Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

 
Reply to this topicStart new topic
> Köşe Yazıları , Söz Uçar ..., Yitip gitmesinler diye ...
a.şahin fidan
mesaj 16 05 2007 - 10:33
İleti #1


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



Kürtçe konuşan Türk olamaz mı?

Fransız "Le Figaro" gazetesinde dün "PKK'nın hedefindeki Kürt aydınlar" başlığıyla Diyarbakır çıkışlı bir haber yayınlandı. Haber Kürt yazar Mehmet Uzun'un Türkiye'yi terk etmeye karar verdiğini duyuruyordu. Uzun'un kararı iki dayatma arasında sıkışan milyonların trajedisini yansıtıyor..

Mehmet Uzun, Batı'da "Modern Kürt edebiyatının kurucusu" diye tanımlanıyor. Romanlarını Kürtçe, denemelerini ise üç dilde yazıyor: Kürtçe'nin yanı sıra Türkçe ve İsveççe.
56 yaşındaki Uzun, 1972'de bölücülükten hapse mahkum oldu. Kitaplarını Kürtçe kaleme aldığı için. Çıkınca İsveç'e gitti. 12 Eylül'den sonra vatandaşlıktan atıldı. Türkiye ancak 1992'de ona haklarını geri verdi, yurttaşlığa kabul etti. Ama birçok kitabını da "bölücülük" iddiasıyla yasaklamaya, toplatmaya kalkmaktan vazgeçmedi. Her girişim mahkemelerce durduruldu.
Uzun 28 yıl sonra eşi ve iki çocuğuyla vatanına döndü. Batı'da çok yankı uyandıran bu kararının nedenini şöyle anlattı: "Geçen zaman içinde Türkiye çok değişti. Bazı engellere ve tepkilere rağmen Avrupa ülkesi olma yolunda ilerliyor. Benim gibi aydınların da bu sürece katkıda bulunmaları gerekiyor."
Ama ne yazık ki, Uzun yeniden İsveç'e dönüyor. PKK'yı kastederek "Kürtler 20 yıldır yanlış yapıyor" deyince, 250 kişilik infaz listesine alındığı iddiaları yayıldı. Hem de en başa yazılmıştı adı. O da "Ciddi bir neden olmadan tanınmış bir yazar öldürülecekler listesine alınmaz" diyerek çareyi çekip gitmekte buldu.
Uzun'un zorunlu göçü hepimizi düşündürmeli. Çünkü iki köktenci milliyetçilik arasındaki incecik ipte ayakta durmaya çalışan milyonların trajedisini anlatıyor bize.
Bir yanda "Kürt değil Türksün" dayatmasıyla asilimilasyona zorlayanlar.
Öbür yanda "Sen Kürtsün, tüm taleplerini bu kimlikle seslendirmek zorundasın" dayatmasıyla ayrılıkçılığa sürüklemek isteyenler.
Oysa ezici ama sessiz çoğunluk bu tercihlerin ikisini de reddediyor. Türklüğü ulusal, Kürtlüğü kültürel kimlik olarak kabullenen bu büyük kitle asilimilasyon değil, gönüllü entegrasyon çizgisi nde sımsıkı duruyor. Tek isteği, kültürel kimliğinin ifadesi olan diline karışılmaması.
Uzun işte bu çoğunluğun cesur sözcüsüydü. "Kürtler haklarını uygun ve uygar bir zeminde istemeli. Türkiye için çalışmalı, barıştırıcı ve birleştiri olmalı. Benim için önemli olan Kürt'ün hakkı, hukuku ve kendini ifade özgürlüğüdür" diyordu.
Onun özellikle "Dili yasaklamak bölücülüktür" uyarısını, daha doğrusu çığlığını hiç unutmayacağız.

Bir mektup ve bir yazı

O çığlığı geçenlerde İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesi Dr. Baskın Oran'ın bir yazısında da duyduk. Yurt dışında çalışan bir Kürt genci ona gönderdiği mektupta bakın neler anlatıyor:
"Tatile geldiğimde gördüm ki ailem çanak anten almış. Arada bir de Roj TV'ye bakıyorlar. Askerlerin ölüm haberleri verildikçe annem PKK'lılara kızıyor, askerlere acıyor. Bir böyle, iki böyle... Dayanamadım, 'Niye o zaman bu tv'ye bakıyorsun' diye sordum. 'Kürtçe müzik ve Kürtçe konuşma için' dedi. Annemi ve annem gibileri PKK'nın televizyonuna mahkum edenler, bu ülkeye iyilik yaptıklarını düşünüyorlarsa yanlış yoldalar."
Aynı tespiti Kürt aydını Musa Anter de yapmıştı. Neredeyse yarım yüzyıl önce. Anter'in 1958'de Diyarbakır'daki İleri Yurt gazetesinde yayınlanan bir yazısını aktaralım:
"Kürtçe cümleler serpiştirdiğim her yazım dava konusu oluyordu. Duruşmaların birinde asliye ceza yargıcı 'Musa Bey, ne diye Kürtçe yazıyorsunuz' diye sordu. Ben de 'Hakim bey, İstanbul'da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyorlar. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazeteler de çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak' dedim. Hakim 'Efendim onlar azınlık' dedi." Musa Anter'in yanıtını merak ediyor musunuz? Buyurun:
"Benim bir azınlık kadar hakkım yoksa, böyle çoğunluğu ne yapayım?"



28,8,2005 sabah Erdal şafak
Go to the top of the page
 
+Quote Post
İltihap
mesaj 16 05 2007 - 17:36
İleti #2


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 2,738
Katılım: 09 04 05
Nereden: kaleyi karşıdan gören bir yer
Üye No: 1,226



Demek ki Baskın Oran çok mühim birisi.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
a.şahin fidan
mesaj 17 05 2007 - 08:33
İleti #3


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



" KöşeKadısına " sormalı ... kanımca ... wink.gif
Go to the top of the page
 
+Quote Post
a.şahin fidan
mesaj 22 05 2007 - 14:39
İleti #4


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



Milliyetçilik ve vatanseverlik


TÜRKİYE'de son yıllarda gittikçe daha fazla ve daha etkin şekilde sesini duyuran milliyetçilik dalgasının gerçek siyasi güç olarak ne ifade ettiği konusunda değişik fikirler var.

Bazılarına göre bu dalga artık en yüksek noktasına erişmiştir, bundan sonra zayıflayacaktır, bugün seçim olsa milliyetçilik cereyanını temsil eden partilerin geçen seçimlere nazaran çok daha fazla oy almaları beklenemez. Bu görüş büyük olasılıkla doğrudur. Fakat aşırı sağdan ve aşırı soldan beslenen, hatta dini bağnazlıkla da bazı alanlarda örtüşen radikal ve çatışmacı milliyetçiliğin gücünü sırf seçim potansiyeli açısından ölçmek hatalı sonuçlara götürür.

***

Milliyetçilik cereyanı, bugün, toplumun bir ölçüde eğitim sisteminden de kaynaklanan kalıp fikirlere yatkınlığından yararlanarak, negatif bir model yaratmıştır. Sadece ABD'ye değil, fakat aynı zamanda bütün Batı'ya karşı kuşku ve husumet duyan, AB üyeliğini reddeden, içine kapanık, ekonomide devletçi ve otarşik, yabancı düşmanlığını ve hatta antisemitizmi benimseyen, dış politikasına rasyonel milli çıkar algılamalarına göre değil, fakat vehimlerin etkisi altında yön veren bir Türkiye modeli. Bu modelin uygulanması ihtimali olmasa bile, hükümet politikalarını engellemekten bugün bile geri kalmadığını gözlemliyoruz.

***

Türkiye'de en fazla okunan kitaplar, en fazla izlenen televizyon dizileri ve seyirci rekoru kıran filmler kamuoyunu mu etkiliyorlar, yoksa zaten mevcut bir ruh halini mi yansıtıyorlar? Galiba her ikisi de var. Alın "Kurtlar Vadisi Irak" filmini. Siyasi mesajından soyutlanırsa başarılı bir Rambo filmi. Fakat heyecanla alkışlanan politik temasında Türk ve Müslüman olmayanlara karşı nefret, bol bol da kendine tapınma var. Milliyetçi hareketin ideologlarının geniş ölçüde dezenformasyona başvurduklarını da biliyoruz. Örneğin rahatlıkla Türkiye topraklarının %10'unun yabancılara satıldığını iddia edebiliyorlar ve arkasından bu toprakların gerekirse kanla geri alınması çağrısını yapıyorlar. Gelin görün ki şimdiye kadar yabancılara satılan gayrimenkullerin kapsadığı alan Türkiye'nin yüzölçümünün ancak %0,035'i. Aynı ideologlar AB üyeliğine karşı cephe alırken AB'nin Türkiye'ye Sevr Antlaşması'nı dayatmak amacını güttüğünü ileri sürebiliyorlar. Bu iddia Atatürk'e büyük haksızlıktır, onun Sevr'i ebeddiyen gömdüğünü kabul etmemektir. Türkiye'nin gücünü küçümsemektir.

Tabii bazı ancak gülümseme ile karşılanabilecek korku senaryoları da üretiliyor, Pontus'un yeniden kurulması gibi. Bu iş nasıl başarılacak, izah eden yok. 20 yılda 8.000 Türk'ün Protestan olmasını bir milli güvenlik tehdidi şeklinde görmek de marazi bir saplantıdan başka ne olabilir.

***

Milliyetçilik, vatanseverlik ile özdeşleştirildiği için kutsallaştırılabiliyor. Oysa ikisi arasında fark var. Vatanseverlik çatışmacı değildir. Ülkesine bağlılıktır, onu yüceltmek ve onu savunmak amacına yöneliktir. Milliyetçilik ise kolaylıkla ifrada, şovenizme ve saldırganlığa dönüşen bir cereyandır. Irkçı milliyetçilik sayısız savaşlara ve katliamlara neden olmuştur. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand boşuna "milliyetçilik savaştır" dememişti. Albert Einstein'ın söylediği de yanlış değil: "Milliyetçilik bir çocuk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır." Atatürk bize dünyaya açık olgun bir vatanseverlik aşılamak istedi. Hırçın ve inzivacı bir milliyetçilik değil. Bunu unutmayalım.

İlter TÜRKMEN (hürriyet ,18 şubat 2006 )


İlter Türkmen (d. 1927, İstanbul) Türk diplomat. Galatasaray Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Okulu mezunu. 1949'da girdiği Dışişleri Bakanlığı'nda çeşitli görevler aldı; 1968'de Atina Büyükelçiliği, 1972'de Moskova Büyükelçiliği, 1975'de Birleşmiş Milletler nezdinde Daimi Temsilci görevlerinde bulundu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi'nden sonra kurulan Bülent Ulusu hükümeti'nde Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

1983'de Birleşmiş Milletler Cenevre Daimi Temsilcisi, 1985'de Birleşmiş Milletler New York Daimi Temsilcisi, 1988'de Paris Büyükelçisi olarak görev yapmış ve 1991'de emekli olmuştur.1995 genel seçimlerinde MHP'den İzmir milletvekili adayı olmuş fakat seçilememiştir. Halen Hürriyet Gazetesi'nde dış politika yazıları yazmaktadır.


alıntı ;vikipedi ,özgür ansiklopedi



Go to the top of the page
 
+Quote Post
a.şahin fidan
mesaj 09 06 2007 - 00:03
İleti #5


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



Zahidem


Kırşehir'de yerel "çiğdem" gazetesinin matbaasında oturmuşum. Milliyet TIR'ı için yazı yazmaktayım. Mürekkeple karışık metal kokusunun ortasında eski matbaa makineleri duruyor gazeteciliğin hatıra heykelleri gibi. Yazıya eklemek için çalışanlara o kadar sık soruyorum ki Neşet Ertaş'ın söylediği türkülerin sözlerini, nihayet anlatmaya başlıyorlar ünlü "Zahidem" türküsünün hikayesini...
* * *
"Zahidem/ Kurbanın olam/ Ne olacak halim? / Yine bir laf duydum/ Kırıldı belim/ Gelenden gidenden haber sorarım/ Zahidem bu hafta oluyor gelin"
Kırşehir'in köylerinden birinde Arapoğlu diye bilinen bir genç Zahide'ye aşık olur. "Aşk nedir?" diye sorulunca Aşık Veysel'in verdiği cevaptaki gibi "Oğlan sever. Kavuşamazsa aşk olur". Zahide'yi vermezler. Zaman geçer, iki genç de başkalarıyla evlenir. Arapoğlu gurbete gider. Türkü devam eder:
"Ezeli de deli gönlüm ezeli / Çiçek Dağ'da döktüm ona gazeli/ Dolaştım alemi gurbet gezeli / Bulamadım Zahidem'den güzeli"
Yıllar geçer aşk küllenmez. Arapoğlu "Zahidem" türküsünü yakar.
Türkü yayıldıkça aşklarını da herkes duyar. Gel zaman git zaman bir gün Zahide ölümcül bir hastalığa tutulur, artık ihtiyarlamıştır. Ölüm döşeğinde olduğunu anlayan tanıdıkları onunla helalleşmeye giderler. Arapoğlu da zorla ikna edilir ve Zahide'nin ölüm döşeğinde aşıklar artık iki ihtiyar olarak buluşur. Zahide herkese hakkını helal eder. Sıra Arapoğlu'na gelince:
"Sana hakkımı helal etmem Arapoğlu. Sen beni almadın. Sonra türkü yakıp beni elÉleme rezil ettin. Sana hakkımı helal etmem!"
Zahide o gün ölür. Arapoğlu ise herhalde acısına dayanamayarak ertesi gün. Zahide'yi bir caminin bahçesindeki mezarlığına gömerler. Akrabaları Arapoğlu'nu Zahide'nin yanına gömmek ister; bari öte dünyada kavuşmuş olsunlar diye. Zahide'nin ailesi bu kadarcığını bile kabul etmez, Arapoğlu başka bir caminin bahçesindeki mezarlığına gömülür. Aşıklar ölür ama yasak devam eder. Hatta öyle ki, yıllar sonra birileri çıkıp, bu hikayeyi duyup film yapmak istediğinde bile Zahide'nin ailesi izin vermez:
Yasak aşk, kurbanları öldükten sonra bile tehlikelidir!
Zahidem türküsünün son sözleri şöyledir:
"Gurbet ellerinde esirim esir/ Zahidem, kurbanım, hep bende kusur/ Eğer baban seni bana verseydi /Yetmez miydi bize el kadar hasır"
* * *
Neşet Ertaş'ın geçtiğimiz günlerde Kılavuz dergisinde bir röportajı yayınlandı. "Aşık olmadan adam olunmaz" gibi bir cümlesi vardı ustanın. O da Kırşehirliydi. Biz Kırşehir'e vardığımızdan bir gece önce yıllar sonra kendi şehrinde konser vermişti. Pazar günü, sabahın köründe Milliyet TIR'ının başına gelen polislere konseri sorduğumda ilk cümleleri şu oldu:
"Usta, Zahidem'i okudu!"
Acaba o gece Neşet Ertaş'tan Zahidem'i dinleyip gözleri dolanlardan kaçı yasak aşka cesaret ederdi?

Ece Temelkuran

Milliyet Gazetesi - 12 .09.2003
Go to the top of the page
 
+Quote Post
a.şahin fidan
mesaj 19 11 2010 - 15:47
İleti #6


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



Hüzün ve belanın şehri

SIRRI SÜREYYA ÖNDER
15/11/2010- radikal

Ahmet'i yitirmemizin 10. yılı. 2 gün sonra da 18 Kasım, Seyit Rıza'nın katlinin 73. yılı... Bu yoksul halkın koçlarıdır onlar.


Aslı Kerb-ü beladır; kerb hüzün demektir belayı siz de bilirsiniz.
Kerbela, İslam’ın yoksul elinden alınıp, zenginin insafına rehin edildiği yerdir.
Nasıl ki modernite masumiyetini, toplama kampı bacalarından tüm Avrupa’ya insan külleri yağarken yitirmişse, İslam da Kerbela’da benzer bir akıbete uğramıştır.
Öyle olmasaydı, peygamber torununa hiç kılıç vurulur muydu?
Özü servet ve iktidar hırsıdır. O günün Emevisini bugünün Amerikası olarak hayal edebilirsiniz.
Kerbela, o günden beri bütün yoksulların ruhuna transfer olmuş bir travmanın adıdır.
Dersimli, Seyit Rıza, Kerbela’da katledilen masumların soyundan geliyordu.

“Evlad-ı Kerbelayık, bigünahık...”
Siz bilir misiniz, Dersim’de ateş su ile söndürülmez. Suyun da bir canı olduğu ve ateşe dökülünce canının yanacağı düşünülür. İşte suyun bile canına hak, hatır gözeten bu coğrafya baştan sona, kurduyla, kuşuyla ateşe verildi.
Düzmece bir mahkeme ile bilmedikleri bir dilde yargılandılar. Çoğunun asılmasına karar verilen duruşma bittiğinde ‘idam tunne’ diyerek, yani idam yok sanarak birbirlerine sarılıyorlardı. O kadar Türk değildiler, o kadar Türkçeyi bilmiyorlardı...
Yargılananlara iddianame ve avukat verilmemiş, Seyit Rıza’nın yaşı, asılabilsin diye 80’den 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e yükseltilmiştir.
Bu yaş operasyonuna tanıklık eden yalancı hain Muhundulu Hüseyin’dir ve yaşı Seyit Rıza’nın oğlundan bile küçüktür. Bu ismi aklınızda tutun.
Kürtler bugün KCK davasında, anadilde savunma isterken çağrışım hafızalarında nelerin olduğunu bilin, kolayından sövmeyin.
“Dersim’e sefer olur, zafer olmaz!”
Seyit Rıza böyle dedikten sonra asılacağı meydana götürülürken bir tek şey diledi cellatlarından: “Beni oğlum Resik Hüseyin’den önce asın.”
Önce gözünün önünde oğlunu astılar. O da darağacına giderken, “Ben sizin yalan ve hilelelerinizle baş edemedim bu bana ders oldu. Ama sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” dedi. Kendi sandalyesini kendisi tekmeledi.
Cesedinden bile korktular. Cansız bedenini yakarak küllerini bilinmeyen bir yere gömdüler. Şimdi Dersim’in her yeri, akan suyu, taşı toprağı, kurdu kuşu Seyit Rıza...

“Hoş çakal iki gözüm hoşçakal”
Ahmet Kaya sadece Dersim’in damadı değildi. Ruhunun ve acılarının da ozanıydı. Munzur’a yakılan en güzel türkülerin sahibi, seslendireni oldu. Bilmedikleri bir dilde asılan kardeşlerinin hatırına bir türkü söylemek istedi. Gurbete mahkûm edip, kahrından öldürdüler.
O gece o lanet salonda olup da bedenini Ahmet’e siper etmeyen Kürt kökenli herkes Muhundulu Hüseyin’dir.
Çatal, tabak fırlatırken köpüklü ağızlarıyla hamasi marşlar söyleyen herkes, Hz. İsa’yı öldürmeye gelen askerlere öperek işaret eden Yehuda’dır.
Kendisi gurbette sürgüne mahkûmken yalan manşetler atarak kinlerini kusan herkes kalleştir.
Hiçbirinin mezarında ot bitmesin! Bu dünyada murad almasınlar.
Yarın bayram, Kurban Bayramı...
Ahmet’i yitirmemizin 10. yılı.
2 gün sonra da 18 Kasım, Seyit Rıza’nın katlinin 73. yılı...
Bu yoksul halkın koçlarıdır onlar. Koç başı bıçak içindir, egemenlere ve zalimlere verdiğimiz kurbanlardır onlar.
Kurban Bayramınız kutlu olsun.


* Seyit Rıza, yargılanırken ve idama giderken, mahalli giysileri, sarığı çıkartılmış, bir memurun fötr şapkası ve ceketi zorla giydirilmiştir.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
a.şahin fidan
mesaj 18 02 2011 - 10:26
İleti #7


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 433
Katılım: 20 04 07
Üye No: 3,606



Ölü mü denir şimdi onlara?

SIRRI SÜREYYA ÖNDER

14/02/2011-Radikal

Elmas Eren, 20 Kasım 1980'de gözaltında kaybedilen oğlu Hayrettin'i devlete, devlet de dönüp ona soruyor


Benim için Radikal gazetesi demek Yıldırım Türker demektir bir bakıma.
Bulunduğu her yeri onurlandıran, “Dünya dönüyorsa biraz da onun yüzü suyu hürmetinedir” diye anılan insanlardandır.
Tozun dumana, çığlığın kana karıştığı uğursuz 1995 yılında, Expres dergisinde bir dizi röportajı yayımlandı Türker’in.
Gözaltında zorla kaybedilenlerin izini sürüyordu. Metis Yayınları bu çalışmayı ‘Onu Unutma’ ismiyle kitaplaştırmıştır.
Dicle Haber Ajansı öncülüğünde Saadet Yıldız tarafından yayına hazırlanan ve başlıktaki Edip Cansever dizesini ad olarak seçen çalışma da ‘geriye kalanların’ özellikle de kadınların öykülerini anlatmakta.
Bu iki çalışmayı da bilmeden atıp tutanlara okutmak gerekir.
Yıldırım Türker, 20 Kasım 1980 günü gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’i anlatırken,
“Kayıp aileleri arasında en çok onun anası, güzel Elmas Hanım’ı dinlerken ürktüm... Bu binbir acıyla kurulabilmiş olan dengeyi bozmaktan, bu hayatı yaşanabilir kılan üslubu incitmekten korktum” diyor.
Yıldırım Türker, Eren ailesinin kapısını çalan ilk gazeteci olduğu zaman, Hayrettin kaybedileli 15 yıl olmuştu.
Ben de ondan 15 yıl sonra, ortak utancımız omuzlarımda, aynı korkuyla “Bari incitmeyelim” duygusuyla kapılarını çaldım.

Atı kaybolanın kulağından at sesi gitmez

Bu söz, bir Çerkez atasözüdür. Çerkezler soylu bir millettir. Tüm canlıları evlatları nazarıyla görürler. Evlatlarını aşikârane sevmemeleri belki biraz da bundandır.
Aslen Çerkez olan Eren ailesine Setenay ve Işıksu isminde iki güzel evlat daha katılmış. Elmas ana, biraz da bu torunlar sayesinde halen aynı güzellikte. Bir seferberlik zamanı kadını gibi yol gözleyip duruyor.
Şimdilerde başarılı bir gazeteci olan küçük oğlu Faruk ve yitik oğlu Hayrettin’in küçüklüklerini anlatırken
“Makinayla saç tıraşı olmuş çocukların saçını okşamayı çok severdim. Ayıp olmasın diye fazla sevemedim. Ah keşke biraz daha sevseymişim, Hayrettin’in sesi, gülümsemesi kulaklarımdan gitmiyor” diyor.
Bir parça kalbiniz varsa, anılar ve hatıralarla dolu bu evde, siz de o sesi duyabilirsiniz.

Turuncu Murat 124

Çerkezler, yeryüzünde hapishanesi olmayan tek millettir. Edep ve doğruluğa büyük önem verirler. Bundan ayrı düşenleri içlerinden uzaklaştırmak gibi bir yaptırımları vardır ki bilene en büyük hapishaneden daha büyük bir zulümdür.
Elmas Ana “Hayrettin daha şuncacık çocukken bile yaptığı işi yüksünmeden kabul eder, yapmadığını da öldürsen kabul etmezdi” diyerek anlatıyor evladını.
“Mutlaka işkencede yapmadığı bir işi kabul etmesini istemişlerdir Hayrettin’den.. O da kabul etmeyince kıymışlardır evladıma” diyor, evladını iyi tanıyan bir ananın güveniyle.
Yoksul babası Kemalettin Eren, emekli olduğunda gecekondularını yaptıracağı yerde oğluna turuncu rengi bir Murat 124 otomobil almış. Hayrettin araba kullanmayı çok sevdiğinden kıramamış.
Otomobiliyle bir arkadaşına ev ararken gözaltına alıp Karagümrük Karakolu’na götürmüşler. Oradan siyasi şube polisleri alıp Gayrettepe Emniyeti’ne götürmüşler. Bütün bunları karakol tutanaklarından anne Elmas ve baba Kemalettin’e göstermişler.
Elmas Ana Gayrettepe’ye gittiğinde, oğlunun otomobilini bahçede görmüş. Oğlunu sorunca, ‘Git buradan’ demişler. Gitmeyince de kolundan tutup çamurların içine atmışlar. Bütün gün oğlunun otomobilinin başından ayrılmamış. Bir gece içinde, tıpkı kaybolan oğlu gibi, aracını da kaybetmişler.
Bütün bunlar tanıklıklarla sabit. Sadece bunlar değil, emniyette işkence yapılırken onu gördük diyen ve bu ifadeyi resmi olarak veren tam 4 ayrı insan var.
Bütün bunlardan sonra soruşturma falan yapıldığını sanıyorsanız, sanmayın! Bundan sonra, baba Kemalettin, anne Elmas, kardeşler, Faruk, Cemile ve İkbal’e, bu işin peşini bırakmaları için gözdağı operasyonları başlamış. Uğradıkları zulümü anlatmaya bu sütunlar yetmez.
Yavrusunu yitiren güvercin, atmaca kesilir misali, Elmas Ana hiç yılmadan her kapıyı aşındırmış. Ellerinde ne var ne yoksa satıp savıp, bir kısmını da “ben bulurum” diyen madrabazlara kaptırıp kalan ömürlerini buna vakfetmişler. Başlangıçta ilgi gösteren Savcı Enver Özdemir, sonunda korkulu bir telaşla kapısından kovmuş. “Ben bu mevki-makama kolay gelmedim, sizin yüzünüzden kaybedemem” demiş Elmas Ana’ya...
Mehmet Ağar, yanında Kemal isimli bir görevliyle kabul etmek zorunda kalmış anayı. Gülerek bir kol hareketi yapmış Elmas’a, anlatmak istemem...
Bunun ne kadar gücüne gittiğini bilenler, Ağar evladını yitirdiğinde ne düşündüğünü sormuşlar Elmas Ana’ya... Verdiği cevap tüm insanlığını yitirmişlere insanlık dersi olur.
Öfkesini kalbine gömüp, bunu soranları da tersleyerek, evlat acısıyla kavrulan diğer ananın derdine yanmış.

Başbakan’la görüşme

“Başbakan davet ettiğinde, hele bir yol gideyim de bizi kim kullanıyormuş evladım diye sorayım istedim. Fakat gittiğimde gözümün önüne bizi dövdürten, lanet olasıca Kenan Paşa geldi, bizimle görüşmeye bile tenezzül etmeyen, Demireller, Ecevitler, Çillerler geldi, kıyamadım. Yine de Allah razı olsun, bizi hiç olmazsa kabul edip derdimizi dinledi dedim. Fakat başka bir ana sordu, o da siz böyle demişsiniz demedi de böyle söyleyenler var dedi. Bunun üzerine Başbakan, lisanı münasiple ‘o bir yanlış anlaşılmaydı’ dedi” diyerek anlatıyor görüşmeyi.
Başbakan’ın, acılarına ortak olup duygulanmasını “Gönül ağlamazsa göz ağlamaz” diyerek yüksek bir yerde kıymetlendirmişler.

Annesi devlete, devlet annesine...

Annesi Hayrettin’i devlete soruyor, devlet de dönüp ona soruyor! Nüfus müdürlüğü, askerlik şubesi, pasaport dairesi başta olmak üzere devletin bütün kurumları Hayrettin’in evine yazı gönderip duruyor. Belki de annesinin “Ölmüş olsaydı hiç devlet yazı yollar mıydı?” dediğini biliyorlardır.
Yazı bir yana bir de son çekilmiş fotoğrafını istiyorlar. Oysa meraklısı cumartesi günleri Galatasaray Lisesi’nin önünde görebilir Hayrettin’in yakışıklı, çocuk yüzünü. Ve galiba şimdilik sadece orada!

Nasıl anlatacaksın?

Siz Elmas Ana’nın güzel, yeşil bakan gözlerini bir kez görseniz, o insanda hiçbir yanlışın barınamayacağını anlarsınız. Hanelerine konuk olduğumda, Ö. Nasuhi Bilmen’in ilmihali ile bir Kuran duruyordu Elmas Ana’nın yanı başında.
Bütün insanlık kör, bütün kulaklar sağır kesilince “Allah yeter!” deyip, inancına iltihak etmiş Elmas Ana...
Dertleşmenin sonunda büyük bir umutla nasıl anlatacağımı sordu. Başbakan’dan umudu vardı, ben de onaylarsam rahatlayacaktı. Doğrusu hazır bir cevabım yoktu.
Yıllardır umudu tükenmeden, azmi kırılmadan bir tek haberin hatırına, yaşamak denirse yaşamaya çalışan bir insana “Hükümet bu işi komisyona havale etti, işi de yayma eğiliminde” diyemedim.

Komisyona havale!

İsmet İnönü “Eğer bir işin halli cihetine gitmek istemiyorsanız komisyona havale edin, başına da Coşkun Kırca’yı getirin” dermiş.
Yeni nesil Kırca’yı tanımayabilir. Gözünüzün önüne Cemil Çiçek’i getirin, hah işte üç aşağı beş yukarı öyle bir devletliydi. Bizde devletin zülf-ü yarine dokunacak işler hep komisyonlara havale edilir ve bugüne kadar, sonuç alabilmiş bir komisyon görülmemiştir.
Unutmayalım ki Mutki’de yargısız infaz edilenler de bir ananın evlatlarıydı.
‘Cumartesi Anaları’nı kabul edip, ardından da Mutki’ye yayın yasağı getirmenin ne anlama geldiğini birisi bize anlatsa da öğrensek...

Merhamet değil Adalet!

Muhteşem insan Willy Brandt, Varşova’da, Nazi soykırım anıtının önünde diz çökmüştü.
Planlanmış bir jest değildi. Sebebini soranlara “Yakın tarihin ağır yükü altında, kelimeler yetersiz kaldığında, tüm insanların yaptığını yaptım” demiştir.
Bu sözüm ayrımsız olarak, iktidarıyla ve muhalefetiyle herkesedir.
Yaşananların kötülüğü yanında artık kelimeler yetersiz kalmaktadır.
Bu ülkenin yakın dönem pislikleri için bir anıt yapılacaksa mesela Galatasaray Lisesi’nin önüne yapılmalıdır.
Hakiki bir komisyon kurulacaksa, tümüyle bağımsız insanlardan oluşmalı ve bu anıtın önünde diz çöktükten sonra, belki de ilk kaybedilen olduğu için Hayrettin’in akıbetiyle işe başlamalıdır.
Böylece “Hanım iyi ki de oğlana araba almışız, yoksa şimdi çok yazıklanacaktık” diyerek evine sığamayan, her gün kendini dağa bayıra vuran, baba Kemalettin Eren, gideceği bir adres ve sarılacağı bir mezartaşına sahip olacaktır.
Bunu yapmayacaksanız, kimsenin cıvık merhamete ihtiyacı yok!



http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aTy...ticleID=1039920



Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



Basit Görünüm Tarih: 17 10 19 - 02:44