals your secret:
Inside and out you are radiant and lush.
You do not get soaked in the sea, you are not bound to the earth;
You do not burn in fire, and are not disturbed by the wind.
O the millstone! which is the water that makes you turn?
Tell me! perhaps you are a wheel made of Iron.
You turn one way and make the earth green [with raindrops] like paradise;
Then you turn the other way and uproot the trees [in storm].
The sun turn the other way and uproot the trees [in a storm].
The sunis a candle and you a moth in action;
Weaving your web around this candle.
You are a pilgrim wearing in Ihram turquoise in color
Like pilgrims you are in circumambulation in Ka'bah.
God said:'whoever performed Hajj is safe';
O dutiful wheel [of the sky!] you are safe from harm.
Everything is a pretext, there is love and nothing besides love;
Love is the house of God and you are living in that house.
I will say no more, for it is not possible to say;
God knows how much more is in me crying out to be told.

(Divan 2997:1-10)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998



Gönderen: Vehbi 19 10 2006 - 16:58

ADEN DENİZİ
Mevlâna

Şimdi uyuyarak, şimdi uyanık, kalbim sürekli gayrettedir.
O kapaklı bir kulplu tencerededir, ateşin üstüne yerleştirilen.
Ey sen! Bize yatıştırıcı bir şarap teklif eden bir kadehten;
Her an yeni bir masal sessizlikte haykırıyor söylenilmek için.
Yüz tane incelik vardır hiddetinde onun, huysuzluğunda yüz tane cömertlik;
Cahilliğinde ölçülemez bilgi, akıl gibi sessizce konuşan.
İşitemez sözlerini senin susturmuş olduklarının
Senin bilinçsiz hale koyduklarından başkası;
Ben aynı zamanda sessizim ve mayalanıyorum senin için Yemenin denizi gibi!

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 1808:6-9)
Çeviri: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

SEA OF ADEN

Now sleeping, now awake, my heart is in constant fervor.
It is a covered saucepan, placed on fire.
O you! who have offered us form a cup a silencing wine;
Each moment a new tale is shouting to be told in silence.
In his wrath there are a hundred kindnesses, in his meanness a hundred generosities;
In his ignorance immeasurable gnosis, silently speaking like the mind. The words of those whom you have silenced, cannot hear but those whom you have made uncounscious;
I am both silent and fermenting for you like the sea of Aden!

(Divan 1808:6-9)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998




Gönderen: Vehbi 20 10 2006 - 14:06

KAN-LEKELİ PERDE
Mevlâna

Aşk yaydı.bahçelerini ardında kan-lekeli bir perdenin
Meşguldür aşıklar anlatılamıyan güzelliğiyle aşkın.
Zekâ der: ‘altı yönle sınırlandık, birşey yoktur ötesinde onların.’
Aşk der: ‘Bir yol vardır, ve ben onun üstünde birçok kereler yolculuk ettim.’
Aşk pazarlar buldu ötesinde pazarların.
Zekâ der: ‘Ayağını Koyma ülkelere yokeden;
Yoktur hiçbirşey orada dışında dikenlerin.’
Aşk der; ‘O dikenler içindedir senin hissettiğin!
Sessiz dur! varlığın dikenini çıkar ayağından kalbin;
İçerdeki bahçeleri görebilmek için.’
Ey Tebrizli Şems! sen konuşmanın peleriniyle gizlenmiş Güneşsin;
Güneşin yükseldiğinde, eridi dünyalar bütün!

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 132:1-3, 6-8)
Çeviri: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

BLOOD-STAINED CURTAIN
Rumi

Behind a blood-stained curtain, love has spread its gardens.
Lovers are busy with the beauty of the love that is beyond explanation.
Intellect says: 'The six directions are the limit, there is nothing beyond them.'
Love says:'There is a road, and I have journeyed on it many times.'
Love detected markets beyond that market.
Intellect says:'Do not set foot on the land of annihilation;
There is nothing there but thorns.'
Love says;'Those thorns you feel are only inside you!
Be silent! remove the thorn of existence from the foot of the heart;
So that you may see the gardens within.'
O Shams of Tabriz! you are the Sun cloaked by the cloud of speech;
When your Sun rose, all the words melted!

(Divan 132:1-3, 6-8)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.



Gönderen: Vehbi 21 10 2006 - 16:22

BIZ İNCİLERİ GÖRMEDİK
Mevlâna

Özünü yakalayacağım şimdi bütün imajların
İyi bir tuzak hazırladım ben o benim sevgilimin Kâbesi için!
Daha alçak sesle konuş, duvarlar işitebilir;
Ey benim aklım çatıya tırman bekçilik yapmak için! Ey benim kalbim kapıları kapalı tut!
Pusuda duran düşmanın bir tek endişesi vardır;
Birşey duymak ve onu etrafa duyurmaktır.
Gözükmeseler bile düşmandırlar zerreler;
Konuşman gerekirse eğer bir kuyunun dibinde konuş, şafakta nöbet tut.

Bir gün düşüncesi düşmanın, kendisi bile değil,
Kalbime girdi içinden geçebilmek için.
İşitti yalnız tek bilmecesini benim sırlarımın;
Az sonra etrafta koşturuyordu, onu birine ve herkese açıklamak için.
O günden beridir benim yol arkadaşlarım ve ben sözleşmesini yaptık
Sırlarımızı gizlemenin, başlarımızı aşağıya eğmek için.
İnsanlarız biz, bir madendeki taştan daha az değiliz;
Bulmuş olan altını, sessizce ısdırap çekerek.

Yumruğunu sıkan deniz! Kasıtlı sessizliğinde
Der ki: ‘Biz hiçbirşey bilmeyiz,
Biz incileri görmedik!’

Türkçe’ye çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 109:1-9)
Çeviri: Fatemeh Keshavarz,

'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.


İzin verirseniz bu noktada durup şiirden başka bir takım şeyler söylemek gerektiğini düşündüm.

Müslümanlık dini kendinden önce gelen Hristiyanlık gibi en başından beri o yöredeki büyük dinlerin etkisi altında kalmıştır. Örneğin namaz sözcüğünün kökeni Sanskrit dili olduğu gibi, namazın kendisi de Budist ve Hinduların yoga gibi eksersizlerine benzer. Sufilerin meditasyonu Budistler ve Hindulardan gelir. Bizim Ramazan Bayramımız Hinduların Diwali’si ile hem zaman hem de adet olarak neredeyse tıpa tıp aynıdır. Haram prensipleri Yahudilerinkine çok benzer. Türbe ziyareti ve adak adamak, muskalar, türbelere bez bağlamak adetleri tamamiyle Şaman dininden gelir. Ben Semerkent’de Timur’un türbesini ziyaret ettiğimde en ilgimi çeken şey müslüman olan Timur’un mezarının yeni başına dikilen hayattayken kullandığı at değneği olmuştu. Bu da çok eski bir Şaman adeti. Bunda elbette müslümanlık yalnız değil. Hristiyanlığında bir çok dini törenleri ve adetleri ‘paganism’ denen putperest dinlerden alınmıştır (Kristmas, Paskalya, 31 Ekim Halowin kutlaması, Güney Amerikanın katolik ülkelerinde kutlanan ölüler günü gibi.)

Bunları söylememin nedeni Sufiliğin kökeninde olan hoş görü, sevgi ve şefkatin hemen 8inci yüzılda başlayan bir sentezden oluştuğunu belirtmektir. Sufiler katı ve yobaz olan kurallardan çok daha fazla evrensel olan ve aşağı yukarı bütün insanlığı içeren kavramları kendilerine prensip olarak seçmişler ve bu sayede de Müslümanlığın Asya’da kan dökülmeden yayılmasının en büyük nedeni olmuşlardır. 12 inci yüzyılın başlarında Orta Asya’ya, Afganistana, ve sonra Güneydoğu Asya’da Endonezya ve Malezyada Müslümanlığın yayılmasında sufilerin ve sufi şeyhlerinin çok büyük bir rolü olmuştur. Önemli Sufi şeyhlerinin türbeleri bugün bile Özbekistanda, Kazakistanda ve diğer Orta Asya ülkelerinde yüzbinlerce kişi tarafından her gün ziyaret edilir. Sufiliğin orduyla ilgili bir kolu olan Bektaşilikte ilkönce şimdiki Özbekistan’da başlamıştır.

Bu yayılma sırasında Hindularla, Budistlerle ve Şamanlarla karşı karşıya gelen müslüman Sufiler, bir taraftan bu tanrısız (ya da çok tanrılı) dinlerden kendilerini dikkatle ayırmak gereğini duyarken, öte taraftan da bu dinlerin içinde olan çok güçlü bir takım kavramları hem kabul etmişler ve hem de onlarla hemfikir olduklarını göstermek zorunda kalmışlardır. O yüzden bu gün bile Budistler arasında Sufiler seçkinci (elitist) bir gurup olarak bilinir. Yukardaki bu çok ilginç şiir bu çelişkinin kökenine kadar iniyor. Budistlerin kim olursa her geleni içlerine almalarına rağmen, Sufilerin içinde Terikat şeyhlerinin çok önemli ve politik olan bir mevkileri vardır. Bu durum Bektaşi tarikatında dinin devlet işlerinin içine çok yakından girmesine neden olmuş ve bu yüzden Osmanlılar devrinde ‘kazan kaldırma’ denilen ve Sufilerin bu militan kolu tarafından yapılan pek çok isyanlar olmuştur. Atatürk’ün cumhuriyetten sonra tarikatleri ortadan kaldırmasının en önemli nedeni tarikatları layiklikle bağdaştıramamış olmasıdır. Günümüzde bile her türlü tarikatın serbest olduğu ABD’de bir Sufi tarikatının içine kabul edilmek bir Budist gurubunun içine girmekten çok daha fazla güçtür.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

WE HAVE NOT SEEN THE PEARLS
Rumi

I shall now catch that essence of all images
A good snare I have prepared for that Ka'bah [that beloved] of mine!
The walls may hear, speak in lower voice;
O my intelligence climb up the roof [to guard]! O my heart keep the doors closed!
The enemy, while in ambush, has but one concern;
To hear a thing and to spread it around.
Though invisible, the particles are enemies;
Speak in the bottom of a well [if you must], keep vigil at the time of dawn.
One day the thought of the enemy, not even himself,
Entered in my heart in order to pass through.
He heart just one riddle of my secrets;
Soon he was rushing around, revealing it to one and all.
Since that day, my road companions and I have made the covenant
To hide our secrets, to keep our heads bent down.
We are people, we are not less than stone in a mine;
Queitly enduring agony, it found the gold.
The tightfisted sea! in its willful silence
Says: 'I know nothing,
I have not seen any pearls!'

(Divan 109:1-9)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 24 10 2006 - 18:08


AŞKIN TADI
Mevlâna

Tadını almamış birisi aşkın
Bir odun ya da taş parçasıdır Allah için.
Aşk suyu çıkarır taşlardan;
Aşk tozu temizler aynalardan.
aldatmak dövüşü araştırır, inanmak barışı.
Aşk kalbin denizinde açar ağzını;
Bir balina gibi yutar iki dünyayı.
Bir aslan gibidir aşk, haberi yoktur hileli oyundan;
Tilkiye dönüşmez bir aslandan.

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 1331:1-5)

Farsça’dan Çeviri: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

TASTE OF LOVE
Rumi

The one who has not had a taste of love
Is but a piece of wood or stone to God.
Love extracts water from stones;
Love removes rust from mirrors.
infidelity seeks war, faith peace;
Love sets fire to war and peace alike.
Love opens its mouth in the sea of the heart;
It devours the two worlds like a whale.
Like a lion, love knows no ruse;
It does not change from a lion to a fox.

(Divan 1331:1-5)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998


Gönderen: Vehbi 25 10 2006 - 16:01

MISIR EKMEĞİ
Mevlâna

Benim şiirim Mısır ekmeği gibidir;
Bir gece beklese yiyemezsiniz.
Yeyin onu hâla tazeyken-
Zamanın tozu üstüne konmadan!
Onun konutu aklın sıcak ülkesidir
Ölür bu dünyada soğuktan.
Karada yaşayabilir yalnız bir an için, balık gibidir;
Az sonra görürsünüz onu yoksun hayatın sıcaklığından.

Çeviren: Vehbi Taşar
(Divan 981:1-4)

Farsçadan İngilizceye çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

EGYPTIAN BREAD
Rumi


My poetry is like Egyptian bread;
You cannot eat it, if it is a night old.
Eat it when it is still fresh-
Before the dust [of time] settles on it!
The warm land of the mind is its abode
In this world, it dies of cold.
Like fish, it can live on land but for a moment;
The next, you will see it devoid of life's warmth.

(Divan 981:1-4)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 26 10 2006 - 12:30

UÇSUZ BUCAKSIZ ÇÖL
Mevlâna

Sınırları yoktur benim uçsuz bucaksız çölümün;
Barış yoktur kalbim ve ruhum için.
Dünya baştan sona şekil ve görüntüyle kaplı;
Hangisidir benimkisi bu görüntülerin ?
Eğer kopartılmış bir baş görürseniz giderken
Savaş meydanının yönüne doğru yuvarlanan;
Benim sırlarımı ondan soruşturun
Çünkü işitirsiniz benim saklı gizemlerimi ondan.
Yalnız bir kulak bulunsaydı ne olur;
Benim kuşlarla konuşmamı anlamaya uygun.
Uçabilseydi bir kuş ne olur,
Benim Süleymanın sırları yüzüğümü boynunda taşımış olan
Ben ne diyorum? bildiğim halde bu masalı söylemenin
Dışında olduğunu sınırlarımın ve yeteneğimin.
Nasıl bir söz söylebilirim her an
Benim şaşkınlığımı daha çok şaşırtırken.

(Divan 239:1-8)

Çeviren: Vehbi Taşar

Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Not: Süleyman’ın yüzüğü Kuran’da kral Süleymanın hayvanlarla konuşma ve cinlere emir verme yeteneğini sağlayan yüzüktür.

VAST DESERT
Rumi

There is no edge to my vast desert;
There is no peace for my heart and my soul.
The world is taken, from end to end, by image and form;
Which of these images is mine?
If you see a severed head on the way
Rolling in the direction of the battlefied;
Ask him, ask him concerning my secrets
For, from him you hear my hidden mysteries.
What if one ear could be found;
Suited to understand the speech of my birds.
What if one bird could fly,
Who wore my ring of Solomon's secrets [around her neck].
What am I saying? when I know telling this tale
Is beyond my limits and my ability is.
How can I utter one word when each moment
My perplexity is more perplexing.

(Divan 239:1-8)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 26 10 2006 - 17:24

KENDİNİ-ARITMAK

Mevlâna

Her yolu denesem de
Onun kaprisini tatmin etmeye,
Her sözü onun, karşılık veren,
Bir kılıçtır hedefleyen.

Bak nasıl damlar kan,
Onun parmak uçlarından;
Neden bulur O iyi,
Benim kanımda yıkanmayı ki?

Çeviren: Vehbi Taşar


SELF-PURIFICATION
Rumi

Though every way I try
His whim to satisfy,
His every answering word
Is a pointed sword.

See how the blood drips
From His finger-tips;
Why does He find it good
To wash in my blood?

Gönderen: Vehbi 28 10 2006 - 17:02

DEĞİLİM BEN, BEN İKEN
Mevlâna

Söyleyeceğim dedim söyleyebildiğim kadar iyi, kalbimin hikayesini;
Gözyaşlarımın fırtınasında yakalanan, kanayan bir kalple,

Başaramadım yapmayı bunu!
Bağlantı kurmaya çalıştım olayla kırık, sessiz sözcüklerde;
Düşüncelerimin bardağı o kadar narindi ki düştüm kırılmış cam gibi parça parça
Bir çok gemiler yok oldu bu fırtınada;
Benim yardıma muhtaç gemim nedir onlarla karşılaştırılınca?

Dalgalar yok etti benim gemimi, ne iyi kaldı ne de kötü;
Kendimden özgür, bedenimi bağladım bir sala
Şimdi, ne yukarıdayım ne de aşağıda- hayır bu değildir doğru bir tanımlama;
Bir an bir dalganın üstündeyim, ve sonraki an. bir başkasının altında
Varlığın farkında değilim, yalnız budur bildiğim:
Değilim ben, ben iken, ve ben değilken, benim!

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 1419:1-6)

Farsçadan Çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

WHEN I AM, I AM NOT
Rumi

I said I shall tell the tale of my heart as best as I can;
Caught in the storm of my tears, with a bleeding heart,

I failed to do that!
I tried to relate to event in broken, muted words;
The cup of my thoughts was so fragile, that I fell into pieces like shattered glass.
Many ships were wrecked in this storm;
What is my little helpless boat in comparison?

The waves destroyed my ship, neither good remained nor bad;
Free from myself, I tied my body to a raft.
Now, I am neither up nor down-no this is not a fair description;
I am up on a wave one instant, and down under another the next.
I am not aware of my existence, I know only this:
When I am, I am not, and when I am not, I am!

(Divan 1419:1-6)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998


Gönderen: Vehbi 30 10 2006 - 03:08

İLM-İ-LADÛNÎ’NİN ŞARABI
Mevlâna

Ey aşıklar! Ey aşıklar! Kaybettim ben bardağımı!
Tattım bardaklara sığmayan şarabı.
Haber verin savcıya, sarhoş oldum ben İlm-i-Ladûnî’nin şarabıyla,
Biraz tadına bakmak için getirdim o şaraptan ona ve sana!
Biraz tadına bakmak için getirdim o şaraptan ona ve sana!
Ey doğru sözü söyleyenin kralı! hiç gördünmü benim kadar bir hilekâr?
Hayattayım hayat dolu hizmetçilerinle,
Ölüyüm ölü olanlarıyla!
Aklı baştan alan güzellerle, bir çiçekli çalı gibi çiçeklenirim güzellikle,
Soğuk kalpli inkâr edeninle senin heyecansızım sonbahar kadar.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: İlm-i-Ladûnî: İlahi varlıktan gelen bir bilgi-- Kuran’ın 18inci ayet, 65inci suresinden alınmıştır: ... wa-'allamnahu min ladunna 'ilman, (…ve biz onu kendimize ait olan bilgiyle donattık.)

(Divan 1371:1-4)

Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

MİN LADUNN’s WINE
Rumi

O lovers! O lovers! I have lost my cup!
I have tasted the wine that does not fit into cups.
I am drunk with the wine of min ladunn*, inform the prosecutor
I have brought him and you some of that wine to taste!
I have brought him and you some of that wine to taste!
O king of the truthful! have you ever seen and impostor like me?
With your lively servants I am alive,
With the dead ones I am dead!
With heart-ravishing beauties, beauties, I am in bloom like a flower bush
With cold-hearted deniers [of you], I am dispassionate like the autumn.

(Divan 1371:1-4)

*Note: A reference to the frequently cited Sufi concept 'ilm-i ladunni (a knowledge from the divine presence) alluding specifically to chapter 18, verse 65 in the Qur'an: ... wa-'allamnahu min ladunna 'ilman, (... and we endowed him with knowledge of our own).

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.


Gönderen: Vehbi 30 10 2006 - 14:09

DUMAN VE IŞIK BİRLİKTE
Mevlâna

Bu şeklim benim, Ey ustam, ben kime benzerim?
Bir periyim bir an, sonraki an bir periyi büyülerim.
Çoşkunluklarla yanarak, ben hem bir kandilim hem de onun etrafına doluşan kalabalığım;
Ben dumanım ve ışığım, birlikte ve ortaya saçılan derhal.

Çeviren: Vehbi Taşar

(Divan 1465:1-2)

LIGHT AND SMOKE TOGETHER
Rumi

This shape I have, O master, who do I look like?
One moment I am a fairy, the next an enchanter of one.
Burning with enthousiasms, I am both the candle and the crowd gathered around it;
I am the smoke and the light, together and scattered at once.

(Divan 1465:1-2)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

Gönderen: Vehbi 31 10 2006 - 15:49

BEN BİLMİYORUM EVİN YOLUNU
Mevlâna

Beni eve davet eden sen! Yol göster!
O kadar şaşkınım ki ben bilmiyorum evin yolunu.
Şehri ve köyü büyüledin aynı şekilde!
Nerededir ev? bana göster onu! ben bilmiyorum evin yolunu.
Nasıl bilgi beklersin birinden, yaşamayan bile? İleri çık! incitme
beni artık! ben bilmiyorum evin yolunu.
Ey görkemli müzisyen! çal davulunu ellerinle
Çal bu nağmeyi benim kalbimin arzusuna göre:

Ben bilmiyorum evin yolunu.

(Divan 1465:1-3, 6)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan çeviren: Fatemeh Keshavarz

I DO NOT KNOW THE WAY HOME
Rumi

You who have invited me to your house! lead the way!
I am so bewildered, I do not know the way home.
You who have enchanted the city and the village alike!
Where is the house? show it to me! I do not know the way home.
How do you expect knowledge, of the one who is not even alive? Come forward
do not hurt me anymore! I do not know the way home.
O glorious musician! play your drum with your hands
Play this tune to my heart's content:

I do not know the way home.

(Divan 1465:1-3, 6)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 01 11 2006 - 16:09

MÜZİSYENLER
Mevlâna

Ey Tanrım! müzisyenlere tatlı bal ver!
Onlara davul çalmak için yorulmayan eller ver!
Davulu aşkla çalmak için bütün bedensel güçlerini verirler;
Karşılık olarak onlara gerçek gücü ver.
Senin mesajınla kulağımı doldururlar;
Yüz göz ver kısmetine onların kralı görsünler!
Aşkın içinde güvercinler gibi öterler;
Onlara senin iyi yürekliliğinin korkusuz ibadet yerini ver.
Zekâyı senin övgünle bilerler
Karşılık olarak sen de onları öv.

(Divan 2342:1-5)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça Çeviri: Fatemeh Keshavarz


MUSICIANS
Rumi

O God! give musicians sweet honey!
To play the drum, give them tireless hands!
They give their physical strength [to play] for love;
Give them true strength in return.
They fill my ear with your message;
Give their fortune to hundred eyes to see the king!
Like pigeons they coo in love;
Give them the safe sanctuary of your kindness.
They sharpen the intellect with your praise;
You, too, praise them in return.

(Divan 2342:1-5)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 02 11 2006 - 15:01

SUSAMIŞ
Mevlâna

Olduğu yere Tanrının rayihasının,
Kalabalıklar gelir akın akın.
Ruhlar Ona susadıkları için;
Duyarlar çağırılışını susamışlar su-taşıyanın.
Bebeklerdir onlar onun cömertliğinden emen
Ve araştıran gelebileceği yeri annelerinin.
Ayrılmış olanlardır onlar bekleyen
Yakına gelmesini birleşmenin.
Müslüman, Yahudi, ve Hristiyan için
Her seher yükselmesidir dua sesinin.

(Divan 837:1-5)

Farsça Çeviri: Fatemeh Keshavarz,
Çeviri: Vehbi Taşar

THIRSTY
Rumi

Where there is the fragrance of God,
The masses come in throngs.
Because the souls are thirsty for Him;
The thirsty hear the call fo the water-bearer.
They are the suckler of His generosity and searching
For the direction from which mother may arrive.
They are in separation, waiting
For the union to draw near.
From Muslim, Jew, and Christian
Every dawn rise the sound of prayer.

(Divan 837:1-5)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

Gönderen: Vehbi 04 11 2006 - 18:15


EY KÂBEYE GİDEN HACILAR
Mevlâna

Ey kâbeye giden hacılar! Siz nerelerdesiniz? Nerelerdesiniz?
İşte burada sevgili, geri gelin! Geri gelin!
Bitişik kapıda oturuyor sizin sevgiliniz;
Çölde yolunuzu şaşırmış, neyi ararsınız siz?
Görürseniz eğer şekilsiz belirtilerini sevgilinin şeklinin
Siz üstâd olacaksınız, ev olacaksınız, ve Kâbe olacaksınız kendiniz.
On defa ulaştınız o Kâbe olan eve aynı yoldan;
Çatısına yalnız bir kez tırmansanız yetişir sizin ruhunuz olan bu evin.

(Divan 648:1-4)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

Not: Bu şiirin sanırım Coleman Barks çevirisini daha önce Türkçe’ye çevirmiştim. Fakat Farsça orijinalinden yapılan bu çeviri de çok güzel olduğu için bir kez daha çeviriyorum.


O PILGRIMS TO THE KA'BAH
Rumi

O pilgrims to the Ka'bah! Where are you? Where are you?
The beloved is right here, come back!
Your beloved is residing next door;
What are you searching, confused, in the desert?
If you see the formless manifestation of the beloved's form
You will be the master, the house, and the Ka'bah yourself.
Ten times you reached that house [Ka'bah] through the same route;
Just once climb up the roof of this house [your soul].

(Divan 648:1-4)
Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998



Gönderen: Vehbi 05 11 2006 - 14:16

GİR İÇERİ
Mevlâna

Sen kapıma vuran! evin ışığısın sen, gir içeri!
Kalbim senindir benim, sahibisin sen evin, gir içeri!
Ev eritildi, karanlıkta ışık verdi,
Ah meskenin senin, kalbim ve ömrüm, sen neredesin? gir içeri!
Ah evimdeki tapıncak, deliliğimin nedeni!
Bütün güzel şeyler sana ait, sen kime aitsin? gir içeri!

(Divan 209:1-3)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

ENTER
Rumi

You who have knocked on my door! you are the light of the house, enter!
My heart is yours, you are the owner, enter!
The house is melted, it has become luminous,
O, my heart and life your abode, where are you? enter!
O, the idol in my house, the cause of my madness!
All fine things belong to you, who do you belong to? enter!

(Divan 209:1-3)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 06 11 2006 - 13:05

ZIRH VE KALKAN
Mevlâna

Gel, gel, Ah benim sevgilim, Ah sevgilim benim.
Gir içeriye, gir içeriye oyala kendini benimle, benimle.
Sensin, sensin, gül bahçem benim, gül bahçem
Açığa vur, açığa vur sırlarımı benim, sırlarımı.
Nereye gidersem gideyim, sen gel benimle, benimle,
her aşamada sen dert ortağısın, dert ortağısın.
Gündüz ve gece, yoldaşımsın sen, yoldaşım.
Tuzağım için sen uygun bir ceylansın, uygun bir ceylan.
Ah kandilim benim! Sen ne kadar parlaksın, ne kadar parlak, Evimde benim,
bir pencere gibisin sen, pencere.
Felaketin oku beni hedeflediğinde, hedeflediğinde,
zırhsın ve bir kalkansın sen, ve bir kalkan her ikisi de.

(Divan 1785:3-4)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça Çeviri: Fatemeh Keshavarz,


ARMOR AND SHIELD
Rumi

Come, come, O my beloved, O my beloved.
Enter, enter busy yourself with me, with me.
You are, you are, my rose garden, my rose garden
Reveal, reveal my secrets, my secrets.
Wherever I go, you go with me, you go with me,
in every stage you are the confidant, you are the confidant.
Day and night you are my companion, you are my companion.
For my trap you are a befitting gazelle, a befitting gazelle.
O my candle! you are so bright, so bright. In my house,
you are like a window, like a window.
When the arrow of disaster targets me, targets me,
you are both armor and a shield, and a shield.

(Divan 1785:3-4)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

Gönderen: Vehbi 07 11 2006 - 13:16

ATLARINIZI SÜRÜN! ATLARINIZI SÜRÜN!
Mevlâna

Atlarınızı sürün! Atlarınızı sürün! geride kalmayın sakın.
Bunu bilin! bunu bilin! durumunuz son derece açıktır sizlerin.
Dörtnala! dörtnala! hızlı binicilerdensiniz;
Gurur duyun! gurur duyun, dünyadaki güzelliklerin içindesiniz.
Neyiniz var sizin?
sevgilinin sahip olmadığı? neyiniz var sizin?
Getirin onu! getirin onu! kulaklarıma fısıldayın.
Dün değil evvelsi gün, meyhane nasıldı, dün değil evvelsi gün?
Söyleyin bana! söyleyin bana onu, eğer sarhoş gezinenlerindeyseniz gecenin.
Tanrı sahibidir bir şarabın, Tanrı sahibidir bir şarabın herkesten saklanmış;
Sizler ve dünya o şarabın bir yudumundan yaratıldınız.

(Divan 637:1-5)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça Çeviri: Fatemeh Keshavarz

Not: İşte günümüzün birbirimizi geçmek için sürdürdüğümüz hızlı yarışlı yaşamı için bundan 800 yıl önce yazılmış güzel bir şiir!

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


RIDE ON! RIDE ON!
Rumi

Ride one! ride on! do not remain behind.
Know this! know this! your situation is most clear.
Gallop! gallop! you are fast riders;
Be proud! be proud, you are among the beauties in the world.
What do you have?
what do you have? that the beloved does not have?
Bring that! bring that! whisper it in my ears.
The night before last, the night before last, what was the tavern like?
Tell me that! tell me that, if you are drunken wanderers of the night.
God has a wine, God has a wine hidden from all;
You and the world were created from a sip of that wine.

(Divan 637:1-5)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998

Gönderen: Vehbi 08 11 2006 - 12:45

MUTLU
Mevlâna

Sen mutlusun, mutlu, fakat ben bin kere daha fazla mutluyum!
Rüyada kiminle karşılaştım geceleyin? bilmiyorum.
O kadar mutluyum, bu dünyanın içine sığamıyorum;
Fakat bir ruh gibi saklıyım, gözlerinden dünyanın.
Yeryüzüne bağlı olmasaydı ayağı ağaçların, peşime düşeceklerdi benim;
Çünkü o kadar çok çiçek açtım ki, haseti oldum bahçelerin.

(Divan 1740:1-3)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

HAPPY
Rumi

You are happy, happy, but I am a thousand times happier!
Whom have I encountered in my dream last night? I know not.
I am so happy, I cannot be contained in the world;
But like a spirit, I am hidden from the eyes of the world.
If the foot of the trees were not tied to earth, they would be pursuing me;
For I have blossomed so much, I am the envy of the gardens.

(Divan 1740:1-3)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998


Gönderen: Vehbi 09 11 2006 - 14:03

ULAŞTIM BİR KEZ DAHA
Mevlâna

Ulaştım bir kez daha, bahar meltemi gibi;
Yükseldim güneş gibi herkesin görebildiği.
Yaz-ortası güneşiyim, eski mevsim karşıtı;
Canlılık ve sevinç getirdim bahçelere.
Binlerce halkalı güvercin şarkılarında araştırıyor beni.
Binlerce bülbül ve papağan uçuyor yönlerimde.
Varışımın haberi balıklara erişti denizde;
Dalgalar yarattı denizin mayalanması binlerce.

(Divan 1140:1-4)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

I ARRIVED ONCE AGAIN
Rumi

I arrived once again, like the spring breeze;
I rose like the sun visible to all.
I am the Sun in mid-summer, contrary to the old season;
I have brought liveliness and joy to gardens.
A thousand ring doves are searching for me in their songs.
A thousand nightingales and parrots are flying in my directions.
The news of my arrival reached the fish in the sea;
The ferment of the sea created a thousand waves.

(Divan 1140:1-4)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998






Gönderen: Vehbi 09 11 2006 - 21:00

AŞKIN YÖNTEMLERİ
Mevlâna

Aşık oldun bana, seni allak bullak edeceğim.
Fazla inşa etme, çünkü seni harabe haline getirmek niyetindeyim.
İki yüz ev inşa edersen, arıların yaptıkları gibi;
Evsiz koyacağım seni, sinek gibi.
Dengeliysen eğer, Kaf Dağı gibi;
Fırıl fırıl döndüreceğim seni, değirmen taşı gibi.

(Divan 1665:1,2,4)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan çeviren: Fatemeh Keshavarz


METHODS OF LOVE
Rumi

You are in love with me, I shall make you perplexed.
Do not build much, for I intend to have you in ruins.
If you build two hundred houses in a manner that the bees do;
I shall make you as homeless as a fly.
If you are the mount Qaf in stability.
I shall make you whirl like a millstone.

(Divan 1665:1,2,4)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998






Gönderen: Vehbi 10 11 2006 - 20:24

TOPLANTI GÜNÜ
Mevlâna

Her sabah bedeninin organlarını çal bunun gibi!
Evet, güzelim! bunun gibi, bunun gibi!
Harp’ini Venüs’ün yanında bırak, Ah ay ışığım!
Gir içeri, sevinçle vurarak ayağını, bunun gibi!
Kalabalık istediği zaman güzel kokulu bir miski;
Dansederek çöz saçlarını, bunun gibi.
Gök kubbesi bir kez bile dönerse senin dileğine karşı,
O toplantı günüdür, Ah sevgili, tut elimi!
Ve götür beni krallara yaraşan kutlayışa, bunun gibi.

(Divan 1953:3-6)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

DAY OF ASSEMBLY
Rumi

Every morning, play your organon, like this!
Yes, my beauty! like this, like this!
Leave your harp next to Venus, O my moon!
enter, stamping your feet joyfully, like this!
When the crowd asks for fragrant musk;
Untie your hair [in a dance], like this.
If the firmament turns against your will, for one instance;
It is the day of assembly, O love hold my hand!
And guide me to the royal celebration, like this.

(Divan 1953:3-6)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.



Gönderen: Vehbi 11 11 2006 - 12:20

TAM YETKİ
Mevlâna

Ey aşıklar! Ey aşıklar, ben tozu mücevhere dönüştürürüm.
Ey müzisyenler! çalgılarınızı altınla doldururum.
Ey susuz kalanlar, ben bugün su-taşıyıcısı olacağım;
Ve cennete çevireceğim bu kuru tozlanmış toprağı, Kevser nehrine çevireceğim.
Ey yalnız olanlar, geldi dermanınız!
Başına hüzün belası gelen herkesi bir krala çevireceğim.
Ey yaşam iksiri, bak bana! çünkü ben
Yüz tane manastırı camilere, ve yüz tane darağacını mihrablara döndürürüm.
Ey inanmayanlar, hepinizi serbest bırakacağım;
Çünkü tam yetkim var benim, inancı veririm ve inancı alıp götürürüm.

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

FULL COMMAND
Rumi

O lovers! O lovers! I turn dust into jewel.
O musicians! I fill your instruments with gold.
O thirsty ones, I shall be the water-bearer today;
And I turn this dry dusty land into paradise, into the river Kawsar.
O lonely ones, relief has come!
I turn everyone afflicted with sadness into a king.
O the elixir, look at me! for I
Turn a hundred convents into mosques, a hundred gallows into pulpits.
O unbelievers, I shall release you all;
For I am in full command, I give faith and I take it away.

(Divan 1374:1-5)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.

.

Gönderen: Vehbi 12 11 2006 - 15:48

DOĞADA YAŞAMAK
Mevlâna

O güzel bir melodi çalar, ben dansederim onunla,
Aşk her an yeni bir oyun oynar bana.
bazen takılır bana: ‘gidip oturur bir köşeye!’
Tam oturacakken ben köşeye, çağırır beni yine.
Bugün, uçuracak beni bir atmaca gibi gene;
Nedir onun yakalamak istediği benimle?

kimin peşinden gitmemi ister benim?
ben gökgürültüsü kadar cömertim, bulut kadar konuşkanım;
Yağmur damlaları düşer o kucakladığı zaman beni.
Cömerttir bulutum benim çünkü paylaşır onun denizini;
Bilmem kimin üstüne yağmur yağdırtacak bana.
Bana yağmur yağdırttığı zaman değildir hiçbir zaman boşuna;
Çünkü içeri alır beni, ve sonra, izin verir yaşamama yüzlerce bitkinin içinde.

(Divan 208:4-9)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça Çeviri: Fatemeh Keshavarz

LIVING IN NATURE
Rumi

He plays a beautiful tune, I dance to it;
Love plays a new game on me every instant.
he teases me sometimes:'go sit in a corner!'
Just as I sit in the corner, he calls me back.
Today, he is going to fly me like a hawk again;
What does he want to capture by me?

who does he want me to go after?
I am as generous as thunder, as talkative as the cloud;
Raindrops fall when he embraces me.
My cloud is generous because it partakes of his sea;
I know not on whom he shall make me rain.
When he makes me rain, it is never in vain;
For he lets me, then, live in a hundred plants.

(Divan 208:4-9)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.



Gönderen: Vehbi 13 11 2006 - 13:50


KAHKAHADAN PATLAMAK
Mevlâna

Eğer Onun yüzünün çiçekleri, bulundukları bahçeden kahkahayla patlasalardı,
Ömrün ilkbaharı yeniden doğar, bedenin ağacı kahkahadan patlardı.
Eğer o ömrün özünün özü kendini yalnız başına gösterseydi;
Bedenim görkemle hayata gelir, ruhum kahkadan patlardı.
Eğer o eşsiz konuşmacı konuşmak için ağzını açsaydı,
Ölü beden, konuşma gücünü kazanır, kekeleyen kalp kahkahadan patlardı.
Eğer o bütün güzelliklerin üstadı yüzünün güzelliğini açığa vursaydı;
Güzelliğin bütün giysileri parçalarına ayrılır, kahkahadan patlarlardı.

(Divan 2525:1-2, 4-5,7)
Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

Not: Bu şiiri daha önce çevirmiştim. Fakat yukarda yaptığım yeni çeviriyi öncekinden daha fazla sevdim.


BURST INTO LAUGHTER
Rumi

If the flowers of His face, from the garden they are in, burst into laughter;
The spring of life would be renewed, the tree of body would burst into laughter.
If that essence of the essence of life appeared all by Himself;
My body would come to life with the grace, my soul would burst into laughter.
If that speaker par excellence opened His mouth to speak;
The dead body would gain the power of speech, the stuttering heart would burst into laughter.
If that master of all beauty revealed the beauty of His face;
All the robes of beauty would [be torn apart] burst into laughter.

(Divan 2525:1-2, 4-5,7)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998





Gönderen: Vehbi 15 11 2006 - 19:26

AY OĞLUM
Mevlâna

Ben kalbim olmadan geldim, olmadan ruhum;
Rengime bak, yüzümdeki çizgileri oku, Ay oğlum!
Hayır, yanlışım, hiç gelmedim, gelmiş olan sendin;
Benimle geldin, saklanarak varlığımda, Ay oğlum!
Bir altın parçası gibi gülümse ateşin önünde;
Ve iyi şans gülecektir yüzüne, Ay oğlum!

Düşünceler vardır kalbimin meyhanesinde
Sarhoşlar gibi birbirleriyle döğüşen, Ay oğlum!
Katlan bana ve dinle yaygarasını sarhoşun;
Eyvah!, kırıldı kapı! kaçtı kapıcı! Ay oğlum!
Geldim, ve sana bir ayna getirdim;
Bak kendine, yüzünü çevirme, Ay oğlum!
Benim küfürüm aynasıdır inandığının;
Selam ver inanç olan küfüre! Ay oğlum!
Ben sessizlikte bağırırım;
Sessiz bir sözcü olmaya geldim, Ay oğlum!

(Divan 1098:1-8)

Çeviren: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Fatemeh Keshavarz

O MY BOY!
Rumi

I have come without a heart, without a soul;
Look at my color, read the lines on my face, O my boy!
No, I am wrong, I have not come at all, you came to me;
You came with me, hidden in my existence, O my boy!
Simile in the face of fire like a piece of gold;
And good fortune will smile at you. O my boy!

In the tavern of my heart there are thoughts
Fighting each other like drunks, O my boy!
Bear [with me] and listen to the clamor of the intoxicated;
Ah, the door broke! the doorman run away! O my boy!
I have come, and I have brought you a mirror;
Look at yourself, do not turn your face, O my boy!
My blasphemy is a mirror for your faith;
Behold the blasphemy that is faith! O my boy!
I cry out in silence;
I have come to be a silent speaker, O my boy!

(Divan 1098:1-8)

Translated by Fatemeh Keshavarz,
'Reading Mystical Lyric: The Case of Jalal al-Din Rumi',
University of South Carolina Press, 1998.



Gönderen: Vehbi 17 11 2006 - 17:53

DOĞRU DENGELENMEMİŞ YÜK
Mevlâna

Ben parçasıyım bir yükün
Doğru dengelenmeyen
Düşerim çayırda
eskiden mağarada uyuyanlar gibi, otlarım orada,
nereye düştüysem.

Toz zerreleriydim yüzbinlerce yıl boyunca
yüzerek ve uçarak havanın arzusuyla,
sık sık unutarak o halde olduğumu, fakat uykuda
geriye göç ederim. Boşalır yayım
keşişme noktasından dört-dallı, zamanın–ve- mekânın,
bu oturma odasından.

Salınırım koskocaman bir otlağa
bin yıllık bir dönemin sütünü emziririm

Herkes başka türlü yapar bunu.
Bilerek bilinçli kararların
ve kendine ait belleğin
yaşamak için çok küçük bir yer olduğunu,
her insan varlığı sel gibi akar geceleyin
sevgi dolu hiçbir yerin içersine, ve gündüzleyin,
bir takım zihni meşgul eden işe.

Çeviren: Vehbi Taşar

(Mesnevi, VI 216-227)
Coleman Barks, Rumi, 'Biz Üçümüz'

Not: Mevlânanın en şaşılacak sözlerinde biri olan ‘dört-dallı zaman ve mekân’ insana Albert Einstein’ın relativite teorilerinde kullandığı dört boyutlu uzayı hatırlatıyor! İngilizce çevirisinde kullanılan ‘space’ sözcüğü zaten uzay demek. Orjinal Farsça sözcük te böyle iki anlamlımıdır bilemem.

LOAD, NOT RIGHTLY BALANCED
Rumi

I am part of the load
Not rightly balanced
I drop off in the grass,
like the old Cave-sleepers, to browse
wherever I fall.

For hundreds of thousands of years I have been dust-grains
floating and flying in the will of the air,
often forgetting ever being
in that state, but in sleep
I migrate back. I spring loose
from the four-branched, time -and-space cross,
this waiting room.

I walk into a huge pasture
I nurse the milk of millennia

Everyone does this in different ways.
Knowing that conscious decisions
and personal memory
are much too small a place to live,
every human being streams at night
into the loving nowhere, or during the day,
in some absorbing work.

(Mathnawi, VI 216-227)
Coleman Barks, Rumi, 'We Are Three'

Gönderen: Vehbi 20 11 2006 - 21:49

NE OLACAK ZANNEDERSİN? (838’ inci Gazel)
Mevlâna

Geceni geçirirsen,
ve şafakla birleştirirsen,
kalbin hatırı için,
ne olacak zannedersin?

dünya bütün
çiçeklerle örtülse çiçek açan,
senin uğraşıp diktiğin,
ne olacak zannedersin?

hayatın iksiri,
karanlıkta kapalı kalan,
doldurursa çölü ve şehirleri,
ne olacak zannedersin?

sayesinde
senin sevginin ve cömertliğinin,
birkaç insan yavrusu bulursa ömrünü,
ne olacak zannedersin?

eğer bütün bir kavanozu dökersen,
sevinçli şarapla doldurulan,
onların kafasının üzerine, zaten sarhoş olan,
ne olacak zannedersin?

git kardeşim
bağışla sevgini
düşmanlarına bile,
dokunursan onların kalplerine,
ne olacak zannedersin?

Çeviren: Vehbi Taşar

Farsça’dan Çeviren: Nader Khalili
‘Rumi, Ateşin Çeşmesi’, Cal-Earth, Eylül 1994


Ghazal 838
Rumi

if you pass your night
and merge it with dawn
for the sake of heart
what do you think will happen

if the entire world
is covered with the blossoms
you have labored to plant
what do you think will happen

if the elixir of life
that has been hidden in the dark
fills the desert and towns
what do you think will happen

if because of
your generosity and love
a few humans find their lives
what do you think will happen

if you pour an entire jar
filled with joyous wine
on the head of those already drunk
what do you think will happen

go my friend
bestow your love
even on your enemies
if you touch their hearts
what do you think will happen

Translated by Nader Khalili

Rumi, Fountain of Fire
Cal-Earth, September 1994

Gönderen: ayesmer 21 11 2006 - 12:37

umut,
zamansız anlarda beklemek,
mekansız buluşmak,
tamam olur.

Gönderen: KIRMIZI 21 11 2006 - 13:00

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (Unesco) 'nun 33. Genel Kurulunda, Büyük Mutasavvıf Mevlana Celaleddin Rumi'nin Doğumunun 800. Yıldönümü Münasebeti ile 2007 Yılının 'Mevlana Yılı' İlan Edilmesine karar verdi.


bir anektod eklemek istedim.


Saygılar.

Gönderen: Vehbi 21 11 2006 - 18:34


DEVAM ET ARAŞTIRMAYA
Mevlâna

Hazır olmadığını bile bile,
devam et araştırmaya: Tanrının yolu üzerinde
gerek yoktur hazırlanmaya.
kimi görsen kendini adamış olan araştırmaya,
dost ol onunla ve baş ey onun huzurunda,
çünkü seçerek komşuluk etmeyi araştıranlarla,
kendin bir olursun onlarla;
korunarak zaferi kazananlarla,
öğrenirsin zafer kazanmayı kendi başına.
Bir karınca Süleyman payesine ulaşmayı araştırırsa,
hor görerek gülme onun arayışına.
Herşey, sahip olduğun, beceride, zenginlikte ve el sanatında,
değilmiydi başında yalnız bir düşünce ve bir araştırma?

Çeviren: Vehbi Taşar

Mesnevi III:1445-1449

Camille and Kabir Helminski
‘Rumi: Hatırlanışın Mücevherleri’
Threshold Books, 1996
(Farsça transliterasyon Yahyá Monastra tarafından yapılmıştır)

KEEP SEARCHING
Rumi

Even though you're not equipped,
keep searching:
equipment isn't necessary on the way to the Lord.
Whoever you see engaged in search,
become her friend and cast your head in front of her,
for choosing to be a neighbor of seekers,
you become one yourself;
protected by conquerors,
you will yourself learn to conquer.
If an ant seeks the rank of Solomon,
don't smile contemptuously upon its quest.
Everything you possess of skill, and wealth and handicraft,
wasn't it first merely a thought and a quest?

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Garcheh âlat nistet to mi talab
nist âlat hâjat andar râh-e Rabb
Harke-râ bini talab-gâr ay pesar
yâr-e u shaw pish-e u andâz sar
Kaz jevâr-e tâlebân tâleb shavi
vaz zelâl-e ghâlebân ghâleb shavi
Gar yeki muri Solaymân be-jost
ma-negar andar jostan-e u sost sost
Harcheh dâri to ze mâl o pisheh-'i
nah talab bud avval va andisheh-'i?

Mathnawi III: 1445-1449

Version by Camille and Kabir Helminski
Rumi: Jewels of Remembrance
Threshold Books, 1996
(Persian transliteration courtesy of Yahyá Monastra)



Gönderen: Vehbi 21 11 2006 - 19:22

OLDUĞUN GİBİ
Mevlana Jelaluddin-i- Rumi

Cömertlikte ve başkalarına yardımda,
bir nehir gibi.
Merhamet ve zarafette,
güneş gibi.
Başkasının yanlışlarını örtmekte,
gece gibi.
Öfke ve şiddette,
ölü gibi.
Alçakgönüllükte ve yumuşak başlılıkta,
toprak gibi.
Hoşgörüde,
deniz gibi.
Ya görün,
olduğun gibi;
ya da ol,
göründüğün gibi.

Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar
İngilizcesi: Coleman Barks

AS YOU ARE
Mevlana Jelaluddin Rumi

In generosity and helping others,
be like a river.
In compassion and grace,
be like the sun.
In concealing other's faults,
be like the night.
In anger and fury,
be like dead.
In modesty and humility,
be like the earth.
In tolerance,
be like the sea.
Either appear as you are,
or be as you appear.

Translation: Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 22 11 2006 - 20:06

RUHUMUM PENCERESİ
Mevlâna

Namaz kılarken alışığım Tanrıya dönmeye bunun gibi
ve hatırlarım Geleneğin şu sözlerini:
“dua alışkanlığından gelen keyfi.”*
Açılır ruhumun penceresi,
ve görünmeyen dünyanın temizliğinden,
Tanrının kitabı bana gelir doğruca.
Kitap, ilahi görkem yağmuru ve gün ışığı
evimin içine düşüyor bir pencereden
benim asıl ve gerçek kaynağımdan gelen.
Cehennemdir bir ev, olmayan penceresi;
bir pencere yapmaktan oluşur gerçek dinin özü.
Her çalılığın üstüne baltanı saplama;
gel salla baltanı, kesip bir pencere açmaya.

*Hazreti Muhammed’e dünyada en çok sevdiği üç şeyin ne olduğu sorulduğunda, ‘dua alışkanlığından duyduğum keyif” onların biridir demiş.

Çeviren: Vehbi Taşar

Mesnevi III: 2401-2405

Version by Camille and Kabir Helminski
Rumi: Jewels of Remembrance
Threshold Books, 1996
(Farsça transliterasyon: Yahyá Monastra)

THE WINDOW OF MY SOUL
Rumi

During prayer I am accustomed to turn to God like this
and recall the meaning of the words of the Tradition,
“the delight felt in the ritual prayer.”*
The window of my soul opens,
and from the purity of the unseen world,
the book of God comes to me straight.
The book, the rain of divine grace, and the light
are falling into my house through a window
from my real and original source.
The house without a window is hell;
to make a window is the essence of true religion.
Don't thrust your ax upon every thicket;
come, use your ax to cut open a window.

*The Prophet Muhammad (peace and blessing upon him) is said to
have mentioned this as one of the three things he loved best in the world.


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Khuy dâram dar namâz ân eltefât
ma`nâ “qurrat `ayni fi al-salât”*
Rawzan-e jânam goshâdast az safâ
mi resad bi vâseteh nâmeh-ye Khodâ
Nameh o bârân o nur az rawzanam
mi fotad dar khâneh-'am az ma`denam
Duzakhast ân khâneh k-ân bi rawzanast
asl-e din ay bandeh rawzan kardanast
Tisheh har bisheh kam zan biyâ
tisheh zan dar kandan rawzan halâ

Mathnawi III: 2401-2405

Version by Camille and Kabir Helminski
Rumi: Jewels of Remembrance
Threshold Books, 1996
(Persian transliteration courtesy of Yahyá Monastra)

Gönderen: Vehbi 27 11 2006 - 22:41

KARŞITLAR
Mevlâna

Tanrı sizi bir duygudan ötekine çevirir
ve karşıtların yoluyla öğretir,
iki kanadınız olsun diye uçmak için,
bir tane değil.

(II:1552; 1554)

Rumi: Yadigâr Kalan Mücevherler
Threshold Books, 1996
Çevirenler. Camille and Kabir Helminski

OPPOSITES
Rumi

God turns you from one feeling to another
and teaches by means of opposites,
so that you will have two wings to fly,
not one.

(II:1552; 1554)
Rumi: Jewels of Remembrance
Threshold Books, 1996
trans. Camille and Kabir Helminski





Gönderen: Vehbi 29 11 2006 - 03:32

TEK-ELLE SEPET ÖRME
Mevlâna

Bir derviş vardı yalnızbaşına dağlarda yaşayan,
yemin etmişti meyve koparmamaya ağaçlardan,
ya da onları sallayıp düşürmemeye,
ya da kimseden kendisi için meyve toplamasını istememeye.

“Yalnız rüzgârın düşürdükleri.”
Bu onun yöntemiydi
Tanrının buyruğuna baş eğmek için.

Geleneksel bir söyleşi vardır Peygamberden gelen
bir insanın çölde bir tüy olduğunu söyleyen
rüzgâr onu nereye atarsa oraya üfürülen.

Böylece teslim olmanın sevinciyle bir süre için
her şafak vakti kalktı yeni bir yol izlemek için.

Fakat beş gün geçti rüzgârın esmediği,
ve hiçbir armut düşmedi.

Sabırla kendisini dizginledi,
bir meltem neredeyse yeterince güçlü esinceye kadar
olgun armutlarla dolu bir dalı eğmek için
eline yakın olan, fakat yeterince güçlü olmayan
armutları koparacak kadar.

Uzandı ve bir tane kopardı.

Yakında, bir hırsızlar çetesi bölüşüyordu
çalmış olduklarını o gün.

Yetkililer onları şaşırttı ve cezalar
başladı aniden: kesilmesi
sağ ellerin ve sol ayakların.

İnsanlardan uzak yaşayan derviş yakalandı yanlışlıkla
ve eli kesildi,
fakat kesilmeden önce ayağı da,
anladılar kim olduğunu onun.

Reisleri geldi, “Affet bu adamları.
Onlar bilmiyorlardı. Affet hepimizi bizim!”

Şeyh dedi, “Bu sizin kabahatiniz değil.
Yeminimi bozdum ben, ve Sevdiğim
cezalandırdı beni.”

O Şeyh Akta diye bilindi,
“Eli kesilen
Öğretmen,” demek olan.

Bir gün bir ziyaretçi girdi onun kulübesine kapıyı çalmadan
ve sepetler ördüğünü gördü onun palmiye yapraklarından.
Örmek iki el gerektirir!

“Ne diye girdin haber vermeden?”

“Sana olan sevgimden.”

“O halde kendine sakla bu sırrı gördüğün
bana verilmiş olan.”

Fakat başkaları öğrenmeye başladılar bunu,
ve bir çoğu kulübeye geldi görmek için.

Yardıma gelmis olan el
o palmiye yapraklarını örerken
geldi artık onun hiçbir korkusu kalmadığından
ne ölümden ne de uzuvların bedenden ayrılmasından.

O tedirginliğe neden olan, kendini-koruyan
hayaller terkettiği zaman başlar,
elbirliğiyle yapılan iş, gerçek olan.

Çeviren: Vehbi Taşar

(III, 1634-1642, 1672-1690, 1704-1720)
Reynold Nicholson, “The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (8 volumes, London, Luzac & Co., 1925-40).

Gönderen: Vehbi 29 11 2006 - 12:22

ACEMİCE KARŞILAŞTIRMA
Mevlâna

Yoktur bu fiziksel dünyada birbirine benzeyen iki şey.
Her yapılan karşılaştırma kabadır acemice.

Bir adamın yanına koyabilirsiniz bir aslanı,
fakat yerleşim tehlikelidir her ikisi için de.

Bedenin bir lamba olduğunu düşünün.
Fitili ve yağı olması gerek. Uyku ve gıda.
Onları almazsa eğer, ölecek,
ve onları yakıp bitiriyor herzaman, ölmeye çalışarak.

Fakat güneş nerededir içinde bu karşılaştırmanın?
O yükselir, ve lambanın ışığı
gün ışığıyla karışır.
Gerçek olan
Birlik,
lambanın ve güneşin imajlarıyla anlaşılamaz. Bir çoğulun
bir tekile bulaştırılması yanlıştır.

Hiçbir imaj tanımlayamaz
babalarımızdan ve annelerimizden,
büyükbabalarımızdan, ve büyük annelerimizden
ne kalır geriye.

Konuşma Dili el sürmez Birine
her birimizin içimizde yaşayan.

Mesnevi (IV, 419-433)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 01 12 2006 - 13:14

KAR VE SES
Mevlâna

Bestami öldükten sonra, oldu
onun olacağını dediği gibi,
şeyh oldu halkına Abdu’l-Hasan;
ve her gün giderdi Bestami’nin mezarına
talimat almak için ondan.

Söylenmişti Abdu’l-Hasan’a bunu yapması
bir rüyâda, Bestami’nin kendisi tarafından.

Her tanyeri gitti ve ayakta durdu bakarak mezara
sabahın ortasına kadar. Ya Bestami’nin ruhu
gelip konuşacaktı onunla, ya da cevaplandırılacaktı
sessizlikte onun biriktirmiş olduğu sorular.

Fakat bir gün bir kar düşmüştü derin.
Mezarlar küme haline yığıldılar beraber
ve ayırt edilemezlerdi birbirlerinden.

Kaybolduğunu hissetti Abdu’l-Hasan
Sonra işitti sesini Şeyhinin.

“Kardan yapılmıştır dünya. Düşer ve erir
ve gene düşer. Onunla ilgilenme
sen. Gel sesine doğru
benim sesimin. İlerle bu yöne doğru
herzaman.”

Ve o günden beri
Abdu’l Hasan hissetmeye başladı
aydınlatılmış durumu
ancak işitmiş olduğu
ve okuduğu
daha evvel.

Mesnevi (IV, 1925-1934), Reynold Nicholson.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 12 2006 - 15:25


BELİRLİ BİR İŞ YAPMAK İÇİN DUYULAN SEVGİ
Mevlâna

Yolculuk canlandırıcıdır bazısı için
evde kalmak olduğu kadar başkaları için.

Yalnızlık dağda bir yerdir
arkadaşlıkla dolan
bunun için,
ve ölüm-yorgunluğu
onun için.
Bu kişi bayılır
bir topluluğun
çalışma sistemlerinden yükümlü olmaya.
Bu kişi bayılır
kızgın demiri şekillendirmenin yöntemlerine
bir çekiçle.
Herbirine verilmiştir
güçlü bir istek belirli bir iş yapmak için.

O hareketler için duyulan aşk,
ve bütün hareket aşktır.

Sopalar ve ölü çimen parçalarının ve yaprakların
rüzgârda kayış şekilleri
ve yağmurun ve su birikintilerinin gittikleri yönler
yerdeki, bu hareketlerin hepsi
bir peşinden gitmektir
onlara verilmiş olan aşkın.

Mesnevi, (III, 1616-1619)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 03 12 2006 - 23:09

İBİBİK KUŞUNUN MARİFETİ
Mevlâna

Ne zaman büyük bir çadır dikilse kırsal bir alanda
Süleyman için, gelirlerdi kuşlar
ona olan saygılarını göstermek ve onunla konuşmak için.

Süleyman kuş dilinden anlardı.
Zihin karıştıran cıvıldama yoktu
onun huzurunda. Her bir tür konuşurdu
kendi çağırışını açıkça.

Ne büyük bir sevinçtir anlaşılmak!
Sırlarını söyleyemeyeceği insanlarla
birlikte olduğu zaman bir insan,
farkı yoktur onun bağlı olmaktan.

Ve demek istediğim akrabalık değil kültürden gelen,
Türkler ve Hintliler vardır aynı dili konuşan.
Türkler vardır birbirini anlamayan.

Benim konuştuklarım bir tek aşkı içlerinde
bir arada tutanlardan.

Kuşlar böylece soruyorlardı Süleyman’a
sorular ve söylüyorlardı ona marifetlerini onların.
Hepsi arzulardı sorulmak için
kalabilirlermiydi huzurunda Süleyman’ın.
Sırası geldi İbibik kuşunun.

“Sultanım, benim bir tek hünerim var yalnız, fakat ümit ederim
size yararlı olacaktır.”
“Söyle.”
“En yüksek noktasına çıktığım zaman
benim yeteneğimin ve aşağıya baktığım zaman,
yerin içini görebilirim o zaman
yerin altındaki su tabakasına kadar.

Görebilirim o kille çamurlanmışmıdır,
ya da berrakmıdır, taşın içinden akarak.

Görebilirim nerelerdedir kaynaklar,
ve nerede kazılabilirler iyi kuyular.”

Süleyman cevap verdi, “ İyi bir yoldaş olursun sen
benim el değmemiş bölgelere yaptığım yolculuklar için!”

Kıskanç karga dayanamadı buna.
Bağırdı avazı çıktığı kadar,
“Böyle keskinse görme gücü ibibik kuşunun,
nasıl oldu da görmedi kapanı
onu birzamanlar yakalamış olan?”
“Güzel soru sordun,” dedi Süleyman.
“Peki de dersin buna, ibibik kuşu sen?”
“Gerçek olan bir marifettir su-araştırma hünerim. Ve gerçektir gene
doğruluğu beni tuzağa düşüren şeylere karşı
kör olduğum benim. Bir niyet vardır
bilgimin ötesinde benim
hem körlüğüme hem de gözle görülmeyen şeyleri görmeme neden olan.
Karga kabul etmez doğruluğunu bunun.”

Mesnevi (I, 1202-12333)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 04 12 2006 - 13:57

DERENİN İÇİNE BAKMAK
Mevlâna

Ruhun yolu
duygularla ve akılla
bir dere gibidir.

Arzunun yabani otları kalınlaştığı zaman,
akıl akışını durdurur,
ve ruh-yaratıkları saklı kalır.

Fakat bazen makul düşünen aklınız
o kadar güçlü akar ki, temizler
tıkanan akarsuyu
sanki Tanrı’nın eliyleymiş gibi.

Ağlamak ve boşuna emek çekmek yok artık,
varlığınız büyür ve güç kazanır
arzularınızın daha önce olduğu kadar.

Gülüş ve tatmin oluş, o ustaca akış
izin verir ruh-yaratıklarının gözükmesine.

Bakarsınız aşağıya,
ve açık seçiktir gördüğünüz rüyâ.

Işıktan yapılmış kapılar
açılırlar ardına kadar. Görürsünüz içeriyi.

Mesnevi (III, 1824-1834)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 05 12 2006 - 03:30

BİTMEK ÜZERE OLAN BİR MUM

Alev olmak için yapılmıştır bir mum baştan sona.
Gölgesi yoktur
o yok oluş anında.

Yoktur başka hiçbirşeyi ışığın bir dilinden
bir sığınak yerine benzeyen.

Bak buna
bitmek üzere olan mum sapına
emniyette olan birisi gibi en sonunda
faziletten ve ahlaksızlıktan,

kibirden ve utançtan
bize gelen onlardan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Mesnevi (V, 672-682)

Gönderen: Vehbi 05 12 2006 - 04:29

ŞİMDİ BİZİM OLAN BU
Mevlâna

Şimdi bizim olan bu
değildir hayal gücünün ürünü.

Keder ya da sevinç
değildir bu.

Değildir yargılama durumu,
ne bir kıvanç
ne bir keder.

Onlar gelir
ve gider.

Bu
gidip gelmeyenin
var oluşu.

Hüsam, tanyeri ağardı,
burada, görkeminde mercanın,
içinde Dostun, basit gerçeği
Hallaç’ın söylemiş olduğu.

Ne isteyebilir başka İnsanoğlu?

Üzümler şaraba döndüğü zaman,
istedikleri
bu.

Gecenin gökyüzü boşaldığında,
o bir kalabalıktır dilencilerden oluşan aslında,
ve onların hepsinin istedikleri
biraz bu!

Bu
şimdi biz olan
bedeni yarattı, gözek gözek,
arılar gibi, yapan bal peteğini.

Evren ve insan bedeni
bundan büyüdü,
evrenden
ve insan bedeninden
değil bu.

Mesnevi (I, 1803-1813)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Hallaç-ı-Mansur (858-922), İran’ın Tur şehrinde doğan Sufi/İslam filozofu Hallaç 895 yılından sonra bir Sufi hocası olarak bütün dünyayı dolaşmış, üç defa Kâbeye gitmiş ve “Ben Allahım” şeklinde vaazlar verdiği, İslam dininde reformların gerekli olduğunu söylediği için büyük ün ve cemaat kazanmıştır. Fakat söylediklerinden dolayı 911-922 tarihleri arasında Bağdat’da hapse atılmış ve orada en sonunda işkence edilerek öldürülmüştür. Hallaç’ın hayat hikayesi Mevlâna’dan Nazım Hikmet’e ve İkbal’e kadar pek çok şairi etkilemiştir.

Hüssam: Mevlânanın bütün şiirlerini dikte ettiği kâtibi olan Hüssam’ın adı şiirlerinde sık sık geçer.

Gönderen: Vehbi 06 12 2006 - 10:56

AYIYLA ADAM
Mevlâna

Kurtarmış olan adam için ayıyı
ejderhanın ağzından, ayı
bir çeşit evcil hayvan oldu.

O yattığı zaman dinlenmek için,
ayı bekçilik ederdi.

Belli bir dost yanından geçti.
“Kardeş, nasıl oldu da bu ayı
böyle bağlandı sana?”

Söyledi ona macerasını ejderhayla olan,
ve dostu karşılık verdi,
“Unutma
yoldaşının ne olduğunu. Bu dost
değildir insan! Daha iyi ederdin
kendi cinsinden bir dost seçseydin sen.”

“Sen benim olağan dışı yardımcımı kıskanırsın yalnızca.
Bak tatlı bağlılığına bana. Aldırma
ayı gibi kaba olduğuna!”

Fakat ikna olmadı dost.
“Sen gene gitme ormana
Bunun gibi bir arkadaşla!
Bırak ben de gideyim seninle.”
“Yoruldum ben,
Rahat bırak beni.”
Adam hayal etmeye başladı
iyilikten başka nedenler olduğunu dostunun ilgisinden.
“Biriyle bahse girmiş olmalı
beni ayımdan ayırmak için.” Ya da,
“Ayım gidince saldıracak o bana.”

Bir ayı gibi düşünmeye başlamıştı adam!

İnsan arkadaşlar ayrı yönlere gittiler böylece,
ayıyla olan adam ormana gitti,
uyuyakaldı orada tekrar.

Ayı dikildi üzerinde
sinekleri kovalayarak.

Fakat sinekler geri gelip durdular,
ayıyı sinirlendirerek.

Dağın kenarından bir taş söktü ayı
ve kaldırdı onu kafasının üstünde uyuyan adamın.

Görünce sineklerin geri geldiğini,
ve rahatça konduklarını izleyince adamın yüzüne,
taşı hızla vurdu aşağıya , ezip toz haline getirerek
adamın yüzünü ve kafatasını.

Deneyimle anlatarak eski bir özdeyişi:

BİR AYIYLA
DOST OLURSAN,
DOSTLUK
KALDIRACAKTIR VÜCUDUNU ORTADAN.

ONUNLA,
DAHA İYİDİR OLMAK
DÜŞMAN.

Mesnevi (II, 2010-2035, 2125-2130)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 07 12 2006 - 04:45

GECE-HIRSIZLARI
Mevlâna

Bir kral vardı geceleyin dolaşan ülkesinde.
Bir hırsızlar çetesiyle karşılaştı.
sordular.
“Kimsin sen?”
“Ben sizden biriyim.”
Böylece birlikte yürüdüler,
ve herbirisi kendine has olan hünerden bahsetti
bu gece-işini yapmak için ona uygun olan.
Biri dedi,
“Benim üstün yeteneğim kulaklarımdadır. Anlayabilirim
ne dediğini bir köpeğin o havladığı zaman.”
Diğerleri güldüler,
“Fazla değeri yok onun!”
Başka bir hırsız dedi,
“Benim özelliğim gözlerimdedir.
Geceleyin ne görürsem göreyim,
onu gün ışığında da tanıyabilirim.”
Bir başkası, “Benim gücüm
kolumdadır. Hangi duvardan olsa tünel açabilirim!”
Başkası,
“Burnum. Yeri koklayabilirim ve bilirim
hazine nerede saklıdır.”
Ve en son hırsız açığa vurdu,
“Elimdir benim. Bir kement atabilirim
etrafında herşeyin.”

Sonra krala sordular, kılık değiştirmiş olan,
onun katkısı neydi.
“Bu sakaldır.
Onu suçlulara döndürür döndürmez,
serbest bırakılırlar!”
“ Vay vay! Sen iyi birisin o halde
bizimle olmak için birlikte!”
Ve yollarına devam ettiler, her nasıl olduysa,
sarayın yoluna doğru.
Bir bekçi köpeği havladı,
ve dinleyici-hırsız izah etti,
“O diyor,
‘Bizimledir kral!”
Koku-alan hırsız kokladı
yeri. “Bu yer çok iyi yerdir.”
Kement atan
çabucak attı kementini duvarın üzerinden.
Tünel kazan
tüneli kazdı hazineye, ve onların hepsi
yükledi altın işlemeleri ve kocaman incileri.

Kral baktı,
ve sonra yavaşça kaçıp gitti.

Ertesi gün hırsızlığın farkına varıldı,
ve kral muhafızlarını yolladı
yapsınlar diye tutuklamalarını.

Hırsızlar içeri getirildiklerinde,
gece gördüğü şeyleri gündüz de tanıyabilen adam
dedi,
“Bu arkadaştır bizimle dün gece giden,
sakal adamı!”

Bu gece ve gündüz adamı bir gizemli kişiydi.
Ne olduğunu anladı.
“Bu kral cisimlenişidir Kuran’daki ayetin,
‘ve O sizinle beraberdir,’
diyen.
O bilir bizim sırlarımızı.
O bizimle bizim oyunumuzu oynadı

Bu kral Tanıktır,
ve berrak doğruluğundadır onun
görkem bizim gereksindiğimiz en derinden.”

Mesnevi (V, 2816-2825,2833-2859,2867-2870)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 09 12 2006 - 13:33

SABA ŞEHRİ
Mevlâna

Birzamanlar Saba şehrinde
vardı bir servet bolluğu.

Herkes sahipti yeterinden çok şeye.
Altından kuşaklar takınırlardı hamamın ateşçileri bile.

Çok büyük üzüm salkımları sarktı aşağıya
her sokakta ve yüzlerini fırçaladı
vatandaşların. Gereği yoktu hiçkimsenin
yapmak için hiçbirşeyi.

Dengeleyebilirdiniz
boş bir sepeti kafanızda ve yürüyebilirdiniz
içinden bir meyve bahçesinin, sepet dolardı
kendi kendine iyice olmuş meyvelerle
düşen onun içine.

Başıboş köpekler başıboş dolaşırlardı
dar sokaklarda atılan ufak parçalarla dolu
dikkat bile etmeden.
Sıska çöl kurdu
hazımsızlık çekti zengin yiyecekten.

Herkes şişmandı ve gereğinden fazla
doymuş.
Soyguncular yoktu.
Kalmamıştı güç suç işlemek için,
ya da minnettarlık göstermek için.
Ve hiç kimse merak etmedi
görülmeyen dünyayı. Saba’nın insanları
sıkıntı duydular yalnız adının anılmasından kehanetin.

Hiçbir çeşit arzuları yoktu onların. Belki
tembel bir merak mucizeler için,
fakat hepsi o kadar.

Güç farkedilen bir rahatsızlıktır
bu fazla-zenginlik. Bu hastalığı olanlar
kördür neyin yanlış olduğuna, ve sağır
onlara bu hastalığı işaret eden herkese.
Saba şehri
anlaşılamaz kendisinin içinden!

Fakat vardır bir derman,
bir bireysel ilaç
toplumsal bir tedavi değil:
Oturun sessizce, ve dinleyin
içinizden gelen bir sesi duymak için size diyen,
“Ol daha sessiz.”
Bu olurken
canlanmaya başlar ruhunuz.
Vazgeçin konuşmaktan, bırakın güçlü hallerinizi.
Terkedin parayı haddinden fazla olan.
Öğretmenlere doğru dönün,
ve peygamberlere doğru Saba’da yaşamayan.

Onlar size yardım edebilirler tatlı büyümeniz için tekrar
ve güzel kokulu ve vahşi ve taze
ve müteşekkir her küçük akıbete.

Mesnevi (III, 2656-2667, 2675-2680, 2726-2732)

İngilizce’den Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 10 12 2006 - 14:02

ÖYKÜ-SUYU

Su gibidir bir öykü
banyo yapmak için ısıttığınız.

O iletiler alır arasında ateşin
ve sizin derinizin. O tanışmalarına izin verir onların
ve temizler sizi!

Çok az kişi oturabilir
ortasında ateşin kendisinin
semender gibi ya da İbrahim.
aracılık edenlere gereğimiz var bizim.

Bir doluluk hissi gelir,
fakat çoğu zaman onu getiren
ekmektir.

Güzellikle çevrilidir etrafımız,
fakat çoğu zaman bahçede yürümemiz gerekir
onu bilmek için.

Bir perdedir bedenin kendisi
siper yapan ve kısmen açığa vuran
ışığı alev alev yanan
varlığınızın içersinde.

Su, öyküler, beden,
yaptığımız her şey, ortamlardır
gizlenen ve gösteren
neyin saklı olduğunu bizden.

İnceleyin onları yakından,
ve sevinç duyun bu temizlenişten
bazen bildiğimiz bir gizemle,
ve bilmediğimiz bazen de.

Mesnevi (V, 228-236)

Çeviren: Vehbi Taşar






Gönderen: Vehbi 10 12 2006 - 14:54

BİR TEK ŞARKI
Mevlâna

Övülen Bir olduğu gibi,
Birdir övgü de,
boşaltılıyor çok sayıda sürahi
kocaman bir leğenin içersine.

Bütün dinlerin hepsi,
bütün bu şarkı söyleme,
hepsi tek bir şarkı.

Ayrıcalıklar sadece
aldanma ve beyhude.

Gözükür gün ışığı biraz ayrı
bu duvarın üzerinde, olduğundan şu duvarın üzerinde,
ve çok değişik bu öteki duvarın üzerinde,
fakat bunların hepsi
gün ışığı, aynı.

Biz ödünç aldık bu giysileri,
bu zaman ve yer kişiliklerini,
bir ışıktan, ve verdiğimiz zaman övgüleri,
boşaltıyoruz onları geri içeri.

MESNEVİ (III, 2122-2127)

Çeviren: Vehbi Taşar


ONE SONG
Rumi

What is praised is One,
so the praise is One, too,
many jugs being emptied
into a huge basin.

All religions,
all this singing,
is one song.

The differences are just
illusion and vanity.

The sun’s light looks a little different
on this wall than it does, on that wall,
and a lot different on this other one,
but it’s still one light.

We have borrowed these clothes,
these time and place personalities,
from a light, and when we praise,
we’re pouring them back in.

MESNEVI (III, 2122, 2127)

(English Text by Coleman Barks)





Gönderen: Vehbi 11 12 2006 - 13:26

MERYEMİN SAKLANIŞI

Sevdiğiniz bu mallar
sıvışıp gitmeden önce,
Meryem’in söylediğini söyle
saşırtıldığı zaman Cebrail tarafından,
“Ben Tanrının içersinde saklanacağım.”

Odasında onun çıplak
bir şeklini gördü güzelliğin
ona verebilecek olan yeni yaşam.

Güneşin gelişi gibi doğarak,
ya da açılması gibi bir gülün.

Ve o sıçradı, adeti olduğu üzere,
kendi bedeninden dışarıya
içine ilâhi varlığın.

Ateş vardı nefesinin oluğunda onun.
Işık ve görkem geldiler.

Ben dumanım o ateşten,
ve kanıtıyım varlığının onun,
daha fazla herhangibir dıştan gelen şekilden.

MESNEVİ (III, 3700-3720)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 12 12 2006 - 12:14

GÖTÜR HÜSSAM
Mevlâna

Senin çekişini hissederim gene Hüssam,
bu Mesnevi’yi Tanrı bilir nereye götüren!

Senin içinden, bu kitap değildir artık
yansıyan ışıktan yapılan. Ötesine gittik biz
ayın, ve şimdi sen eklemek istersin daha çok!

Tanrı istemiş olmalı onu, eğer sen istersen.
Senin için ben derdim, “O Tanrı’ya aittir,”
fakat şimdi, “Tanrı ona aittir,”
diye gelir cevap.

Bu kitabın sözcükleri binlerce kez
diyor Sağol, Hüssam.
Sağol, Hüssam!

Bu çeşit minnettarlık herzaman
daha çok mutluluk getirir, Tanrıya yakınlığın
içten gelen alçakgönüllülükle geldiği gibi aynen.

Büyümez bu kitabın boyu alkışlanmak için.
Bu kitap asması gibi büyür yazın.

Ben sana ‘Parlaklık’ dedim,
ve ‘Işıktan Kılıç.’

Güneştir senin varlığın, ışıldayan bir bıçak
daha fazla saygınlıkla ve açık seçiklikle ayışığından.

İnsanlar yollarını kaybeder içinde o soluk sisin.
Sonra güneş çıkar, ve onlar yolu bulur.

Çarşılar açık durmaz hiçbirzaman
yalnızca ayla onları aydınlatacak,
çünkü olanaksızdır o zaman
iyi paraları kötülerinden ayırmak.

Bu yüzden götür Hüssam,
benim sabır ve sevinç dolu komutanım.

Şafak söktü, ve bu kervan
başlıyor yolculuğa yeni baştan!

Mesnevi (IV, 1-24)

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 13 12 2006 - 04:50

YORUMLANMASI GEREKEN RÜYA
Mevlâna

Bir rüyadır bu yer.
Yalnız bir uykucu onu gerçek sanar.

Sonra ölüm gelir gün ağarması gibi,
ve gülerek uyanırsınız
acınız sandığınız şeye

Fakat bir uyuşmazlık vardır bu rüyayla.
Acımasız ve bilinçsiz herşey
yapılan şimdiki dünyanın aldatıcı görünüşünde,
gözden kaybolmayan herşey ölüm uyanışında.

O kalır,
ve yorumlanması gerektir.

Bütün çirkin gülüşler,
bütün çabuk seks istekleri,
Yusuf’un o yırtık ceketleri,
güçlü kurtlara dönüşürler
yüzyüze gelmeniz gereken.

Öç alma arzusu şimdi bazen gelen size,
hızlı, geri ödeme vuruşu,
bir çocuk oyunudur yalnız
diğerinin ne olacağıyla karşılaştırıldığında.

Bilirsiniz sünnetin ne olduğunu burada,
bütünüyle hadım etmektir orada!

Ve bu sersemlemiş zaman yaşamakta olduğumuz,
işte buna benzer o:
Bir adam uyumaya gider şehirde
herzaman yaşamış olduğu, ve rüyasını görür
başka bir şehirde yaşadığının.
Hatırlamaz rüyasında
yatağında uyuduğu şehri. İnanır
rüya-şehrinin gerçekliğine.

Bu çeşit uykudur dünya.

Birçok ufalanmış şehrin tozu
üstümüze çöker unutkan bir uyuklayış gibi,
fakat biz o şehirlerden daha yaşlıyız .

Bir mineral olarak başladık biz. Bitki hayatı içine çıktık
ve sonra hayvan durumuna, ve sonra insan oluşuna,
ve herzaman unuttuk önceki durumlarımızı,
baharın başlangıcından başka, hafifçe hatırladığımızda o zaman
yeşil olmayı yine.
İşte böyle döner genç bir insan
bir öğretmene. İşte böyle yaslanır bir bebek
memeye, bilmeden gizemini
arzusunun, fakat dönerek içgüdüyle.

Geliştirilen bir akış boyunca yol gösteriliyor insan cinsine,
zekaların bu göç edişi içinden,
ve uyurmuş gibi gözüksek te,
bir uyanıklık vardır içimizde,
rüyaya yön veren,

ve korkutup şaşırtacaktır neticede o bizi geriye
kim olduğumuzun gerçeğine.


Mesnevi (IV, 3654-3667, 3628-3652)

Çeviri: Vehbi Taşar

Not: Mesnevi’nin 4üncü kitabından alınan bu 50 kadar mısraya şaşırmamak mümkün değil. Charles Darwin’den tam 600 yıl önce yazılan bu sözler bugünkü ABD de creationist dediğimiz evrim yerine dinsel yaratıcılığı savunan kişilerin söyledikleriyle karşılaştırılacak olunursa, Mevlânanın onlardan ne kadar daha üst bir düzeyde düşündüğünü gösteriyor. Fakat ben evrimle bir tek Tanrıyı birleştiren teorilerin muhtemelen batı dünyasında da daha önce olduğunu ve Katolik kilisesine olan korku yüzünden kimsenin bunlardan açıkça bahsetmediğini sanıyorum.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 13 12 2006 - 15:49

KRALIN ŞAHİNİ
Mevlâna

Soylu bir şahini vardı kralın,
uzaklara gezindi bir gün,
ve içine girdi yaşlı bir kadının çadırının,
çocuklarına
tatarböreği pişiriyordu kadın.
“Sana kim bakıyor,” diye sordu, çabucak bağlayarak
şahinin ayağını.
Kırptı görkemli kanatlarını ve kesti
acımasız pençelerini ve samanla besledi onu.
“Şahinlere nasıl bakılacağını
bilmeyen birisi,”
diye cevap verdi kendi kendisine,
“fakat senin annen bilir bunu!”
Dost, bir cezaevidir bu çeşit konuşma.
Dinleme!

Kral bütün gününü harcadı
şahinini arayarak, ve en sonunda geldi
o çadıra ve gördü güzel av kuşunu kendisinin
bir rafın üzerinde dikilerek dumanlı buharında
yaşlı kadının pişirdiği yemeğin.
“Bunun için mi
bırakıp gittin sen beni?”
Şahin kanatlarını sürtüştürdü
kralın eline karşı, hissederek sözcüksüz
kaybolduğunu neyin.
Şahin onun gibidir,
lütuf sayesinde, kralın yanında oturmasına izin verilen,
ve bu yüzden zanneden
o kralla aynı düzeydedir.
Çevirir sonra başını bir an için,
ve içindedir çadırının o yaşlı kadının.
Sıradan olmadığını hissetme
Kralın huzurunda sen!
Görgülü davran ve şükret
ve alçakgönüllü ol çok.

İmajıdır bir şahin o parçanızın sizin,
krala ait.

Kör bir şahin vardı bir zamanlar
baykuşlarla yabana düşen.
Onlar zannettiler ellerinden almak istiyordu şahin
içinde yaşadıkları harabeyi. Başladılar tüylerini yolmaya onun.
“Bekleyin! Yoktur hiçbir ilgim benim bu yerle.
Kralın dirseğiyle bileğinin arasındadır evim benim.”

Baykuşlar sandılar
bu bir çeşit övünme hilesidir
onların ilgisini başka yöne çevirmek için.
“Hayır! Ben iddia etmiyorum kral
gibi olduğumu. Ben pejmürde ve kör bir şahinim.
Bütün yapabildiğim kralın davulunu dinlemektir
ve uçmaktır sese doğru onu işitirsem eğer.

Ben kral’ın türlerinden ya da cinsinden değilim,
fakat birazını aldım kralın ışığından içime,
havanın bir ateşin içersine süprüldüğü biçimde,
suyun bitki olduğu biçimde.

Benliğim öldü kralın varoluşunda benim.
Yuvarlanırım onun atının ayaklarındaki tozun içinde.

İzin vermeyin
bu kör-şahin şeklinin
sizi aldatmasına.

Ben nefis bir tatlıyım gerçekte
şimdi tatmanız gereken, siz baykuşların,
ben davulu duymadan gene,
çünkü o zaman, ben gitmiş olacağım.”

Mesnevi (II, 323-341, 1131-1146, 1156-1177)

Çeviren: Vehbi Taşar








Gönderen: Vehbi 14 12 2006 - 04:23

SÖZCÜKLERİN DÜZEYİ
Mevlâna

Tanrı şunu dedi,
“İnsan dilinden
çıkan imajlar
benzemezler bana,
fakat bana yakına gelmek için
kullanması gerekir onları
sözcükleri seven kişilerin”

Sadece hatırla,
söylemek gibidir kral hakkında,
“O dokumacı değildir.”
Övgüden mi sayılır bu?
böyle bir ifadenin uygunluğu ne türden olursa olsun,
sözcükler o düzeyinde kalır
Tanrı-anlaşılmasının.

Mesnevi (II, 1716-1719)

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 14 12 2006 - 16:13

GÖRÜNMEYENDE ÇALIŞMAK
Mevlâna

Peygamberler merak ettiler kendi kendilerine,
“Ne kadar uzun süre vurmamız gerek bu soğuk demirin üzerine? Ne kadar uzun süre
fısıldamamız gerek boş bir kafesin içersine?”

Yaratılmış varlıkların her hareketi
yaratandan gelir.

Birinci ruh baskı yapar,
ve ikinci ruhunuz yanıtlar.

Utangaç olmayın bu yüzden,
Yükleyin gemiyi ve yola çıkın.

Kimse bilmez kesin olarak
tekne batacakmıdır
yoksa varacakmıdır limana.

O tüccarlardan biri gibi olmayın sakın
Okyanusun riskini almayan!

Bu çok daha önemlidir
para kaybetmekten ya da para kazanmaktan!

Bu bağlantınızdır sizin Tanrıyla olan.

Duyduğunuz korkuyu ve ümidi düşünün
geçimininizi sürdürmek konusunda. Onlardır neden olan
sizin her gün gayretle işe gitmenize,

Şimdi peygamberlerin yapmış olduklarının üzerinde düşünün.
İbrahim ateşi giydi ayak bileğine bilezik gibi.
Musa denizle konuştu.
Davud demire biçim verdi.
Süleyman rüzgâra bindi.

Görünmeyen dünyada çalışın
görüneninde çalıştığınız kadar güçlü,
en azından.

Peygamberlerle arkadaş olun
kimsenin bilmeyeceğine rağmen bu arkadaşlığı burada,
Abdalların da, Kutb’un yardımcılarının da.

Hayal edemezsiniz ne kadar kâr geleceğini!
Bu cömert olanlardan biri
sizleri ateşine davet ettiğinde,
çabucak gidin!
Sormadan,
O beni yakacak mı? O beni acıtacak mı?

Mesnevi (III, 3077-3109)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Sufilikte “kutb” ilahi etkilenmenin asıl merkezi ve Allahın yeryüzünde yaşayan azizlerinin bulunduğu bölgedir. Kutb her 200 senede bir değişir ve bir seferinde yalnız bir kutb olabilir. Her kutb zamanının bilgisini etkiler ve inanç dünyasının etrafında döndüğü bir direk ya da eksen olarak kabul edilir. Her kutbun üç yardımcısı ya da yazıcısı olduğuna inanılır. Bunlara Kutb ul-aktab denilir. Mevlevi töreninde dervişlerin döndüğü pistin ortasına da kutb denir. Ayinin sonunda şeyhin kendisi de kutba gelip döner. Abdal sözcüğü Farsça’da kendini islam dinine adamış kişi demektir.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 16 12 2006 - 14:12

YENİDEN DİRİLME GÜNÜ
Mevlâna

Yeniden Dirilme Gününde
Tanrı diyecek,
“Yeryüzünde
yediklerinizin size verdiği
güçle ve enerjiyle
ne yaptınız?

Gözlerinizi nasıl kullandınız?
Ne yaptınız beş duyunuzla
onlar köreliyorduyken ve bitiyorduyken?

Ben size eller ve ayaklar verdim alet olararak
yeri hazırlamaya birşeyler ekmek için.

Size verdiğim sağlığın içersinde,
sabanı sürdünüz mü?”

Ayakta duramayacaksınız
bu soruları duyduğunuz zaman.

İkiye büküleceksiniz utançla,
ve en sonunda kabul edeceksiniz doğruluğunu görkemin.

Tanrı ondan sonra diyecek,
“Başını kaldır,
ve cevap ver bu sorulara.”

Başınız biraz kalkacak
ve sonra küt diye düşecek tekrar.
“Bak bana!
Ne yapmış olduğunu söyle.”

Çalışırsınız, fakat düşersiniz geri
düz bir yılan gibi.
“Her detayını söylemeni istiyorum!
Söyle bana!”
Sonunda gelebileceksiniz
bir oturma vaziyetine.
“Açık sözle ve kolay anlaşılır söyle.
Sana bu kadar çok hediyeler verdim. Onlarla
ne yaptın?”

Sağınıza döneceksiniz o zaman
peygamberlere bakarak yardım istemek için, sanki
dermişsiniz gibi,

‘Ömrümün çamurunda çakılıp kaldım.
Beni burden çıkarın!’

Ve onlar verecekler cevap,
o krallar,
“Geçmiştir yardım etmenin vakti.
Saban orada duruyor tarlada.
Onu kullanman gerekirdi.”

Sonra döneceksiniz solunuza,
ailenizin olduğu yere,
ve onlar diyecekler size,
“Bakma bize!
Bu konuşma arasındadır
seninle yaratanın!
En sonunda duayı söyleyeceksin
özü olan her ibadetin: ‘Tanrım,
ümidim kalmadı benim. Yırtıldım, paramparça oldum.
Sen benim başım ve sonum
ve biricik sığınağımsın.’

Günlük namazlarını bir kuş gibi kılma
gagalarken başını sallayan aşağı yukarı.
Dua bir yumurtadır.

Yumurtadan çıkar
bütün çaresizliği
içindeki.

Mesnevi (III, 2149-2175)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 12 2006 - 00:35

HAZİNENİN YAKINLIĞI
Mevlâna

Manevi hazineyi arayan bir adam
onu bulamadı, dua ediyordu bu yüzden.

İçinde bir ses dedi, “Sana önsezi verildi
bir ok atmak için,
ve sonra onun düştüğü yeri kazmak için,

fakat sen oku attın bütün okçuluk hüneriyle sende olan!
Sana denilmesine rağmen çekilmesi gerektiğini okun
yalnız küçük bir parçasıyla yeteneğinin.”

Senin aradığın
daha yakındır atar damardan
boynunun üstünde duran! Bırak oku düşsün.

Filozoflar gibi tüketme kendini yorgunluktan,
atmak için yüksek kavisler geren
düşünce-oklarını kendilerinin.

Ne kadar beceri kullanırsan sen, o kadar uzakta olacaksın
en derin aşkının gerektirdiğinden.

Mesnevi (VI, 2347-2351)

Çeviren: Vehbi Taşar





Gönderen: Vehbi 18 12 2006 - 13:03

NASILDIR ÜZÜMLERLE
Mevlâna

Himayesi altında Süleyman’ın
geyik ve leopar arkadaş oldu.

Kumru atmacanın pençelerinde güvenlikle yolculuk yaptı.
Koyunlar kurt yakına geldiğinde paniğe kapılmazdı.

Süleyman akıldır
eski düşmanları bir araya getiren.

Tohum kırıntılarını arama bir karınca gibi.
Bul tahıl ambarının efendisini,
ve hem tohumun olsun hem de Hazır Olmuşluğun.
Süleyman hayattadır şimdi.

Olmayacaktır dedi Tanrı hiçbir zaman
var olmadığı bir Süleyman’ın. O bilinçte
yoktur hilekarlık, ve onun içinde
senin run-kuşların şarkı söyler oy birliğiyle.

Tartışmazlar onlar. Birzamanlar iki ayrı aşiret vardı
Ansar yöresinde, fakat denilirki,
geldiğinde Muhammedin ışığı,
eski garazlar gözden yok oldu, ve onlar biraraya geldi.

Bilirsin nasıl olduğunu yolunun
üzümlerin ve insan oğullarıyla!

Olgunlaşmamışken, itip kalkarız yarışma tarzında
bir salkımda. Sonra olgunlaşırız ve yumuşarız.
Derimiz yırtılıp açılır, ve birtek üzüm suyu oluruz!

Biz bu yolla büyürüz
nefesinin içinden bir kalp-üstadının.

Birtakım üzümler taş sertliğinde kalır şimdi,
fakat o ekşi sertliğe neden olan gizem
saklı kalmalıdır.

Olgunlaşır çoğu üzümlerin.
Hayır dualar gibi sevginin üstünde
toz-zerrelerini devşiren
dündürülen çömleklerin çamurunun içine!

Bu kötü bir eğretilemedir ancak.
Benzeri olamaz.
ruh birliğinin.

Yalnız hatırla, yakında yaşar Süleyman!
Ufukları keşfe çıkma onun varlığını bulmak için.

Evden haberi olmadığı gibi bir adamın
evin içinde uyumakta olan, sende aynı şekildesin,
Süleyman’dan haberdar değilsin,
o sığınağın olsa bile senin.

Alışkanlık haline getirme kurnazca tartışmaları,
düğümler bağlayarak ve sökerek, güçlükler yaratarak
daha sonra çözeceğin.

Bir kuş gibisin sen, bunu yaparak,
kapanı gevşetmeyi öğrenen
ve sonra tekrar sıkıştıran,
gösterişini yapmak için garip ve yeni hünerinin.

Unutma kaçmak değildir ana fikir!
Bilirsin dağ havasına yelken açmak
ve yüksek yaylaların tatlılığını koklamak
nasıl hissedilir.

Mesnevi (II, 3700-3736)

Çeviren: Vehbi Taşar








Gönderen: Vehbi 19 12 2006 - 04:17

ZEKÂ NASIL RUHUNUZA KILAVUZLUK EDER
Mevlâna

Ülkesinde zakânızın
iki kral vardır, ve iki danışman.

Süleyman ve Asaf, Firavun ve Haman.
Bazen Musa birşey söyler Firavununuza
öyle sevecenlikle ki
taşlara süt verdirir,

ve ondan sonra kötü niyetli danışmanınız,
Haman, tabiatı nefret etmek olan,
yorum yapar, “Şimdi dinleyecekmisiniz
paçavralar giymiş herifleri siz?”

Ve sevgi lisanının camdan yapılmış evi
atılan bir taşla hurdahaş olur.

Başka çeşit danışmanı vardır Süleyman’ınızın.
O ikisiyle Işık Işığın üzerindedir,
iki güzel koku birbirine karışır.

İçerdeki kral ruhunuzdur sizin.
İçerdeki danışman, zekânız.

O danışman sizin tensel isteklerinize baş eğdiği zaman,
o öğüt zehirlidir, fakat daha uzağa baktığı zaman
anında istenileni almaktan,
o zaman Süleyman’la birleştiniz.

Zannetmeyin yalnızca isimlerdir bunlar!
Onlar gerçektir. Keşfedin.

Süleyman her sabah camiye gelir
ellerle inşa edilmeyen ve yeni bir bitki görür
orada büyüyen. Sorar, “Sen bir ilaçmısın?
Adın nedir senin ve ne işe yararsın?”

Her sabah anlatır yeni bitki ona
tabiatını. “Ben bu duruma yardımcıyımdır
ve şu duruma zararım dokunur, ve böyledir
ismim benim üzerinde yazan gözükmeyen kitabelerin.

Süleyman hekimlerine anlatır bilgiyi, ve onlar not alır,
bedenin acısını rahatlatmak için.

Tıp ve astronomi bilgileri
evrensel zekadan bu şekilde gelir,
bireysel zekâdan değil.

Bütün alet ve hüner verilmiştir
daha büyük bir zekâ tarafından
bireysel akıl onları nitelendirmeden.

Öğren Süleyman’dan.
Çırağı ol onun.

Üstadı ol öğrettiği becerinin,
ve uygula onu öğrendiğin zaman.

Mesnevi (IV, 1240-1261,1285-1300)

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 19 12 2006 - 20:47

HARAP ETME KONUSUNDA SORULAR
Mevlâna

Adamın biri toprağı yarıyordu,
başka bir adam gelip sorduğunda,” Ne diye
harap edersin bu yeri?”

“Budalalık etme! Büyüyemez hiçbirşey
yeryüzü altüst edilip ufalanmadan.

Ne güller olabilir ne de meyve bahçesi
bu harap eder gibi gözüken ilkönce yapılmadan.

Yarıp açman gerekir neşterle bir ülseri
onu iyileştirmek için.

Eski bir binanın parçalarını yırtıp sökmelisin
tekrar biraraya koymak için, ve böyledir işte
içinde ruh kalmamış tensel hayat.

Değişmek için,
bir insan yüz yüze getirmelidir iştahlarının ejderhasını
başka bir ejderhayla, ruhun
yaşam enerjisi.”

O güçlü olmadığı zaman,
dünya dolu gözükür insanlarla
kendi korkuları ve istekleri olan.”

Odanının döndüğünü zanneden biri gibi,
o kendi etrafında dönerken.

Sevginiz öfkeyle küçüldüğü zaman,
atmosferin kendisi tehdit edermiş gibi gözükür.

Fakat genişleyip yayıldığınız zaman,
hava nasıl olursa olsun, açıktasınız,
rüzgârlı tarlada arkadaşlarla.

Birçok insan yolculuk yapar Suriye’ye ve Irağa
ve tanışırlar yalnız ikiyüzlü insanlarla.

Diğerleri ta Hindistan’a kadar gider
ve alım satım yapan tüccarları görür.

Bazıları Türkistan’a ve Çin’e gider
ve dolmuş bulur o ülkeleri
sinsi-hırsızlarla ve dolandırıcılarla.

Herzaman görürüz nitelikleri biz
bizim kendi içimizde yaşayan.

Bir inek yürüyebilir hayretler veren Bağdat şehrinin
bir ucundan öteki ucuna ve yalnız
bir karpuz kabuğunun ve bir saman püskülünün farkına varır
bir at arabasından düşmüş olan.

Yapıp durmayın tekrar tekrar
hayvan ruhunuzun yapmanızı istediği şeyleri siz.

Bu kesilmiş bir et şeridi olmak gibidir
bir tahta parçasının üstüne çivilenmiş bekleyen güneşin altında kurumak için.

İzlemesi gerektir ruhunuzun olan değişikleri
etrafını bildiği ferah makamın içersinde.

Orada, manzara her zaman yenidir,
gözle görülmeyen şeyleri gören bir nehir, resim yapmak için,
yeryüzünün üstündeki herşeyden daha güzel.

İşte burada yıkanır sufiler.
Gözlerinizi arıtın ve katıksız dünyayı görün.
Ömrünüz ışık saçan parlak şekillerle dolacaktır.

Bu bir sorunudur temizlenmenin
ve sonra ruhsal duyguları geliştirmenin.

Gözbağıyla bağlandığınızı düşünün,
ve güzel bir kadın geldi yakına.

Bilebilirdiniz onun güzelliğini biraz,
onun konuştuğunu işiterek, fakat
hiçbir şey demezse ne olacak!

Muiniddin, şaşılacak şeyler var
senin haberin olmayan. Yargı verme gözlerinle senin.
Gözlerimin içinden bana bak.

Olan şeylerin ötesinden gör,
ve bu güç sorular eriyecektir
içine sevginin içinde sevginin.

Barış seninle beraber olsun Beyim,
önderlik görevinde senin.

Mesnevi (IV, 2341-2358, 2366-2383)

Çeviren: Vehbi Taşar






Gönderen: Vehbi 20 12 2006 - 05:13

“BURADAYIM İŞTE” YANITI
Mevlâna

Bakışınızdaki şefkat
cevheriyle evlidir
gözlerinizin.

Sevinç böbreklerde yaşar.
Keder karaciğerde.

Zekâ, o parlak kandil,
özünün içinde yanıyor
beyninizin.

Bir amacı vardır bu bağlantıların,
fakat biz bilmeyiz ne olduğunu.

Evrensel ruh dokunur
bir bireysel ruha ve bir inci verir ona
göğsünde saklasın diye.

Yeni bir İsa yaşar içinizde
o dokunuştan ötürü, fakat hiç kimse
söyleyemez nasılını ya da nedenini.

Söylediğim her sözcük
tatlılıkla elde etmeye çalışıyor o dokunuştan
bir yanıtı.
“Allah,” diye çağırırım ben,
ve içinde benim olan “Allah’ın” gelir,
“Buradayım işte,”
bir “Buradayım işte” işitilemeyen,
fakat tadına bakılabilen ve hissedilebilen
bedenin her hücresinde.

Mesnevi (II, 1180-1191)

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 21 12 2006 - 03:19

DIŞARDA AÇIK HAVADA
Mevlâna

Bir çeşit yiyecek vardır
alınmayan ağzın içinden:

Küçük parçaları bilginin sevgiyi besleyen.
Beden ve insan kişiliği bir bardak şekillendirir.
Ne zaman birisiyle tanışsanız, içine birşeyler dökülür.

Yakına gelince iki gezegen,
birbirlerine tesir eder.

Bir kadın ve bir erkek biraraya gelir,
ve yeni bir insan şekli gözükür.

Taş ve demir birleşir,
ve kıvılcımlar oluşur.

Yağmur yeri ıslatır,
ve yemişler sululaşır.

İnsan oğulları olgunlaşmış bir meyve bahçesine yürür,
ve ruhlarına bir mutluluk girer.

O sevinçten
cömertlik çıkar.

Açık havada olmaktan,
iştahlar keskinleşir.

Yüzünüzdeki kızartı
güneşten gelir.

Bir muhteşemlik vardır bu birleşmelerden gelen,
bir büyüklük, niteliği gözükmeyen.

Şems’dir benim adını andığım güneş.
Yaşayamazdım ben onun ışığı olmaksızın,
bir balığın suyu gereksindiği gibi, bir işçinin
işinde gözükmesi gerektiği gibi, her varlığın
Mutlak olan kırlarda otladığı gibi:

Muhammedin atı, Borak’ın, Arab atlarının,
ve hattâ eşeklerin, orada otlar her hayvan,
ister bilsin, ister bilmesin.

Hüssam, iyileştir bunların deliliğini
güneşi kıskananların!
Bir merhem koy gözlerine onların,
ve bırak görsünler ki istedikleri
ışığın söndürülmesinden başka birşey değildir.

Mesnevi (II, 1089-1128)

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: tulgababur 21 12 2006 - 19:14

Teşekkürler sayın Vehbi...

Gönderen: Vehbi 22 12 2006 - 04:45

SABAH NAMAZI

Seherde uyanırdı Mevlâna, Konya’da sabah namazını kılmaya,
bitirdiğinde kılmayı sabahı, şiirler ziyarete gelirdi Mevlânayı.
İşte ben de uyanırım gün doğmadan evvel buralarda, ve başlarım
Mevlânayı okumaya, gözlerim dolaraktan yaşlarla.

Yaptığım ibadetden mi sayılır bilemem. Bildiğim bir tek şey varsa,
o da kalpten gelen her gözyaşının Mevlâna’dan indirildiğidir bana.
Mevlâna’ya aşık olan kim varsa, siz de benimle kalkın alacakaranlıkta,
bu mübarek bayram namazına. Dininiz, mezhebiniz olmasa da,
Ne mutludur Mevlâna’ya aşık olana!

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 12 2006 - 12:00

SİZ HAREKET EDERKEN GİDEN YOL
Mevlâna

Aşağıdaki ayet konusunda birtakım açıklamalar,
“Yola çıktığınızda, Yoldur gözüken,
Olmayı sona erdirdiğinizde, Gerçek Varlık gelir.”

Züleyha kapatmıştı her kapıyı,
Fakat Yusuf kilitleri şangırdadıp durdu.
O güvendi, ve ileri geri hareket ettirmeyi sürdürdü,
ve her nasılsa becerdi. kaçmayı.

Böyledir işte kayıp içinden yok olmanın yolu
sizin uzamsal olmayan evinizden..

Bu dünyaya nasıl geldiğinizi düşünün.
Anlatabilirmisiniz nasıl oldu? Hayır?
Aynı yoldan, gelmiş olduğunuz, bırakacaksınız.

Rüyâlarınızda dolaşırsınız manzaralarda
Nasıl gittiniz oralara?

Gözlerinizi kapatın ve teslim olun,
ve Tanrı’nın şehrinde kendinizi bulursunuz.

Fakat hâla hayranlık arıyorsunuz.
Nasıl baktıklarına size müşterilerinizin bayılırsınız.
Toplantının baş köşesinde oturmayı seversiniz.

Kapatırsınız gözlerinizi ve insanların alkışladıklarını görürsünüz,
gözlerini kapatmış bir baykuşun ormanı gördüğü kadar kesin.

Bir hayranlık dünyasında yaşarsınız,
fakat neyiniz var hayranlık duyanlara vereceğiniz?

Olsaydı verecek manevi hediyeleriniz,
müşterileri düşünmezdiniz.

Bir adam vardı birzamanlar “Ben peygamberim,” dedi.
Hattâ, “Ben kenar çizgisiyim kehanetin
zamanın içinden hareket eden,”

Etrafını kuşattılar insanlar ve bağladılar onu
ve kralın önüne getirdiler.

“Ne hakkı vardır bu adamın söylemeye
bir ilhamın yerinde yaşadığını?”

Adamın kendisi açıkça konuştu, “Bir bebek nasıl uyur düşünün
ve farkında olmadan büyür içine haberdar olmanın.

Peygamberler öyle değillerdir. Onlar geçerler,
uyanırken, başlangıcından kaynağın
bu aşağı-ve-yukarısına beş duyunun,
bu sol-sağ ileri-ve-gerisine dünyanın.”

“İşkence masasına koyun,” diye bağırıştılar.
Fakat adamın zayıf ve narin olduğunu gördü kralın kendisi,
Nazikçe konuştu. Sevecenlikti onun huyu. Kalabalığı
dağıttı, ve oturttu adamı, ve nerede yaşadığını sordu.
“Benim evim Tanrının huzuru,
fakat bu yargılama yerine getirdiniz beni,
hiçkimsenin beni bilmediği. Kumun üstünde yaşamaya çalışan
bir balık gibi hissederim kendimi.”
Kral onu bu ruh halinden çıkarmaya çalıştı şaka yaparak. “Fakat neden
yaptın bu iddiaları bugün ? Bunun nedeni
birşeymiydi yediğin?”
“Benim dünya-yiyeceğiyle yoktur ilgim.
Tanrının balının tadına bakıyorum, fakat bu insanlar
ne anlarlar bundan? Dağdaki taşlar gibidirler.
Ne dediğimi tekrar ederek benimle alay ederler.

Onlara bir para haberi getirmiş olsaydım,
ya da bir aşk haberi sevgiliden gelen, hoş karşılarlardı beni.
Fakat bu ilham konuşmasıyla değil.

Kanı-emen bir sargı bezi gibidir,
eşeğin sırtındaki
yaranın üstüne yapıştırılan.
Onu çıkarmaya çalışan
yardım etmeye çalışıyor, fakat tekmelenecektir
gene de!

Hiç kimse iyileştirilmek istemez burada.
İsteyen birini göster bana bende olanı!”

Kral bu adamı merak etmeye başladı.
“Tam olarak nedir vermeniz gereken sizlerin
haberciler olarak gelenlerin? “
“Neyimiz yoksa bizim!
Fakat bir an için düşünelim
benim ilham kaynağım ilahi olmasın.

Genede, kabul etmezmisin, benim konuşmalarım
bir arının yaptığından daha aşağılık değildir?

Kuran der ki, Tanrı ilham verdi arıya.
Bu evren balla doldurulmuştur.

İnsan oğulları onu yiyerek beslenir ve
yukarıya doğru evrimleşir, aynen arınınki gibi bir ilhamla,
fakat arınınkinden daha köklü ve derin.”

Ve adam böylece savundu iddiasını.
Kaynak konusundadır bu okuduğunuz sizin ilhamı olan.

Oradan için. dudakları o suyla ıslanan
kişilerle dostluk edin.

Diğerleri, babanız ve anneniz
olsalar bile, düşmanlarınızdır sizin.
öldürmeden sizi onlar bırakın gidin!

Geçilemeyen yol açılır
her ne zaman içtenlikle söyleseniz,

“Allahtan başka gerçek yoktur,
Allahtır var olan yalnız.”

Mesnevi (V, 1105-1151, 1162,1226-1241)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 24 12 2006 - 03:05

HİNT AĞACI
Mevlâna

Bilgili bir adam birzamanlar söyledi,
yalnız birşey söylemiş olmanın hatırı için,
“Bir ağaç vardır Hindistanda büyüyen,
yerseniz eğer onun yemişinden,
yaşlanmazsınız ve ölmezsiniz hiçbir zaman.”

“Ağaç” konusundaki öyküler hertarafa yayıldı,
ve en sonunda kral bir elçisini Hindistan’a gönderdi
onu aramak için. Güldüler insanlar adama,
Sırtını sıvazladılar ve ziyarete geldiler onu,

“Efendi, bilirim nerededir ağacın,
fakat ormanın çok uzağındadır o,
ve bir merdivenin olmasını gerektirir!”

O yolculuğunu sürdürdü, bu çeşit talimatları izleyerek,
ve kendini bir budala gibi hissederek, senelerce.

Krala geri dönmeye karar vermişti,
akıllı bir adamla karşılaştığı zaman.
“Büyük hoca,” dedi,
“biraz şefkat göster bana
araştırılmasında bu ağacın!”
“Oğlum, gerçek bir ağaç değildir bu,
bazen öyle bilinmesine rağmen.
Ona bazen ‘güneş’ derler, ve bazen
bir ‘okyanus,’ ya da bir ‘bulut.’
Bütün bu sözcükler
akla işaret eder ‘Gerçek bir İnsan Varlığından’ gelen,
pek çok sonuçları olan,
Sonsuz yaşam en az önemlisidir arasında bunların!

Aynı şekilde o bir kişinin olabildiği gibi sana bir baba
ve başka birine bir oğul, bir başkasına
amca, ve daha başkasına bir yeğen,
bu şekilde birçok isimleri vardır,
aradığının, fakat varlığı tektir.

Araştırıp durma bu isimlerden birisini sen.
Ötesine git her türlü isimler iliştirilmenin!”

Her savaş, her çatışma insan oğullarının arasındaki,
bu anlaşmazlığın yüzünden çıkmıştır,
isimlerden: Ne gereksizdir bu aptallık,
çünkü kıl payı ötesinde tartışmanın,
uzun bir masası durur eşliğin ve dostuluğun, kurulmuş,
ve bekleyen bizim oturmamız için.

Mesnevi (II, 3641-3580)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Her ne kadar bu şiir hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık seçik yazılmış olsa da, ben acizane olarak Türkiye’de, Amerika’da ve bütün dünyadaki insanları birbirine düşüren güncel isimlerin bir listesini yapıp, onların bir kaçının üzerinde bu şiirin mesajını düşünmenin bütün insanları birbirlerine ve barışa yaklaştıracağına inanıyorum.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar









Gönderen: Vehbi 25 12 2006 - 15:51

HİNT PAPAĞANI
Mevlâna

Bir tüccar vardı Hindistan’a gitmek için yola çıkan.

Hizmetçilerine sordu erkek ve kadın,
ne istediklerini Hindistan’dan,
hediye olarak.

Hepsi değişik egzotik şeyler istediler ondan:
İpek kumaş parçaları, pirinç heykelcikler,
inci kolyeler.

Sonra kafeste duran güzel papağanına sordu,
sesi çok güzel olan,
ve papağan cevap verdi,
“Hint papağanlarını gördüğün zaman,
benim kafesimi anlat. De ki onlara benim
yardıma ihtiyacım var burada onlardan ayrılışımdan ötürü.
Sor bizim dostluğumuz nasıl devam edebilir ben hapisteyken
böyle burada ve onlar özgürce uçarlarken çayırın dumanlarında.

Söyle onlara iyi hatırlarım sabahlarımızı
ağaçtan ağaca uçtuğumuz beraberce.

Söyle onlara delirten şaraptan içsinler bir fincan
benim şerefime, ben ömrümün en kötü zamanlarını burada geçirirken,.

Söyle onlara kavgalarının sesini işitmek
yüksek ağaçlarda daha tatlıydı
herhangibir müzik sesi duymaktan.”

Bu papağan ruh-kuşudur hepimizin içindeki,
özgürlüğe geri dönmek isteyen o parça,
ve özgürlük olan kendisi. O kuşun Hindistan’dan istediği
kendisidir kendisi!

Bu papağan böylece verdi mesajını tüccara,
ve o ulaştığı vakit Hindistan’a, bir tarla gördü
papağanlarla dolu. Durdu ve bağırdı onlara
papağanının ona söylediklerini.

En yakındaki papağanlardan biri sallandı
ve sertleşti, ve yere düşüp öldü.

Tüccar dedi, “ But mutlaka bir akrabası olmalı
benim papağanımın. Konuşmamalıydım.”

Alışverişini bitirdi ve eve geri döndü
işçilerine aldığı hediyelerle.

Papağana vardığında, o hediyesini sordu,
“Ne oldu benim hikayemi anlattığında
Hint papağanlarına?”

“Söylemeye çekinirim.”
“Efendim, söylemelisin bana mutlaka!”

“Senin şikayetini söylediğim zaman tarlada
gevezelik eden papağanlara, bu hikaye kalbini kırdı
onlardan birinin.
.
Yakın bir arkadaşın ya da akraban olmalı,
çünkü işittiğinde senin hakkında, sesi kesildi,
sallandı, ve düşüp öldü.”

Bunu işitince kafesteki papağan, onun kendisi de
titredi, ve kafesin dibine çöktü.

Bu tüccar iyi bir adamdı.
papağanı için derinden üzüldü, mırıldanarak
aklı başında olmayan deyimleri, kendi kendini yalanlayan—
soğuk, ondan sonra sevecen—berrak, ondan sonra
uyduruk sembollerle çamurlanan.

Herşeyi tutmaya çabalar boğulan bir adam!
Dost bu deli gibi harman dövüşü daha çok sever
her türlü hareketsiz yatıştan.

Varlığın içinde yaşayan O,
hareket halindedir hiç durmadan,
ve ne yaparsanız yapın, o kral
seyreder içinden pencerenin.

Tüccar “ölü” papağanı kafesten
attığında, o kanatlarını açtı
ve süzüldü üzerine yakında bir ağacın!

Tüccar anladı gizemi aniden.
“Tatlı şarkıcı, ne vardı içinde mesajın
sana bu hileyi öğreten?”

“ O bana dedi ki sesimin
büyüsüdür beni hapiste tutan.
Vazgeç ondan, ve serbest bırakılacaksın!”

Papağan tücara bir kaç tane daha ruhsal
gerçeği anlattı . Sonra duyarlı bir hoşça kalla ayrıldı.

“Tanrı seni esirgesin,“ dedi tüccar,
“giderken yeni yolunda senin.
İnşallah, ben de seni izleyeceğim!”

Mesnevi (I, 1814-1833, 1845-1848)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 25 12 2006 - 22:18

HER BİRİNİN İÇİNDE OLMASI GEREKEN BİR SONBAHAR
Mevlâna

Siz be ben konuştuk bütün bu sözleri,
fakat gitmemiz gereken yol için,
sözler hazırlık değildir.

Yoktur hazırlanma,
görkemden başka.
Kusurlarım gizli kaldı.
Hazırlıktan sayabilirdi biri bunu!
Bilmenin küçük bir damlası vardır ruhumda.
Haydi onu senin okyanusunda eritelim.
O kadar tehditler vardır ki ona.
İçimizde bizim, sürekli bir sonbahar vardır.
Düşer yapraklarımız ve savrulur
üstüne suyun. Bir karga oturur
kararmış dalların üzerinde ve neyin gittiğinden
konuşur.
Sonra cömertliğiniz geri döner: ilkbahar gelir, ıslaklık, akıl,
sümbülün kokusu, ve gülün ve selvinin.

Yusuf geri gelmiştir!
Ve hissetmiyorsanız eğer içinizde tazeliğini
Yusuf’un,
Yakup olun!

Ağlayın ve ondan sonra gülün.
Bilirmiş gibi gözükmeyin
deneyiminizden geçmeyeni.

Çok az şey büyür
üstünde çentikli kayanın.
Yer olun!

Ufalın kırıntı olun,
yaban çiçekleriyle karşılaşmak için
bulunduğunuz yerde.

Pek çok yıllar boyu taş gibiydiniz.
Başka birşeyi deneyin.
Teslim olun.

Mesnevi (I, 1878-1912)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 12 2006 - 13:37

ÇALIŞMAKTAN KORKULARINIZ
Mevlâna

Tekrar, işitiriz ritmi,
seven ve Sevgili arasındaki, o eşzamanlık
davullardaki,
şeker kamışlarının
boşaltılıyor balyaları!
Fiyat o kadar düşer ki,
bedevadır neredeyse. Kalan tek iş
döğmektir şekerkamışını.
Hiçkimse terketmez burasını
ekşi bir ağızla! Çık minareye,
ve davet et herkesi şaraba ve tatlı yemeye!
Dokuz yıllık bir sirkenin bile
az miktarda bir tatlılık karışır içine!
Alelade olan taşlar aniden
mermerlenir yakutla!
Bütün gözler hayır dua okunmuş gibi hisseder kendilerini
bu meyve bahçesinde,
ve en çok şaşırtıcı bir şekilde, herkes söylüyor
Hallajın söylediği şeyi, ‘ben Tanrı’yım, Tanrı!’

Bir zamanlar bir adam vardı
dehşete kapılarak koştu bir evin içine,
yüzü sararmış, dudakları morarmış, ve elleri
titreyerek yaşlı bir adamınki gibi.
“Nedir senin derdin?”
“Dışarda! Onlar eşekleri topluyorlar dışarda
iş yapsınlar diye!”
“Ne diye bu kadar üzüldün o halde?”
“O kadar acımasızlardır ki gayelerinde
götürürler diye korkarım beni de!”
Olma bu adam gibi.
Konuşmayı bırak işten olan korkularından
ve rahatsızlıklarından.

Güllerden ve narlardan konuşmanın zamanı geldi,
ve okyanustan orada incilerin yapıldığı,
sözcüklerden, dilden ve görme gücünden, ve gözükmeyen merdivenlerden,
her insan için başka olan, yol gösteren bitmeyen yere oradaki,
ağaçların kendi aralarında mırıldandığı,
“ Ne güzel bir gerginliktir
havada olan bugün!”
Ve sorar bülbüller
daha yeni başlamış yemiş yumrularına gözüken
açan çiçekler düştüğü zaman,
“ver bize birazını o içtiğinden!”
Katıl o sonsuz sevinç konuşmasına,
ve unut ötekisini, kaygılanmayı
bir ahmak eşek sanılacağından gelen!

Mesnevi (V, 2525-2563)

Çeviren: Vehbi Taşar





Gönderen: Vehbi 28 12 2006 - 04:58

ŞEYH BİR MEYHANEYE GİRER
Mevlâna

Şeyhin biri meyhaneye girer diyerek,
“Ben oruç tutuyordum. İçecek birşey verin,.
Zorunluk bunu gerektirir.”

Bir bardak getirdiler ona, ve o dedi ki,
“Bakın ! Bu şarap değildir.”

Güzel, baldı o, altın renkli.
Yoktur bardaklar böyle Bir kişi için
şekille dolmuş. Hepsi kaynaktan gelir.

Işık, hayvan tersinin üstünde parlayan,
hayvan tersinin bir parçası değildir.

Sordu birine öğrencilerinden,
“Git şarap getir bana şarap mahzeninden,”
ve öğrenci gitti ve tadına baktı.
Balla doluydu her bir fıçı.

“Sarhoşlar, bu içtiğiniz nedir
sizlerin?”

“Şeyhim, herşey tatlılığa dönüştü
sen geldiğinden beri.

Değiştir ruhlarımızı bizim
biz de sana benzeyelim.”

Bütün dünya oluşmuştur hayvan tersinden
ve kandan ve şeytan sidiğinden
ve gene de tuttuğu zaman onu kendi çıkarını düşünmeyen biri,
tatlı kaynak suyuna benzer lezzeti.

Mesnevi (II, 3410-3423)

Çeviren: Vehbi Taşar





Gönderen: Vehbi 28 12 2006 - 13:57

TEKRAR SÖZCÜKLERİN ÇEKİŞİNİ HİSSETMEK
Mevlâna

Hüssam, sevgimin orta noktası,
birşey kaynamaktadır içimde.

Hüssam’ın beş kitabı bizim arkadaşlığımızdan
devredip dünyaya geldi.

Şimdi altıncısını getirmeyi isterim sana,
tamamlamak için Mesnevi’yi.

Bırak ayrılsın ışık altı tarafa,
o şekilde dönmemiş olanlar kâbenin etrafında
dönüşlerini yapabilsinler dolanarak. bu kitabın etrafında

Aşkın yoktur hiç bir ilgisi yolculuklarla
içinden zamanın ve mekânın.

Aşk yalnız çekildiğini hissetmek ister
Dosta doğru.

Ondan sonra gizemler
söylenebilirler.

Bir gizem hareket eder.
gizemleri bilene doğru.

Şüphe edenler kabul etmez onları.
Fakat kabul edilmekten ya da reddedilmekten
aşıklara ne?

Bir belagat vardır
bu kullandığımız sözcüklerin ötesinde,
fakat biz onları atarız havaya.

çünkü, hatırlarmısın Nuh nasıl nutuklar çekti
dokuz yüz sene boyunca, ve ancak o zaman başladı
gemi şekil almaya!

Mesnevi (VI, 1-10)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 31 12 2006 - 15:03

ERKEN KALKAN KEDER VERİCİLERE ÖVGÜ
Mevlâna

“İkinci kitabın başlangıcındaki Düzyazı Dua”

En Şefkatli ve En Merhametli Allah’ın Adına.

Bu dördüncü yolculuktur eve doğru yapılan, orada bizi büyük yararların beklediği. Onu okuyarak, mistikler çok mutlu hissedeceklerdir kendilerini, gökgürültüsünü işiten bir kırlık yerin mutluluğunu hissettiği gibi yağmurun gelişinin iyi haberini, yorgun gözlerin uykuya özlemle baktığı gibi. Buradadır ruha sevinç, bedene sağlık. Buradadır gerçek dindarlığın arzuladığı, yiyecek içecek şeyler, yeterince olmuş tatlı meyve en seçici toplayıcı için, ilaç, detaylı talimat Dosta nasıl varılacağını anlatan, bütün övgü Allaha olan. Buradadır yolu ruhunuzla bağlantınızı tekrar yenilemenin, ve güçlüklerden soluk almanın. Bu kitabı okumak acı verecektir Allahtan ayrı olduklarını hissedenlere. Minnettarlık duyduracaktır başkalarına. Bu geminin ambarlarında genç kadınların çekiciliklerinde bulunmayan bir yük vardır. Burada bir ödül vardır Allaha aşık olanlar için. Bir dolunay ve kaybettiğinizi sandığınız bir miras şimdi geri verilecektir sizlere. Umutlu olana daha fazla umut, yiyecek peşinde koşanlara şanslı bulgular, düşünecek harika şeyler yapmak için. Bulanımdan sonra bekleyiş, büzülüşten sonra genişlemek. Güneş ortaya çıkar, ve o ışık bizim verdiğimizdir, bu kitapta, bizim manevi neslimize. Allaha olan bağlılığımız onları bağlı tutar bize, ve onun yanısıra daha pek çok şeyler getirir. Endülüs’lü şair, Adi al-Riga’nın dediği gibi,

Uyuyordum ve rahat ettiriliyordum soğuk bir meltem tarafından
Gri renkli bir kumru aniden şarkı söylediği zaman
Ve özlemle iç çektiği zaman çalıların arasından,
Ve bana kendi hastalığımı hatırlattığı zaman.

O kadar uzun süre ayrı kalmıştım ki kendi ruhumdan,
O kadar geç kalmıştım ki uyumakta, buna rağmen
Beni uyandırdı ve ağlattı bağırması o kumrunun.
Erken kalkan bütün keder vericilere şükürler olsun!

Bazısı ilkönce gider, ve bazısı çok sonradan gelir. Allah her ikisini ve hepsini sırasıyla kutsar, ve tüketileni eski yerine koyar, ve çaresizliğin toprağını çalıştıranların gereğini karşılar, ve Muhammedi, İsa’yı ve her gelen başka haberciyi ve peygamberi mübarek kılar. Ve bütün yaratılanların Efendisi kutsasın sizleri, Amin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 01 2007 - 12:04

YEŞİL KULAKLAR
Mevlâna

Uzun bir kıtlık oldu. Mahsuller kurudu.
Asma yaprakları siyahlaştı.

İnsanlar nefes alamıyorlar ve ölüyorlardı
kıyıya vuran ve orada bırakılan balıklar gibi.
Fakat bir adam herzaman gülümsüyor ve kahkahalar atıyordu..

Bir gurup ona gelip sordu,
“Yokmudur hiç merhametin senin bu acı çekmek için?”

O cevap verdi, “Sizin gözlerinize kıtlık gibi gözükür bu.
Benim için bir çeşit sevincidir Tanrının.

Ben bu çölün her yerinde mısır büyüdüğünü görürüm
bele kadar, bir yaban denizi
yeni kulaklardan oluşan, pırasalardan bile yeşil.

Uzanırım onlara dokunmak için.
Başka ne yapabilirdim?

Dostlarınız ve siz Firavun gibisinizdir
kendi vücudunuzun kanında Kızıl Denizde boğulan.
Musayla arkadaş olun ve suyunu görün bu öteki nehrin.

Babanızın haksızlıktan suçlu olduğunu zannettiğiniz zaman,
zalim gözükür yüzü onun. Yusuf tehlikeli gözüktü
kıskanan erkek kardeşleri için. Babanızla barış yaptığınız zaman,
o size barış dolu ve arkadaşça görünecektir. Bütün dünya bir şekildir
gerçek için.

Ona minnettarlık hissetmezse birisi,
şekiller onun hissettiği gibi gözükür.
Öfkesini, kibrini, ve korkusunu aynalar onun.
Evrenle barış yapın. Onun içinden sevinç duyun.

Altına dönecektir o. Yeniden dirilme
olacaktır şimdi. Her an,
yeni bir güzellik.

Ve yoktur artık hiçbir çeşidi can sıkıntısının!
Onun yerine bu bolluk, dökülme sesi
bir çok kaynağın, içinde kulaklarınızın.

Ağaçların kolları ve bacakları insanlar gibi hareket edecektir dans eden,
aniden ne olduğunu anlayan mistik yaşamın.

Yapraklar parmaklarını şıkırdatır müzik sesi duyuyorlarmış gibi.
Onlar duyuyorlardır! Bir aynanın bir kıymığı kendisini ışıldayarak gösterir
bir keçe örtüsünün altından. Onun hepsi açıldığında havaya ve gün ışığına
nasıl olacağını düşünün!

Bazı gizemler vardır size söylemiyorum.
Ne kadar çok şüphe var her yerde ne kadar çok fikir
diyen, “Senin haber verdiğin doğru olabilir
gelecekte, fakat şimdi değildir.”
Fakat evrensel gerçegin bu çeşidi benim gördüğüm
der ki, ‘bu bir kehanet değildir. Bu buradır içersinde bu anın,
eldeki para gibidir!’

Bu bana Uzayr’ın oğullarını hatırlatır,
babalarını aramak için yola çıkmış olan.
Yaşlanmışlardı onlar ve babaları gençleşmişti
mucize kabilinden! Karşılaştılar onunla ve sordular, “Kusura bakma efendi,
fakat Uzayr’ı gördünmü?
Duyduk ki bu yolun üstüne gelecekmiş bugün.”

Evet dedi Uzayr, “Tam arkamdadır benim.”
Cevap verdi oğullardan biri, “Aman ne iyidir haberin!”

Yere düştü öbürü.
Babasını tanımıştı.

“Haber ne demek olsa gerek! Biz içindeyiz zaten
onun varlığından gelen tatlılığın.”

Haber diye bir şey vardır sizin akıllarınız için,
halbuki, içteki bilgi için, hepsi ortasındadır Onun sahneye koyduğunun.

Bir acıdır bu şüphe edenler için
Kutsal kitaptan bir gerçek inananlar için.
Aşıklara ve ileriyi görenlere,
yaşanmakta olan yaşam!

İnancın kuralları
yalnız kapıdan ve kapıcıdan oluşur.

Onlar devam ettirirler Hazır Bulunmayı aralık verilmeksizin.

İnançsız olmak soyulan bir meyvenin kabuğu olmak gibidir.
Kuru ve acı çünkü uzağa doğru bakıyor merkezden.
İnançlı olmak içinde olmak gibidir kabuğun,
ıslak ve tatlı. Fakat kabukların yeri ateştir.
İçerdeki gerçek ötesindedir “tatlının”
ve “acının.” O kaynağıdır lezzetli olmanın.

Bu nasıl söylenebilir? Ben boğuluyorum içinde onun!

Geri dön! Ve bırak beni bir yolu ikiye böleyim suyun içinden
Musa gibi. Bu kadarını söyleyeceğim,
ve gerisini saklı tutacağım:

Aklınız parçalara bölünmüştür, altın parçalarına benzeyen
bir çok maddelerin üzerine serpilmiş. Kazıyarak çıkartmalısınız onları
bir araya getirmek için, basılabilsin diye içinize sizin damgası krallığın.

Onları birleştirin, ve Semerkand kadar güzel olacaksınız
ortadaki pazarıyla, ya da Şam. Tane tane toplayın,
parçaları. Daha muhteşem olacaksınız
düz bir metelikten. Bir bardak olacaksınız
kralın oymalarıyla etrafında dışınızın.

Dost ekmek ve kaynak suyu olacaktır sizin için,
bir lamba ve bir yardımcı, en sevdiğiniz tatlı
ve bir bardak şarap.
Görkemdir
onunla birleşmek. Parçaları bir araya getirin,
size gösterebileyim diye ne olduğunu onun.

Bunun içindir konuşmak,
Bir olmamıza yardımcı olmak için.
Altmış tane ayrı güçlü duygudur çok-luk;
Birlik barış ve sükun.

Sessiz kalmam gerektiğini bilirim,
fakat açıp duruyor ağzımı heyacanı bunun
yaptığı gibi bir hapşırık ya da esnemenin.

Muhammed der ki, ‘Ben günde yetmiş defa dua ederim bağışlanmak için,’
ve ben de aynısını yaparım. Affedin beni. Affedin beni bu kadar çok
konuştuğum için. Fakat gizemleri ortaya koyuş yolu Tanrının
çabuklaştırır ve sürdürür benim içimdeki sözcüklerin akışını hiç durmaksızın.

Uykuya dalmış biri yatak giysileri nehir suyundan içerken uyur. Bu uyuyan kişi
rüyasını görür etrafta koştuğunun
suyu arayarak ve rüyanın içindeki seraplara işaret ederek,
“Su! Orada! Orada!” İşte Oradadır!
diye uykusunu sürdürür. Gelecekte, uzakta,
yalancı görünüşlerdir onlar. Sizler tadına bakın
‘şimdi’sinin ve ‘burada’sının Tanrının.

Bu şimdiki-susuzluk gerçek zekânızdır sizin,
ileri ve geri giden, cıva gibi değişken parlaklığınız değil.
Daldan dala atlayan ölür ve mezara konulur.

Ölümsüzdür bu derin düşünceye dalan sevinç.
Âlime yakışan bilgi bir baş dönmesidir,
yorgunluktan tükenen bir ünlülük.
Dinlemek daha iyidir.

Bir öğretmen olmak bir çeşit arzudur,
yanıp sönen ışığı gibi yıldırım çarpmasının. Atınızı sürebilirmisiniz Wakş’a,
ta Amu Derya nehrine kadar, üzerinde bir yıldırım çizgisinin?

Yıldırım değildir yol gösteren.
Yıldırım yalnızca ağlamalarını söyler bulutlara.
Sizler de ağlayın azıcık. Akıllarımızın yıldırım çizgisi
biz ağlayalım ve gerçek yaşamlarımızı özleyelim diye gelir.

Bir çocuğun aklı der, “Okula gitmeliyim ben.”
Fakat kendi kendini eğitemez o akıl.

Hasta bir insanın aklı der, “Doktora git,”
fakat o iyileştirmez hastayı

Birtakım şeytanlar gizlice cennete girdiler
gizemleri işitmeye çalışarak, bir ses geldiği zaman,
“Burdan dışarıya çıkın. Dünyaya dönün.
Peygamberleri dinleyin!” Kapının içinden eve girin.
Uzakta değildir yolu kapının. Boş kamışlarsınız sizler,
fakat şekerkamışı olabilirsiniz tekrar,
yol göstereni dinlerseniz eğer.

Cebrail’in atının toymak izinden bir avuç çamur
alınıp içine atıldığında altından yapılmış buzağının,
buzağı inek olup muu diye seslendi.
Size de yapabilir bunu bir yol gösterici.
Bir yol gösterici hayata getirebilir sizleri.

Bir yol gösterici çıkarır sizin şahinin başına geçirilen göz bağınızı.
Şahincidir aşk, kralınız sizin.

Onunla eğitin kendinizi. Hiçbirzaman demeyin, ya da düşünmeyin,
“Ben ondan daha iyiyim… kim olursa olsun.”

Şeytan böyle sandı.
Ruh ağacının barışla dolu gölgesinde uyuyun,
ve asla çıkarmayın kafanızı o yeşillikten dışarı.

Mesnevi (IV, 3242-3347)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 06 01 2007 - 15:00

SEHERDE BİR EVLİLİK TÖRENİ
Mevlâna

Bilirmisin kardeşim, bir prens olduğunu?
Adem’in oğlu. Ve o Kabül’ün cadısının,
rengi ve kokusuyla seni tutan kadının,
dünya olduğunu?
Kuran’dan şu sözleri söyle, ‘Ben kötülükten esirgenirim
Seherin Efendisiyle.”

Uzak dur sıcak nefesten seni o cadıya düğümleyen.
Düğümlerin üstünde nefes alıp verir o cadı ve o düğümleri
çözemez hiç kimseler. Peygamberler bu yüzden geldiler.

Nefesi serin olanları araştır sen.
Onlar düğümlerin üstünde nefes alıp verdiklerinde, düğümler gevşer.

İhtiyar kadını dünyanın ağında tuttu seni altmış senedir.
Tanrı’nın öfkesinin nefes alıp verişidir nefes alıp verişi onun.
Fakat Tanrı’nın merhameti çok daha güçlüdür. Şefkat çok daha önemlidir öfkeden.

Ruhunla evlenmelisin sen.
Yol o düğündedir.
Hastalık dünyayla evlenmektir.

Fakat güçtür bölünüp ayrılmak bu şekillerden!
Yokmudur yeterince sabrın vazgeçmek için bunlardan?
Fakat nasıl olur da var oluyor yeterince sabrın
Tanrısız yapmaktan?

Duramazsın dünyanın karanlık içkisinden içmeden.
Fakat nasıl olur da içemezsin bu öteki çeşmeden?

Huzursuz oluyorum, dersin, yudumlamadığın zaman
bu dünyanın mayalaşmasından. Fakat eğer görseydin
Tanrı’nın berrak suyunun güzelliğini bir saniye için,
o diğerini sıvı sanardın mumyalamak için kullanılan.

Sevgiliye yakın olmak görkemidir
hayatının. Sevgiliyle evlendiril.
Bırak ‘ego’nun dikeni çıksın sessizce ayağından.

Ne büyük ferahlıktır boş olmak!
Tanrı ancak o zaman yaşamınında yaşayabilir.

Akla ve arzuya düğümlendiğin zaman, tökezlersin
miyop bir eşek gibi çamurda.

Yusuf’un gömleğini koklamayı sürdür.
Hoşnut olma ödünç alınmış ışıkla.
Bırak evlilikle aydınlansın alnın ve yüzün.

Mesnevi (IV, 3189-3240)

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 07 01 2007 - 00:04

PEK ÇOK ŞARAPLAR
Mevlâna

Tanrı karanlık bir şarap verdi bizlere o kadar kuvvetli ki,
onu içerek biz terkederiz iki dünyaları.

Tanrı bir güç koydu haşhaş şeklinin içersine
tadına bakanı kendi bilinçli halinden kurtarsın diye.

Tanrı uykuyu öyle yaptı ki
o siler her türlü düşünceyi.

Tanrı Mejnun’u Leyla’ya o kadar çok aşık etti ki
onun aklını karıştırmaya Leyna’nın köpeği bile yetti.

Şaraplar vardır binlerce
tutup götürebilen akıllarımızı.

Aynıdırlar zannetme
bütün kendinden geçişler birbiriyle.

İsa kayboldu içinde aşkının Tanrı için olan
Eşeği sarhoş oldu yulaftan.

Kutsal insanların varlığından iç,
değil bu öteki kavanozlardan.

Her nesne, har varoluş,
bir kavanozdur keyifle dolan.

Bir erbap ol sen,
dikkat et tada bakarken.

Her şarap biraz sarhoş edecektir seni.
Karar ver bir kral gibi, ve seç en sade olanı,

safiyeti bozulmamış olanları korkuyla,
ya da ‘neyin gerektiği’ konusunda bir takım zorunluluklarla.

Şaraplardan iç seni harekete getiren
kımıldadığı gibi bir devenin düğümü çözülen,
ve etrafta dolanıp eşkin giden.

Mesnevi (IV,2683-2696)

Çeviren: Vehbi Taşar







Gönderen: Vehbi 07 01 2007 - 20:08

KARINCALARIN BİR KALEMİN YAZIŞINI SEYRETMESİ
Mevlâna

Büyük İskender Ayı Dağı’na gitti
ve onun saf yakuttan yapıldığını gördü
ve onun dünyanın etrafını çevreleyen bir halka oluşturduğunu gördü,
ve hayrete düştü genişliğine
Tanrının yarattığının.

“Sen bir dağsan eğer bu ötekiler nelerdir?”

Ayı Dağı cevap verdi, “Onlar damarlarımdır benim.
Tanrı bir deprem istediği zaman ben onlardan birinde
zonklarım. Tanrı “Yeter!” dediğinde
ben dinlenirim. Ya da dinlenirmiş gibi gözükürüm.
Gerçekte, her zaman hareket halindeyim.”

Hızlandıran enerjisi gibi tıpta kullanılan bir merhemin,
akıl gibi, konuşmak çabucak değiş tokuş yaparken,
akar Ayı Dağının aklı da böylece
bu varlığın içinden.

Küçücük bir karınca bir kalem gördü bir zamanlar kâğıdın üstünde giden
ve anlatmaya çalıştı bu gizemi başka bir karıncaya.

“Ne kadar hayret vericiydi görmek kalem ucunun
nasıl yaptığını reyhan yapraklarını
ve güllerin ve zambakların yataklarını.”

Başka bir karınca önerdi, “ Fakat parmaktır
gerçek artist. Kalemin kendisi
yalnız bir müzik aleti.”

Üçüncü bir karınca dedi ki, “Fakat,
daha ötesini düşünün. Farkına vardınız mı siz bir kol vardır yukarıda
parmakları kontrol eden gücüyle….”

Tartışma devam etti, daha yukarıya ve daha yukarıya doğru, karıncaların başı
deyinceye kadar,
“Hiçbir başarının maddi bir şekilden geldiğini zannetmeyin sizler. Bütün şekiller
uykudayken ya da öldükleri zaman bilinçsiz hale gelirler.
Yalnızca giysilerdir şekiller
giyindiği ruhun.”

Fakat o daha akıllı karınca bile ihmal etti söylemeyi
içinde ne aktığını ‘onun.’ Hiçbirzaman bahsetmedi
varlığından Tanrı’nın, akıl, aşk ve ruh hareketsiz kalırlardı
O olmaksızın.

İskender severek dinledi böylece
Ayı Dağının bilgeliğini.
O herşeyi işitmek istedi!

“Anlat bana doğal özellikleri nedir Tanrının.”

“Çok korkunçturlar o özellikler
lisanın içine koymak için.”

“Söyle o zaman birşey söylenebilen
mucizeleri konusunda onların.”

“Kara bak dağlardaki.
Üç yüz yıl yolculuk yapabilirdin onların içinden
ve hâla dağlar olurdu kardan yapılan
uzaklığın içinden, ve kar düşen,
soğukluğu yerine geri koymak için.

Bu uçsuz bucaksız deposu karın
dünyayı serin ve emin tutar
yıkıcı isteklerden.

Tanrı’dan gelen serinlik daha fazladır Tanrı’nın ateşinden.
Karlı dağın görkemi daha güçlüdür
arzunun tropikal sıcağından,
ve daha önce gelir ondan.”

Hatırla bu manevi gerçeği sen. O bir şarta bağlı değildir,
ve koşulsuzdur. ‘Önce’ ve ‘Sonra’ birdir
herşeye rağmen. Cezalandırma ve hoşgörü, aynı.

Bunu bilirmiydin sen zaten?
Deme, ‘evet,’
ya da ‘hayır.’

Ve suçlama hiçbir dini
evet ve hayır arasındaki cevapların içinde olduğun için sen.

Bir kuş yalnız havada uçabilir
kuş-şehvetinden bir kuş-bedeninin içine doğduktan sonra.

Bırak gelsin sedyeci ve nereye olursa olsun götürsün seni
senin nereye gitmen gerektiğini bildiği o merhametin.

Eğer “Evet, bilirdim” dersen biliyormuş gibi davranmış olacaksın,
biraz. Ve eğer ‘Hayır’ dersen, o ‘Hayır’ın’ usturası
çarpıp kapatacaktır Tanrı’nın içine açılan pencereni ve kesecektir kafanı senin.

Sessiz dur karışıklığında, ve şaşkın.
Boş olduğun zaman tamamiyle,
o sessizliğin içinde, diyor olacaksın,
‘Göster bana yolu.’

Bu kadar çaresiz hale geldiğin zaman sen,
Tanrının şefkati harekete geçecektir içinden.

Mesnevi (IV, 3711-3754)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 07 01 2007 - 23:50

YUNUS’UN IŞIKSIZ EVİ
Mevlâna

Bir çocuk ağlıyordu babasının tabutuna eğilmiş başı.
“Seni ne diye götürüyorlar bu kadar korkunç bir eve? Ne halı vardır,
ne lamba, ne ekmek, ne de pişen yemek kokusu.

Yoktur kapısı! Merdiven yok dama çıkmak için,
güçlüklerle karşılaşırsan eğer, komşular yok yardım etmek için.

Ne kadar severdik biz seni öpmeyi!
Ne diye gidiyorsun bizim gidemediğimiz yere?”

Ruhi ve babası oradan geçiyorlardı.
Ruhi dedi, “Öğle gözüküyor ki bizim eve
götürüyorlar cesedi.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Onun bütün söylediği şeyler doğrudur bizim yaşadığımız yer için.”

İşte bunun gibi bazen insanlar görmezler işaretleri
çok yakına gelen, hâtta kendi evlerinin aydınlatılmamış olduğunu
bile! Şimdi yaşamakta olduğunuz hâl mezarda yaşamak gibidir!
Hiç yoktur Tanrıdan gelen ışık,
ve ne de açıklık.
Unutmayın hayatta olduğunuzu!
Kalmayın dar, boğucu bir yerde.
Hapisten çıkarın Yunus’unuzu!

Yunus’unuz yeterince pişti balinanın içinde!
Unuttunuz mu övgü ne demektir siz?

Dünya bir okyanustur, beden, bir balık.
Ruhumuzdur Yunus, göremeyen seheri,
Tanrı’yı övünceye kadar siz, Yunus’un yaptığı gibi.

O zaman serbest bırakılacaksınız. Ruh-balıkları vardır
bütün etrafınızda, yardım etmeye çalışan çarparak size,
fakat onları göremezsiniz.

Dinleyin şarkı söyleyişlerini. İşitin nasıl övdüklerini,
ve sabredin. Sabır yolunuzdur sizin şan ve şerefe ulaşmak için.


Mesnevi (II, 3116-3147)

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 09 01 2007 - 12:31

ÖRÜLMEK KONUSUNDA
Mevlâna

“Fedakarlıkla doludur Yol gerçek olan.

Herhangibir şey olabilir patikayı engelleyen çalılar
sizi yoldan alıkoyan, korkusu biraz da olsa
cam bir şişe gibi kırılıp parçalarınıza ayrılabileceğinizin.
Yüreklilik ve dayanıklılık gerektirir bu Yol,

Yine de ayak izleriyle doludur! Kimlerdir bu
yoldaşlar? Onlar merdiveninizin içindeki basamaklardır sizin. Onları kullanın!
Çabuklaştırısınız çıkışınızı arkadaşlıkla.

Yeterince mutlu olabilirsiniz yola koyulmak için,
fakat daha uzağa ve daha çabuk gidersiniz başkalarıyla.

Kendi başına giden biri neşeyle
gümrük evine yolculuk vergisi vermeye
gider daha da kaygısızca
dostlar beraberken onunla.

Arkadaşlar kazanmaya çalıştı her peygamber.
Yararsızdır kendi başına duran duvar,
fakat üç dört tanesini koyun bir araya,
ve onlar bir tavanı destekler ve tahılı tutar
kuru ve emin.

Mürekkep bir kalemle birleştiğinde, boş kâğıt
birşeyler söyleyebilir o zaman.
Sazların ve kamışların örülmesi gerekir
bir hasır gibi yararlı olmaları için. Birbirine geçirilmeselerdi onlar,
üfürüp götürürdü onları rüzgâr.

Tanrı yaratıkları çifter çifter biraraya getirdi onun gibi,
ve onlara verdi arkadaşlığı.”

İşte böyle tartışıyorlardı kuş ve kümes hayvanı
Hakkında münzevi yaşayan birinin ve İslamın.

Bir tartışmadır o uzun süredir süren.
Hüssam kısa kes onların münakaşasını sen.
Mesnevi’yi daha çevik ve daha az hantal. yap.
Atik sesler kalbin kulağına daha hoş görünür.


Mesnevi (VI, 507-513, 517-525)


Çeviren: Vehbi Taşar

Not: En sonunda bir kuşla kümes hayvanı arasında geçen bir konuşma olduğunu anladığımız bu çok ilginç şiirin maksadı sanırım bu çetin yolda hem yalnız gitmek ve hem de dostlarla beraber olmanın gerekli olduğunu anlatmaktır. Bu şiirde kuşun söyleyebildiği yalnızca şiirin ilk beş kıtası olmasına rağmen Mevlâna şiirin en son dört kıtasında kuşun yaşamını kümes hayvanının yaşamına yeğlediğini açıkça söyleyerek, yalnız kuşun yoluyla gidilse bile Yol’u bulmanın mümkün olduğunu söylüyor sanırım. Bu şiir Budizm ve İslam dini arasındakı bazı benzerlikleri bir araya getirdiği için bana çok ilginç gözüktü.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar











Gönderen: Vehbi 10 01 2007 - 16:13

GECE GÖKYÜZÜNDE İZLER
Mevlâna

Söyle bana, varmıdır hiçbir hayır dua
birini bırakmayan dışarıda?

Eşeklerin ve ineklerin ne işleri var
süslü tatlılarla?

Her ruhun ihtiyacı vardır ayrı gıdaya,
fakat farkında olun eğer yemeğiniz tesadüfiyse
ve alışılagelmişse, ya da o öyle birşeyse
gerçek tabiatınızı besleyen sizin.

O balçık yiyenlerinki gibi olabilir, unuttular
o insanoğulları ne olduğunu asıl yemeğin.
Onlar hastalıklarını besliyor olabilir.

Gerçek bir gıda Tanrı’nın ışığıdır
Hayvanlar ve hayvanların yedikleri
doğru değildir insanlar için.

Fakat onlar hasta ve başları döndüğü ve renkleri solduğu için
ve yalpaladıkları ve zayıf oldukları için, avlamazlar avı
izlerini gecesinde bırakan gökyüzünün.

Çatal kaşık olmadan yapılan tada bakış,
ve bir gırtlak olmadan. O aşağıya gelir
Tanrının tahtından. Bu diğeri
tozdur yalnız halıdan dövülüp çıkartılan.

Fakat alırız biz gıdayı
karşılaştığımız herkesten. Gıdadır
herbir ortaklık. Gezegen gelir
yakınına gezegenin. Ve her ikisi de tesiri altında kalır
ötekisinin.

Erkek kadınla bir araya gelir,
ve yeni bir bebek çıkar ortaya! Demir taşla karşılaşır,
kıvılcım çıkartır. Yağmur yere girer, ve tatlı baharatlar gözükür.
Yeşil şeyler ve insanlar bir noktada birleştiği vakit,
kahkaha ve dans olacaktır,
Ve o iyi ve cömert şeyleri başlatır.

Biz hareket ederken açık havada, iştahlarımız keskinleşir.
Kızarmış suratlar güneşten gelir. O gül-kırmızısı
en güzel renktir üstündeki yeryüzünün.
Böyle birlikte-koşuşturmaların içersinden, açığa çıkmamış olan yeryüzü
gerçekleşmiş hale gelir. O katıksız varlığın yerinin içersinde yaşayın sizler.

Kaygılanmayın burada on günlük ün kazanmaktan
Devredin güneşin etrafında benimle hiç batmayan.
Çalışma ayrılamaz Çalışandan.


Mesnevi (II, 1077-1116)

Çeviren: Vehbi Taşar






Gönderen: Vehbi 11 01 2007 - 13:15

ÇALIŞMADAN ZENGİNLİK
Mevlâna

Davud’un zamanında vardı bir adam
yükses sesle dua eden,
“Bana zenginlik ver, Tanrım,
çalışmadan! Beni tembel ve yavaş yarattın sen,
onun için, bırak günlük ekmeğimi yalnız öyle olarak kazanayım.

Ücretimi öde gölgede uyumak için! O gölge seninkisidir.
Bana çabuk zenginlikler ver bir yorgunluk olmadan benim hisseme düşen.
İzin ver bütün yaptığım iş olmasın bu duadan başka birşey.”

Bu şekilde dua etti o önünde akıllı bir hocanın,
ya da köy budalasının.

Hiç farketmezdi kimin dinlediği.
Gece gündüz dua etti her gün.

Hiç şüphesiz güldüler insanlar ona.
“Bu seyrek-sakallı geri zekâlı!”
“Biri afyon mu verdi ona acaba?”
“rızk gayretten gelir,
fakat bu herif der ki, ‘Ben göğe tırmanacağım
bir merdiven olmaksızın.’”
“Ah efendi, haberci geldi
haberle senin beklediğin!”
“Ben de alabilirmiydim küçük bir parçasını
senin bu duayla alacağının?”

Böylece devam etti. Fakat onu hiçbirşey durduramazdı. Meşhur oldu
boş yiyecek kesesinde peynir arayıp duran kimse olarak. Yaşayan
bir atasözüydü aptallık üzerine o adam.

Sonra, bir sabah, aniden,
büyük bir inek yürüyüp girdi içine evinin. Boynuzlarıyla
kilidi kırdı ve kalçasıyla oynattı mandalı yerinden
ve girdi içeriye!

Dua etmeyi bıraktı adam. İneğin ayaklarını bağladı,
boğazını kesti, ve koştu kasabı çağırmak için. Vardı yeterince
yiyecek ve deri uzun bir süre için!

Yap sen de bunu benim için, benim içimde büyüyen
bir embriyon gibi talepler yapan sen. Yardım et bana bu uzun şiiri yazmak için!

Sen altın istiyorsun. İlkönce gizlice altın ver bana.
Bütün bu imajlar ve sözcükler Senden gelmiş olmalı.

Herkes, ve her şey, ve her hareket Seni yüceltir,
fakat birinin onu yapma yolunu bazen farkına
varmaz öteki.

İnsanlar nadiren anlar nasıl yapıyordur
onu cansız nesneler, duvarlar, ve kapılar ve kayalar,
o yüceltme ustaları!

Ağız kavgası yaparız biz doktrinleri üzerine
Sünnilerin ve Cebrîlerin, ve onların tüm
yetmiş-iki çeşit tefsirinin. Bitmek bilmez.

Fakat cansız nesnelerin, birbirleriyle,
ve bizimle konuştuklarını işitmeyiz!

Konuşmayan bir şeyin övgüsünü
nasıl anlayabiliriz?

Yardımıyla yalnız, onun aşkı ruhun anlattığının içine
açılan Birisinin.


Mesnevi (III, 1450-1464,1479-1509)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Herhalde bu şiiri anlayabilmek için bir şair olmak gerek! Mevlâna’nın kendi yaptığı işi ve şiiri savunduğu bu şiirde anlattığı hiçbir iş yapmadan Allah’tan zenginlik isteyen aptal adam kendisidir. O zamanlar ve belki şimdi de bir Sufi Şeyhinin yaptığı tek iş başkalarına öğüt vermek, dua etmek ve onlara Allahı anlatmaktı. Hiç şüphe yok ki o zaman da aynen şimdi olduğu gibi bunu bir iş olarak kabul etmeyen pek çok kişi vardı. Kendi kendisiyle konuştuğu şiirin ikinci kısmında kendisine bu aynı duayı hiç durmadan, devamlı söyleten Allah’la konuşuyor. Sonuç olarak bu şiirde şairin yaptığı işin insanlara konuşmayan ve cansız nesnelerin önemini ve Allahı yüceltmekteki rollerini anlatmak olduğunu söylüyor.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 13 01 2007 - 13:48

ÜZÜMLERİ ÇÖZMENİN MARİFETİ
Mevlâna

Ters bir şekilde konuşurum sertlikten çözmek için seni,
donmuş üzümlerin dökülen soğuk suyla çözüldüğü gibi
üzerlerine. O gevşetir katılığı ve acılığı.

Birazcık azarlamayla, ısınırsın,
ve geri gelir tatlı üzüm-kanı.

Mesnevi (III, 4193-4196)

Çeviren: Vehbi Taşar

THE TRICK ABOUT THAWING GRAPES
Mevlâna

I speak harshly to free you from meanness,
as frozen grapes thaw wit pouring cold water
on them. That loosens the hardness and bitterness.

With a little scolding, you warm,
and the sweet grape-blood comes back.

Mesnevi (III, 4193-4196)


Gönderen: Vehbi 13 01 2007 - 14:16

ŞEFKATE DOĞRU DÖNME
Mevlâna

Her kim gerçekten ve durmaksızın iki elle
ararsa bulmak için birşeyi, bulacaktır onu.

Topal ve iki büklüm olmana rağmen, devam et harekete
Dost’a doğru. Konuşmayla, sakinlikle,
burnunu çekerek orada burada, kal takip ettiğin izde.

Her ne zaman biraz şefkat gelirse sana, dön
o tarafa, şefkatin kaynağına doğru.

Aşk-şeyleri kaynaklanır okyanusta.
Huzursuzluk yönlendirir huzuru.

Mesnevi (III, 978-981, 987-992)

Çeviren: Vehbi Taşar


TURNING TOWARD KINDNESS
Mevlâna

Anyone who genuinely and constantly with both hands
looks for something, will find it.

Though you are lame and bent over, keep moving
toward the Friend. With speech, with silence,
with snifling about, stay on the track.

Whenever some kindness comes to you, turn
that way, toward the source of kindness.

Love-things originate in the ocean.
Restlessness leads to rest.

Mesnevi (III, 978-981, 987-992)


Gönderen: Vehbi 16 01 2007 - 05:03

‘SEN’ ZAMİRİ
Mevlâna

Bağışlayıcı ve Sevgi Dolu Allahın Adına.

Mesnevi’nin ikinci kitabının başlaması gecikti, ve bunun da nedeni şudur: Bazen Allah belli bir hareketi yapmanın bütün bilgeliğini açığa vurur, ve dinleyen onu düşünüp taşınarak o kadar bunalır ki, onu yerine getirmek elinden gelmez. Sonsuzun içinde kaybolur, hiçbirşeyi anlamaya ve yapmaya yeteneği olmadan.

Allah o zaman bilgeliği porsiyonlarına ayırır, küçük bir dizgin takar dinleyenin başının üzerine uyacak, onu onunla yönlendirmek için. İnatçı bir deveyle uğraşıyorsanız eğer, önemlidir büyüklüğü dizginin. Çok büyükse, yere yatar ve kımıldamayı reddeder. Çok inceyse, onu görmemezlikten gelir. Güç algılanan bir karışımdır bilgeliğin kişisel çıkara oranı, balçıkla suyun olduğu gibi tuğla yapmakta kullanılan. Yapışmaz su çok azsa. Suyla çıkar çok fazlaysa. Allah bir kişinin dengesine özen verir, verilen zamanın dışında onlara ayette tanımlanmış olan, “O verir, ve onlar kabul eder saymadan.” Fakat anlaşılamaz o durum onun tadına bakmadan.

Bir zamanlar sordu birisi, “Aşk nedir?”

“İçimde kaybol,” dedim. “Tanıyacaksın aşkı o rast geldiği zaman.”

Aşk ölçüp biçmeye yer vermez içinde onun. Bu yüzden onun Allahın niteliği olduğu söylenir ve insanoğullarının değil. ‘Allah sever seni’ tek cümledir mümkün olan. Özne o kadar tamamiyle nesne olur ki o geriye çevrilemez. Sen dersen eğer, “sen seversin Allahı,” “sen” zamiri kimin tarafını tutar?

(II’inci Kitabın Önsözündeki Düz Yazı)


Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 16 01 2007 - 20:41

BOŞLUK
Mevlâna

Farkı düşünün
bizim tavırlarımızla Allahın tavırlarının arasındaki.

Sık sık sorarız, “onu niye yaptın?”
ya da “Niye öyle davrandın?”

Yaparız, ve her yaptığımız
yaratıcı tavrıdır yine de Allahın.

Geriye bakarız ve olaylarını inceleriz
hayatımızın, fakat vardır başka bir yolu
görmenin, ileri-ve-geriye-bir-anda yapılan
bir görme gücü, mantıkla anlaşılmayan.

Onu yalnız Allah anlayabilir.
Şeytan çıkardı bahaneyi. ‘Sen benim düşmeme neden oldun,’
halbuki Adem Allaha dedi ki, ‘Bunu biz
kendi kendimize yaptık.’ Bu pişmanlıktan sonra,
Allah Adem’e sordu, ‘Herşey benim önceden gördüğümün
içinde olduğuna göre, o nedeni kullanarak kendini neden savunmadın?

Adem dedi, ‘Ben korktum,
ve saygılı olmak istedim.’

Saygı görecektir her kim, saygıyla davranan.
Badem tatlısı ikram edilecektir her kime tatlılık getiren.
İyi kadınlar iyi adamlarla birlikte olmaya cezbedilir.

Dostuna hürmet et.
Ya da ona kaba davran,
Ve aradaki farka bak!

Aşk, anlat bir olayı şimdi
açıklayacak bu gizemini
nasıl serbestçe hareket ettiğimizin, ve gene de
mecbur edilişimizin. Felçle sallanır birisi elin.
Sallanır ötekisi onu tokatlayıp defettiğin için.

Her iki sallantı da Allahtan gelir,
fakat biri için suçlu hissedersin kendini,
ve öteki hangisi?

Sorulardır bunlar entellektüel olan.
Ruh meseleye başka şekilde yanaşır.
Ömer’in bir dostu vardı bir zamanlar, bilim adamı,
Bu’l-Hakam, kusursuzdu çözümlemekte
deneyimsel problemleri, fakat aydınlatılma ve mucize alanlarına gelince
izleyemezdi Ömer’i

Şimdi ayete geri dönüyorum, “Ve sizinledir O,
nerede olursanız olun,” fakat ben ne zaman bıraktım onu!

Cahillik Allahın tutukevi.
Allahın sarayı bilgi.

Uyuruz Allahın bilinçsizliğinde.
Uyanırız Allahın açık elinde.

Ağlarız Allahın yağmurunda,
Güleriz Allahın yıldırımında.

Kavga ve barış
ikisi de yer alır Allahın içinde.

O zaman biz kimiz
bu karışık söz-kördüğümünde,
yalnız bir çizgi olan gerçekte, aşağıda düz
çizgi, ALLAH’ın başındaki?

Hiçbirşey.
Boşluğuz
biz.


Mesnevi (I, 1480-1514)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Allah isminin Arapça yazılışının başında olan aşağıdaki düz çizgi A harfi, ya da Ademdir.

Gönderen: Vehbi 18 01 2007 - 04:34

BEŞ ŞEYİM VAR SÖYLEYECEK
Mevlâna

Uykudan uyandırılan aşık Sevgiliyle konuşur hemen,
“Sen gökyüzüsün benim ruhumun içinde dolandığı,
aşkın içindeki aşk, yeniden-dirilme yeri.

İzin ver bu pencere senin kulağın olsun.
Bilincimi kaybettim pek çok defalar ben
senin dinleyiş sessizliğin için duyduğum özlemle,
ve senin hayatı hızlandıran gülüşünle.

Verirsin dikkatini en küçük meselelere,
benim kuşkulu güvensizliklerime, ve en büyüklerine.

Bilirsin taklittir benim sikkelerim,
fakat kabul edersin onları her durumda,
benim saygısızlığımı ve yalandan yapışımı!

Beş şeyim var söyleyecek,
beş parmak verecek
görkeminin içine.

İlkönce, Senden ayrı kaldığımda ben
bu dünya var değildi,
ne de ötekisi.

İkinci olarak, ben ne arıyorduysam
o Sendin her zaman.

Üçüncüsü, niçin öğrendim acaba üçe kadar saymayı?

Dördüncüsü, mısır tarlam yanıyor benim!

Beşinci, bu parmak Rabiye için ayakta durur,
ve bu başka biri için.
Bir fark var mı?

Sözlermidir bunlar yoksa gözyaşlarımı?
Ağlamakmıdır konuşma?
Sevgilim, ben yapayım?”

Böyle konuşur o, etraftaki herkes
bağırmaya başlar onunla, çılgınca gülerek,
inleyerek yayılmasına birleşmesinin
Aşığın ve Sevgilinin.

Gerçek din budur. Bütün diğerleri
fırlatıp atılmış sargılardır onun yanında.

Budur seması esirliğin ve üstünlüğün
birlikte dans edişinin. Budur var-olmama.

Ne sözcükler, ne de herhangi bir doğal olmuş şey
ifade edebilir bunu.

Ben bilirim bu dans edenleri.
Gece ve gündüz söylerim onların şarkılarını
bu şaşılacak kafesin içinde.

Benim ruhum, uğraşma cevap vermek için şimdi!
Bir arkadaş bul kendine, ve saklan.

Fakat ne gizli kalabilir ki?
Durmadan kaldırıyor başını aşkın gizemi
çarşafların altından dışarı,
“Buradayım işte!”

Mesnevi (III, 4694-4734)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 19 01 2007 - 13:07

TOHUM ÇARŞISI
Mevlâna

Başka bir çarşı bulabilirmisiniz bunun gibi?

Orada
bir gül karşılığında
yüzlerce gül bahçeleri satın alabildiğiniz?

Orada
bir tohum karşılığında
bütün bir yabanı satın alabildiğiniz?

Zayıf bir nefes karşılığında,
ilâhi rüzgârı?

Korku duydunuz
yerin içine emilmekten,
ya da havaya çekilmekten.

Şimdi kurtulur su boncuğunuz
ve düşer okyanusa,
onun gelmiş olduğu.

Değildir artık şekli eskiden olduğu,
fakat o gene sudur,
özü aynı.

Pişmanlık değildir bu vazgeçiş,
O derin bir şereflendirilmesidir kendi kendinizin.

Geldiği zaman okyanus sizlere bir aşık gibi,
onunla hemen, çabucak, evlenin,
Allahın hatırı için!

Ertelemeyin!
Daha iyi ödülü yoktur var olmanın.

Hiçbir miktarda araştırma
bunu bulmayacaktır.

Kusursuz bir şahin, hiçbir neden olmadan,
indi omzunuza
ve oldu sizin.

Mesnevi (IV, 2611, 2625)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 20 01 2007 - 14:53

YUMURTANIN İÇİNDEKİ KUŞUN ŞARKISI
Mevlâna

Bazen bayılabilir Tanrıya aşık olan birisi
huzurda. O zaman eğilir Sevgili
ve fısıldar kulağına, “Dilenci, aç cübbeni
altınla doldurayım içini.

Ben korumak için geldim senin bilinçli oluşunu.
O nereye gitti? Gel, farkında oluşun içersine!”

Gelir bu bayılma
çünkü aşıklar o kadar çok isterler ki.

Bir tavuk bir deveyi davet eder kümesine,
ve viran olur bütün yapı.

Bir tavşan yuva kurar
gözleri kapalı
bir aslanın kucağına.

Vardır bir aşırıya kaçma
ruhsal araştırmada
çok derin bilgisizlikten gelen.

İzin ver bilgisizlik olsun senin öğretmenin!
Dost birinin içine nefes verir
olmayan nefesi.

Derin bir sessizlik yeniden hayata getirir dinlemeyi
ve o ikisinin konuşması
görüşen nehir kıyısında.

Bir bahar rüzgârının içinde yeşile dönen yer gibi.
Yumurtanın içinde başlayan kuşun şarkısı gibi.

Bu evren gibi gelen başlangıcın içine,
uyanır aşık, ve döner kendi çevresinde
danseden bir neşenin içersinde.

Diz çöker ondan sonra
övgü içersinde.

Mesnevi (III, 4664-4693)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 01 2007 - 22:09

BEDEN AKLI
Mevlâna

Aklınız sizinledir her zaman,
vücudunuza göz kulak olarak, onun yaptığından
haberdar olmasanız da.

Sağlığınıza karşı birşey yapmaya başladığınızda,
aklınız azarlayacaktır sizi en sonunda.

Bu kadar yakın olmamış olsaydı sevecenlikle size,
ve hiç durmadan izleyerek,
sizi nasıl azarlayabilirdi?

Aklınız ve siz
güzelliği ve kesinliği gibisiniz
gökcisimlerinin yüksekliğini tayin etmekte kullanılan bir gözlem aracının.

Hesaplayabilirsiniz birlikte
ne kadar yakın olduğunu var oluşun
güneşe!

Aklınız samimidir sizinle şaşılacak derecede.
Önünüzde değildir ya da gerinizde
ya da solunuzda ve sağınızda.

Çalış şimdi, dostum, tanımlamaya
ne kadar yakındır senin aklını yaratan!

Bulmaz entelektüel araştırma
yolu o krala giden!

Parmağının kımıldayışı
değildir parmağından ayrı.

Uykuya yatarsın, ya da ölmeye
ve yoktur anlayışla yapılan kımıldama.

Uyanırsın sonra,
ve parmakların
dolar anlamlarla.

Düşün şimdi mücevher ışıklarını
gözlerinin içindeki. Onlar nasıl çalışır?

Bu görünmez evrenin pek çok havaları vardır
ve türleri.
Fakat amca, Ah amcası
yaratılmış dünyanın evreninin,
ilahi emri Var Oluş’un,
o evren niteliklerden oluşur
ötesinde bütün işaret edişlerin.

Daha akıllı akıldan,
ve daha manevi ruhtan.
Hiçbir varlık değildir bağlantısız
o gerçeğe, ve o bağlantı
söylenemez. Orada,
ne ayrılık vardır
ne de geri dönüş.

Kılavuzlar vardır size yolu gösterebilen.
Onları kullanın. Fakat tatmin etmeyecekledir onlar özleminizi sizin.

O bağlantıyı istemeyi sürdürün
bütün enerjinizle nabız gibi atan.

Zonklayan damar
sizi daha öteye atacaktır
her türlü düşünceden.

Muhammet dedi, “Özü
kuramlaştırma!” Bütün kuramlar
daha fazla katlarıdır örtülüşün.
İnsan oğulları bayılır örtülere!

Sanarlar ki perdelerin üstündeki desenlerdir
saklanan.

Oluşan harikaları gözleyin onlar etrafınızda olurken.
Sahip çıkmayın onlara. Sanatkârlığı hissedin
onların içinde hareket eden, ve sessiz durun.

Ya da deyin, “Övemem Seni ben
Övülmen gerektiğince.

Ötesindedir benim anlayışımın
bunca sözler
sınırsızca.”

Mesnevi (IV,3678-3703,3708-3710)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 22 01 2007 - 02:09

ALÇAKGÖNÜLLÜ VE HAREKETLİ
Mevlâna

“Allah ne isterse olur,” özdeyişinin sonunda,
yoktur, “Onun için sen hiçbir şey yapmadan hareketsiz dur,” eki.

O demektir, onun yerine, “Unut kendini,
ve hazır ol yardıma.”

Eğer söylenseydi sana istediğin herşeyin gerçekleşeceği,
ve ondan sonra ihmal etseydin yapmayı birşeyi, sorun olmazdı,
çünkü olacaktı nasılsa herhangibir şekilde.

Fakat sana söylenildi onun yerine
Allahın her istediğinin olacağı.

Uyanık ol o halde, yakında,
bekleyen bir işçi gibi
yapmaya gereken her türlü işi.

Senin davranışın aksi oldu
açıklamasından ayetin.

Gerçek bir yorumu sahtesinden ayırdetmenin yolu
budur: Hangi açıklama yapıyorsa seni
ateş gibi, ümitli, ve alçak gönüllü,
ve hareketli, odur doğru olanı.

Eğer tembelleştiriyorsa seni, değildir doğru.

Sor Kuran’a, Kuran konusunda,
Sor İncil’e İncil konusunda,
değil bir takım kendini yıpratmış entelektüele.

Ya da birine gözden yok olmuş olan
yazının içindeki özün içinde.

Vardır bir yağ
tamamiyle emdirilmiş olan güllerle.

Onu kokla, ya da
gülleri, hangisi gelirse önce.

Mesnevi (V, 3111-3130)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 01 2007 - 12:50

ANİDEN HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMANIN SEVİNCİ
Mevlâna

Ne gelirse gelsin bir gereksinmeden gelir,
aşırı bir ısdırap, can acıtan bir arzu.

Meryem’in acısı yaptı.bebek İsa’yı.
Onun döl yatağı dudaklarını açtı ve Haber konuştu.

Her parçanızın vardır gizli bir dili.
Elleriniz ve ayaklarınız söyler yaptığınız işi.

Ve her gereksinme içinde getirir gerekeni.
Acı dermanını taşır bir çocuk gibi.

Hiçbirşeysi olmamak üretir erzakları.
Sor zor bir soruyu,
ve cevabı gözükür hayret verici.

Bir gemi yap, ve olacaktır su
yüzdürmek için onu. Hassas-boğazlı
bebek ağlar ve süt damlatır
annenin memesi.

Susuzluk çek en son su için,
ve hazır ol o irade için ondan sonra gelen
kaynaktan dökülerek.

Bir köylü kadın yürüyordu bir zamanlar yanında Muhammed’in.
Zannetti o yalnızca alelalede birisiydi okumaya yazma bilmeyen.
İnanmadı peygamber olduğuna onun.

İki aylık bir bebeği taşıyordu köylü kadın.
Muhammedin yanına geldiğinde, bebek döndü
ve, “ Barış seninle birlikte olsun, Allahın Habercisi, “ dedi.

Anne bağırdı, şaşırmış ve öfkeli,
“Sen ne diyorsun,
ve nasıl böyle aniden konuşabilirsin?”

Çocuk cevap verdi, “Önce Allah öğretti bana,
ve sonra Cebrail.”
“Cebrail kimdir?
Ben görmüyorum kimseyi.”

“O başının üzerindedir
anne. Dön etrafında.
Pek çok şeyler söylemektedir o bana.”
“Gerçekten görüyormusun onu?”
“Evet.
Hiç durmadan serbest bırakıyor o beni
bu alçaltılmış durumdan yüceliğe.”
Muhammed o zaman sordu çocuğa,
“Nedir senin ismin?”

“Abdul Aziz, Allahın hizmetçisi, fakat bu aile benim
dünya-enerjileriyle ilgili olduğumu sanar.
Ben özgürüm ondan
senin peygamberliğinin gerçek olduğu kadar.

Böyle konuştu küçük olan ve anne
güzel bir koku aldı o duruma teslim olmasına
neden olan:

Tanrı verdiği zaman bu görmeyi,
cansız taşlar, bitkiler, hayvanlar, herşey
kıvrımları açılan önemle dolar.

Balıklar ve kuşlar olur koruyucular.
Hatırla Muhammed’le Kartal olayını.

O dinliyorduyken tesadüfen bu ilham gelmiş bebeği;
bir ses duydu onu namaza çağıran. Su istedi
abdest almak için. Ellerini yıkadı
ve de ayaklarını, ve tam eriştiği zaman potinine,

bir kartal onu yakalayıp götürdü! Potin başaşağı döndü
kalkarken, ve zehirli bir yılan aşağıya düştü.

Kartal havada döndü ve potini getirdi geriye,
diyerek, “Benim senin için olan aciz saygım
gerektirdi bunu. Her kim hareket ederse bu kadar haddini bilmeden
yasal bir neden yüzünden
cezalandırılmalıdır!
Muhammed teşekkür etti kartala,
ve dedi, “Benim kabalık olduğunu sandığım
sevgiydi gerçekte. Sen kederimi alıp götürdün,
ve ben keder duydum! Allah herşeyi gösterdi bana,
fakat, meşguldü zihnim kendi kendimin içersinde o anda.”
Kartal,
“Fakat Seçilmiş Olan, ne açıklık varsa bende
senden gelir!”
Bu yayılan pırıltısı
Gerçek bir İnsan Oğlunun çok büyük önem taşır.

Dikkatle bak etrafına ve tanı
ruhların parlaklığını. Otur onların yanına
seni ona çeken.
Öğren bu kartal hikayesinden
şanssızlık geldiği zaman, övmelisin çabucak.

Diyebilirler bazıları, Aman hayır, fakat sen
açılıyor olacaksın bir gül gibi
kaybeden kendisini yaprak yaprak.

birzamanlar büyük bir şeyhe sordu birisi
ne olduğunu Sufiliğin.

“Sevincin hissedilmesidir,” dedi,
“ani hayal kırıklığı geldiği zaman.”

Kartal Muhammedin potinini taşır uzağa
ve kurtarır onu yılan ısırığından.

Yas tutma gelmeyen için.
Bazı şeyler olmayan
korur felaketlerin olmasından.

Mesnevi (III, 3204-3265)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 25 01 2007 - 04:12

GÜNDOĞUMU YAKUTU
Mevlâna

Sabahın erken saatinde
seherden hemen önce
uyanırlar Sevilen Kızla onu seven adam
ve bir bardak su alırlar içmek için.

Kız sorar, “Beni mi daha çok seversin yoksa kendini mi?”
Gerçekten, bana doğruyu söyle kesin olarak.”

Adam der ki, “Benden hiçbirşey kalmamıştır geri.
Bir yakut gibiyim doğan güneşe karşı tutulan.
Bir taşmıdır o, yoksa bir dünya mı
kırmızılıktan yapılan? Yoktur onun direnci
günışığına.”

İşte bu yüzden Hallaç dedi, Allah benim,
ve söyledi gerçeği!

Birdir yakut ve doğan güneş.
Yürekli ol ve kendini disipline sok.

Tümünle ol işitmek ve kulak,
bu güneşten yakutu bir küpe gibi tak.

Çalış. Kuyuyu kazmaya devam et.
İşten kaytarmamaya dikkat et.
Su oralarda bir yerdedir.

Hergün yapılan bir eyleme itaat et.
Ona bağlılığın
bir halkadır üstünde kapının.

Vurmaya devam et, ve içerdeki sevinç
açacaktır bir pencere eninde sonunda
ve bak dışarıya görmeye kimdir orada.

Mesnevi (V, 2020-2049)

Çeviren: Vehbi Taşar










Gönderen: Vehbi 25 01 2007 - 13:14

AŞK ENERJİSİDİR BİR GİRDAPIN
Mevlâna

Bir aşık olmak
ve hasta ve pişman hissetmek kendini
el ele gitmez beraber.

Aşk bir ejderhadır.
Mahcup olmak küçük bir solucan.

Biri Tanrının niteliklerinden biri
Ötekisi, düşünmekle dolu bir ruh hali.

Ay ışığıdır aşk duvarı üzerinde yatak odanızın,
enerjisi bir girdapın.

O orada olmadığı zaman,
bir insan olur bir çılgın
balık, dibinde yerin
olduğu girdapın,

ya da boş bir korkuluk arasında uyuyanların.

Mesnevi (VI, 969-983)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 01 2007 - 12:32

EVETİNİZİ ERTELEMEYİN!
Mevlâna

Dediği söylenir Muhammedin,
“Allaha aitse her kim, Allah ona aittir.”

Bizim zayıf, düzensiz nefes alışlarımızın,
bu eriyen kişiliklerin,
verildi nefesleri bu ilahi
Huuuuuuu ile, hiç değişmeyen!

Bir su damlası korkar durmadan
buharlaşıp havanın içinde yok olacağından,
ya da yerin içine çekilip kaybolacağından.

İstemez tüketilmek
bu yöntemlerle, fakat eğer bırakırsa kendini
ve düşerse okyanusun içine geldiği,
korunma bulur başka ölümlerden.

Gitmiştir damlacık hali,
fakat onun su özü
uçsuz bucaksız ve çiğnenemez oldu.

Beni dinleyin dostlarım siz, çünkü siz
bir damlasınız herbiriniz, ve kendinizi bu şekilde
şereflendirebilirisiniz. Ne daha uğurlu olabilirdi

okyanusun gelip
gözüne girmeye çalışmasından damlanın?

Allahın hatırı için, evetinizi ertelemeyin!
Almaktan vazgeçin, verin.

Mesnevi (IV, 2613-2622)

Çeviren: Vehbi Taşar









Gönderen: Vehbi 27 01 2007 - 00:15

2133’ÜNCÜ GAZEL
Mevlâna

kalk, kalk
bitti bu gece
kalk

kendinden geç kendinden geç
biricik kendinden bile
geç

vardır bir ahmak
pazar yerimizde
çok sevilen bir ruh satan

sözümden kuşkulanıyorsan
bu an kalk
ve pazarı hedef al

dinleme hilebazlığı
dinleme cadıları
yıkama kanla kanı

önce kendini döndür başaşağı
bir bardak şarap gibi boşalt
sonra özle doldur ağzına kadar

bir ses iniyor
göklerden
geliyor bir şifa bulan

iyileşmek istiyorsan
hastalan
hastalan

Türkçe Çeviri: Vehbi Taşar
Farsça’dan Çeviren: Nader Khalili
Rumi, Ateş Çeşmesi
Cal-Earth, Eylül 1994


GHAZAL 2133
Mevlâna

wake up, wake up
this night is gone
wake up

abandon abandon
even your dear self
abandon

there is an idiot
in our market place
selling a precious soul

if you doubt my word
get up this moment
and head for the market now

don’t listen to trickery
don’t listen to the witches
don’t wash blood with blood

first turn yourself upside down
empty yourself like a cup of wine
then fill to the brim with the essence

a voice is descending
from the heavens
a healer is coming

if you desire healing
let yourself fall ill
let yourself fall ill

Translated by Nader Khalili
Rumi, Fountain of Fire
Cal-Earth, September 1994

Gönderen: Vehbi 27 01 2007 - 23:30

TEKİL VE ÇOĞUL
Mevlâna

Bir aklı olduğu gibi insanoğullarının
hayvanların ötesinde, Gerçek İnsanoğullarının da böyle

akıllı bir ruhu vardır
sıradan bilincin ötesinde.

ve hepsi birtek şeydir,
bildikleri ve yaptıkları onların.

Davud yapmadı tapınağı.
Oğlu Süleyman yaptı,
fakat Davud’ta yaptı onu!

Konuşuruz azizlerden ve peygamberlerden
ve uyanmış olanlardan çoğul olarak,
fakat işte o öyle değil.

Kurtlar ve köpekler birbiriyle yarışır ve birbirinden ayrıdır,
fakat Allahın aslanlarının ruhları birdir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Mesnevi (IV, 406-415)

Gönderen: Vehbi 30 01 2007 - 12:59

DHU’L NUN’UN ÖĞRETİCİ DELİLİĞİ
Mevlâna

Mısırlı Dhu’l Nun’un bazı dostları
görmeye gittiler onu nasıldı diye. İşitmişlerdi
onun olağanünüstü bir şekilde delirdiğini,

söndürülmesi güç bir yangın olduğunu,
kimsenin bastıramadığı, olmuştu
bu adam o kadar büyük bir akıl kaynağı.

Evine vardılar onlar. O bağırdı, “Hey,
dikkat etseniz iyi olur buraya gelirken.
Kimlersiniz siz?”

“Tanımazmısınız sen bizleri?
Dostlarınız biz! Hangi gizemi saklıyorsun
sen bu delilikle?”

Dhu’l Nun bir karışımını vermeye başladı
açık saçık, çirkin lisanın ve anlamsız sözlerin.

Koşup dışarıya çıktı ve taşları kaptı
ve onları topluluğa atmaya başladı. Onlar kaçtı.

“Bakın!” diye bağırdı arkalarından. “dost değilsiniz siz.
Bir dost kaçmaz acıdan
bir dostun verdiği.

Bir sevinç vardır içinde acı çekmenin,
odur dostluğun çekirdeği.

Saf altındır bir dost içinde şarkı söyleyen
saf hale getiren ateşin.

O dallanıp budaklanır kavgaların üstünde ve yanlış anlaşılmaların,
ve hâtta deliliğin.”

Mesnevi (1386-1387, 1430-1432, 1447-1461)

Çeviren: Vehbi Tasar

Gönderen: Vehbi 31 01 2007 - 03:39

TAHTADAN DEYNEKLERİYLE KRALLAR
Mevlâna

Bir gurup kral tartışıyordu
Muhammed’le.
“Bir kralsın sen bizim olduğumuz gibi
fakat teslim etmezsin bize gücümüzü.

Paylaş krallığını bizimle, biz bölüşürken
dünyanın hükümdarlığını kendi aramızda.”

“Allah başka türlü verdi sizlere
bana vermiş olduğundan.”
Ve bir bulut geldi o sözlerle,
ve yağmur yağdı dehşetli bir selle.

Krallar suya attılar asalarını,
ve süpürülüp götürüldü o otorite sembolleri
kamış parçaları gibi.
Sonra peygamber attı kendi asasını,
ve o selin üzerinde dikildi bir nöbetçi eri gibi,
ve su çekildi ve sakinleşti.

Krallar baş eğdiler ve itiraf ettiler kusurlarını
Peygambere, hepsi üçünün dışında,
inanmış olan bunun tabiatın üstünde bir hile olduğuna.

Ne zaman merak ederseniz peygamberlik kabilinden görkemin
nasıl politik krallıktan farklı olduğunu, hatırlayın
o selde kaybolan tahtadan deynekleri
hükümdarlar gibi, unutulmuş olan,
o kadar çok sayıda.

Sonra Muhammed’in varlığını hatırlayın huzur veren,
hâla burada.

Mesnevi (IV, 2779-2800)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 02 02 2007 - 13:54

YOL NEDİR?
Mevlâna

Bir yol uğruna kendini feda ettiğin,
başka birşey değildir kendini feda edişinden savaşan bir askerin.
ve değildir narin, kolay kırılabilen, dipleri camdan insanlar için

Ruh sınavdan geçer burada katıksız terörle,
ayırdığı ve elediği gibi bir eleğin
gerçek olanı sahteden.

Ve bu yol ayak izleriyle doludur!
Yoldaşların daha önceden gelen.
Onlardır merdivenin senin.
Onları kullan!

Olmasaydı onlar, olmazdı ruh çabukluğun senin
gereksindiğin. Ahmak bir eşek bile
bir çölü geçen, tez-ayaklı olur
başkalarıyla kendi cinsinden.

Kal bir kervanla sen. Kendi başına,
yüz defa daha fazla yorulursun
ve arkada kalırsın.

Mesnevi (VI, 507-513)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 02 2007 - 20:29

TAHIL AMBARININ TABANI
Mevlâna

Bir sufi dünyayı dolaşıyordu.
Ziyaretçi olarak geldi bir gece bir sufiler toplumuna.
Eşeğini ahıra bağladı
ve sonra buyur edildi kürsünün başına.
Derin bir meditasyonun içersine girdiler ve gizemli görüş alışverişinin,
o ve arkadaşları onun. Böyle insanlar için
öğrenecek daha çok vardır bir insanın varlığından
bir kitap okumaktan. Düzenlenmez bir sufinin kitabı
alfabeyle ve mürekkeple. Bir bilgin kişi sever, üstünde yaşar,
bir kalemin işaret ettiklerinin. Ayak izlerini sever bir Sufi!
O onları görür ve avını izler. İpuçlarını görür, ilk başta,
izleyebilir kokuyu bir süre sonra.
Bin kere daha iyidir güzel kokuyla yönlendirilmek
izleri takip etmekten. Bir insan açmakta olan
ilahiyi bir kapı gibidir bir sufiye.
Değersiz bir taş gibi gözükebilen başkalarına,
bir incidir ona. Siz görürsünüz imajınızı
açıkça bir aynada. Bir şeyh görür ondan daha fazla
sokağa atılmış bir tuğlada. Onlardı efendileri sufilerin
ruhları dünyadan önce mevcut olan.
Bedenden önce yaşadılar onlar, birçok hayat süreleri pek çok zaman.

Hasatta buğday topladılar onlar, yerin içersine girmeden tohumlar.
İnciler bir araya dizdiler, yapılmadan okyanuslar.
Büyük toplantı devam ederken getiren
insan oğullarını var oluşun içine, ayakta durdular onlar çenelerine kadar
içinde akıl suyunun. Bazı melekler karşı koydukları zaman
yaratılışa, sufi şeyhleri güldüler ve el çırptılar
kendi aralarında. Madde var olmadan önce bildiler onlar
neye benzediğini maddenin içinde tuzağa düşüp hapis kalmanın.
Bir göğü yokken gecenin, Satürn’ü gördüler onlar.
Buğday tanelerinden önce ekmeği tattılar.
Akılları yokken, düşündüler onlar.

Aniden gelen önsezi bilinçli olmanın en kolay hareketidir onlara
Bu Tanrıyı görmek olurdu başkalarına.
Düşüncelerimizin pek çoğu geçmiş hakkındadır ya da gelecek hakkında.
Onlar kısıtlanmamıştır bunlarla. Kazılmadan evvel bir altın madeni
karar verir onlar paralara. Bilirler üzüm bağlarından önce
gelecek olan telaşları.
Hissederler Aralığı Temmuz’da.
Gölge bulurlar kırılmamış güneş ışığında. “Fana” da
bütün nesnelerin eridiği durumda,
onlar nesneleri görürler. Açık gökyüzü içer
onların halkalanmış bardağından. Güneş giyer
onların cömertliğini altından.

Artık iki değillerdir onlar, onların ikisi karşılaştığı zaman,
bir ve altı yüz bin.

Okyanusun dalgaları en çok benzeyendir onlara,
Rüzgâr bir taneden yaptığı zaman bir çoğunu.
Güneşe de oldu bu , bölündü ışınlara
pencerenin içinden, bedenlerin içine.
Mevcut değildir güneşin diski, fakat görürseniz eğer
yalnız ışından bedenleri, kuşkularınız olabilir.
İnsan-ilahi birleşimi bir tekliktir.
Çokluk, gözüken ayrılmaktır ışınlara.

Dost, biz yolculuk yapıyoruz beraberce.
Silkele yorgunluğunu. İzin ver göstereyim sana
ufacık bir noktasını güzelliğin konuşulamayan.
Ben bir karınca gibiyim tahıl ambarının tabanına girmiş olan,
gülünç sayılacak derecede neşeli; zorlukla çekmeye çalışan
bir tahıl tanesini taşınamayacak kadar ağır olan.

Mesnevi (II, 156-193)

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 03 02 2007 - 21:52

AŞIK NEDİR?
Mevlâna

Bir nedeni olmayan,
herşeyini kumarda oynadığından, yapan
hiçbir dinin parçası olmayanı.

Değildir bu delilik olağan.
Gelseydi bir doktorun başına
göremezdi tıp kitaplarını gözyaşlarından.

İmajlarıdır yalnız bütün ilaçlar
aşığın sevgi gösterisinin,

yüzü içe doğru bakan,
yakını olmayan tek Senden başka.

Döner dua halısının göstergesi
merkezinde, senin diz çöktüğün yerde.

Seslen Allaha, ve duy
onun içersinde, “Değilmiyim ben …?”


Mesnevi (VI, 1969-1987)

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 04 02 2007 - 20:40


SANATKÂRLIK VE BOŞLUK
Mevlâna

Söyledim daha önce
her sanatkârın aradığını
olmayanı orada
sanatını uygulamaya.

Bir inşaat işçisi arar çürük deliği
çatının çöktüğü yerde. Su-taşıyıcısı
seçer boş kâseyi. Bir marangoz
durur kapısı olmayan evin önünde.

İşçiler bir ipucuna doğru giderler aceleyle
gösteren boşluğu, ondan sonra
doldurmaya başlayacakları. Onların ümitleri ama
boşluk içindir, bu yüzden sanma
ondan kaçman gerektiğini. İçindedir onun
gereken sana!
Değerli ruh, sen dost olmasaydın eğer içindeki
uçsuz bucaksız boşlukla,
neden atardın ağını
herzaman onun içersine, ve beklerdin bu kadar sabırla?

Bu görünemeyen okyanus o kadar bolluk verdi ki sana,
fakat hâla “ölüm” dersin ona,
geçim ve iş sağlayan sana.

Tanrı izin verdi sihirli bir tersine dönme olayına,
sen akrep yuvasını göresin diye
arzu edilen bir nesne,
ve sanarsın bütün güzel boşluk onun etrafındaki
tehlikelidir ve kaynaşır yılanlarla.

İşte böyle gariptir ölümden korkun
ve boşluktan, ve o kadar sapık
ne istediğine olan bağlantın.

Sevgili dost, şimdi işittiğine göre beni
ve kendi yanlış anlamalarını,
dinle Attar’ın aynı konudaki hikayesini.

O dizdi incilerini bu hikayenin
Sultan Mahmut konusunda,
nasıl olduğunu yağmaları arasında
onun Hindistan seferinin bir oğlan çocuğu,
Hindistandan, kendi oğlu gibi evlat edindiği. Eğitti
ve ihtiyaçlarını gördü bu çocuğun bir krala yakışır şekilde
ve sonra onu başvezir yaptı kendisine,
oturttu onu altın bir tahtın üzerinde
yanıbaşında.

Bir gün bulduğunda onu ağlıyordu genç adam
“Ne diye ağlıyorsun?” diye sordu. Yoldaşısın sen
bir imparatorun! Bütün bir millet dizilmiştir önünde,
yıldızlar gibi, emir verebileceğin!”

Genç adam cevap verdi, “annemi ve babamı hatırlıyorum.
Çocukken nasıl korkuturlardı onlar beni tehditlerinle senin!
‘Allah korusun, Sultan Mahmud’un sarayına doğru gidecek onun yolu!
Cehennem bile olamazdı bundan daha kötü!’ Neredeler onlar şimdi
benim burada oturduğumu görmek varken?”

Bu olay senin korkun konusundadır değişmekten.
Hintli çocuksun sen. Mahmud, demek olan,
‘Sonuna kadar övgü,’ ruhun yoksulluğudur,
ya da ‘boşluk.’

Anne ve baba bağlantılarındır senin
inançlara ve kan ilişkilerine
ve isteklere ve rahatlatıcı alışkanlıklara.

Kulak verme onlara!
Koruyormuş gibi gözükürler,
fakat hapsederler.

En kötü düşmanlarındır senin onlar.
Seni korkuturlar
boşlukta yaşamaktan.

Bir gün sen de dökeceksin zevk gözyaşları o sarayda,
hatırlayarak yanılan anneni ve babanı!

Bil ki bedenindir besleyen ruhu,
büyümesine yardım eden, ve ondan sonra yanlış öğüt veren ona.

Beden bir yelek gibi olur zincirden günün birinde,
barışla dolu yıllarda,
çok bunaltıcı yazda, çok üşüten kışta.

Fakat bedenin arzuları, başka bir yolda,
benzer sağı solu belli olmayan bir iş arkadaşına,
sabırlı olmanı gerektiren ona. Ve yardımcı olur o arkadaş sana,
çünkü sabır artırır kapasiteni
sevgi duymaya ve barış içinde yaşamaya.

Dikene yakın bir gülün sabrı
güzel kokulu tutar onu. Sabırdır veren sütü
erkek deveye, hâla meme veren ona üçüncü senesinde,
ve sabırdır yolu gösteren bize
peygamberlerin gösterdiği.

Dikkatli bir dikişin güzelliği
bir gömlek üzerindeki
sabırdan gelir onun içindeki.

Dostluk ve sadakatin
sabır vardır içlerinde,
ilişkinin gücü kadar kuvvetli.

Yalnız ve onursuz hissetmek kendini,
gösterir sabırlı olmadığını.

Birlikte ol onlarla
karışan Allahla
balın sütle karıştığı gibi, ve söyle,

“Hiçbirşey gelen ve giden,
doğan ve batan,
değildir benim sevdiğim.”

Tek olanın içinde yaşa peygamberleri yaratmış olan,
yoksa bir kervan ateşi gibi olursun, geride bırakılan,
yolun yanında sönsün diye yalnız başına,
kendi kendine.

Mesnevi (VI, 1369-1420)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Coleman Barks’ın Sufi Şeyhi Bawa Muhaiyaddeen’in denetimi altında bir araya koyduğu “Tek Elle Sepet Örme” isimli bu koleksiyonun içersinde bu şiirin benim için önemi o kadar büyük ki, onu okumanın ya da defalarca ana dilim olan Türkçe’ye çevirmenin benim için ibadetten hiç bir farkı yoktur.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


.






Gönderen: Vehbi 08 02 2007 - 13:10

MEDİTASYONDAN SONRA
Mevlâna

Şimdi bir şey görürüm beni dinleyenlerde
izin vermeyecek devam etmeme bu şekilde.

Okyanus gene dolanır içeri
ve köpükten bir engel koyar önümüze
ve çekilir sonra geri.

Bir süre sonra
o tekrar gelecektir geri.

Bu dinleyiciler duymak isterler daha fazla
ziyaret eden sufinin ve onun arkadaşlarının hikayesini,
meditasyon yapan. Fakat siz bilin ayırt etmesini.

Sanmayın ki normal bir karakterdir bu
alışılagelmiş bir hikayede.

Kendinden geçirici meditasyon sona erdi.
Tabak tabak yemekler getirildi.
Sufi eşeğini hatırladı
bütün gün taşımış olan onu.

Hizmetçiyi çağırdı oradaki, “Lütfen,
git tavlaya ve yulafı karıştır cömertçe
samanla hayvan için. Lütfen.”

“Sen üzme kendini böyle şeylerle.
Herşeyin çaresine bakılmıştır.”

“Fakat emin olmak istiyorum ilkönce ıslattığına yulafı.
İhtiyar bir eşektir o, ve sallantılıdır dişleri.”
“Niye söylersin bunu bana efendi?
Ben verdim gereken emirleri.”

“Fakat kaldırdın mı selesini nazikçe,
ve koydun mu merhemi onun yarasının üzerine?”

“Ben bin tane misafir ağırladım
olan bu güçlükleri, ve hepsi de gittiler memnuniyetle.
Ailedenmişsin gibi davranılır sana burada
Üzülme. Eyle kendini.”

“Fakat suyunu ısıttın mı
birazcık, ve sonra ekledin mi azıcık saman
yulafa?”
“Efendi, utanırım ben senin için.”
“Ve lütfen,
ahırı süpür taşlardan ve eşek tersinden temizce,
ve biracık kuru toprak serpiştir içersine.”

“Allah aşkına, efendi,
bana bırak benim işimi!”

“Ve kaşağıladın mı gerisini?
O bayılır ona.”

“Efendi! Ben şahsen
sorumluyun bütün bu görevlerden!”

Hizmetçi geri döndü ve hızlı adımlarla ilerledi
arkadaşlarına katılmak için caddede.

Sonra sufi yattı uyumak için
ve korkunç rüyâlar gördü konusunda eşeğinin,
nasıl parçalarına ayrılıyordu o bir kurt tarafından,
ya da bir hendeğe düşüyordu aciz.

Ve doğruydu rüyâsı onun! Eşeği
ihmal ediliyordu bütünüyle, zayıf ve nefes alarak zorlukla,
yiyecek ve suyu olmaksızın bütün gece boyunca.
Yapmamıştı hizmetçi yapacağım dediği hiçbirşeyi.

Böyle kötü amaçlı dalkavuklar vardır ve beyhude,
hayatında senin. Kendin yap dikkatle
eşeğe bakmak işini.

Teslim etme onu başka hiç kimseye.
İki yüzlüler vardır övecek olan seni,
fakat aldırış etmeyen sağlığına
senin kalp-eşeğinin.
Aklını başına topla ve ol aslan gibi
senin gerçek gıdanın avında.
Tatlı sözlerle dağıtma zihnini
kandırmak için söylenen sana
hiçbir şekilde.

Mesnevi (II, 194-223, 260-263)

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 11 02 2007 - 14:54

KAPI ARALIĞINDAKİ KÖPEK
Mevlâna

İşte buna benzer sizin hayvansal enerjileriniz,
“nefisleriniz,” egemen olduğu zaman ruhunuza.

Bir parça güzel kumaşınız vardır ketenden
bir ceket yaptıracağınız,
bir dosta vermek için, fakat başka birisi kullanır onu
bir çift pantalon yapmak için. Ketenin
seçeneği yoktur konuda.
Boyun eğmesi gerekir. Ya da evinize zorla giren
biri gibi bahçeye giden ve dikenli çalılar diken.
Çirkin bir hakaret düşer yerin üstüne.

Ya da köpeğini gördünüz bir göçebenin
çadırın girişinde yatan, başı
eşikte ve gözleri kapalı.

Çocuklar kuyruğunu çeker ve yüzüne değer,
ama kımıldamaz o. Çocukların ilgisini sever
alçakgönüllüğünü sürdürür o ilginin içinde.

Fakat yoldan bir yabancı geçse, sıçrayıp kalkar ayağa
yırtıcı bir şekilde. Ne olacak şimdi eğer köpeğin sahibi
kontrol edemezse onu?

Fakir bir derviş gözükebilir: köpek hücum eder.
Derviş der, “ Saldırdığı zaman kibrin köpeği
sığınırım ben Allaha,”
ve sahibinin de demesi gerektir, “Ben de öyle!
Acizim bu yaratığa karşı
kendi evimde bile!

Sen nasıl gelemezsen yakına,
ben de çıkamam dışarıya!”

İşte böyle canavar kesilir hayvansal enerji
ve mahveder ömrünüzün tazeliğini ve güzelliğini.

Düşünün bu köpeği ava götürdüğünüzü!
O sizi ava döndürürdü.

Mesnevi (V, 2922-2928, 2940-2943, 2956-2962)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: İnsanın kendi kendisi (ya da nefsiyle) mücadelesini anlatan bu şiirde Mevlânanın bir çok şiirinde olduğu gibi insanın nefsi (ya da hayvansal enerjisi) ikinci şahısta ifade edilmiştir. Örneğin keten kumaştan ceket yaptırıp dostuna vermek istemek ruhsal enerjidir, fakat ondan kendine pantalon yaptıran nefs’tir. Ketenin bu konuda söyleyecek bir şeyi yok çünkü her iki enerjinin de sahibi sizsiniz. Daha sonra bir üçüncü şahıs (Derviş) şiirin içine giriyor. Fakat köpek (nefs), köpeğin sahibi (siz) ve derviş (ruhsal enerji) gene hep tek kişi, yani sizsiniz. Şiir nefsinizin sizin için ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatan iki mısrayla bitiyor. Bu arada nefsin sevgiyle (ya da çocukların ilgisiyle) kontrol edilebildiğini anlatan çok ilginç kısa bir bölüm de yer alıyor şiirin içinde.

Elbette Mevlânanın bütün şiirleri gibi bu şiirin de anlamı zamansız ve ölümsüzdür. Örneğin benim aklıma ilk gelen Amerika’daki Enron skandalı ve Enron’un müdürü Kenneth Lay oldu. Kendi nefsinden başka kimseyi dinlemeyip Enron’un hisse sahiplerinden milyarlarca dolar çalan Kenneth Lay kendi nefsi tarafından avlanıp çok yakın zamanda öldürüldü. Fakat Mevlânanın her zaman öğrettiği gibi bizim başta gelen sorumluluğumuz kendi kendimize ve kendi nefsimize bakmaktır, başkalarınınkine değil.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 14 02 2007 - 04:31

AÇILIŞ
Mevlâna

Birisi sordu bir hocaya bir keresinde,
“Bir kuş konarsa şehir duvarının üzerine,
hangisi daha fazla hayranlık verir, kafası mı
yoksa kuyruğu mu?

O cevap verdi işitmeye hazır olduğu
biçimde adamın.

Eğer yüzü cemaate doğru bakıyorsa kafası,
ve eğer çöle doğru dönükse
daha iyidir kuyruğundaki toz parçaları bile. Niyet herşeydir.”

Bulanık görünür bir aşık iyi ve kötü hareketlerle
fakat yalnızca onun aklındaki yüksek gayeleri tutun göz önünde. Bir şahin
acımasız görünebilir zarif bir şekilde, fakat bakın ona
o bir fareyi gördüğünde. Baykuşlar vardır
kralın kol önünü şahinden daha çok arzulayan.
Yargılamayın hiçbir görünüşü başına cüppe geçirilmiş haline bakarak.

Bir kütüğün içinden oyulan bir su yalağından
daha büyük olmayan bazı insanların şanları şerefleri
daha büyüktür yıldızlarla dolu kâinattan.

“Biz sana şeref verdik,” der Kuran.
Yas tutan bir insan oğlu işitti bunu Allahtan!

Güzellik ve zarafet ve berraklık ve sevgi
daha yüksek diyarlara. layıktır sunulmak için
bize ait olan bu gözükeninden.

Arkadaşlık edermisin hamamın duvarındaki
resimlerle? Hayır.
Yürürsün oradan dışarıya
ve konuşursun yarı-kör yaşlı bir kadınla.

Resimlerde olmayan ne vardır o kadında?
Söyleyeyim sana. ‘Farkında olmak’ ve ruh.

Yaşayan yaşlı bir kör kadında
beden ve ruhun bir karışımı vardır.

Ruh nedir? Bir sevinç
şefkat geldiği zaman, bir ağlama
incinmeden doğan, bir bilinç büyümekte olan.

Ne kadar farkında ise bir insan
o kadar Allaha yaklaşır.

Ruhun belirli düzeyleri vardır.
İlki doğal olaylarla ilgili, oynanan bir oyun
saray bahçesinde, insanı ve ilahiyi karıştıran.

Ruhun içerdeki özünde
ne olduğu Tanrının tiyatrosudur!

Melekler ruh gibi kabul edildiler bütünüyle,
Adem’e kadar. Ondan sonra melekler daha yoğun
gözüktüler insan oğullarından.

Boyun eğdiler ona, hepsi Şeytandan başka.
Kırık bir el gibiydi Şeytan cevap vermeyen
bedendeki ruha. Kırılmamıştır ruhun kendisi, yalnız ölü organ,
ve o hayata yeniden getirilebilir.

Daha çok gizemler var söylenecek,
fakat kim dinleyecek?

Bazı papağanlar çok etkileyici bir şekerleme yer.
Diğerleri gözlerini kapar döner gider.

Ruhun gerçek oluşu yalnız ölçülü ayaklardan
ve beceriyle dizilen kafiyelerden gelmez. Dervişe benzeyen biri
olmayabilir derviş.

Bir mühür vardır ağzın üzerinde mühürler açan,
uzun süredir açılmamış olan kilitler gevşer
“Biz seni açtık,” la.

Bu dünyada “Yolu göster,”
ötekisinde “onlara ayı göster” olur.

Her iki kapı da açılıyor şimdi.
Mühür açıcısıdır mühürlerin,
bir zenaatin ustasına dediğin gibi,
“Seninle kırdılar kalıbı.”

Açığa vuruştur o içinde açığa vuruşun
içindeki açığa vuruşun, ruh-büyültülmesinin cömertce bir verilişi.

Bağdat’da, ya da Herad’da, ya da Rayy’da farketmez nerede,
gül dalı aynı gül çiçeğini açar birçok kere.

Şarap kavanozu aynı şarabı fıkırdatır şehrin her yerinde.
Işık batıda ya da doğu,
o güneş aynı.

Mesnevi (VI, 129-179)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Anlaşılması oldukça güç olan bu bölüm ilkönce İslam’da çok önemli olan ‘niyet’in çok ilginç bir açıklamasıyla başlıyor.” Cemaate sırtını dönenin arkası bile cemaate baktığı için cemaatten uzağa bakan baştan daha güzel.” Bundan sonra görünüşün ne kadar yanıltıcı olduğunu anlatıyor. Ondan sonra ruhun bir tanımıyla başlayarak onun bedenle olan ilgisini anlatmak için Şeytan örneğini kullanıyor. Allaha isyan eden şeytanı aklın sözünü dinleyemeyen kırık kola benzetiyor. Bu arada ruhu ve Allaha yakın olmayı Budistlerde de çok kullanılan “farkında olma”, “haberdar olma” ya da “anında yaşama” gibi tanımlarla birleştiriyor. Bu noktada dinleyici kaybetmeye başlattığını farketmiş olacak ki, biraz da işi şakaya dökerek bazı papağanların nasıl bir şekerlemeyi başka türlü yediklerini anlatıyor. Şiirin son kısmı Mevlânanın birçok şiirlerinde olduğu gibi “aydınlatılmanın” yalnız ve bir tek kaynağı olabileceğini ve onun da yalnız ruhla ilgili olan bir tek Allahtan geleceğini anlatarak ve en son mısrada “Şems” le ilgili bir imayla bitiriyor. Bu şiir çok zengin bir spektrum’u kapsadığı için benim sık sık okuduğum ve her okuduğumda içinde yeni anlamlar ve nüanslar bulduğum bir şiirdir.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 14 02 2007 - 20:23

ÖL ÖLMEDEN ÖNCE
Mevlâna

Aşk güneşi Dostun yüzü.
Bu öteki gün ışığı saklıyor onu.

Gün ve gelen gündelik ekmek
tapmak için değillerdir kendi başlarına.

Şükret onların içindeki ulu kalbe,
ve kendi içindeki sevgi dolu acıya
onun bir parçası olan.

Ol Tanrının balıklarından birisi
okyanustan alan gereksindiğini
onun etrafındaki doğruca –
sığınak, uyku, besi, deva …

Aşık bir bebek gibidir annesinin göğsündeki
bilmeyen görünen ya da görünmeyen dünyalardan hiçbirşeyi.
Herşey sütten ibarettir

o bunu zekâsıyla tanımlayamadığı halde.
Bilmez ki konuşmasını!

Budur bilmece
ruhu delirten:
açılan ve açanın
aynı olduğu!
Balığın içindeki okyanus olduğu
onu herzaman taşıyanın, değil nehir suyu.

Zaman-nehri yayılır ve gözden kaybolur
okyanusun içine balıkla.

Bir tohum kırılıp açılır ve erir
yerin içine. Ancak o zaman
yeni bir incir ağacı gelir varlığın içine.

Bu demektir
“Öl Ölmeden Önce.”

Mesnevi (VI, 4044-4053)

Çeviren: Vehbi Taşar

Dönüp dolaşıp bu sayfadaki benim adımı taşıyan bütün şiirleri başlatan şiire geldik. Coleman Barks’ın kitabında çevrilecek üç şiir daha kalmış olmasına rağmen izin verirseniz burada durup sizlere kısa bir hikâye anlatacağım.

2002 senesinde San Francisco’nun biraz güneyinde Palo Alto isimli bir şehirde otururken başıma gelen ve neredeyse hayatıma mal olan bir deniz kazasından İngilizce yazdığım şiirlerimden birisinde bahsetmiştim. Bu kazadan tam bir hafta sonra başıma gelen çok daha kötü bir olay benim aniden durup bütün hayatımı yeni baştan gözden geçirmeme neden oldu. Bundan sonra geçen altı ay içinde yaptığım tek şey ölmeyecek kadar az miktarda yemek yemek, her gün o zamanlar daha 12 yaşında olan kızımı okuldan eve ve, evden okula ve yakındaki bir apartman dayiresinde yaşayan annesine getirip götürmek, ve yakın bir Amerika’lı arkadaşımın önerdiği 75 yaşlarında Amerikalı bir psikiyatrist tarafından yönetilen 4 kişilik çok küçük bir meditasyon gurubuna haftada iki defa gitmek ve hafta sonları mahalli Sierra Club’ünün düzenlediği genellikle bütün gün süren uzun ve zor yürüyüşlere yalnız başına katılmak oldu. Bu arada bir de Kaliforniya’daki liselerde matematik öğretmeni olmak için bir sertifika aldım. Ancak 2003 yılının Ocak ayı geldiğinde bunları bile yapmak için fazla arzum kalmamış ve yaşamın ve devamının beyhudeliğini ciddi olarak düşünmeye başlamıştım.

İşte tam bu sırada meditasyon gurubunun başı olan psikiyatrist bana Boston’da Cambridge’de düzenlenen Larry Rosenberg ve Jon Kabat-Zinn’in yönettiği üç günlük bir meditasyon kliniğine katılmak istermiydim diye sordu. 1971 de MIT den Tıp dalında Nobel Kazanan Salvador Luria’nın altında doktorasını yapan Jon Kabat-Zinn 1979 da Larry Rosenberg ile birlikte Massachusetts Genel Hastanesinde çok acı ve ağrı çeken ölümcül hastalara yardım etmek için küçük bir Budist meditasyon gurubu başlatmış. Bütün yaptığı Budistlerin Meditasyon prensiplerini uygulamak olan bu küçük gurup o kadar ilgi görmüş ki son 30 sene içinde bu akım Amerika’nın her tarafına sıçramış ve 3000 mil uzakta benim Kaliforniya’da katıldığım küçük gurup bile aynı prensipleri kullanıyor ve meditasyon yaparken Joh Kabat-Zinn’in meditasyon yapmak için hazırladığı teypleri dinliyorduk. Jon Kabat-Zinn’den daha yaşlı olan Larry Rosenberg ise (o zamanlar 80 in üstündeydi yaşı), gene Şikago Üniversitesinde sosyoloji dalında doktora yaptıktan sonra akademiyi bırakıp Hindistan, Japonya, Kore, Tayland gibi ülkelere gidip meditasyon, yoga ve budism öğrenmiş olan hoca bir kişiydi. Ben hemen telefon edip bu programın yapılacağı Cambridge Insight Meditation Center denilen yüz yaşından daha eski bir binanın yakınında küçük bir pansiyonda bir oda kiraladım. Gayem araba kiralamadan hava alanından metroyla oraya gidip Cambridge’de kışın ortasında yürüyerek dolaşmaktı.

2003 Şubatının başında uzun bir uçak yolculuğundan sonra Cambridge’e ulaştığımda (o zamanlar orada oturan hiç kimsem yoktu) planladığım gibi otobüs ve metroyu alarak buz gibi bir soğukta kalacağım yeri buldum. Sonra meditasyon merkezine gidip kaydımı yaptırdım. Bana ertesi sabah 7 de orada olmamı söylediler ve üç günlük çalışmanın kurallarını anlattılar. Konuşmak tamamiyle yasak. Hiç kimsenin gözünün içine bakmak yok. Her sabah 7:30 da meditasyon çanla başlayacak. Oturmak için minder ya da sandalye kullanabileceğiz. John Kabat-Zinn bu çalışmaya katılamayacakmış. Fakat Larry Rosenberg meditasyonunun önderliğini yapacak ara sıra kısaca konuşup bize ne yapmamız gerektiğini anlatacakmış. 40 dakika gözlerimizi kapatıp yalnız kendi nefesimizi dinleyerek sessizlikte oturduktan sonra kalkıp 20 dakika sessizce gene meditasyon yaparak kimseye bakmadan ve konuşmadan yürüyüş yapılacak. Öğleyin yenen vejeteryan tipi basit yemekten sonra sofra kaldırıp temizliğe yardımcı olmamız gerek. Tabii bu sırada da konuşmak ve kimsenin gözüne bakmak yasak. Öğleyin bir saat aradan sonra gene aynı program. Gece 8 de gün bittiğinde kalacağımız yerlere yatmak için gidebileceğiz. Aynı program üç gün devam edecek. Larry’le konuşmak istersek her gün onunla 30 dakikalik bir randevu yapmak imkanımız da var.

Belki de ömrümün en zor günleri olan bu üç gün içinde bana ne olduğunu anlatmak mümkün değil. Nasıl başlayacağımı bile bilemiyorum. Fakat bu üç gün bittikten sonra Boston’a nedense ani bir tipi ve ancak yüz senede bir görülen bir kar fırtınası geldi. Benim uçağım iptal olduğu gibi üç gün fırtına yüzünden hiçbiryere de gidemedim. Ve bu küçük pansiyon odasında günün ve gecenin büyük bir kısmında yatağın üstüne oturup meditasyon yapmaya devam ettim. Kısacası Orhan Pamuğun Kar kitabında anlattığı Kars’daki kar olayına benzeyen bir durumdu (İpek hanımsız!) Bu üç gün içinde yazdığım bir kaç şiir de sanırım bu sayfadaki şiirlerin arasındadır.

Şimdi gelelim bu yazının başlangıcına. Meditasyonun üçüncü günü Larry Rosenberg’le konuşmak için bir randevu yaptım. On beş dakika kadar benim hikayemi dinledikten sonra bana dikkatle baktı ve sonra bana şunu dedi: “ Ben bir yahudiyim, sen bir müslümansın, buradakilerin çoğu da hristiyan. Şimdi burada bizim hepimiz ne diye gece gündüz bu Budist törenleriyle vaktimizi harcıyoruz?” Benim cevap veremediğimi görünce güldü, ve çekmeceden iki tane kitap çıkardı. Bunların birisi kendisinin yazmış oldu “Living In the Light of Death” ya da “Ölümün Işığında Yaşamak” isimli kitaptı. Bu kitap hala masamın üzerinde duruyor. İlk sayfasına el yazısıyla, “Vehbi’ye, Öl Ölmeden Önce, 13 Şubat 2003” diye yazmış. Ben o zamanlar Mevlânanın böyle bir şiiri olduğunu bile bilmiyordum ve çok sonra öğrendim. İkinci kitap Larry Rosenberg’in hocası olan Jiddu Krishnamurti tarafından yazılan “Freedom from the Known” ya da “Bilinenden Özgürlüğe Kavuşmak” isimli kitaptı.

Bu kitapları okuduktan sonra ve bu meditasyonlardan sonra daha iyi bir insan mı oldum bilemem. Ancak Mevlânayı bu olaylardan ve meditasyon programından sonra okumaya ve öğrenmeye başladığımı söyleyebilirim. Buna rağmen bir süre sonra herşey benim için tekrar bir araya gelmeye başladı ve şimdi Mevlânanın yukardaki şiirde anlattığı “ölmeden önce ölmeyi” öğrenmeye ve uygulamaya her yaşadığım gün gayret ediyorum. Bu çeviriler ve şiirler ve başka yaptığım işler yalnız bu gayretin bir parçasıdır. Günlük ekmeğimi kazanmak zorunda olsam da, Mevlânanın bu şiirinde dediği gibi ona tapmak niyetinde değilim.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar 14 Şubat 2007, St Petersburg, Florida, ABD

Gönderen: Vehbi 17 02 2007 - 04:46

AYAZ’IN İŞ ELBİSELERİ
Mevlâna

Ayaz, Allahın kulu, bunu dedi
Sultan Mahmud’a Bestami’nin teslim oluşu
konusunda:
“Onun bir damlası
bir okyanusu çekebilirdi içine,
ormanların bütünüyle kaybolduğu gibi
bir kıvılcımın içinde, bir takım hatalı
benlik-düşleminin bir kraldaki yok ettiği gibi
onun bütün ordusunu,
yükseldiği gibi Muhammed’in yıldızının
ve batıp gözden yok olduğu ateşe tapmanın.

Fakat geçicidir bu imajlar ve eğreti.
Hiçbir şey tanımlayamaz Bestami’nin ilahi
zerresini. Eğer ben “güneş” diye çağırırsam onu
maksatlarım vardır senden gizlenmesi gereken,
Mahmud, senin düşkünlüğünle dünyaya ait krallıklara olan.

Kumun üstüne üfleyen köpük
anlamaz artık
okyanusun çekişini.”

“Anlat o zaman,” dedi Sultan Mahmud, “senin iş ayakkabıların konusunda
ve eski koyun derisinden ceketinden
ona bu kadar büyük saygı gösterdiğin.

İnancın ve köleliğin öylesine karıştı ki
içersine derin ve gizemli bir güzelliğin
biz özgür insanlara köle olmayı istetirsin!”

Ayaz yaptı açıklamayı ayakkabıları konusunda: “Muhammed dedi ki,
‘Kim bilirse kendi kendisini, o bilir Allahı.’

Ben o ayakkabılara ve cekete baş eğdiğim zaman,
dünyanın ne verdiğini görürüm bana,
bu bedeni giyilmiş, ve kullanışlı elbiselerden.

Ben olan başka herşey bir armağandır Allahtan.
Bu iş elbiseleri yardım eder hatırda tutmama
çıplaklığı bedeni giyinen.”

Mesnevi (V, 3393-3402,3351-3355,2113-2115)

Çeviren: Vehbi Taşar

Abu Yazid al-Bestami dokuzuncu yüzyılda Kuzey Doğu İran’ın Bestam şehrinde doğan ve 874 ya da 877 yıllarında orada ölen ünlü bir Sufi şeyhidir. Türbesi Bestam’da olan ve hala adak adamak için ziyaret edilen Bestami, Sufilerin “sarhoş” ya da “çoşan” yahut “kendinden geçen” denilen bir tarikatını başlatan ve Mevlâna’yı hikayeleriyle etkilemiş olan kişilerden birisidir. Yukardaki hikayede ismi geçen Sultan Mahmud, ünlü Gaznalı Sultan Mahmut’tur (971-1030). Ayaz ise Sultan Mahmud’un hizmetçisi, gerçek bir insanoğlu ya da kendini Allaha teslim etmenin bir ustası ve Allahın sevinç duyan bir kölesi olarak Mesnevi’de adı sık sık geçen bir karakterdir.

Gönderen: Vehbi 17 02 2007 - 15:11

NEYİ GÖRÜRSEN GÖR O OLURSUN
Mevlâna

Halep’teki şiiler
şehir kapısında toplanırlar
belirli bir günde hatırlamaya
Peygamberin torunu, Hüseyin’i, ve onları,
ölmüş olan Kerbela savaşında.
Çöl yas sesleriyle dolar.

Bir yabancı, bir şair, gelir yanlarına.
O hiçbirşey bilmez bu adet konusunda.

“Çok önemli biri
ölmüş olmalı!”
“Sen delimisin?”
diye bağırır kalabalıktan biri. “Günüdür bugün
bizim yas tutmamızın bir tek ruh için
bütün nesillerden daha büyük olan!”

Şair cevap verdi, “Öyleyse bir tanesi insanoğullarından
kral olmaya yakışan kaçtı hapisten! Yas tutmak neden? Hüseyin
ve onun ailesi yanına gittiler Muhammedin.

Bilirsiniz de bunu gerçekten, neden coşmazsınız sevinçten?
Nehri gördüyseniz yakınınızda,
pinti olmayın suyunuzla.”

Bir karınca bir tahıl tanesini çeker korkuyla,
kör, üzerinde yürüdüğü harman dövülen yerin uçsuz bucaksızlığında,
Harman sahibi titreyen karıncaya bakar aşağıda.

“Hey, ne diye bu tahıl tanesi değil buradaki, ya da oradaki?
Ne diye düşkünsün sen özellikle bu kadar “o” tahıl tanesine?”

İşte biz böyleyizdir anlamadan önce
olmadığımızı bu beden.

Satürn’e bak, güçlükle yürüyen karınca.
Bak Süleyman’a! Neyin farkına varırsan sen
o olursun.

Bir insan-yaratığı manevi bir gözdür aslında.
Deri ve kemik çekilir gider. Sen
neyi gerçekten görürsen gör o olursun.

Mesnevi (VI, 777-812)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Muharrem ayının onuncu günü olan Aşure gününde (Aşure Arapça onuncu demektir) her yıl Şiilerin peygamberin torunu Hüseyin’in öldürülüşüne yas tutmaları olayı yalnız Mevlânayı değil günümüze kadar pek çok müslümanı rahatsız etmiştir. Bunun nedeni de yas tutmaktan çok erkeklerin kendilerini dövmeleri, kan çıkartıncaya kadar kendilerini kırbaçlamaları, bıçaklamaları, ve hatta bunu çok küçük yaşta erkek çocukların yapmasına izin vermeleri, bu olayı ilk gören insanların üzerinde ister müslüman ister hristiyan olsun şok tesiri yapmaktadır. 13 üncü yüzyılda Şiilerin bu en çok değer verdikleri töreni eleştirmek ve bunu sorgulamak Mevlânanın yalnız medeni cesaretini değil fakat şair olarak üzerine aldığı sosyal sorumluluğu ne kadar ciddiye aldığını da gösterir sanırım. Eğer öyle olmasaydı bu hikayede yas tutmayı kınayacak karakter olarak bile bir şairi seçmezdi herhalde.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 02 2007 - 15:43

DERVİŞLER
Mevlâna

Tanımlarını duydunuz
var-olmayışın okyanusunun.

Hiç durmadan uğraşın, kendinizi vermeye
içine o okyanusun. Her atelye
kurar temellerini
o boşluğun üzerinde.

Bütün ustaların ne büyük ustası
çalışır hiçbir şeysiz.

Ne kadar daha fazla gelirse hiçbirşey çalışmanızın içersine,
o kadar daha fazla Allah vardır orada.

Dervişler kumar oynarlar herşeyle. Kaybederler onlar,
ve kazanırlar Diğerini, boşluğu
hayat veren buna.

O kadar çok konuştuk ki! Hatırlayın
söylemediğimizi.

Ve devam edin çalışmanıza. Güç sarfedin
Tanrının çekişine doğru.

Tembellik ve küçük görme değildir dindar olma.
Bir sonuç getirecektir gayretleriniz.

İlahi çekiciliğin kanatlarını gözleyeceksiniz
yuvasından kalkarken ve uçarken size doğru!

Gün ağarırken üfleyin mumu.
Şafak gözlerinizdedir şimdi.


Mesnevi (VI, 1466-1482)

Çeviren: Vehbi Taşar, 17 Şubat 2007

Gönderen: Vehbi 22 02 2007 - 16:32

EKMEK YAPMAK
Mevlâna

Bir şölen verilmişti. Kral
içti kadehlerinden bol bol.

Akıllı okumuş bir kişinin geçtiğini gördü oradan.
“Getirin içeri onu, ve verin ona
biraz bu güzel şaraptan.”

Uşaklar koşuştular dışarı aceleyle ve getirdiler adamı
kralın masasına, fakat açık bulmadılar onu yeni fikirlere doğru.
“Zehir içerdim onun içmektense! Şarabın tadına bakmadım ben hiçbir zaman
ve hiçbir zaman bakmayacağım da! Götürün onu benden uzağa!”

O bu yüksek sesle yaptığı reddetmelere devam etti
bozarak şölenin atmosferini.

İşte bazen böyle olur Tanrının masasında.

Kendinden geçiren aşkı duyan birisi,
fakat hiç tatmış olmayan onu, bozar ziyafeti.

Eğer gizli bir geçit olsaydı
onun kulağından boğazına doğru, değişirdi
herşey içinde. Giriş olurdu tarikate.

Fakat hali hazırda, o ateştir ve yok ışığı
hep kabuktur o, yok çekirdeği.

Kral emir verdi. “sâki,
yap yapman gerekeni!”

İşte böyledir sizin görünmeyen rehberinizin davranışı,
sizin karşınızda oturan satranç şampiyonun
herzaman kazanan oyunu. O kelepçeye aldı
okumuş adamın kafasını ve dedi ki,
“Bak tadına!”
Ve, “Tekrar!”
kadeh kurutuldu,
ve şarkı söylemeye başladı okumuş adam
ve şakalar yapmaya başladı saçma sapan.

Bahçeye girdi parmak şıklatarak
ve sallanarak. Az sonra, hiç şüphesiz,
çiş yapmak zorunluğunu hissetti.

Bahçeden dışarıya çıktı ve orada, helanın yanında,
güzel bir kadın vardı, kralın haremindeki kadınlardan birisi.

Ağzı açık kaldı onun. O kadına sahip olmalıydı!
Tam o anda, ona sahip olması gerekti!
Ve o razı değildi.

Yuvarlandılar üstüne yerin.
Görmüşsünüzdür bir fırıncının hamuru nasıl yoğurduğunu.
İlkönce yavaşça yoğurur onu,
sertçe ondan sonra.

Vurur onu tahtanın üzerine.
O yavaşça inler avuçlarının altında.
Şimdi onu yayar
ve dümdüz yuvarlar.

Sonra bir araya toplar,
ve yeni baştan yuvarlar boydan boya,
incecik. Suyu ekler şimdi,
ve karıştırır güzelce.

Şimdi tuz,
ve biraz daha tuz.

Şekil verir şimdi incelikle
en son şekline,
sonra kaydırır onu fırının içine,
zaten sıcak olan.

Unutma sen ekmek yapmasını!
İşte böyledir arzunun karışması
arzulanan birisiyle.

Ve değildir bu bir eğretileme yalnızca
bir kadınla bir erkeğin sevişmesi hakkında.

Savaşan askerler de böyle yaparlar bunu.
Herzaman oluyor karşılıklı bir kucaklaşma
ölümsüzle ölenin arasında
aslın ve raslantının arasında.

Değişiktir kuralları sporun
her durumda, fakat esas olarak
aynı, ve hatırla:

senin sevişme yöntemin
Tanrının sevişme yöntemi olacaktır seninle birlikte.

Böylece kayboldu bu ikisi seksüel kendinden geçişlerinin içinde.
Aldırmadılar artık şölene
ya da şaraba. Kapalıydı onların gözleri
kusursuz uyum yapan hattat satırları gibi.

Kral okumuş adamı aramaya gitti,
ve gördüğü zaman onları sevişirken orada, yorumladı,

“ Ah ne iyi! Dedikleri gibi, ‘İyi bir kralın
uyruklarına kendi sofrasından gerekir hizmet etmesi!’”

Sevinç vardır, şarap-gibi bir özgürlük,
aklı eriten ve ruhu eski haline getiren,
ve erkeğe yakışan bir dayanıklılık vardır
kralınki gibi, bir makul davranma
rıza gösteren şaşkın kaybolmuşluğa.

Fakat şimdi metaneti düşün enine boyuna
ve duruluğu, ve izin ver kanatların olsunlar onlar
kalkan ve çok yükseklerden uçan göksel küreler boyunca.


Mesnevi (VI, 3914-3979)

Çeviren: Vehbi Taşar


Not: “Tek Elle Sepet Örmek” isimli şiirle başladığım bu kitabın Türkçe’ye çevrilmesi bu şiirle bitmiş bulunuyor. Eğer İngilizce’sini okumak isteyenler varsa aşağıdaki bilgiyi kullanarak Amazon ya da başka bir yerden satın almak mümkündür.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

“One Handed Basket Weaving” RUMI
Poems on the Theme of Work Versions by Coleman Barks,
Coleman Barks, MAYPOP, 1991
ISBN 0-9618916-3-7

Gönderen: Vehbi 02 03 2007 - 12:51

TEK BİR FIRÇA DARBESİ AŞAĞIYA

Gün ağarır, ve herhangibir konuşma kanıt konusunda
güneş doğarken kör bir adamın bastonunu hatırlatır.

Hatırla bu pasajı Kurandan,
“Biz seninleyiz sen nerede olursan.”

Gel ona geri.
Ne zaman biz onu bıraktık ki?

Bir unutuşun tutukevinde bile olsak
ya da keyfine baksak aklın ziyafetinin,
biz herzaman içindeyiz o var oluşun.

Uyurken sarhoşlukla, uyanıkken narin,
bulutlanmış kederle, gülerken şimşek gibi.
Savaşa kızmış, minnettarlıkla sakin, hiçbirşeyiz
biz bu çok sayıda ruh halleri olan dünyasında havanın
tek bir fırça darbesinden başka
aşağıya,
var olmaktan konuşan.

Not: Arapça’da Allah yazılırken aşağıya doğru yapılan güçlü bir darbeyle başlanır.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 03 2007 - 05:21

BİR UÇTAN BİR UCA KOŞAN ÇOCUKLAR
Mevlâna

Utangaçtım bir zamanlar.
Sen şarkı söylettin bana.

Geri çevirirdim şeyleri masada.
Şimdi haykırırım şarap diye daha fazla.

Otururdum kasvetli vakarla
minderimin üstünde duaya.

Şimdi çocuklar koşar bir uçtan bir uca
ve yüzlerini buruştururlar bana.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 03 03 2007 - 21:39

ERMİNİN ZARAFETİ
Mevlâna

Bir haberci gelir duvarda bir delikten geceyarısı,
ayışığı kadar sessiz birisi,
yine de bir meşaleyle yakan uykumuzu.

Bir kral çalar hancının kapısını
ve gülerek, herkesi bir Masaya davet eder dışardaki.

Dudaklarımız titrer bardakta, titreyişiyle aynı
bir cıva damlasının.

Aynıdır ev sahibinin nezaketi
yapmış olanla erminin zarafetini.

Bir aşk macerasının kurusu ve yaşı,
o göz yaşları, aynıdır içeri alışıyla
ve dışarı verişiyle suyu
dönen bir su tekerleğinin.

Anahtarlar, açan bütün kapıları
aşığın bağrına bağlıdır kayışla.

Bir kuş tamamiyle kırıldığında ve kıpırdamadığında,
tuzaktan çıkarılır dışarıya.

Listesi kaba benzerliklerin
yakınına gelmez söylemenin
neler olduğunu hayatlarımızda.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 04 03 2007 - 17:28

KUŞKANATLARI
Mevlâna

Üzüntünüz, kaybetmiş olduğunuz için, bir aynayı kaldırır
yüreklilikle çalışmakta olduğunuz yere kadar.

Bakarsınız, bekleyerek en kötüsünü, ve onun yerine,
işte burdadır sevinçle dolu yüz, görmek istediğiniz.

Açılır ve kapanır elleriniz, açılır ve kapanır.
Eğer yumruk olsalardı onlar, ya da gerilmiş olsalardı hep açılmak için,
felce uğrardınız siz.

En derin var oluşunuz sizlerin
her küçük büzülmenin ve genişlemenin içindedir,
ikisi, güzel bir şekilde dengelenmiş ve işbirliği yapmış
kuşkanatları gibidir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 04 03 2007 - 18:57

BAZEN BEN GÖRÜRÜM
Mevlâna

Işığında senin, sevmesini öğrenirim.
Güzelliğinde senin, şiirler bir araya koymasını.

İçinde dans edersin göğsümün,
seni görmediği yerde hiçkimsenin,

Fakat bazen ben görürüm,
ve o ışık bu sanatı oluşturur.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 05 03 2007 - 05:23

TAM BİTMEK ÜZERE OLAN MUM

Tamamiyle alev olmak için yapılır bir mum.
O sona eriş anında
yoktur onun gölgesi.

Hiçbirşeydir o bir ışık dilinden başka
resmini çizen bir sığınacak yerin.

Bak buna
tam bitmek üzere olan mum koçanına
en sonunda kurtulmuş biri olarak
faziletten ve kötülükten,

kibirden ve utançtan
onlardan istediğimiz.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 06 03 2007 - 12:45

İZİN VERME BOĞAZININ DARALMASINA
Mevlâna

İzin verme
boğazının daralmasına
korkuyla.
Al nefesi
yudumlarla
bütün gün ve gece,
kapatmadan önce
ölüm ağzını.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 09 03 2007 - 12:33

BİRŞEY VARDIR İÇİMİZDE BİZİM
Mevlâna

Eşeğini sattığını düşünün bir adamın
İsa’yla birlikte olmak için.

Şimdi İsa’yı sattığını düşünün onun
bir eşeğe binip gezebilmek için.
Başa gelir bunlar.

İsa bir sarhoşu altına dönüştürebilir.
Eğer sarhoş zaten altınsa,
saf elmasa.
Eğer zaten oysa, yörüngede gezegenler olabilir,
Jüpiter, Venus ve ay.

Asla değersiz olduğunu düşünme kendinin
Tanrı müthiş bir miktar ödedi senin için,
ve ödüller gelip duruyorlar.

Birşey vardır içimizde bizim
geceyle ve gündüzle ilgisi olmayan,
üzümler, hiçbir üzüm bağını görmemiş olan.

HEPİMİZ ESKİ SAHİBİMİZE DÖNÜYORUZ

der Kuran. Şems’den zevk al,
veya onu yapamazsan eğer, an azından
dürüst insanların sana söylediklerini dikkate al.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 10 03 2007 - 03:35

RÜZGÂRIN İÇİNDE KÜÇÜK SİNEKLER
Mevlâna

Birkaç küçük sinek geldi çayırdan Süleyman’la konuşmaya.

Ey Süleyman, sen ezilenlerin tarafını tutansın.
Küçük adamlara adalet dağıtırsın, ve onlar daha fazla
küçülemezler bizden . Narinliğin
ufacık eğretilemeleriyiz biz. Bizi savunabilirmisin sen?

Kim size kötü davrandı?

Biz şikayetçiyiz rüzgârdan.

Peki, der Süleyman, güzeldir sesleriniz sizin
sizi küçük sinekler sizi, fakat bir hakim unutmayın ki
dinleyemez yalnız bir tarafı. Her iki davacıyı da işitmem gerekir benim.

Elbette, diye hak verdiler küçük sinekler.

Doğu Rüzârını çağırın bana, diye bağırdı Süleyman,
ve rüzgâr neredeyse hemen oraya erişti.

Ne oldu küçük sinek davacılarına? Onlar yok olup gitmişlerdi.

İşte böyledir her arayanın yolu şikayet etmeye gelen
Yüksek Mahkemede. Tanrının varlığı eriştiği zaman
nerededir arayanlar? Ölmek vardır önce,
sonra birleşmek rüzgârın içinde küçük sinekler gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 10 03 2007 - 14:40

BİR TAHTA PARÇASI
Mevlâna

Uzanırım bir tahta parçasına. O döner bir kopuza.
Yaparım bir takım kötülük. Ondan bir yarar gelir.
Yolculuk yapmaması gerekir derim birinin mübarek ayda.
Yola koyulurum daha sonra, ve şaşılacak şeyler başa gelir.

Çeviren: Vehbi Taşar

A PIECE OF WOOD
Mevlâna

I reach for a piece of wood. It turns into a lute.
I do some meanness. It turns out helpful.
I say one must not travel during holy month.
Then I start out, and wonderful things happen.

Translation: Coleman Barks




Gönderen: Vehbi 11 03 2007 - 18:22

SIRT AĞRISI
Mevlâna

Muhammed hasta bir dostu ziyarete gitti.
Bu çeşit nezaket getirir daha çok nezaketi,
ve bilinmez oradan daha nelerin çoğalıp geleceği.

Adam ölmek üzereydi.
Muhammed yüzünü onunkine yaklaştırdı ve onu öptü.

Dostu hayata geri dönmeye başladı.
Muhammedin ziyareti onu yeniden yaratmıştı.

Şükran borcu duymaya başladı bir hastalığa
getirmiş olan bunun gibi ışığı ona.

Ve sırt ağrısı için de
onu uykusundan uyandıran geceleyin.

Gerek yoktur manda gibi horlamaya
yürüyorken bu mucize dünyada.

Değerler vardır acıda görmesi güç olan
bir ziyaretçinin hazır bulunuşu olmadan.

Şikayetçi olmayın sonbahardan.
Üzüntüyle iyi bir dostmuş gibi yürüyün.
Ve onun ne dediğini iyi dinleyin.

Soğuk ve sıcak bir mağaradan gelen
bir açıklık verir bazen
bize en çok gereken.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 12 03 2007 - 12:26

GECE VAKTİ OKYANUSU
Mevlâna

Gece vakti okyanusuyuz biz dolan
birden parlayan ışıklarla. Boşluğuz biz kalan
balıkla ay arasında,
otururken biz birlikte burada

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 18 03 2007 - 05:26

DEĞİRMEN
Mevlâna

Bir buğday tanesidir kalp, biz değirmen,
bir değirmen taşıdır orda bu beden
ve düşünce, akarsu hareket eden

Beden sorar akarsuya ne diye akar o böyle
Ve nehir der, Sor değirmenciye
yapmış olan değirmen deresini
yön veren benim düşüşüme
döndüren senin taşını.

Değirmenci der, Sen ekmeği seven,
Olmasaydı eğer bu döndürme,
Neyi batırırdın et suyuna?

Bir sürü sorgulama sürüp gider böylece
buğdayı öğüten değirmenin çevresinde,
fakat nasıl çalışır bu ekmek yapmak işi gerçekte?

İzin verin sorsun şimdi susma
buğday ve nehir konusunda
değirmenci ve taş konusunda
ve batırılan ekmeğin lezzetinden çorbada,
ve bizim yaptığımız bu kulak veriş konusunda değirmende.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiirde anlatılan değirmen bireysel buğday tanelerinin nasıl ortaklaşa daha fazla faydalı ve daha az birbirinden ayrı olan birşeye (ekmeğe) ezildiğini gösteriyor. Düşünce (nehir suyu) ve beden (değirmen taşı), değirmenci (yaratıcı akıl) ve müşteri (çorbasına bir parça ekmek isteyen istek ya da arzu) bu süreci oluşturan parçaları temsil ediyor.

Gönderen: Vehbi 20 03 2007 - 11:28

SEVDİĞİMİZ GÜZELLİĞİ AZAT EDİN
Mevlâna

Bugün, başka her günkü gibi kalkarız biz yoksun
ve korkmuş. Açmayın kapısını çalışma odasının
ve okumaya başlamayın. Bir müzik aleti aşağıya indirin.

Sevdiğimiz güzelliği azat edin, o olsun yaptığımız bizim.
Yüzlerce yolları vardır üstünde oturmanın dizin ve yeri öpmenin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 03 2007 - 13:12

AŞK UZAKLAŞIP GİDER
Mevlâna

Renksiz gün ışığı
renksiz duvar.

Aşk uzaklaşıp gider.
Işık döner.

Daha fazla lütuf gerek bana
düşündüğümden.

Çeviren: Vehbi Taşar

LOVE MOVES AWAY
Mevlâna

Pale sunlight,
pale the wall.

Love moves away.
The light changes.

I need more grace
than I thought.

by: Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 22 03 2007 - 03:52

YAŞLI KADIN VE ŞAHİN
Mevlâna

Verirsen asil bir doğanı
huysuz yaşlı bir kadına hiçbir şey bilmeyen doğancılık konusunda,
kanatlarını kısacık keser o, kendi iyiliği için.

Genç adam, neredeydi annen senin
ayak tırnakların büyüdü bu kadar uzun?
Bu pençelerdir nasıl yiyeceğini avladığı doğanın.

Tutmaj yapar ona yaşlı kadın, etli hamur yahnisi.
Dokunmaz ona doğan. Çok mu iyisin sen benim tutmajımı yemek için, ha?
Biraz et suyu kepçeler ve tutar onun gagasına.
Kadının öfkesi büyür, ve aniden döker
Sıcak çorba kepçesini doğanın başında aşağıya.

Gözyaşları gelir o güzel doğan gözlerinden.
Eski hayatını hatırlar, kralın sevgi-ıslığıyla,
büyük daireleri okyanusun üzerinde
mesafeleri o kadar çabuk yoğunlaşan bir noktaya.

Doğan gözyaşları gıdadır gerçek bir insan oğlu için,
güzel koku Cebrail için.

Kralın doğanıdır ruhun senin
diyen, “Bu yaşlı kadının öfkesi
dokunmaz şerefime ya da disiplinime benim.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: pinarcel 22 03 2007 - 09:34

Çok güzel, bu ve bunun gibi bir çok çeviriniz için teşekkür ederim sevgili Taşar

Gönderen: Vehbi 23 03 2007 - 02:03

Sayın Pınar,

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Coleman Barks’ın dediği gibi bu şiirler sanki herkese aitmiş gibidirler. Bu yüzden Mevlâna 1273 de öldüğü zaman bütün dinlerin mensupları onun cenazesine katılmak için geldi. Nerede durursanız durun onun sözleri sağ olmanın gizemiyle bağlantınızı derinleştirir sizlerin.

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 03 2007 - 03:17

858 yılında İran’ın Tur şehrinde doğan Al-Hallaj çok önemli bir Sufi hocasıydı. İran’ın Wasit şehrinde büyüyen Hallaj çok erken yaşta kendini dervişlik yaşamına adamış ve bütün Sufi hocalarının yazdıklarını incelemişti. 895 yılından itibaren hem bir hoca hem de vaiz olarak geniş ölçüde yolculuklar yapmış olan Hallaj, 3 defa Mekke’de hacca gitmişti. Bu yolculuklar ve kazandığı kendisini çok seven müritleri ve devamlı olarak Müslümanlık dininde reform yapılmasını isteyen talepleri yüzünden bir çok müslüman kişinin kıskançlığını kazanmış ve isyana neden olduğu ve “Ben Allahım” dediği gerekçesiyle 911-922 yılları arasında hapse atılmış, 992de çarmıha gerilerek, işkence edilerek ve en sonunda asılarak öldürülmüştür.

Sufilerin Asya’daki önemini anlamak istiyorsanız Hindistan’ın Rajastan eyaletindeki Fatepher Sikri şehrindeki Türk/Moğol imparatoru Akbar’ın sarayını ziyaret etmenizi öneririm. Çocuk sahibi olamayan Akbar bu şehre yalnızca Ahmad Sirhindi (1564-1624) isimli bir Sufi şeyhine olan hürmeti yüzünden taşınıp burayı Hindistan Moğol imparatorluğunun başşehri yapmıştır. Sirhindi o zamanlar orada bir kayanın altında tek başına oturup sabahtan akşama kadar dua ve meditasyon yapan bir dervişmiş. Akbarın tek oğlu Cihangir bu şehirde Akbar oraya taşındıktan az sonra doğmuştur. Şeyhin türbesi hala sarayın avlusunda ziyaret edilen, Kuran okunulan, adak adanan bir türbedir. Fakat bu sarayda beni en etkileyen şeylerden birisi üzerinde Türkçe olarak “Cihangirin Havuzu” yazılmış olan büyük bir taş küvet olmuştu.

Lafı daha fazla uzatmadan Mevlânanın Hallaj hakkında ne düşündüğünü anlatan aşağıdaki şiiri sizin için Türkçe’ye çevireyim.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

HALLAJ
Mevlâna

Hallaj dediğini dedi ve başlangıca gitti
delikten darağacının içindeki.
Ben bir başlık bedelinde bez kestim onun cüppesinden
ve o suya batırdı üstümü benim baştan ayağa.
yıllar önce, bir deste gül kopardım,
tepesinden onun duvarının. Ondan bir diken
hala avucumdadır benim, işleyerek daha derin.
Bir insan çıplak gelir ona. Soğuktur hava.
bir kürk palto vardır yüzen ırmakta.
Atla içeri ve al onu, der o.
Dalarsınız içeri. Erişirsiniz paltoya.
O erişir size.
Sağ bir ayıdır o düşmüş olan akıntının karşısına,
sürüklenerek akıntıyla.
Ne kadar zaman alır? Diye bağırır Hallaj kıyıdan.
“Bekleme” diye cevap verirsiniz. Giymeye
karar verdi bu palto beni eve.

Küçük bir bölüm bir masaldan, bir sezindirme.
İstermisiniz uzun vaazlar Hallaj üzerine?

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 24 03 2007 - 19:39

BÜTÜN BİR GECEYİ DOLDURAN KONUŞMA
Mevlâna

Bütün bir geceyi dolduran yaralayıcı konuşma,
en kötü sırlarım sakladığım içimde. Herşey
ilgilidir sevmekle ve sevmemekle.
Geçecek bu gece.
Yapacak işimiz var bizim ondan sonra.

Çeviren: Vehbi Taşar

A NIGHT FULL OF TALKING
Mevlâna

A night full of talking that hurts,
my worst held-back secrets. Everything
has to do with loving and not loving.
This night will pass.
Then we have work to do.

by Coleman Barks


Gönderen: Vehbi 27 03 2007 - 10:39

ÖPMENİN FİYATI
Mevlâna

Çok isterdim öpmeyi seni
“Hayatındır öpmenin fiyatı.”

Bağırarak koşuyor şimdi sevgim hayatıma doğru,
“ne ucuza bu pazarlık yahu, haydi alalım onu!”

Çeviren: Vehbi Taşar

THE PRICE OF KISSING
by Mevlâna

I would love to kiss you.
"The price of kissing is your life."

Now my loving is running toward my life shouting,
"what a bargain, let’s buy it!"

Coleman Barks

Gönderen: Vehbi 27 03 2007 - 20:55

SIFIRDAN DAHA DAHA UZAĞA
Mevlâna

Otağdan düşerim ara sıra
çirkinliği gördüğüm bir yerin içersine,
ikiyüzlülüğü, kırmızı boyayı çökmüş bir yüzün üzerinde,
bir böbreğin içinde yerleşip oturan bir dikeni, kör kocakarıyı
bir defne dalı tutan kazanana,
siyah şeritleri lime lime,
kararmış gözleri mor boyalı,
buruşuk ayağının üzerinde altından bir halhalla.

Büyüleyicidir kukla gösterisi,
fakat arkasına git sahnenin ve bak kimin yaptığına.

Yıka ellerini ve yüzünü bu zırvanalıktan.
Her kimse gerek duyan bu armağanlara
çabucak alev alıp yok olur bir tahta yongası gibi.

Vardır yardım edebilen birisi,
döndüren var olmayıştan tekerleği
tatlı-nefes alınan bir boşluğa.

Yöntemlerdir sözcükler eklediğimiz nefeslerimizi,
sayarak vurguları ve heceleri
müziksever becerimizle bizim zahmetli
sıfırdan daha daha uzağa atan bizleri.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Mevlânanın şairler konusunda yazdığı ender şiirlerden birisi olan bu şiiri bütün şair kardeşlerimizin dikkatle okumasını öneririm.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 31 03 2007 - 05:19

DAKUKÎ’NİN DÜŞLERİ –1
Mevlâna

Hüsam, konuş düşlerinden Dakukî’nin
demiş olan, ben gezdim doğuyu ve batıyı
bilmeden gittiğimi ne yöne doğru
izleyerek ayı, içinde kaybolarak Allahın

Birisi sordu ona, neden yürürsün çıplak ayakla
üzerinde taşların ve dikenlerin.

Neyin, diye cevapladı o. Neyin.

Ayakların üzerinde yürümez bir şaşkın aşık.
O aşkın üzerinde yürür, kadın olsun erkek olsun. Yoktur
uzunu ya da kısası ona gezintilerin. Yoktur vakit.

Beden nasıl yolculuk edileceğini ruhtan öğrendi.
Şartsız biçimde kımıldar bir ermişin bedeni,
Gözükse bile koşullu durumdaymış gibi.

Dakukî dedi, Gayretle gidiyordum bir gün
bakarak insanların içine Dostun ışıltısını görmek için.
Alacakaranlıkta geldim sahile ve gördüm
yedi kandil. Kumsal boyu koşturdum aceleyle
onlara doğru. Hayret ettim. Şaşkınlığım şaşırdı,
Hayret dalgaları kırıldı üstünde başımın.

Çeviren: Vehbi Taşar

DAKUKÎ’NİN DÜŞLERİ –2
Mevlâna

Nelerdir bu kandiller hiç kimsenin görmediği gibi gözüken?
Varlığında böyle ışıkların
insanlar lâmbalar arıyorlardı satın almak için.

Sonra yedi oldu bir
göğün ortasında çerçevelenip
Sonra o yediye açıldı tekrar, yelpazelenip.

Bağlantılar vardı arasında bu kandillerin
söylenemeyen. Ben gördüm, fakat söyleyemem.
Oldular onlar yedi adam ve yedi ağaç
yapraklarla ve meyveyle o kadar sık
gözükmezdi. hiç kol ve bacak.

Yanıp sönen ışıklar
her meyveden meyve suyu gibi fışkırdılar.

Ve en hayret vericisi bütün bunların geçişiydi
yüz binlerce insanın ağaçların yanından,
hayatlarını tehlikeye atarak, herşeyi gözden çıkararak,
bir miktar gölge kırıntısı bulmak için. Hiçkimse görmedi
ağaçları heybetli gölgeleriyle duran.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 31 03 2007 - 20:42

DAKUKÎ’NİN DÜŞLERİ –3
Mevlâna

Yiyecekleri yoktu kervanların, gene de yiyecek düşüyordu
her yerlerine onların. Eğer biri demiş olsaydı,
“Bak, bu tarafa,” o aklını kaçırmış sanarlardı.

Nasıl olabilir bu? Rüya mı görüyorum?
Ağaçlardan yukarı yürürüm, yemişler yerim.
İnansam iyi olur.

Sonra yedi ağaç bir olur ve sonra yeniden yedi.
Sonra oturan yedi adam olur meditasyon yapmak için
hatırı için bir tek gerçeğin.

Yakına gelirim ve el sallarım. Bağırırlar onlar,
Ey Dakukî, taç ve görkem.

Nerden bilirler adımı benim?
Görmediler ki beni şimdiye kadar.
Derhal anlarlar ne düşündüğümü
ve birbirlerine gülerler.

Şereflendirilen kişi, hâla mı gizlidir bu senden?
Nasıl gizlenebilir herhangibir şey birinden bu kadar Tanrının içinde eriyen?
İçimden düşünürüm ben, eğer gerçeğiyse bu insan ruhunun,
nasıl oluyorda biz konuşuyoruz sözcükler ve söylüyoruz isimler?

Çeviren: Vehbi Taşar

DAKUKÎ’NİN DÜŞLERİ –4
Mevlâna

Yedi cevaptan biri, İsimler, bazen
isimler kayıp giderler,
fakat unutkanlıktan değil.
Zihin meşguliyetimizden.

Sonra hepsi bana der ki,
bize duada öncülük edermisin?

Evet. Fakat bekleyin bir an.
Hâla zamana ait karışıklığın içindeyim ben
o çözülecektir arkadaşlığınızla sizin.

Arkadaşlığın içinden yerle
büyür bir asma. Açılır o
toprağın karanlığının içine ve uçan sineklere.

Kendini düşünmez olur varlığında
onun başlangıç noktasının ve öğrenir gerçekte ne olduğunu kendisinin.

Onlar baş sallarlar, sanki diyorlar gibi, Sen nezaman hazırsan.
O baş sallayış bir alevdi içinde kalbimin.
Ben serbest bırakıldım saat başı zamandan,
sıralamadan ve bağıntıdan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 01 04 2007 - 22:45

OSMAN’IN SESSİZLİĞİ
Mevlâna

Bir hikâye söylenir Osman hakkında, halife olduğu zaman
çabucak çıkan Muhammed’in mimberinin basamaklarına,
Ebu Bekir’in kendisi, peygambere olan hürmetinden,
ikinci basamağa yerleştirirken kendisini.

Mimberin üç basamağı vardı. Ömer oturdu üçüncünde.
Osman çıktı en tepeye. Neden diye sorulduğu zaman, o cevap verdi,
Eğer üçüncü basamakta otursaydım, insanlar derlerdi
o Ömer gibi. Eğer ikinci basamakta otursaydım, derlerdi,
"o benzer Ebu Bekir’e."

Fakat yukarda burada, seçilmiş olanın oturduğu yerde, kimsenin gelmez aklına
beni karşılaştırmak o ruhların kralıyla.

Ve bazen tırmandığı zaman oraya
vaaz yerinin üzerine, tatlı birisi olan Osman
hiçbirşey söylemezdi. Dururdu sessizce
ikindi vaktine kadar. Kimse istemezdi ondan
bir vaaz, ve kimse camiden çıkıp gitmezdi.

Osman’ın ışığını görmeye başlamıştı birçoğu, sessizlikte.
Yaşayan bir üstâd işte böyle açar gözü, bakan içeriye.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 02 04 2007 - 12:13

KONUŞMADAN YAPILAN DENEY
Mevlâna

Kırıp açın kendi kişisel benliğinizi
tadını almak için ceviz-içi ruhunun hikâyesini.

Bu sesler o şıkırtıdan gelir
yapılan en dıştaki kabuğa karşı.

cevizin ve yağın onun içindeki
vardır duyulabilen sesleri
yalnız başka türlü bir dinlemeyle.

Olmasaydı cevizin tatlı eti,
konuşan içersindeki, kim sallardı hiç bir cevizi?

Dinleriz biz sözleri
sessizce erişebilelim diye
ötekinin içersine.

Bırakın sessizleşsin ağzı ve kulağı
bu lezzet dudağa gelebilsin diye.

Çok uzun zamandır söylüyoruz şiiri,
konuşan söyleşileri, yüksek sesle açıklayarak gizemi.

Bırakın yapalım şimdi
konuşmadan yapılan deneyi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: FulyaEngin 03 04 2007 - 16:53

Vehbi Bey değerli katkınız için ben de teşekkür ederim.

Bir tiyatro oyunu ile tanıştım Mevlana ile desem tam olur. Can Ateşinde Kanatlar. İlk gördüğümden beri de bagımlısı oldum. her yıl , yakalayabildiğim tüm seanslara gidiyorum. Bireysel bir terapi gibi Mevlana dinletisi benim için. Oyundan sonra sahne gerçek , izleyici oyun oluyor bir süre için. Arınıyorum. İçimin taşlığı yıkanıyor.

Mesneviye ilgi duydum..Birkaç kez elime aldım. Ancak uzun detaylı ve eski Türkçe ile yazılmış bir karmasadan baskasını göremedim.

Bizlere önerebileceginiz Türkçe kaynaklar nelerdir. Siz ise lütfen buraya , yeni çevirilerinizi eklemey devam edin.

Kaybettiğim yolumu bulur gibi hissediyorum.

Bir an olsun soluk almak rahatlatıyor.

sevgiler

Gönderen: Vehbi 11 04 2007 - 15:00

İlginiz için çok teşekkür ederim. Daha önce cevap veremediğim için de çok özür dilerim. Ben on gün kadar İspanya’da lisenin üçüncü sınıfına giden ve son 7 aydır göremediğim kızımı görmek için oraya gitmiştim. Orada otellerde internet bulamadım ve İnternete girecek vaktim de olmadı. Fakat dün gece geri geldim ve çevirileri devam ettirmek niyetindeyim. Ancak Türkçe Mevlâna kaynakları konusunda fazla bir bilgim yok. Ben de Türkiye’de yaşarken sizin gibi sevdiğim Mevlâna çevirileri bulmakta zorlukla karşılaştığımı hatırlıyorum.

Sevgiler,

Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 12 04 2007 - 02:35

İKİ TÜRLÜ AKIL
Mevlâna

İki türlü akıl vardır: biri elde edilen,
okulda bir çocuğun gerçekleri ve kavramları ezberlediği gibi
kitaplardan ve öğretmenlerin dediklerinden,
bilgiyi toplayarak geleneksel bilimlerden
ek olarak yeni bilimlere.

Bu çeşit bir akılla yükselirsiniz dünyada.
Başkalarının ilerisinde ya da gerisinde girersiniz sıraya
yeteneğinize göre tutmakta bilgiyi bir arada. Dolaşırsınız bu akılla
bilgi alanlarından içeriye ve dışarıya,
alarak herzaman daha ve daha fazla
çizgileri korunmuş yazıtlarınızın üzerindeki.

Başka çeşit bir yazıt vardır, birisi
zaten tamamlanmış olan ve içinizde korunan cinsi.
Bir kaynak dolup taşıran kaynak kutusunu.
Bir tazelik göğsünüzün ortasındaki.
Sararmaz ve durgunlaşmaz bu öteki akıl. Akıcıdır o,
ve kımıldamaz dışarıdan içeriye
öğrenme oluklarının içersinden su tesisatını.

Bir pınar-başıdır bu ikinci bilme
sizin içinizden çıkan, dışarıya doğru.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 12 04 2007 - 17:35

SENLE BEN
Mevlâna

Senle Ben, an sevinçle dolu, çardakta oturduğumuzda;
Senle Ben, iki biçimde ve iki yüzle- ve bir ruhla.

Ölümsüzlük iksiri verir kuşların şarkısı ve bahçenin rengi
Senle Ben, meyve bahçesine girdiğimiz anda.

Gökyüzünün yıldızları dışarı çıkar ve bakarlar üzerimize-
Senle Ben, ayın kendisini göstereceğiz onlara.

‘Sen’ ya da ‘Ben’ olmadan, Senle Ben, bir olacağız bakışımızın içinde tada;
Senle Ben, mutlu, emniyette konuşmaktan boşuna –

Göklerin ateşli papağanları kıskanacaklar bizi –
Senle Ben, öyle bir şekilde güleceğiz ki.

Garib olan şudur ki, Senle Ben, duran bu köşede burada …
Bir nefesin içindeyiz biz, her ikimiz de, hem burada hem orada.

Çeviren: Vehbi Taşar


THOU AND I
Mevlâna

Joyful the moment when we sat in the bower, Thou and I;
In two forms and with two faces - with one soul, Thou and I.

The colour of the garden and the song of the birds give the elixir of immortality
The instant we come into the orchard, Thou and I.

The stars of Heaven come out to look upon us -
We shall show the moon herself to them, Thou and I.

Thou and I, with no 'Thou' or 'I', shall become one through our tasting;
Happy, safe from idle talking, Thou and I.

The spirited parrots of heaven will envy us -
Wen we shall laugh in such a way, Thou and I.

This is stranger, that Thou and I, in this corner here...
Are both in one breath here and there - Thou and I.

Gönderen: Vehbi 13 04 2007 - 03:25

BİR KALEMİN BİLDİĞİ KADAR
Mevlâna

Zannedermisin ki ben bilirim neyi yapıyor olduğumu?
Bir nefes ya da yarım-nefes için kendime ait olduğumu?

Bir kalemin bildiği kadar neyi yazıyor olduğunu,
ya da topun tahmin edebildiği kadar hemen sonra nereye gidiyor olduğunu.

Çeviren: Vehbi Taşar

AS MUCH AS A PEN KNOWS
Mevlâna

Do you think that I know what I’m doing?
That for one breath or half-breath I belong to myself?

As much as a pen knows what it’s writing,
or the ball can guess where it’s going next.



Gönderen: Vehbi 14 04 2007 - 14:36

ŞİMŞEK
Mevlâna

Bu bir arkadaşlık değildir sıradan olan.
Senin ziyafetine katılırım şarabın katıldığı gibi ben.

Şimşek gibi, bir bilirkişisiyim ben ölümün.
Şimşek gibi, yoktur lisanı bu güzelliğin.

Farketmez benim için
kazanayım ya da kaybedeyim.

Sen oturursun bizimle içinde bir ölüler cemaatinin,
orada bir avuç dolusu toprak der ki,
ben bir zamanlar bir başın saçıydım.

Başka biri der ben bir belkemiğiydim.
Sen hiçbirşey söylemezsin.

Aşk girer içeriye, seni serbest bırakabilirim
bu anda kendi kendinden.

Aşık ve sevilmiş sessizleşir şimdi.
Tatlılıklan yanmaktadır ağzım.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 15 04 2007 - 12:43

DİRİLİK
Mevlâna

Hava soğukken ve yağmur yağarken,
sen daha güzelsin.

Ve getirir beni kar
hatta daha yakınına dudaklarının.

Asla doğmamış olan içteki gizem,
o diriliksin sen, ve şimdi ben seninleyim.

Gidişleri ya da gelişleri izah edemem.
Sen aniden içeri girersin,

ve ben hiçbiryerdeyim tekrar.
İçinde azametin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 04 2007 - 03:13

YERİN İÇİNİ KAZAN BİRİSİ
Mevlâna

Bir göz yapılmıştır şeyleri görmek için.
Ruh buradadır onun kendi keyfi için.
Bir tek kullanılımı vardır başın: gerçek bir aşkı sevmek için.
Bacaklar: ardından koşmak için.

Aşk uçmak içindir gökyüzünün içine. Akıl,
insanların yaptıklarını ve yapmaya uğraştıklarını öğrenmek için.
Değildirler gizemler çözümlenmek için. Göz körleşir
o yalnızca görmek istediği zaman ‘niçin.’

Bir aşık birşeyle suçlanır herzaman.
Fakat o aşkını bulduğu zaman, ne yitirildiyse yitirilsin
bakışın içinde geri gelir bütünüyle değişmiş.

Mekke’ye giden yolda, pek çok tehlikeler: hırsızlar,
püsküren kum, yalnız deve sütü içmek için.

Gene de, öper oradaki kara taşı her hacı
katıksız özlemle, hissederek yüzeyinde
onun istediği dudakların lezzetini.

Bu konuşma yeni madeni paralar basmak gibidir. Onlar üst üste biriktirilir,
asıl emek dışarıda yapılıyorken
birisi tarafından yerin içini kazan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 04 2007 - 12:33

GIRTLAK-ŞARKISI
Mevlâna

Gırtlak-şarkını bırak
yeterince güçlü olsun ve berrak

bir hükümdarı düşürsün diye boy-uzunluğunda,
kapıda, yalvarıp yakararak.

Çeviren: Vehbi

THROAT-SONG
Mevlâna

Let your throat-song
be clear and strong enough

to make an emperor fall full-length,
suppliant, at the door.

Gönderen: Vehbi 18 04 2007 - 03:20

AÇ KATLARINI KENDİ EFSANENİN
Mevlâna

Kim kalkar erkenden keşfetmek için ışığın başladığı anı?
Kim bulur bizi burada dönerken, şaşırmış, atomlar gibi?
Kim, kederle ve yaşla kör olmuş Yakub gibi,
koklar kaybolan oğlunun gömleğini
ve görebilir bir daha?
Kim bırakır kovayı aşağıya ve çeker yukarıya
akıp giden bir peygamberi? Ya da yangına gider Musa gibi
ve neyin yandığını bulur güneşin doğuşunun içindeki?

İsa bir evin içine kaçar düşmanlardan kurtulmaya,
ve bir kapı açar öteki dünyaya.
Süleyman kesip açar bir balığın içini, ve bir altın yüzük vardır orada.
Ömer fırtına gibi girer içeriye öldürmeye peygamberi
ve dışarıya çıkar hayır dualarla.

Fakat sen tatmin olma masallarla, nasıl olduğuyla
başkalarıyla. Aç katlarını
kendi efsanenin, herkes anlasın diye
Kurandaki pasajı, “Biz Açtık Seni.”

Şems’e doğru yürümeye başla. Önce bir ağırlık gelecektir bacaklarına
ve yorgunluk. Sonra gelir hissedişin bir anı
kanatlarının büyüdüğünü, havalandığını.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 19 04 2007 - 10:35

SAYGI DUYARIM ONLARA
Mevlâna

Saygı duyarım onlara
her türlü yalancılıktan kendilerini arıtanlara,
kendini boşaltanlara
ve orada yalnız saydam varlığı olanlara.

Çeviren: Vehbi Taşar

I HONOR THOSE
Mevlâna

I honor those who try
to rid themselves of any lying,
who empty the self
and have only clear being there.





Gönderen: Vehbi 20 04 2007 - 02:48

BİR İNSANA YAPILAN HAC YOLCULUĞU
Mevâna

Yakın dostlarla değilken,
huzurun içinde değilsin.

Üzüntü verir terketmek insanları birlikte yolculuk ettiğin.
Ne kadar daha fazladır o acı sana Allahı hatırlatanları bırakırken.
Aceleyle geri git onlara seni koruyan.

Yalnız bir maksadın olsun yaptığın her gezide,
onlarla tanışmak seninle dost olan
huzurun içinde.

Aynı gayeyi sürdür, eğer evde kalırsan,
en içteki huzurla karşılaşmayı,
o insanların içinde yaşadığından.

Bir hacı ol içinde kâbeye giden insan oğullarından birinin,
ve Mekke kendi kendine yükselecektir içinde panaromanın.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 04 2007 - 13:21

YAPMAN GEREKEN BİRŞEY
Mevlâna

Yapman gereken birşey vardır bu dünyada hiçbirzaman unutmaman gereken. Başka herşeyi unutsan bile, bunu unutmadığın sürece kaygılanmana gerek yoktur. Fakat başka herşeyi yapmayı hatırlarsan ve bunu unutursan, o zaman hayatta hiçbir şey yapmadın.

Bu sanki bir kral seni bir iş başarmak için bir ülkeye göndermişmiş gibidir, ve sen yüzlerce başka hizmetler görürsün, fakat senin yapmak için oraya gönderildiğini değil. İnsan oğulları işte böyle gelirler dünyaya belirli bir işi yapmak için. Gaye bu iştir, ve her bir iş belli bir insan içindir. Eğer sen o işi yapmazsan, bu sanki en güzel şekilde dökülerek kıvamına getirilmiş çelikten bir bıçağın üstüne birşeyler asmak için duvara çivilenmesine benzer. Bir demir çivi bir kuruşa satın alınabilirdi bu hizmeti görmek için.

Unutma varlığının derin kökenini, senin efendinin varlığını. Nefesine ve anlarına zaten sahip olan birine ver hayatını. Eğer bunu yapmazsan, değerli bir hançeri alıp onu su kabağından yapılan kepçesini tutacak tahta kanca gibi mutfağının duvarına çakan birine benzeyeceksin. Değerli keskinliği boşa harcamış ve saygınlığını ve gayeni aptalca görmezlikten gelmiş olacaksın.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 04 2007 - 15:03

SU VE AY
Mevlâna

Bir patika vardır benden sana giden
benim herzaman aramakta olduğum,

bu yüzden kendimi berrak ve sakin tutmaya çalışırım
suyun ayla yaptığı gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar

WATER AND THE MOON
Mevlâna

There is a path from me to you
that I am constantly looking for,

so I try to keep clear and still
as water does with the moon.

Gönderen: Vehbi 22 04 2007 - 01:54

İSTEDİĞİN SU
Mevlâna

Gözle görülmeyen şeyleri görebilen birisi, geleceği
görebilir ama gene de çok azdır aklı.

Rüyasında suyu görmüş olan adam gibi,
ve bir seraba doğru götürmeye başlatan herkesi.

Ben gören birisiyim diye kalbiyle.
Yırtıp açtım peçeyi.

Böylece gitmeye başlarlar onunla rüyanın içinde,
o uyumaktayken aslında
temiz sulu bir ırmağın yanında.

Noktadan daha uzağa atar her arama
araştırmanın hedefinin olduğu yerdeki.

Bırak kurnaz düşünceyi, iki kere, üç kere
yanlışları birbiriyle çarpmayı.

Dalgaların sesini dinle içindeki.

Görüyorsun susuzluğunun rüyasını,
akarken istediğin su
boynundaki şah damarın içinde.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 04 2007 - 02:24

EVRİMSEL AKIL
Mevlâna

Bu sersem zaman yaşadığımız içinde, bunun gibidir işte:
Adamın biri uyumaya gider şehirde
herzaman yaşamış olduğu,
ve görür başka bir şehirde yaşadığının rüyâsını.
O inanır rüyâdaki şehrin gerçek olduğuna.

O çeşit uykudur dünya.
Birçok harap olmuş şehirlerin tozu
konar üstümüze, sanki biz dalgın bir tavşan uykusundayız.

Fakat biz bu şehirlerden daha yaşlıyız.

Bir mineral olarak başladık hayata. Bitkisel hayatta çıktık ortaya
ve geldik hayvanların durumuna. O zaman bir insan olmaya,
ve herzaman unuttuk bundan önceki durumlarımızı,
ilkbaharın başlangıcı dışında
neredeyse hatırladığımızda
birzamanlar yeşil olduğumuzu.

İnsan cinsine yol gösteriliyor evrimle gelişen bir gidişat boyunca
bu akıllar göçünün içersinde
ve biz uyuyormuş gibi gözüksek de
bir uyanıklık vardır içimizde yön veren rüyâya.

O şaşırtacaktır bizleri eninde sonunda
geriye doğru
doğruca bizim kim olduğumuza.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 24 04 2007 - 11:02

ORMANA KAÇMAK
Mevlâna

Bazı ruhlar serbest bırakıldılar vücutlarından.
Sen onları görürmüsün? Gözlerini aç onlar için
başka kaçaklarla buluşmak için kaçan
kalpleri bir yolun içinde birleşen
onların yalancı kendilerini terketmelerinin
daha doğruca yaşamak için
içinde kendilerinin.

Aldırış etmem eğer arkadaşlarım
dolaşmaya giderlerse bir süre için.

Onlar gülümseyen bir sarhoş gibi geri geleceklerdir.
Susuz kalmış olanlar susuzluklarından ölür.

Bir bülbül uçar
bahçeden bazen
ormanda şarkı söylemek için.

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 25 04 2007 - 03:03

AŞKIN ŞAŞIRTICI SEVİNCİ
Mevlâna

Eğer istediğin
görünür gerçeğin
sana neyi verebildiğiyse,
ücret karşılığında çalışan bir işçisin.

Eğer istediğin
göze görünmeyen
dünya ise,
kendi gerçeğinle yaşıyor değilsin.

Her iki istek te saçma sapandır,
fakat sen affedileceksin
gerçekten istediğinin
aşkın şaşırtıcı sevinci olduğunu unuttuğun için.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 04 2007 - 03:13

HER KİM SOĞUK KANLI VE AKLI BAŞINDAYSA
Mevlâna

Bu an, bu aşk gelir içimde dinlenmeye.
Bir çok varlık vardır bir tek varlığın içinde.
Bin tane koyun istif edilir bir tek buğday tanesinin içinde.

Yıldızların dönen bir gecesi vardır,
iğnenin gözünün içinde.

Aydınlık bir tohum tanesi vardır içinde.
Ya onu doldurursun kendi kendinle, ya da o ölür.

Ben tutuldum bu kıvrılan enerjinin içinde. Senin saçın.
Her kim soğuk kanlı ve aklı başındaysa aklından zoru vardır.


Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 27 04 2007 - 11:42

TOHUM ÇARŞISI
Mevlâna

Bunun gibi başka bir çarşı bulabilirmisin?
Orada, bir gülle
yüzlerce gül bahçesi satın alabildiğin?

Bir tohuma, oradaki, bütün bir yaban ormanı alabildiğin?
Zayıf bir nefes için, tanrısal rüzgârı?

Korkardın içine çekilmekten yerin,
ya da havaya çekilmekten yukarı.

Kurtulur su boncuğun şimdi
ve düşer okyanusun içine, gelmiş olduğu.

Pişmanlık değildir bu vazgeçiş.
O derin bir şereflendirilmesidir kendinin.

Geldiği zaman okyanus sana bir aşık gibi,
onunla bir an önce evlen, aceleyle, Allah hatırı için.

Geciktirme. Daha iyi bir ödülü yoktur var oluşun.
Arayışın hiç bir miktarı bulamayacaktır bunu.

Kusursuz bir şahin, hiçbir nedensiz,
omzuna kondu, ve senin oldu.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 28 04 2007 - 03:18

SOLUCANIN UYANIŞI
Mevlâna

İşte bir insan oğlu böyle değişebilir.
Bir solucan vardır
üzüm yaprakları yemenin tirkayisi olan.

Aniden, uyanır o,
sen ona görkem de, ne dersen de, birşey
onu uyandırır, ve artık bir solucan değildir o.

O bütün üzüm bağıdır,
ve meyve bahçesi de, meyvesiyle, ağaç gövdeleriyle,
büyüyen bir bilgelik ve sevinç
hırsla yiyip yutmaya olmayan gereği.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 28 04 2007 - 14:29

GİBİDİR DÜŞLEME
Mevlâna

Düşleme yoklamak gibidir etrafı
karanlık bir dar yolun içersinde, ya da yıkamak gibi
gözlerini kanla.

Sensin doğru
ayaktan çehreye kadar. Şimdi,
bilmek istediğin başka birşey var mı?

Çeviren: Vehbi Taşar

IMAGINING IS LIKE
Mevlâna

Imagining is like feeling around
in a dark lane, or washing
your eyes with blood.

You are the truth
from foot to brow. Now,
what else would you like to know?



Gönderen: Vehbi 29 04 2007 - 16:17

KAPININ İÇERSİNDEN KONUŞMAK- 1
Mevlâna

Sen dedin, Kapıda kim var?
Ben dedim, Senin kölen var.

Sen dedin, Ne istersin?
Seni görmek ve huzurunda eğilmek.

Konuştuk kapının içersinden. Ben bir aşkı anlattım
büyük olan ve nasıl vazgeçmiştim
bana dünyanın ne vereceğinden
bu aşkın içinde olabilmek için.

Sen dedin, Böyle iddialar bir tanık gerektirir.
Ben dedim, Bu özlem, bu gözyaşları var.

Sen dedin, Güvenilmez tanıklar.
Ben dedim, Elbette öyle değildirler.

Sen dedin, Kiminle geldin?
Bu görkemli hayal gücüyle bana verdiğin.

Neden geldin?
Havadaydı misk kokusu şarabının.

Amacın nedir?
Arkadaşlık.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 29 04 2007 - 19:09

KAPININ İÇERSİNDEN KONUŞMAK- 2
Mevlâna

Sonra sordun, Nerde en rahattın?
Sarayın içinde.

Orada ne gördün?
Şaşılacak şeyleri.

Neden bu kadar perişansın o halde?

Çünkü onun hepsi uzaklaşabilir benden bir saniye içersinde.

Kim yapabilir bunu?

Bu belirgin muhakeme yeteneği.

Nerede yaşayabilirsin güvenlikle?
Boyun eymekte.

Yokmudur bir felaket tehdidi?
Yalnızca senin sokağından geleni,
yalnızca senin aşkının içindeki.

Sessiz dur şimdi.
söylersem bu sohbetten daha çoğunu,
dinleyenler terk edeceklerdir kendilerini.

Kalmayacaktır kapı,
ne camekan ne de çatı.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 30 04 2007 - 12:43

KOYU RENKLİ TATLILIK
Mevlâna

Yer döner yeşile. Başlar davul çalmaya.
Yedi cilt halinde gelir kitapları
yapılan yorumların kalp üstüne.

Kalem başını koyar aşağı
koyu renkli bir tatlılık vermek için sayfaya.

Gezegenler gider istedikleri yerlere.
Venüs yönelir Kuzey Yıldızının yanına.
Ay tutunur Aslan burcuna.

Buradadır kendi-olmayan ev sahibi.
Bakarız birbirimizin gözlerimize.

Çocuk çocuktur hâla
alfabeyi öğrendikten sonra bile.

Süleyman sabah kadehini kaldırır dağlara.
Otur otağın içindeki yerine,
ve dinleme dini bütünlerin ağız kavgasını.
Biz içimize emerken ilk baharı, sakın açma ağzını!

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 01 05 2007 - 03:36

ÇİMENLER
Mevlâna

Ağaçları köklerinden söken aynı rüzgâr
çimenleri parlak yapar.

Azametli rüzgâr
sever çimenlerin zayıflığını ve kısalığını.

Balta aldırmaz dalların ne kadar kalın olduğuna.
Onları ayırır parçalarına. Fakat dokunmaz yapraklara.
Kendi hallerine bırakır yaprakları.

Bedenin hareketi, nefes verme-nefes alma,
ruhtan gelir, şimdi kızgın, şimdi barış dolu.
Rüzgâr kırıp döker, rüzgâr korur.

“Hakikat yoktur Tanrıdan başka,”
der şeyh teslim eden tamamiyle kendini,
bir okyanustur o bütün varlıklara.
Samanlar gibidir yaratılışın dereceleri
o okyanusun içinde.

Samanların sallantıdan gelir hareketi
suyun içinde. Okyanus sakinleştirmek istediği zaman samanları,
onları getirir sahilin yakınına.
Onları yeniden istediği zaman derin kabartıda,
rüzgârın çimenlerle yaptığını yapar onlarla.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 02 05 2007 - 02:04

BEN SENİNLEYKEN
Mevlâna

Ben seninleyken,
bütün gece otururuz yatmadan.
Sen burada değilken,
uyuyamam.

Tanrıya şükürler olsun
bu iki uykusuzluk için.
Ve fark için
aralarındaki.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 04 05 2007 - 04:17

KIRMIZI GÖMLEK
Mevlâna

Kimse gördü mü o oğlan çocuğunu?
Bir zamanlar buraya gelirdi o.
Yuvarlak-yüzlü, başbelası, ağzı şaka yapmakta çabuk,
ciddiyete gelince yavaş. Kırmızı gömlek,
kusursuz uyumlu, kurnaz,
kasları güçlü, cebinde herzaman birşeyler var,
Kamıştan düdük, fildişi mızrap, parlatılmış
ve onun tanrı vergisi hünerine hazır.
Bilirsin onu.

Duydun mu onun hakkındaki masalları?
Firavun ve bütün Mısır dünyası
yıkıldı, ortadan yok oldu böyle bir Yusuf’un hatırına.
Ben seve seve harcardım yılları
ondan bir haber almaya
üçüncü, dördüncü elden bile olsa.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Mevlânanın her çocuğun günün birinde bir peygamber olabileceğini, ve bu yüzden bütün çocuklara saygı duyulması gerektiğini anlatan bu şiiri, bana hep biribirinden ayrı iki değişik şeyi hatırlatır. Birincisi sanırım 1960 lı yıllarda Ara Güler’in Diyarbakır tren istasyonunda çektiği 8-10 yaşlarında bir oğlan çocuğunun renkli fotoğrafıdır. İkincisi Peru asıllı romancı Carlos Castenada’nın ‘Don Huan’ın Dersleri’ isimli serisinden bir paragraftır. Bu kitaplar Türkçe’ye çevrilmişmidir bilemem. Kalifornia’da antropoloji üzerine doktora tezi yazan Carlos Castenada Meksika’daki Yaki yerlilerini tez konusu olarak incelerken, orada bir otobüs durağında tesadüfen Don Huan adında bir Yaki büyücüsüyle karşılaşır. Onunla arkadaşlığını ve ondan öğrendiklerini anlatan bu seri 1970 lerde Amerika’da yıllarca en iyi satan kitaptı. Bu kitaplardan birinde Carlos’la Don Huan Meksika’da çok fakir bir köyde bir lokantada basit bir yemek yerlerken, o köyün aç ve fakir olan çocukları lokanta camekanının öteki tarafından onlardan bir ekmek parçası dilenirlerler. Carlos bu durumdan ve çocukların zavallılığında son derece tedirgin olduğunu Don Huan’a söyleyince, Don Huan Carlos’a çok sinirlenir. Önce kendisinin de bir zamanlar aynen bu çocuklar gibi dilendiğini söyleyerek ondan sonra bu çocukların ne kadar değerli olduğunu anlatan yukardaki şiire benzer bir konuşma yapar.

Bulursanız ismi “The Teachings of Don Juan: A Yaqui Way of Knowledge” olan bu seriyi alıp okumanızı öneririm. Eminim Amazonda vardır.

Saygılarımla,

Vehbi

Gönderen: Vehbi 05 05 2007 - 15:57

BENİM EN KÖTÜ HUYUM
Mevlâna

Benim en kötü huyum kıştan bıkmaktır.
Bir işkence olurum kiminleysem ona.

Sen burda yokken, büyümez hiç birşey.
Berraklığı kaybederim. Benim sözlerim
birbirine karışır, düğümlenir.

Kötü su nasıl iyileştirilir? Onu ırmağa geri yolla.
Kötü huylar nasıl iyileştirilir? Beni sana geri yolla.

Su alışılagelen güçlü burgaçların içinde yakalandığında,
bir kanal aç dışarıya altta
okyanusa. Gizemli bir ilaç vardır
verilen yalnız onlara
acısı çok ağır olanlara,
ümidi kalmayanlara.

Ümidi olanlar adam yerine koyulmamış hissederlerdi kendilerini
onu bilselerdi.

Bak bakabildiğin kadar uzunca sevdiğin Dosta,
Dost senden uzaklaşsa da
Dost sana geri yaklaşsa da.

Çeviren: Vehbi Taşar –

5 Mayıs, 2007 St Petersburg, FL

Gönderen: Vehbi 06 05 2007 - 17:20

KIRMIZI
Mevlâna

Utancından kızaran, kırmızı
bütün gül bahçesinin kırmızısı oldu.

Iraklık kırmızı,
su kaynatan soba kırmızı,
kankırmızısına dönen dağ kırmızı,
bir dağ gizlice yakutlar barındırır içinde.

Seni mi daha mı çok severim ben
yoksa senin utancını mı?

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 07 05 2007 - 04:08


DERVİŞLERE
Mevlâna

İşittiniz var olmayışın okyanuslarından.
O okyanusa vermeye çalışın kendinizi hiç durmadan.

Temelleri vardır her iş yerinin
o boşluğun üstüne kurulan.

Bütün ustaların ustası hiçlikle görür iş
Ne kadar çoksa çalışmanızda böyle hiçlik
o kadar çoktur orda varlık.

Dervişler herşeyi kumarda kaybederler.
Kaybeder bunu onlar ve ötekini kazanırlar- boşluğu
buna can veren.

O kadar çok konuştuk ki biz.
Unutmayın ne varsa söylemediğimiz.

Ve çalışmaya devam edin siz. Tembellik ve hor görüş
değildir dindarlık. Gayretiniz
getirecektir sonuç.

Üfleyip söndürün mumu ağarırken tanyeri,
Şafak gözlerinizdedir şimdi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 09 05 2007 - 01:54

VÜCUDUN AKLI- 1
Mevlâna

Aklınız sizledir herzaman,
gözeterek vücudunuzu, onun çalışmasından
haberiniz olmasa da.

Başlarsanız eğer birşey yapmaya
sağlığınıza karşı, aklınız en sonunda
azarlayacaktır sizi.

Eğer o yanıbaşınızda durmasaydı bunca sevgiyle,
Ve böyle hiç durmaksızın gözetleyerek sizleri,
o nasıl sitem edebilirdi?

Siz ve vücudunuzun aklı
benzer güzelliğine ve dakikliğine
bir usturlabın.

Ne kadar yakın olduğunu hesaplayabilirsiniz birlikte,
varlığın, güneşe.

Aklınız canciğerdir sizlerle
şaşılacak derecede.
Ne önünüzdedir o,
ne de gerinizde.

Şimdi dostum, uğraş anlatmaya bana,
aklını yaratan, ne kadar yakında?

Çeviren: Vehbi Taşar

Usturlap: Orta çağlarda sekstant yerine kullanılan, güneşi ve diğer gök cisimlerini kullanarak, bulunulan yerin enlemini ölçebilen bir araç.



Gönderen: Vehbi 09 05 2007 - 03:15

VÜCUDUN AKLI- 2
Mevlâna

Kılavuzlar vardır
size gösterebilen yolu.
Kullanın onları.

Fakat tatmin etmeyeceklerdir onlar hasretinizi.
Sürdürmeyi devam ettirin alışverişi
varoluşla,
tüm nabız gibi atan enerjinizle.

Zonklayan damar
daha fazla uzağa atacaktır sizleri
her türlü düşünmekten.

Muhammed kuram oluşturmayın dedi
varoluş konusunda. Bütün tahminler yalnızca
daha fazla katlarıdır örtünün.
İnsan oğulları örtüleri sever.

Onlar perdelerin üstündeki desenler olduğunu zanneder,
ne saklanıyorsa.

Mucizelere dikkatle bak, onlar olurlarken etrafında.
Sahip çıkma onlara. Sanat yeteneğini hisset
kımıldayan arada, ve ağzını açma.

Çeviren: Vehbi Taşar






Gönderen: Vehbi 11 05 2007 - 01:25

BİR KAÇ ÖPÜŞ VARDIR İSTEDİĞİMİZ
Mevlâna

Bir kaç öpüş vardır istediğimiz
bütün ömürlerimizle,
ruhun bedenin üstüne değmesi.

Deniz suyu yalvarır inciye
kabuğunu kırsın diye.

Ve zambağın ne kadar hırsla
vardır gereği vahşi bir sevgiliye.

Geceleyin, açarım pencereyi
ve sorarım aya gelsin diye
ve bastırsın yüzünü benimkine karşı.
Nefes versin içime.

Kapa dil-kapısını
ve aç aşk-penceresini.

Ay kullanmaz kapıyı,
yalnız camı.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 11 05 2007 - 11:52

ÇADIR
Mevlâna

Dışarda, çöl gecesi buz gibi.
Isınır bu öteki gece içerdeki, sıcacık, tutuşturucu.
Bırak diken gibi yer kabuğuyla örtülsün manzara.
Bizim asude bir bahçemiz vardır içerde burada.
Kıtalar tahrip edilir,
büyük ve küçük şehirlerin hepsi
gelir kavrulmuş, karartılmış bir top haline.

Duyduğumuz haberler felaketlerle doludur o gelecek hakkında,
Fakat asıl haber içteki burada
olmamasıdır hiçbir haberin asla.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 13 05 2007 - 13:07

BEŞ ŞEYİM VAR DİYECEK
Mevlâna

Beş şeyim var diyecek.
Beş parmağım senin görkeminin içine doğru verecek.

İlkönce, senden ayrı olduğumda
bu dünya var değildi ne de başka dünya.
İkincisi, neyi aradıysam arayayım, herzaman sendin o.
Üçüncüsü, nerden öğrendim ben üçe kadar saymayı acaba?
Dördüncüsü, yangın çıktı mısır tarlamda!
Beşincisi, bu parmak Rabia için durur burada,
ve bu verilmiştir başka birisine. Bir fark varmıdır arada?

Sözcüklermidir bunlar, gözyaşları mı?
Konuşmakmıdır ağlama? Sevgilim, ben ne yapsam acaba?
Diye konuşur o, herkes etrafında
bağırmaya başlar onunla, gülerek çılgınca,
inleyerek aşkın ve aşığın yayılan buluşmasında.

Budur gerçek dindarlık. Budur gerçek inanma. Diğerleri,
çöpe atılmış sargı bezleridir bunun yanında. Budur sema
köleliğin ve üstadlığın dans edişinden gelen birarada.
Budur var olmama.

Tanırım bu dans edenleri.
Hiç durmadan çağırırım onların türkülerini
bu harikulade kafesin ortasında.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Rabi’a al-‘Adawiyya, ya da Rabia Basri (717-801) sahil şehri Basra’da yaşamış en eski mistiklerden birisiydi. Bir kadın olarak Sufi kroniklerinde kadının sesini temsil eden Rabia, Sufiliğin ve Sufilik akımının yüzyıllar boyu meşalesini taşımıştır. Rabia çileci yaşamına küçük bir çöl hücresinde başlamış ve mistik yolda tek rehberin Aşk olduğunu öğreten ilk Sufilerden birisi olmuştur. Şiirleri, düşünceleri ve yaşamının büyük bir kısmı ünlü Sufi şairi İran’lı Fariddun Attar tarafından kaydedilmiştir.

Gönderen: Vehbi 14 05 2007 - 00:55

BU DÜNYA BİZİM BOŞLUĞA SEVGİMİZDEN ÇIKTI MEYDANA
Mevlâna

Şükret var olmamızı silen ve karartan boşluğa.
Var olma: Bu yer bizim sevgimizden çıktı meydana
o boşluğa!

Boşluk gelir bir yolunu bulup gene,
gider bu var olma.
Şükret bunun defalarca olmasına.

Kendi varoluşumu boşluktan çekip çıkardım yıllar boyunca.
Sonra bir hamlede, bir kol sallantısıyla,
o iş tamam.
Boş kim olduğumdan, boş var oluştan, boş
tehlike korkusundan, umutdan, boş
dağ gibi noksanlardan.

Çok küçük bir parçasıdır şimdi-ve-burdanın dağı,
bir saman çöpünün, rüzgârın savurduğu
boşluğa doğru.

O kadar çok söylüyor olduğum bu sözcükler başlarlar anlam kaybetmeye.
Saman çöpü, dağ, boşluk, var olma,
Sözcükler ve onların uğraştıkları anlatmaya,
süprülmüş pencereden dışarıya, çatının eğikliği aşağısına.

Çeviren; Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 15 05 2007 - 02:14


GARİP COŞKUNLUK
Mevlâna

Garip bir coşkunluğu var başımda,
kuşların uçuşunun,
her ilgeç kendi başına dönerek etrafında.
Benim aşık olduğum mu her tarafta?

Çeviren: Vehbi Taşar

STRANGE FRENZY
Mevlâna

There is a strange frenzy in my head,
of birds flying,
each particle circulating on its own.
Is the one I love everywhere?


Gönderen: Vehbi 17 05 2007 - 12:01

DOKUNAKLI BİR CAN ÇEKİŞMESİ AYRILMAKTAN ÖTÜRÜ
Mevlâna

Kamış yatağından bir kamış çekti ustanın biri,
onun üstüne delikler açtı,
ve isim verdi ona, ‘bir insan cinsi.’

Ağlıyor kamış o zamandan beri,
dokunaklı bir can çekişmesi ayrılmaktan ötürü,
asla dile getirmeden beceriyi
ona can vermiş olan bir ney gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 18 05 2007 - 14:17

BİN YILLIK DÖNEMİN SÜTÜ
Mevlâna

Yükün parçasıyım ben
doğru dengelenmeyen.
Düşerim çayıra
mağarada uyuyanlar gibi eskiden,
her nereye düştüysem
oraya göz atarım.

Yüzlerce binlerce yıl toz zerreleri olmuştum
dolaşarak ve uçarak arzuladığı gibi havanın,
sık sık unutarak o halde olduğumu durmaksızın, fakat uykudayken
geriye göç ederim. Birdenbire fırlarım bağlarımdan
dört-dallı zaman ve yer çaprazından,
bu bekleme salonundan.

Koskocaman bir çayırlığa çekip giderim
sütünü emziririm bin yıllık dönemin.

Herkes yapar bunu başka yollarda.
Bilerek bilinçsel kararların
ve kişisel belleğin
pek fazla küçük bir yer olduğunu hayatta kalmaya,
her insan oğlu akıp gider geceleyin
içine aşk dolu hiçbiryerin, ya da gündüzleyin,
içine bir kaç ilgi çekici işin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: dört-dallı zaman ve yer çaprazı ifadesi varlığı belirleyen dört boyutu anlatıyor (zaman + 3 boyut)

Gönderen: Vehbi 19 05 2007 - 16:54

TOPAL KEÇİ
Mevlâna

Bir keçi sürüsü görmüştünüz
suya giden aşağı doğru.

Topal ve hayalperest keçi
yetiştirir geriyi.

Endişeli yüzler vardır düşünen onu,
fakat hepsi gülüyorlar şimdi.

Bakın çünkü, onlar dönerlerken geri,
odur baş çeken sürüyü.

Bir yığın değişik yolu vardır kazanmanın bilgiyi.
Bir daldır topal keçinin cinsi
varoluşun köklerine iz süren geri.

Topal keçiden öğren bilgiyi,
ve çek sürünün başını eve.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 20 05 2007 - 13:19

.


Gönderen: Vehbi 20 05 2007 - 13:30

SEN ADILI
Mevlâna

Birisi bir keresinde sordu bana, Nedir aşık olmak?

Kaybol içimde, dedim. Anlayacaksın aşkı o daha olurken.

Aşkın içinde var değildir hesaplama. Bu yüzden Allahın bir niteliğidir denir ona, insan yaratıklarının değil. “Allah sever seni” tek özdeyiştir akla uygun. Özne o kadar bütün olarak nesne olur ki, o döndürülemez etrafında başka türlü. Kim demek olacak “Sen” adılı eğer sen, desen ki, “Seni seven Allahtır?”

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 20 05 2007 - 17:23

SUYUN KALDIRMA GÜCÜ
Mevlâna

Seni gördüm ve bomboşum.
Var oluştan daha güzel, bu boş olma
hiçbir varoluş bırakmaz ortada, ve buna rağmen,
o geldiği vakit, dallanır budaklanır var olma,
ve daha fazla varoluş getirir o meydana.

Övgü, vermektir övgüyü,
birinin ne denli kapıldığına
boşluğun içine.

Övgü vermek güneşe,
övmektir kendi gözlerinizi.
Övgü verin okyanusa. Küçük bir gemi ne der ki?

Böylece sürüp gider bu deniz gezisi, ve kim bilir nereye?
Tutulmak okyanus tarafından güçlükle
en iyi şanstır düşebilen bahtımıza.
Uykudan uyandırılmaktır o, bütünüyle.

Ne diye kendimizi üzelim uyuyakalmışız diye?
Önemli değildir bilinçsiz kalışımız bu kadar uzun süre.
Uyku sersemiyiz biz, fakat bırak suçluluk duygumuz gitsin uzağa.

Hisset sevecenliğin hareketlerini
oranda buranda,
suyun kaldırma gücü gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 22 05 2007 - 11:36

BIRAKILMIŞ DIŞINDA YAŞANTININ
Mevlâna

O uykumda başa gelir tekrar.
Bir çekirdek açılır uykusuzluktan.
Fakat yollarım ve araçlarım vardır benim
onu görmemezlikten gelmek için.

Sen dersin, Ne kadar süre başkalarından dileneceksin,
senden doğan şeyler varken
istediği imparatorların?

Ne diye vaktimizi bayağı şeylerle harcayalım?
Bana senin dediğini başka kim diyebilir?

Eğer tekrarlayabilseydim onu,
gelip geçen insanlar aydınlatılabilirlerdi
ve giderlerdi kurtarılmış olarak.

Göğsümün içinde bir okyanussun sen
herkesin yer değiştirdiği,
inanmayanla inanan, alaycı tiple aşık olan,
dervişle sultan.

Dün gece uykuma gelen sendin
sorarak, Nasılsın?

Bırakılmış dışında yaşantının,
bekliyorum,
ağlayarak.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 05 2007 - 13:58

SUFİ USTALARI -1
Mevlâna

Onlardır Sufi ustaları, ruhları yaşamış olan dünyadan önce.
Vücutdan önce yaşadı onlar, birçok yaşam boyunca.
Ekini biçmişti onlar, tohumlar yere girmeden önce,
İncileri dizmişti onlar okyanus yokken ortada.
Oluyorduyken insan yaratıklarını getiren büyük birleşme
varlığın içine, onlar çenelerine kadar durdular ayakta
akıl suyunun içinde. Bir takım melekler yaratılışa karşı koyduklarında
güldüler ve el çırptılar Sufi şeyhleri kendi aralarında.

Maddilik olmadan önce, bilirlerdi onlar neye benzediğini
hapis kalmanın maddenin içinde. Olmadan önce gecenin gökyüzü,
onlar gördüler Satürn’ü. Olmadan önce buğday taneleri,
onlar tattılar ekmeği. Akıl yokken, onlar düşündü.
Anında önsezi, öz bilinçin en basit eylemidir onlara,
epifani olsa bile başkalarına.
Haylisi düşüncemizin geçmiştendir, ya da gelecekten.
Onlar özgürdür bunlardan.

Kazılmadan önce bir maden ocağı,
onlar hükmeder paralara.
Üzüm bağları yokken ortada,
onlar bilirler gelecekteki heyecanı. Temmuzda,
onlar hissederler Aralığı. Kesiksiz güneş ışığında,
Onlar bulurlar gölgeli yeri. “Fana’da”,
bütün cisimlerin eridiği
mevki, onlar ayırt eder cisimleri.

Çeviren: Vehbi Taşar












Gönderen: Vehbi 26 05 2007 - 19:27

SUFİ USTALARI-2
Mevlâna

Açık gökyüzü içer onların kendi etrafında dönen bardağından.
Güneş giyer onların cömertliğini altından.
İkisi karşılaştığı zaman, onlar değillerdir artık iki.
Birdir onlar ve altı yüz bin.
En yakın benzerliğidir onların okyanusun dalgaları,
rüzgâr onları bir yaptığı zaman,
bir çoğundan.

Bu güneşin başına geldi ve o dağıldı ışınlara.
Mevcuttur dairesi güneşin, fakat yalnız ışından bedenleri görürseniz,
olabilir şüpheleriniz.
Bir tekliktir ilâhinin kaynaşması insanla.
Çokluk, görünürdeki ışınlara ayrılma.

Dostlarım, biz yolculuk yapıyoruz beraberce.
Atın yorgunluğunuzu bir kenara. İzin verin bana göstereyim sizlere
bir minnacık güzellik noktasını ağza alınamayan.
Ben bir karınca gibiyim tahıl ambarına girmiş olan,
komik bir halde başı havada,
ve uğraşan yerinden oynatmaya
bir tahıl tanesini, aşırı derecede fazla
büyük olan.

Çeviren: Vehbi Taşar





Gönderen: Vehbi 26 05 2007 - 23:32

BİR MEKTUBUN İÇİNDEKİ ŞİİR
Mevlâna

Ölüm ortadan kaldırmadan verileni sana,
hediye et verecek ne varsa.

Gam çekmez hiçbir ölü insan öldüm diye. Matemini tutar yalnızca
yapmadığının. Ne diye bekledim? Ne diye yapmadım?
Ne diye ihmal ettim?

Düşünemem daha iyi bir danışma
göndermek için sana. Umarım
gider hoşuna.
Dilerim kalırsın kendi sonsuzluğunda.

Barışla.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Mevlânanın yazdığı 147 adet mektup kaybolmadan günümüze kadar gelmiştir. Birçoklarının içinde yukardakinde olduğu gibi mektup yazılırken bir araya konulan şiirler vardır.





Gönderen: Vehbi 28 05 2007 - 18:17

SELDEN ARTA KALAN
Mevlâna

Bir değildir bugünün tadı,
geçen güne ait olanla. Taşar bir tencere kaynarken.

Gece bekçisinin biri bağırır aşağıya merdivenden.
Gürültüyü patırdıyı duydunuz mu siz, dün gece, yedinci kattan gelen?

Satürn Venüs’e doğru döner
ve ona, “tellerini daha usulca çal,” der.
Boğanın sütü daha kırmızı akar.
Aslan vaktinden önce doğar gökyüzünden.

Garip işaretler, bir söz yüzünden,
ruhtan gelen,
bizim kavramlardan ve lâflardan kaçmamıza yardım eden.

Cevap veririm gece bekçisinin çağırışına ben,
Anlamlar bağlamanız gerekir sizlerin,
bu kaygı verici haller için.

Kurtarıldım ben avdan,
yakalamaktan ve yakalanmaktan,
bu süprüntülerin içinde rahatça dinlenmek için,
selden arta kalan, katışıksız
ve boş olan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 13, 14 ve 15 inci yüzyıllarda yaşayan bütün filozofların en önemli meraklarından biri Astronomi bilimiydi. Bu şiirde ve başkalarında da görüldüğü gibi Mevlâna gök cisimlerini, gezegenleri ve burçları çok iyi biliyordu. Ben iki yıl önce Mevlânadan yüz sene daha sonra yaşayan Timurlenk’in torunu Uluğ Beyin Buhara yakınlarındaki rasathanesini gezmeye etmiştim. Bu rasathanin duvarları Uluğ beyin bine yakın yıldızın yörüngelerini hesaplamak için kullandığı rakamlar ve denklemlerle doluydu.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 30 05 2007 - 03:19

ALÇAK GÖNÜLLÜ YAŞAMA
Mevlâna

Azaltmaz alçak gönüllü yaşama.
O doldurur tam tersine.
Daha basit bir kendiliğe dönmek geriye,
getirir bilgeliği.

Çocuğuna bir masal uyduruverdiğinde adamın biri,
o hem baba, hem de çocuk olur aynı zamanda,
birlikte dinleyerek hikayeyi,
başbaşa.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 31 05 2007 - 01:52

SABAH VAKTİNİN SUYU
Mevlâna

Öğreniriz biz bunu sarhoş bir kraldan
içki mahmurluğu ve midesi bulanaraktan uyanan,
iki şeyi arzulayan, içecek su sabah vakti için,
ve ‘bırakın o bir ozan tarafından getirilsin.’

Bir gelenek vardır söyleyen
varolmama şarabının bizi Allah-sarhoşu ettiğini.
Sarhoş edilerek bu şekilde
getiriliriz saf hale.

Vardır bir türlü ozan
onun şiir sanatı döken bu şarabı.

Ve başka bir çeşit ozan vardır isteten bize
kırmızı şarabı ve beyaz şarabı.
Aynı olabilir bile iki ozanın da adı.

Bak biçimin iç tarafına. Oku ruhunla
bu Mesnevi’yi. Bırak o getirsin sana
sabah vaktinin suyunu
ve ozanın bir tanesini.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 02 06 2007 - 14:47



ŞEKERİ ERİTEN
Mevlâna

Şekeri eriten, erit beni,
zamanı geldiyse.
Usul usul yap bir elin değişiyle, ya da bir bakışın,
Her sabah beklerim, ağarınca tanyeri. O zaman olmuştu
bundan önceki. Ya da yap ansızın
bir idamın infazı gibi. Ben
başka nasıl hazırlanabilirim
ölüme?

Bedensiz nefes alıp verirsin, civelek gibi.
Yas tutarsın, ve ben başlarım duymaya hafiflik hissi.
Beni kolunla uzakta tutarsın,
fakat uzakta tutulmak, içeri çekmektir beni.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 02 06 2007 - 22:26


SU ÇARKI
Mevlâna

Birlikte durun arkadaşlar
Dağılmayın ve uyumayın sakın.

Uyanık olmaktan yapılmıştır
arkadaşlığımız bizim.

Su çarkı su kabul eder,
döner ve onu hediye eder,
ağlayarak.

O bu sayede bahçede kalır,
oysaki başka yuvarlaklık
kuru bir nehir yatağının içinde yuvarlanır
ne istediğini sandığını araştırarak.

Burada durun, titreyerek, her anla beraber
bir cıva damlası gibi sizler.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 05 06 2007 - 04:16

BALMUMU
Mevlâna

Seni ve senin nasıl olduğunu gördüğümde,
Gözlerimi kaparım başkalarına.
Senin Süleyman mühürün için, balmumu olurum
bedenimin başından sonuna. Beklerim ışık olmaya.
İnançlarımdan vazgeçerim bütün konularda.
Kamıştan ney olurum nefesine

Sen içindeydin elimin.
Erişmeye çalıştım durdum bir şey için etraftaki.
Ben içindeydim elinin, fakat ben sürdürdüm sormayı
çok az şey bilenlerin sorduklarını.

İnanılmayacak kadar basit ya da sarhoş ya da divane olmalıymışım ben
gizlice girmek için kendi evime ve çalmak için parayı,
kendi penceremin üstünden tırmanmak için, ve almak için kendime ait olan sebzeleri.
Fakat artık yetti. O cahil avuçlamadan kurtuldum ben
çimdik atan ve buran benim gizemli kendimi.

İçimden gelir evrenin ve yıldızların ışığı.
Hilal şeklinde ayım kaldırılan tepeye
bayram kapısının üst direğine.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 08 06 2007 - 03:25

AŞKTIR GÜNEŞ
Mevlâna

Aşktır güneş. Aşık
güneşin çevresini dolanan bir benek.

Kımıldayan bahar rüzgârı dansetmek
her dalda, var olmayan ölmek.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 09 06 2007 - 14:55

İLKBAHAR İSA
Mevlâna

Yemek yedi ve uyuyakaldı hepsi.
Ev boşaldı.

Biz bahçeye çıkarız elmayı armutla buluşturmaya,
gül ve yasemin arasında
haberler taşımaya.

İlkbahar İsa. Kefenlerinden kaldırır ayağa
işkence çekerek ölmüş bitkileri.

Bir yaprak titreşir. Titrerim ben esintinin güzelliğinde
Türkistan’dan gelmiş ipek gibi.
Buhurdan körükler alevin içini.

Ruhül Kudüs esinti.
Ağaçlar Meryem Ana.
Bak nasıl kurnazca oyunlar oynuyor karı koca
elleriyle. Mermer gibi dalgalı incilerin bağcıkları
atılıyor aşıklara çaprazlama,
evlilik göreneğinin gerektirdiği gibi.

Konuşuruz biz şunun bunun hakkında. Yoktur rahatlama
bu dal budak salmış anların üstünde durmaktan başka.

Çeviren: Vehbi Taşar
9 Haziran, 2007 St. Petersburg, FL

Gönderen: Vehbi 10 06 2007 - 16:36

SESSİZLİK
Mevlâna

Öl bu yeni aşkın içersinde.
Senin yolun başlar öteki tarafta.
Ol gökyüzü.
Tutsaklık duvarına bir balta daya.
Kaç.
Birdenbire rengin içine doğmuş biri gibi çık dışarıya.
Yap bunu şu anda.
Kaplısın kalın bulutla.
Kenarından kay dışarıya.
Öl ve kımıldama. En emin işaretidir sessiz olma
ölmüş olduğunun.
Bir koşturmacaydı çılgınca
senin eski yaşamın.

Dili tutulmuş ayın on dördü
şimdi çıkıyor ortaya.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 12 06 2007 - 02:01

İLKBAHAR
Mevlâna

Gene menekşe baş eğer zambağa.
Gene, gül sıyırıyor sabahlığını.

Başka dünyadan gelmiş yeşil birileri,
çakırkeyif, meltem gibi, bir takım yeni budalalığın yanında.

Gene, dağın tepesinin yakınında
dağlalesinin tatlı hatları gözükür.

Sümbül resmi konuşur yasemine.
Barış sizinle olsun. Ve barış seninle olsun delikanlı.
Gel yürü benimle kırın içinde.

Dostlar buradadır su gibi, akarsuyun içinde,
sanki bir nilüfer çiçeği suyun üstünde.

Boynu halkalı güvercin gelir sorarak. “Nerede,
Can nerededir?” Bir tek notayla
bülbül gülü gösterir.

Birçok şeylerin kalması gerektir söylenmemiş çünkü vakit geçtir,
fakat yapmış olmadığımız ne sohbet varsa bu gece,
yarını bekleyecektir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 14 06 2007 - 02:25

LEĞEN
Mevlâna

Zamanı düşle sen olan nebzenin
geri döndüğü, geldiği yere.

Ailenin ciğerparesi gelir eve. Şarap,
sığmayan kadehlerin içine,
dağıtılır herkeslere.

Gözükür kırmızı bir ışıldama granit bir baş gösterme üzerinde,
ve birdenbire döner bütün uçurum yakut rengine.

Tan yerinde, ben yürüdüm bir keşişle birlikte
manastıra doğru onun yolu üzerinde.

Biz aynı işi yaparız dedim ona.
Çekeriz aynı çileyi.

O bana bir leğen verdi, ve ben gördüm ki
bunun gibidir ruhun şekli.

Şems ve gün ışığının aslı, yardım edin bana şimdi,
var olmaya var oluşun ortasında
bir ölçüde kendi içimde, ve bir ölçüde dışarıda.

Çeviren: Vehbi Taşar

14 Haziran, 2007
St Petersburg, Florida





Gönderen: Vehbi 16 06 2007 - 01:21

Kanada’lı şarkıcı Joni Mitchell’in “Her İki Taraftan Şimdi” isimli ünlü şarkısının sözlerini Türkçe’ye çevirirken aklımdan şunlar geçti.

Bu şarkıda anlatıldığı gibi bir şeye iki değişik yönden bakarak o şeyi bilmek mümkün değil. Fakat bir şeye dört beş ya da beş yüz yönden baksak onu bilmemiz mümkünmüdür acaba? Bana kalırsa bir şeye ne kadar çok yönden bakarsak o şeyin konusundaki ön yargılarımızı sağlamlaştırmaktan başka birşey yapmıyoruz. Bu yalnızca felsefede değil bilim alanlarında ve matematikte de doğru. Örneğin Öklid gibi herşeyin doğrusal geometriyle açıklanabilecek olduğunu düşünerek kendinize bir dünya yaratabilirsiniz. Ancak relativite gibi başka bir gerçek ortaya çıkıp bütün bu anlamış olduğunuzu zannettiğiniz şeyleri mutlaka değiştirecektir günün birinde. Bilim adamları bugün zerreler fiziğinde ve kuantum mekaniğinde, ya da astrofizikte bunu hergün görüyorlar.

Budistlerin bu konuya bakış açıları ilk bakışta Sufi’lerden değişik gibi gözüküyor. Budistler herşeyi hiç bir ön ya da art yargı olmadan o anda olduğu gibi kabul etmek için kendilerini eğitirler. Bunu hakkıyla yapabilmek Budistlerin kendi inançlarında erişebilecekleri en büyük başarı dır (Nirvana.) Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu meditasyon pratiğine başlar başlamaz anlamak mümkün.

Sufi’lerin de inançları bundan çok farklı değil. Sufi’ler herşeyin Allahtan geldiğine ve Tanrı tarafından yaratıldığına inandıkları için yukardaki paragrafta anlattığım gayeye erişmek onlar için Tanrı’yla birleşmek ve Allahla bir olmakla aynıdır.

Buna rağmen Mevlânanın şu şiiri çok ilginçtir ve bu iki felsefenin birbirlerine ne kadar yaklaştıklarını gösterdiği için buraya koyuyorum.

Saygılarımla,
Vehbi

BOSTAN
Mevlâna

Bostana gel baharda
Işık var, şarap var, sevgililer var burada
narçiçeklerinin içinde.

Sen gelmezsen eğer, değildir bunlar önemli.
Sen gelirsen eğer, değildir bunlar önemli.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 06 2007 - 15:02

ARZU EDİLEN BİR ŞARKI
Mevlâna

Şarkısın sen, arzu edilen bir şarkı.
Kulağın içinden git merkeze doğru,
göğün olduğu yere, rüzgârın olduğu yere,
dilsiz bilmenin olduğu yere.

Tohumlar koy oraya ve ört üstlerini.
Bıçak ağızları filiz verecek
işini gördüğün yerde.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 19 06 2007 - 02:39

YUSUF
Mevlâna

Bu çağın en yakışıklı adamı, Yusuf geldi,
bir yengi sancağı dalgalandırarak bahar çiçeklerinin üzerinde.

İşi ölüyü uykudan uyandırmak olanlarınız sizlerin aranızda,
kalkın ayağa. Bir iş günüdür bu.

Aslanları avlayan aslan yayılır çayırın içersine.
Bitmiştir dün ve bir gün daha öncesi.
Şimdinin güzel sikkesi bastırılır elinizin içersine.

Başla vurmaya davula.
Söylediğimiz herşey doğru, Dost konusunda.
O güzelliğin uysallığı huzursuz kılar bütün dünyayı.

Yay aşk cübbeni ortalığa,
dokuzuncu düzeçten aşağıya eleneni yakalamaya.

Kalbin kapalı kalmış bir sandığın içersinde, aç onu,
çünkü Dost giriyor sana.

Sizler ayaklar, dans etmenin zamanı.
Yaşlı adamdan konuşma.

O gençtir bir daha. Ve geçmişi
ağza alma. Anlıyormusun bunu?
Canan burada.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 06 2007 - 02:11

ERDEMİN İÇİNDE NASIL HAREKET ETMELİYİZ -1
Mevlâna

Bizim suyumuz burada
pislikle doymuş hale gelince,
geri götürülür asıl suya, okyanusa.

Aldıktan sonra bir yıl yıldız ışığı,
geri döner su, yeni giysilerle, hışımla yürüyerek ileriye.

Sen nereye gittin peki? Paklığın okyanusu içersine.
Hazırım ben şimdi daha çok temizlik işine.
Eğer olmasaydı kirletici madde, ne yapardı su?
O görkemini gösterir ne kadar iyi temizlediğiyle bir yüzü,
ve başka niteliklerle de onun yanında,
çimeni büyütme yönteminde
ve bir gemiyi karşıdan karşıya kaldırmasında başka limana.

Yavaşladığı zaman nehir çamurun ağırlığıyla
ve doğru yoldan sapmayla, artar onun kederi ve başlar dua etmeye,
Tanrı, senin bana verdiğini, verdim ben başkalarına.
Varmıdır daha çoğu? Verebilirmisin bana daha fazla?

Bulutlar yukarı çeker suyu yağmur olmaya;
Okyanus geri alır nehri kendinin içersine.

Bu demektir ki
bizim sık sık yenilememiz gerekir kendimizi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 21 06 2007 - 03:05

ERDEMİN İÇİNDE NASIL HAREKET ETMELİYİZ -2
Mevlâna

Bize nasıl yardım edildiğinin hikayesidir su.
Sıcak hamamlar hazırlar bizleri ateşe girmeye.
Yalnız semenderler girebilirler içeri dosdoğru
olmadan bir arabulucu, semenderler ve İbrahim, Allahın elçisi.

Geri kalanlarımıza sudan kılavuzluk gerekir.
Tatmin olmak Allahtan gelir,
fakat oraya ulaşmanız için sizlerin, ekmek yemeniz gerekir.

Güzellik var olmaktan gelir,
fakat bedenlerinin içinde olanların bizim aramızda
bir bahçede yürümesi gerekir onu duyumsamaya.

Bu beden ortamı gittiğinde, göreceğiz biz dosdoğru
yaşayan ışığı, göğüs kafesinde.

Gösteriyor bizlere suyun nitelikleri
erdemin içinde nasıl hareket edilmesi gerektiğini.

Çeviren: Vehbi Taşar



Gönderen: Vehbi 21 06 2007 - 10:59

DÖNEN BİR GECE
Mevlâna

Bu an, bu sevgi içimde dinlenmeye gelir,
bir varoluşun içinde bir sürü varoluşlar.

Bir buğday tanesinin içinde bin deste ekin istif edilir.
Dikiş iğnesinin deliğinde, dönen bir gece yıldızlardan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 22 06 2007 - 02:55

DALGIÇ GİYSİLERİ
Mevlâna

Sen bizimle oturuyorsun şimdi,
fakat dışardasın aynı zamanda,
yürüyerek bir tarlanın içinde şafakta.

Sen avladığımız hayvansın kendin
bizimle ava geldiğin zaman.

Bedeninin içindesin sen
bir bitkinin katı olduğu gibi yerin içinde,
fakat rüzgârsın sen gene de.

Dalgıç giysilerisin sen
sahilde içi boş yatan.
Balıksın sen.

Bir çok ışıltılı iplikler vardır içinde okyanusun
ve bir çok koyu renkli iplikler damarlara benzeyen
bir kanat kaldırıldığı zaman görülen.

Senin gizli saklı kendin bunların içinde akan kan,
bu damarlar ud telleri,
okyanus musikisi yapan,
acıklı ağızlarından değil kıyıya çarpıp çatlayan
dalgaların, fakat seslerinden,
var olmayan kıyıların.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 06 2007 - 01:20

BİZİM YAKINLIĞIMIZ
Mevlâna

Dost, budur bizim yakınlığımız.
Ayağını koyduğun her yerde
beni hisset altındaki sertlikte.

Nasıl görmem seni ben bu sevgiyle,
senin dünyanı görürüm de?

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 23 06 2007 - 13:08

DİRİLİŞ GÜNÜNDE
Mevlâna

Diriliş gününde tanıklık eder bedeniniz size karşı.
Elleriniz der ki ben para çaldım.
Dudaklarınız, ben alçaklık yaptım.
Ayaklarınız, gitmemem gereken yerlere gittim.
Üreme organlarınız, “ben de.”

Kanıtlayacaklardır onlar yalvarışınızın iki yüzlü olduğunu,
izin verin açıkça konuşulsun bedenin yaptıkları şimdi,
siz bir söz etmeden,

dediği gibi bir öğrencinin,
hocasının ardından giden, “Beriki
benden daha açıkça bilir hali.”

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Mevlânanın hümanizminin herhangibir dinin ya da doktrinin inançlarının ötesine gittiğini açıkça belirten bu şiirde Mevlâna ellere, ayaklara, dudaklara, ya da cinsel organlara şunu bunu yapmayın, ya da günah işlemeyin demiyor. Yalnızca yaptıklarınızı şimdi, yani yaptığınız anda, kendi kendinize hiç bir söz bile etmeden kabullenin, affedilmek için kıyamet gününe kadar beklemeyin diyor. Bunun da nedeni ilk önce sizin kendi kendinizi affetmeniz gerek. Fakat affedildiğinizi hissetmek için bir “hoca” benzeşmesi var. Bu hoca elbette Tanrı olabilir, yaşayan bir “hoca” olabilir, ya da Budizm’de olduğu gibi Buda, yani sizin kendi kendiniz olabilirsiniz.

Saygılarımla,

Vehbi



Gönderen: Vehbi 24 06 2007 - 15:09

ŞİMDİDEN ALTTA
Mevlâna

Geç kalmış kendi başıma, kayığın içindeyim yalnız başıma,
ne ışık ne de toprak var hiçbir tarafta,
bulut örtüsü de kalınca.

Uğraşırım güç bela suyun yüzeyinde kalmaya,
gene de şimdiden altta
ve yaşıyorum okyanusun kapsamında.

Çeviren: Vehbi Taşar

24 Haziran Pazar, St Petersburg, FL.




Gönderen: Vehbi 26 06 2007 - 03:59

BUGÜN
Mevlâna

Bir gün değildir bugün sorular sormak için.
Bir gün değildir bugün üstünde hiçbir takvimin.

Bugün bilincindedir kendi kendisinin.
Bir sevgilidir, ekmek ve nezakettir bugün.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 26 06 2007 - 15:05

Ben rüyâlara inanan bir kişi değilim. Hatta hiçbir batıl inancım olmadığını da söyleyebilirim. Yalnızca önümden kara kedi geçerse başıma kötü birşey gelecek diye korkarım! Fakat, bu yüzden başıma kötü birşey geldiğini de hiç hatırlamıyorum.

Dün gece yukardaki şiiri çevirip son derece güzel bir uykuya yattıktan sonra sabahleyin saat üçte bir rüyayla uyandım. Mevlânayı daha önce de rüyada gördümse de, daha önce hep bir minderin üzerinde resimlerde olduğu gibi oturuyordu. Fakat bu defa benim bu şiirleri herzaman yazdığım küçük dizüstü bilgisayarın olduğu masanın yanına geldi. Beyaz bir gömlek ve siyah bir hoca cüppesi giyinmişti ve sandalyemin yanında dikilip parmağıyla bu şiirin en son satırına işaret ederek, “bu doğru değil” dedi ve bana doğrusunu söyledi.

Sabahın üçünde aniden bu rüyadan uyanıp hemen bilgi sayarın olduğu masaya gittim ve Coleman Barks’ın kitabını açıp şiirin İngilizce’sine bir kez daha baktım ve benim çevirimin Mevlâna’nın dediğinden daha doğru, hatta belki daha bile güzel olduğunu gördüm! Ancak bu şiiri ben yazmış olmadığım için bu düzeltmeyi gene de yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Eğer bu rüyalardan bir tane daha görürsem bu şiirleri İnternette basmaktan tamamiyle vazgeçip bir kitap basmaya hazır oluncaya kadar bekleteceğim.

Saygılarımla,

Vehbi


BUGÜN
Mevlâna

Bir gün değildir bugün sorular sormak için.
Bir gün değildir bugün üstünde hiçbir takvimin.

Bugün bilincindedir kendi kendisinin.
Bir sevgilidir bugün, ekmek ve nezaketten.

Çeviren: Vehbi Taşar


Gönderen: Vehbi 27 06 2007 - 03:15


NİMET
Mevlâna

Olmayı isterim.
çıplak ayağının yürüdüğü yerde,

adım atmadan önce
yere bakarsın diye belki. Arzu ederim
ben o nimeti.

Çeviren: Vehbi Taşar




Gönderen: Vehbi 27 06 2007 - 03:28

Bu sayfayı okuyanlar arasında hayli İngilizce bilen olduğunu sanıyorum. Bu yüzden son iki şiirin İngilizcelerini de aşağıya koyuyorum. Benim rüyâ hikayesinden sonra belki de ilgilenenleriniz olur. Şunu da söyleyeyim ki muhtemelen yaptığım bu çeviriler sayesinde senelerdir ilk defa olarak Türkçe bir rüya gördüm!

Saygılarımla,
Vehbi

THIS DAY

This is not a day for asking questions,
not a day on any calendar.

This day is conscious of itself.
This day is a lover, bread and gentleness.

BLESSING

I want to be where
your bare foot walks,

because maybe before you step,
you will look at the ground.
I want that blessing.





Gönderen: Vehbi 27 06 2007 - 11:27

KAÇINILMAZLIK
Mevlâna

Komutan gördüğü zaman kızı
hemen aşık olur ona
Halife gibi.

Gülmeyin buna.
Onun sevgisi evrensel sevginin bir parçasıdır aynı zamanda,
o olmasaydı gelişmezdi dünya.

Çekilir cisimler cansızlıktan bitkilere
doğuştan ruha sahip olan kendilerimize
her bir sevginin kaçınılmazlığı içerisinden
kusursuzluğa gelmek isteyen.

Çeviren: Vehbi Taşar

Powered by Invision Power Board
© Invision Power Services