Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

 
Reply to this topicStart new topic
> İdeoloji ve Ütopya
canakci
mesaj 03 07 2009 - 12:52
İleti #1


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 1,182
Katılım: 10 12 05
Üye No: 1,807



Sanırım bir ideolojiyi iki türlü tarif edebiliriz.

1. Bir sosyal sınıfın, grubun, bireyin, ya da kültürün özlemlerini yansıtan fikirler bütünüdür..
2. Bir politik, ekonomik ya da diğer sistemin temelini oluşturan doktrinler ya da inançlardır.

Sosyal politik ve ahlaki reformlar içeren bir ideoloji yardımıyla pratikte gerçekleşmesi imkansız derecede idealize edilmiş olan bir yere ise “Ütopya” diyoruz. Ancak, teoride gerçekleşmesi mümkün görünen birşeyin pratikte (teorinin yanlışı nedeniyle) imkansız olduğu durumları da, bilakis pratikte imkansız görünen ideallerin zaman zaman başarılabildiğini de biliyoruz. O halde ütopya ile ideoloji arasında kesinkes tanımlayabileceğimiz bir sınır yok..

Dinler ve devlet rejimleri de böyledir. Sonuçta bir hedef tasavvur eder ve buna ulaşmak üzere gidilmesi gereken yolu tarif eder. Oysa dinler ve devlet rejimlerinin görünürde hedefledikleri yer ile pratikte bizi götürdüğü yerler arasında ne kadar büyük mesafeler olduğunu biliyoruz.

Şimdi bir ideoloji(veya din) için öncelikle herkesin gitmek isteyeceği bir yer bir hedef tasarlamamız gerektiğini biliyoruz. Örneğin “cennet” böyle bir yer. Ne sıcak ne soğuktur. Doğası güzeldir. Seks, yiyecek, içecekler bol ve bedavadır. Şorul şorul akan kevser şaraplarından içmek için elinizi uzatmanız yeterli. Ancak üzerinde biraz düşününce bu cennetin hiç de gerçekçi bir tasarımı olmadığını kolayca farkedebiliriz. ABD vatandaşları arasında yapılan bir araştırma yüzde seksen’den fazlasının cenneti bu dünyada yaşanabilecek bir yer olarak düşündüğünü ortaya koymuş.

O halde ideolojimiz için öncelikle sıfırdan “bu dünyada yaşanabilecek” bir cennet tasarlayarak işe başlamalıyız. Peki “Cennet”, yani hepimizin içinde yaşamak için can atacağımız bir yer nasıl olmalı acaba?

1. Her taraf yeşillik, suların şorul şorul aktığı, kuşların cıvıldadığı gibi olsun. Doğayı özellikle bozacak şeyler yapmazsak yaşadığımız her yer o hale getirilebilir. (Üretim ve servis gerek.)

2. Kevser şarapları (ve diğer her türlü yiyecek, içecek ile birlikte her türlü ihtiyaç duyabileceğimiz sağlık, keyif ve teknoloji ürünü) bol ve tüketime hazır halde olsun. Tabii bir cennet için bunlar gerekli.. (Üretim ve servis gerek)

3. Huriler olsun?.... Ayrıca huri tasarımı ve istihdamı gereksiz. Onlar zaten bu dünyada yaşamaktalar. Huriler ve Nuri’ler bu dünyayı ve birlikte yaşamı paylaşacağımız insanlar. (Gereksiz)

4. Eşitlik olsun?.. Son derece kafa karıştırıcı bir istek. Aslında doğada hiçbirşey diğerine eşit değil ve bu bizi hiç de rahatsız etmez. Rahatsız eden “makam ve mevkiler” ihdas ederek insanları birbirine göre mertebelendiren ve farklılaştıran “hükmetme sistemi”. Eğer insanları eşitsizleyen bir “hükmetme sistemi” olmazsa insanlar kendiliğinden eşit hale gelir. (Gereksiz)

5. İnsanlar, akıllı ve ahlaklı olsun? :.Ççzzk. Cennetimde böyle birşey istemiyorum. Herkes yaratıldığı gibi olsun. Aptallar aptal, ahlaksızlar ahlaksız. Kimse onları değiştirip başka türlü birşey yapmaya çalışmasın. (Gereksiz)

6. Emniyet / Güvenlik olsun. Huzur ve güven içinde yaşansın?.. Yok istemiyorum. Bunları istersem, emniyetçi ve güvenlikçiler de gerekecek. Böyle kadroların varlığı bizatihi benim özgürlüğümü ve güvenliğimi tehdit eder. (Gereksiz.)

7. Yasalar olsun ve adalet sağlansın: Hımmm. Yasalar için yasa koyucular gerek. Yürütme ve yargı gerek. Bu ise otomatikman eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan birşey. Yasalar ve adalet için bir adet "tanrı" istihdam etmek gerek. Oysa böyle bir kadromuz yok. Ortaya çıkan düzenin temelinde bir adaletsizlik var. Nitekim tarihten günümüze dünyada bu güne kadar yasalarla adil bir düzen kurabilen bir hükmetme sistemi “örneği” çıkmamış. Yasalar ve adalet istemiyorum!!!...(Gereksiz)

8. Kimse kimseye zorla birşey yaptırtmasın, mecbur etmesin, kandırma, korkutma, kışkırtma uygulamasın. Kimse kimsenin birşeyini zorla, özgür rızası olmadan elinden alamasın. İşte bu gerekli. Hem de en gerekli şey !!.. Cennetimizin olmazsa olmazı...Peki sağlanablir mi? Yes !!!.. Çaresi? Şeffaflık. Tam şeffaflık ile sağlanabilir. Gönül rızasıyla her insanın her işini, ilişkisini, alışverişini sisteme deklare etmesi ve kayda geçirmesi. (Şeffaflık gerek)

Buradan ben şunu anlıyorum;. Cennet bize tanrının bahşedeceği birşey değil.., İnsanlar olarak onu bizim kendimiz uğraşıp inşa ememiz gerekiyor... Bunun için ise sadece iki şeyin (Üretim ve Şeffaflık) olması, bir şeyin ise (hükmetme sistemi) kesinlikle olmaması gerekli. .. Peki bu nasıl sağlanabilir?..


- Şimdi sen diyorsun ki yasalar, hukuk felan olmasın... E ben gelip seni öldürürüüüm... O zaman bana kim karışacak ki?

- Benim tasarladığım cennette herkes ölümlü. Çünkü bu dünyada iken yaşanıyor. Senin öldürmemenin, daha doğrusu insan vicdanına sığmayan herhangi birşey yapmamanın iki sebebi var. Birincisi kötülük yapmakla kazanabileceğin hiçbirşey yok. Dolayısıyla kötülük yapman için mantıksal hiçbir gereksinimin kalmıyor. İkincisi yaptığın kötülükten misliyle zarar görüyorsun. Çünkü şeffaflık dolayısıyla yaptığın kötülük kayda geçiyor ve senle ilişkisi olacak herkes senin bu durumunu olduğu gibi biliyor.

Mevcut hukuk sisteminin, kolluk kuvvetleri, yasalar ve yargı ile sağlaması beklenen adaletin yerine sadece “şeffaflık” geliyor. Şeffaflık adalet sağlamakta bunların yerini fazlasıyla doldurabilecek birşey.

Öte yandan mevcut sistemde “suç” olan birçok şey artık suç olmaktan çıkıyor, fikir suçları, düşünce suçları, ahlak, cinsellikle ilgili suçların hiçbirisi kalmıyor. Devlete karşı suçlar (bölücülük, isyana teşvik, halkı skerlikten soğutma, v.b.) dine karşı suçlar ( zina, dini değerlere hakaret, münafıklık, b.v.) böyle sayısız suç tarihe karışıyor.

Mali suçlar (şeffaflık sayesinde) işlenmesi çok güç hale geliyor. Ekonomik meselelerde insanların karşısında kurumlar, kuruluşlar yerine doğrudan şahıslar olacağından herkes herkesle kozunu doğrudan paylaşabilir. Ayni kişinin (şeffaflık dolayısıyla) ikinci bir kişiyi daha kazıklaması imkansız hale geliyor. .

- Bireylerin tek tek toplamı toplumu yaratmıyor. O yüzden “insanı”” sosyal ya da toplumsal bir varlık olarak addettiğimden bireyin özgürlüğünün maddi şartlarının toplumsal dönüşümle mümkün olacağını ve de yine toplumsal bilincin evrilmesi ile tek tek bireylerin toplumsal ilişkilere “bilinçli” bir şekilde katılımının olacağı ve toplumsal olaylara doğrudan müdahale edebileceği bireysel koşullarının da yaratılacağı bir “organizasyona” dönüşmesini hayal etmekteyim.

- Buna aykırı birşey yok. Yine eskisi kadar toplumsal yaşanıyor. Tek farkı bireyin her konuda kendi kendini doğrudan temsil edebilmesi. Kimsenin kimse nam ve hesabına kararlar verememesi, başkasının parasıyla(kamusal) harcamalar yapamaması. Kurumsal olarak insanların insanları başkaları nam ve hesabına yakalama, yargılama, ve cezalandırma yapması kalkıyor. Herkes kendi ürettiği katma değeri kendisi kullanıyor. İlişkilerinde, kendi mekanında, kendine uyan özel yasalar ve yasaklar koyabilir. Birilerini malını almayarak, satmayarak, ilişkide bulunmayarak cezalandırabilir. Dünya küçük küçük mahalleler haline geleceğinden mahalle baskısı çok önem kazanıyor. Ama her zaman kendinize uygun bir mahalle bulmanız mümkün.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
canakci
mesaj 04 07 2009 - 11:28
İleti #2


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 1,182
Katılım: 10 12 05
Üye No: 1,807



- Hükmetme sistemi dediğin şey nedir?.... Ve sen bundan niye bu kadar şikayetçisin.

- Evet.. Burası çok önemli.. Çünkü eğer sana doğru dürüst anlatamazsam benim bu hükmetme, hükmedilme konusunda fazlaca takıntılı bir meczup olduğumu düşüneceksin. O yüzden bana izin ver... Sana bu kısmı biraz uzunca anlatmak zorundayım.

Bir grup yaratığın başka bir grup yaratığa hükmetmesi, onların yaşamını kontrol ederek sınırlamasının (yani helotizm ve helotistik yaşamın) doğada az da olsa örnekleri var.

Mesela bir karınca türü öbür türe ait bir mekanı işgal ve istila edip onları kendi amaçları için yaşar hale getiriyorlar. Hatta bazı türlerinde köleci karıncalar işçi karıncaları gidip başka karınca yuvalarını da işgal ve fethederek kendilerine bağlayacak şekilde yetiştirebiliyorlar. Bu türdeki köleci karıncaların köleleri olmadan yaşamaları mümkün değil. Çünkü gençleri yetiştirme, gıda bulma, ve kendi kraliçelerine bakma becerileri bile yok. Deneyler göstermiştir ki amazon köleci karıncaları kölelerinden ayrılınca kendilerine gıda temin edilse dahi yemeyi reddedip ölmektedirler.

Taktikleri ne kadar farklı olursa olsun köleci türlerin amacı aynidir. Kendileri çalışmayıp, tüm işlerini başkalarına yaptırmak.

Bir koloniyi ele geçirmekte kullandıkları metot bakımından iki türe ayrılıyorlar. Birinci tür, yuvaya girip yumurtaları ele geçiriyor ve yumurtaların kraliçesini kendi kraliçesiyle değiştiriyor. Bu çeşitli şekillerde yapılıyor, ama en yaygını işçilerin diğer bir türün yumurtalarını çalmaya ve alıp getirmeye gönderilmesidir. 3,000 köleci karıncadan oluşan tipik bir kolonide 6,000’den fazla köle bulunuyor. Köle karıncalar gıda toplarlar, köleci karıncaların, larvaların ve kraliçenin bakımını yapar onları beslerler. Diğer böceklerin yuvaya saldırılarına karşı koloniyi savunmak da onların işidir. Eğer koloni yeni bir yere taşınacak olursa köleler efendilerini sırtlarında tek tek yeni yere taşırlar.

Köleci karıncaların ikinci metodu ise elegeçirilen koloninin kraliçesinin yerine kendi kraliçesini geçirmek. Köleci koloninin kraliçesi yeni kraliceler de doğurur. Bu kraliçeler gidip kendi kolonisini kurmak zorundadırlar. Başka bir koloniyi istila etmek üzere sefere çıkılır. Köleci savaşçı işçiler yeni bir koloniyi istila edip onlarla savaşmakta iken onların peşinden kraliçe işgal edilen koloninin içine gizlice süzülür. Onların kraliçesini bulur hemen öldürür ve onun yerine geçer. Yerine geçtiği kraliçenin bedeninden onu yiyerek ele geçirdiği feromonlar sayesinde evsahipleri yeni kraliçeyi hiç yadırgamaz hale gelirler. Yeni kraliçe daha önceden ilişkide bulunmuş olduğu kendi ırkından(köleci) erkeğin yumurtalarını doğurmaya başlar. Köleci ırk böylece gelişir, yayılır gider.
Bu tür düşman elegeçirmelerin bir varyasyonu Güney Amerikalı türlerde görülür. Bunda köleci işçiler yabancı bir koloniye baskın verdiklerinde bir kimyevi madde yayarlar ki bu evsahiplerinin evlerini terkedip kaçmalarına yolaçar. Kaçarken de bebeklerini evde bırakırlar. Bu larvalar köleciler tarafından kendi yuvalarına taşınır.. Bir diğer varyasyon avrupalı türleridir. Bunlar kendilerinden epey daha büyük bir türe saldırırlar. Kraliçe işgal edilen evsahibi koloninin kraliçesinin boğazına yapışır ve onu yavaş yavaş boğar.

- Lafonten’liği bırak da sadede gelelim..

- Şunu söylemek istiyorum. Evet doğada hükmetmeci, sömürgen(helotistik) yaşam örnekleri var ama bunların hepsi dikkat edersen başka türlerin yaratıkları ile ilgili. Yani mesela bazı karıncalar kendi cinsinin “başka bir türüne” hükmederek onları kendi köleleri haline getirebiliyorlar ama doğada kendi türünden kendine köle yapabilen bir yaşam formu örneği yok..Yokkk... İnsan dışında... Bu normal midir?

- Doğadaki tüm yaşam birbirini sömürme üzerine değil mi?.. Her yaratık bir başkasını yiyerek beslenmiyor mu?

- Doğru tüm canlılar bir beslenme zincirinin parçası. Herbiri öbürünü yiyerek hayatta kalıyor. Sonra türler arasında sembiyoz (ortak yaşam) dayanışması da sözkonusu. İstismar da var... İnsanoğlunun atın yaşamını tümden ele geçirip onu üstüne binmek için kullanabilmesi son derece doğal. Ama kendi türünden kendine köle yapması doğal birşey değil. Bir tür yamyamlık (cannibalism) veya autophagy (kendi kendinden beslenme) durumudur ki bunu bir tür “arıza” olarak kabul etmek gerekir. Bünye reddeder. Kalıcı bir düzen olamaz.. Bundan önünde sonunda kurtulur. Öyle değil mi??

- Kula kulluk etmek doğal değil diyorsun yani..

- Sözgelimi eğer zenciler insan cinsinin genetik olarak bir başka türü olsalar idi o zaman beyaz insan türünün siyah insan türünü köle yapması doğal sayılabilirdi. Oysa böyle birşey yok. Tüm ırklar ayni türü temsil ediyor. İnsanoğlunda farklı tür diye birşey yok. O yüzden “hükmetme” işinde doğal bir temel bulmak mümkün değil..

- Vücut ağırlığımızın %40’ı adelelerden oluşuyor. İnsan tüm hayati fonksiyonlarını bedeninde bulunan 640 kas’a hükmederek gerçekleştirir...Tüm bedenimiz sonuçta beynimizin kontrolundadır.
Süleyman Demirel “hükümetler şapkadır, devlet ise baş...Şapka değişir, ama baş değiştirilemez” demişti... Bu cümle doğru değil mi??


- Tabbi ki Değil.. Tümden saçma hem de.. Burada “hükmetme” kavramının ifadesi bakımından sanki bilhassa ve sürekli yapılan bir yanlış sözkonusu. Kaslar “otonom” birer yaratık değiller ki. İnsan bedeni beyin ve kasların içinde bulunduğu bir bütünlük. Otonom olan bu bedenin bütünlüğü.. Oysa “toplum” mesela böyle bir bütünlük oluşturmuyor. Yapay bir kavram. Doğaya da hiç uymuyor. Sürü bir çobanın idaresinde olabilir, ama çoban, merası ve sürüsüyle bir bütün değildir. “Devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olması da böyle.. Çok iğreti bir durumdur. Bir doğal denge oluşturmayacağından sürekli bozulma tehdidi altındadır. Koyunun kendisi doğa içinde natürel bir yaşama sahip otonom bir bütünlüktür.. Sürü ise farklı koyunların değişik zamanlarda biraraya gelmelerinden oluşan geçici bir birlikteliği ifade eder. Bir koyunun doğal bir sürünün içine dahil olması onun kendi otonom iradesine engel bir durum değildir. Oysa çoban sürüyü gütmeye başladığından itibaren sürünün ve koyunun otonom iradesi kalmaz. Tüm doğallığı bozulur. Çoban sürü ve herbir koyun açısından mümkünse bir an evvel kurtulunması gereken bir asalaktan başka birşey değildir.

Güdülme, hükmedilme durumumuzun hiç de doğal bir durum olmadığını çoğu zaman kavramakta güçlükle karşılaşıyoruz. Çünkü hem üzerimizde kullanılan bu çok sofistike hükmetme makinesinin gerçek mahiyetini kavramamıza engel olmak, ve hem de tüm hayatımızı kuşatan kurgusal bir yapıyı gerçeklemek üzere en küçük yaştan itibaren özel bir “koşullandırma” eğitimine tabi olmamız söz konusu. Bu eğitim aileden, okul öncesi ve ilköğretimden başlayarak bir yandan bize temsili yönetim aygıtlarının ne kadar güçlü, mükemmel ve vazgeçilmez olduğunu belletirken öte yandan da bu aygıtın aksamadan işlemesinde paydaş olmamızı sağlayacak bilgi ve becerilerle donatıyor.

“Bu toprakların insanı”, “Toplum düzeni”, “huzur ve güven ortamı” gibi ifadeleri sıklıkla duymuş olmalısınız. Bunlar hükmetme makinesinin koşullandırma jargonunda bulunan sayısız kavramdan sadece birkaçı. Oysa bunların hepsi tanrının dünyayı 6 günde yaratması gibi esasen kurgusal olarak var edilmiş kavramlar olduklarından, ayni yöntemle kolayca da yokedilebilirler aslında. “Yok” dediğinizde aslında zaten var olmadıklarının kolayca farkına varabilirsiniz. “Toprakların insanı” diye birşey yoktur örneğin. İnsanın toprağı olabilir ama toprağın insanı niye olsun ki? İnsan mobil, otonom bir yaratık. Toprak denilen ise sabit bir coğrafya. Eğer siz o coğrafyada var edilen bir hükmetme makinesine biat etmek istemezseniz etmezsiniz. Toprak sizi nasıl mülkiyetine geçirecek ki?. Eğer siz bir toprağa sahip oldunuzsa malınızla sizin aranıza girmek, varlığınıza vesayet etmek isteyecek şey sadece bir parazit, veya sanal bir çeşit zararlı olabilir. O sizi ne kabul ederse etsin siz onu asla kabul etmek zorunda değilsiniz.

Eğitimimiz sonucunda hepimiz en küçük yaştan itibaren şuna inanmak üzere koşullandırılmaktayız;
Bir gün bu düzen(bu hükmetme makinesi) “maazallah” bozulacak ve çökecek olursa ortaya çıkacak olan kaos bireyler ve toplum olarak hepimiz için tam bir felaket olur, yaşamı destekleyen şeylerin hepsi yıkılır, tarih öncesi ilkel çağlara döneriz. Bu çok korkulacak bir durumdur. Hükmetme makinesinin varsa kusurları zaman içinde düzeltilebilir..Tamamen kalkması mümkün değil. . Mazbut toplum düzeni en iyisidir””.

Oysa buradaki önermelerin “hepsi” tümden yanlış ve yanıltıcı. Buradaki “mazbut” sözcüğü “zaptedilmiş, kontrol altına alınmış” anlamındadır. Mazbut olmayan birisi “serseri(başı boş, kontrol altında olmayan) olur. Her yetişkin erkeğin başı bağlanmalı(everilmeli)dır. Eli ekmek tutmakta ise başında bir şeyhi, kethüdası (...cibaşı) bulunur. Sivilde “amir” askerde “komutan”, okulda “öğretmen, başöğretmen”, evde “aile reisi” olmak üzere toplum en aşağıdan en yukarıya kadar fert fert zaptedilerek kotrol altına alınır. Mazbut düzen bunu ifade eder. Oysa bu düzen sivil(medeni) bir yaşamın tam tersidir. Herkesin bir tür asker olduğu, doğaya ve uygarlığa aykırı bir düzendir. O nedene sürdürülebilmesi de kandırma, korkutma ve kışkırtmaya dayalı bir kültürün sürekli desteklenmesini gerektirir. Kandırma, korkutma ve kışkırtma kaldırıldığında düzen kendiliğinden çöker...

Öte yandan, sistemin bu şekilde işlemesi tek tek veya toplu olarak bireylerin herhangi ihtiyacına göre düzenlenmiş birşey değil. Sistemin içinde bireyin ihtiyaçları tıpkı çoban idaresindeki sürü örneğinde olduğu gibi sadece gerekli “”minimum”” boyutta karşılanacaktır. Çünkü insanları güden hükmetme makinesi bireyler üzerinden mümkün olan maksimum gücü kendine aktarmak üzere tasarlanmıştır.

Bundan dörtbin yıl kadar önceki bazı kayıtlarda mazbut br asker veya işçinin aylık “iki sığır” kadar maliyeti olduğu yazılıdır. İster köle ister işçi olsun çalıştırılan bir insanın üç aşağı beş yukarı bu kadar bir maliyeti var. Yani ister satın almış, ister kiralayarak çalıştırmakta olsun bir insanı çalıştırmak işveren açısından iki sığıra malolmaktadır. Komik ama o gün neyse bugün de o.. Aradan geçen sürede insanın üretim teknolojileri muazzam gelişmiş, ama yine de günümüzde de eğitimli bir işçinin maliyeti aşağı yukarı bu kadar.

Bugün tarım veya hayvancılıkla uğraşan bir kişi emeğiyle en az yüz kişiyi besleyecek kadar bir ürünü üretebilmektedir. Yani gıda üretimi kendine yeterli gelişmiş ülkelerde tarım ve hayvancılıktan geçimini sağlayan nüfus sadece yüzde birdir. Ya da bir değişik ifadeyle bu şöyle söylenebilir;
Bugünkü teknolojiyle zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılamak için mesaimizin yüzde birini harcamamız yeterli olmaktadır. O halde geri kalan mesaimizi ne için harcamaktayız? Verimlilikte elde edilen bu yüz kat artışa karşın işçinin gelir ve refah düzeyi neden artamıyor?....

Cevabı basit aslında.. Üreticinin refahını arttırmak sistemin umurunda değil de ondan... Sistem işçinin refahını arttırmayı değil tam aksine onu her an aç ve açıkta kalabilme endişesi altında tutmaya göre tasarımlanmış. Belirli bir minimumun üstü sistem tarafından otomatik olarak emilmektedir.

Gayrisafi milli hasılası 100 dolar olan bir ülkenin gıda tüketimi sadece 1 dolar. Geri kalan paranın 25 dolar kadarını bugünkü yaşam tarzımızın artık hepimiz için zorunlu hale getirdiği barınma, ulaşım, eğitim, ısınma, iletişim vb ihtiyaçlarımız için harcamaktayız. Peki gerisi?.. 75 dolar kadarını da hükmetme makinesi bizim nam ve hesabımıza harcamaktadır.

Bizden beslenerek hemen her konuda bizim nam ve hesabımıza kararlar veren ve hayatımızı çok büyük ölçüde kısıtlayan bu makinenin ana motoru “kamu” denilen yaratıktır.

- KAMU NEDİR?

- Kamu sözünün türkçede çok eski olduğunu, mesela bin yıl önceki Yusuf Has Hacib’in;
kamug tın togıklı ölümke turur (bütün nefes alanlar ölmeye mahkumdur),
kamug iş içinde amulluk ödür (her işte sükuneti tercih et),
kamug aç yise içse ahır todur. (bütün açlar yise içse nihayet doyarlar) dediğini biliyoruz.

Ondan 200 yıl kadar sonra ise Yunus Emre’nin Divan’ında şöyle geçiyor;

“kamu alem birdir bize”.

Yani aradan geçen sürede batı türkçesinde sondaki “g” sesi düşmüş, olmuş “kamu”. Ama anlamı hala eskisi gibi her, bütün, herkes’dir.

1935’den sonra ise zamanın modası “nasyonalizm” devletçiliğinin bize de musallat olmasıyla bu kavram sapıtıyor. Önceleri “dilde arılaşma hamlesi”yle grekçe kökenli sözcüklerin atılması gibi girişimler sırasında mesela “demokrasi” sözcüğünün de yerine ""kamuculuk = demokrasi"" ikame edilmesi isteniyor.
Tabii bu tutmuyor, ama bunu önerenlerin maksadını da iyice ortaya çıkarıyor.

Olay tıpkı G. Orwell’in “Animal Farm” hikayesindeki “herkes eşittir” ifadesinin domuzlar için “bazıları daha da eşittir”’e dönüştürülmesi gibi, tüm herkes demek olan “kamu” dan herkesi düzen bir düzen ortaya çıkartıp “bazılarını daha eşit” hale getirmeyi amaçlayan “devlet”’i çıkartmaktır. en eskiden beri var olan devlet sözcüğünü kamu ile değiştirip “devlet = sen, ben, o, herkestir” kandırmacası yapmaktan ibarettir.

kamu kesimi: (devlet eliyle yürütülen ekonomik işler).
kamulaştırma: (devletleştirme)
kamu personeli: (devlet hizmetinde çalışanlar).

Örneğin KİT(kamu iktisadi teşekkülü) deyince aklınıza ne geliyor. Herkesin, yani hepimizin şirketi mi?. Eğer sizin paranızla kurulmuş bir şirketiniz varsa bunun size para da kazandırması gerekir değil mi??. Eh bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yüzbinlerce şirketin kurucu ortağı ve hissedarı olduğunuzu biliyor musunuz?. İşiniz iş olmalı, paraya para dememelisiniz değil mi?. Peki size hiç bilanço açıkladılar mı, genel kuruluna çağırdılar mı, yönetici seçilirken oy kullandınız mı. ***neden hepsi zarar ediyor???***.

Siz bunların sahibi, hissedarı olduğunuz halde ürettiği malları niye emsal dünya fiyatlarının 5-10 katına satın alıyorsunuz?. Almak zorunda olduğunuzdan mı?. Peki kendi sahibi olduğunuz şirket size doğalgazı 15 sentten alıp 125 sente, elektriği dünya fiyatlarının 3-5 katına, telefonun kontürünü 12 katına satıyorsa. Seyretmediğiniz kamu televizyon kanalları için sizden her yıl zorla 1.5 milyar dolar alıyorlarsa. İlacı size zorla 5 katına satıyorlarsa eğer.... Siz kamu musunuz?. Eğer bu işlerden kar ediyorsanız kamu’sunuz, etmiyorsanız değilsiniz.

Eğer tüm bunlardan bir çıkarınız varsa eğer, siz o zaman kamu'sunuz. Benim çıkarım yok, ben kamu değilim. Kamusal alan asla benim alanım değil. Türkçedeki “kamusal alan” sözcüğü asla ingilizcedeki “public sphere” değildir....Çünkü bizde zaten "kamu=public" değil "kamu=devlet" demek) ve asla YÖK başkanı’nın dediği “polisin kimlik sorduğu alan” da değildir. Çünkü polis istediği yere girip kimlik sorabiliyorsa eğer o zaman bana hiçbir alan kalmıyor ki?.

Kamusal alan denilince benim aklıma bomboş bir otoyol geliyor. Tüm girişleri polisler tarafından tutulmuş, vatandaşın girmesine izin yok. Çıldırtacak kadar uzun bir süre beklendikten sonra bir konvoy geliyor lüks arabaların içinde. Devletli/kamusallar boş yoldan hızla geçiyorlar. Epey bir süre sonra polisler vatandaşın da yolu kullanmasına izin veriyor. Polisler de devletlilerin, tüm yollar da, köprüler de onların... Eğer kamusalların kullanımından artarsa o zaman vatandaş da onları (daima emsal maliyetlerinin birkaç katına) “”bedeli mukabili”” kullanabiliyor.

Kamusal herşey genellikle (Deli Dumrul’un yaptırttığı ve geçenden beş geçmeyenden ise 15 akçeyi döve döve aldığı köprü örneğindeki gibi) vatandaşın bedel ödemesi gereken şeyler. Adolf Hitler’in “Mein kampf” kitabındaki “”yaşam alanı(lebensraum) yaratma”” kavgasını akla getiriyor. Her yeri kamusal ilan edenlerden kurtulup, kendine yaşama alanı yaratabilmek için vatandaş “kamu(onlar) ile savaş mı yapacak???.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
canakci
mesaj 06 07 2009 - 11:19
İleti #3


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 1,182
Katılım: 10 12 05
Üye No: 1,807



- Sen şimdi yasama, yürütme ve yargı erklerinden oluşan bir kamu idaresini gereksiz ve gayrimeşru “hükmetme” olarak mı nitelendiriyorsun?... Yasalar olmazsa düzen nasıl sürecek ki?.

- Yasa denilince benim aklıma sadece doğanın yasaları geliyor..;
0. “Farklı sıcaklıklarda iki cisim ısıl bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır”.
1. “Enerji yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür.”
2. “Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır”.
3. “Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sıfıra yaklaşır”.

Yukarıdaki 4 cümlede fiziğin en temel konularından olduğu kabul edilen termodinamiğin (sıfırıncıdan üçüncüye kadar 4 tane) “yasaları” sırasıyla verilmiştir. Bu yasalar bilimseldir. Onları bilimsel yapan şey yanlışlanabilir olması. Yani eğer birisi çıkar da doğada bu yasaya uymayan tek bir örnek dahi gösterebilirse o zaman geçersiz olur(Popper ölçütü). Bu yapılamadıkça yukarıdaki tüm yasalar bilimseldir ve geçerlidir.

AY Md.11. “özgürlükler ancak kanunla anayasanın özüne ve ruhuna uygun olarak sınırlanabilir.”

Bu da yasa. Ama bilimsel değil “hükmetmesel” yasa olduğu için yanlışlanabilemez. Yasayı yanlışlayan yüz tane örnek gösterseniz dahi hükmünü sürdürür.

Heriki tür şey için de “yasa” sözcüğünü kullanmayı ben çok yadırgıyorum şahsen. Çünkü iki tür birbirinden tamamen farklı kavramlar ve birbirine benzemez özellikleri benzerliklerine göre çok çok fazla.. Bilimin şüpheciliğine ve bilimsel yasaların yanlışlanabilirliğine karşın hükmetme yasaları tamamen yanlış oldğu ve çoğunluğa zarar verdiği halde bile yanlışlanamaz. İktidar sahipleri ile güç savaşına girilip iktidarı elinden alınmadıkça yasayı yanlışlamaya kalkan sürekli olarak cezalandırılır.

En önemli fark birincilerin(bilimsel yasaların) bizi özgürleştirmesi ve güçlendirmesine karşın, ikincilerin(yani hükmetme yasalarının) gücümüzü alıp bizi köleleştirmesi. Bilimsel yasaların sadece yetke sahibi çok az sayıdaki zeki insan tarafından kurulup değiştirilebilmesine karşın hükmetme yasaları bizi yönetmeye soyunmuş ve çoğu zaman hiçbir yetkesi olmayan (ama yetkili) insanlar tarafından sürekli kurulup değiştiriliyor. Bir bürokrat, bir aile reisi, bir yönetici her gün yeni bir kural(yasak) koyarak hayatımızı kısıtlamak ve bizi buna yaslanarak yönetmek yoluna gidebilir.

Kültür, eğitim, öğretimle kazanabildiğimiz her bir bilimsel yasaya karşılık bize bin tane hükmedilme yasası verilmektedir. Buradan şunu çıkarabiliriz. Eğitildikçe güçsüzleşip köleleşiyoruz. Eğitimimiz sırtımızdaki hükmetme makinesini güçlendirmek, bizi ise köleleştirmek içindir.

Yukarıda verilen termodinamiğin 1. yasasına göre de “Enerji yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Oysa insanların kendi üretmedikleri bir güce sahip olmak ve o gücü yönetmek için çok büyük bir ihtiras duydukları bir gerçek.

21 Kasım 2006 tarihinde silahlı ve silahsız bürokrasinin en tepe noktalarında görev almış (orgeneraller ve başsavcı’dan oluşan) bir kadro tarafından “çevreye zarar vermeyen, istenen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen “Erke Dönergeci” isimli bir kuvvet makinesinin keşfolunduğu" bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyuruldu. Aslında termodinamiğin 1 numaralı yasasını yıkan bir icadın yapılması iddiası çok yeni birşey değil. Yüzlerce yıldır dünyanın çeşitli yerlerinde “”Con Ahmet’in devridaim makinesi”” gibi sayısız iddia örneği var. Çoğu kimse için şaşırtıcı ve heyecan verici olan şey bu iddianın sırtımızdaki hükmetme makinesinin en tepesinde görev almış insanlardan gelmesi. Aslında bunun da şaşırtıcı hiçbir tarafı yok. Çünkü sırtımızdaki hükmetme makinesi tam da böyle birşey.

Sınırsız ve sonsuz güç sahibidir. Gücünü tanrıdan, ilahi yasalardan veya halkın iradesinden aldığı iddiaları arasında aslında hiçbir fark yok. Çünkü ne tanrı, ne de halkın bizzat kendilerine doğrudan görünüp de böyle bir gücü devretmesi mümkün değil. Söz konusu değil. Gücün asıl sahibi daima kendi gücünü doğrudan kullanma iradesine sahiptir. Ancak kandırma, korkutma ve kışkırtma ile, geçici olarak böyle bir güç devrinin yapılmış olduğu zehabı(illüzyonu) yaratılabilir. Milli huzur ve güvenlik, asayiş, emniyet, amme menfaati, kamu yararı ve düzeni, genel ahlak gibi kavramları kullanarak herşeyi denetleyen, yargılayan, ama hiç kimse tarafından denetlenemeyen bir güçtür hükmetme makinesi. Denetlenemediği için yozlaşır ve yozlaştıkça da gücünü kaybetme korkusu ve tedirginliği ile otoriterliği ve saldırganlığı daha da artar. İngiliz tarihçi Lord Acton tarafından söylenmiş bir vecize şöyledir;
"all power tends to corrupt; absolute power corrupts absolutely." (bütün güçler yozlaşma eğilimindedir. mutlak güç ise mutlak yozlaşmaya götürür.) Özellikle siyasi güç için söylenen "bir karşı denge tarafından kontrol edilmeyen, ve hesap vermek zorunda olmayan gücün eninde sonunda yozlaşacağı ve kötülüğün asıl kaynağı haline geleceği" tarihin ispatladığı bir gerçek.

Örneğin Susurluk Raporu’nda Türkiye’deki düzenin bazı özellikleri bakınız nasıl tarif ediliyor:
“Çıkara dayalı yasadışı örgütlenme biçiminin organize ettiği suç ve suçluyu yasalara karşı koruma güvencesini yasadışı odakların koruması altında gören geniş bir kitle yaratmak ve bu kitlede yer alan bireylere yasadışı işler yaptırmak, ki bunlar; silah, uyuşturucu madde kaçakçılığı, gecekonduculuk, uyuşturucudan kazanılan paraların banka, bankerlik, müteahhitlik ve kumarhanelerde aklanması işlemi, toprak gaspı, işgal, adalet mekanizmasının felce uğratılması, dolaylı iflaslar, irtikap, tekelleşme, tekelleri kırmaya teşebbüs edenlere karşı güç kullanımı, silahlı soygun, gasp, girişimcilik maskesi altında yasal boşluklardan yararlanarak ekonomik çıkar sağlamak, avukatlık mesleğini mafya toplum düzeninin devamını sağlamak amacıyla istismar ederek, adalet mekanizmasına paraziter unsurlar sokmak ve adalet dağıtımında aracılık yapmak, (hemşehrilik, akrabalık, dostluk) ilişkileri tesis ederek veya bu ilişkileri kötüye kullanarak kolluk kuvvetlerini devletin değil, Mafya grubun çıkarları doğrultusunda kazanıp yönlendirmek, haraç almak, korsan endüstri kurmak (marka, kaset, plak, ilaç, gıda maddesi ve her türlü sanayi ürününün sahtekarlığı), kalpazanlık, eksik gramajlı ambalajlar, kaçak et kesimi, kaçak gıda maddesi üretimi, pazar yerlerinde yer belirlenmesi, her türlü ihale yolsuzlukları, ihalelerde kaba kuvvet kullanılması, minibüs ve dolmuş hatlarının paylaşımı, çay bahçeleri işletmeciliği, yerel yönetimler üzerinde rüşvet ve kaba kuvvet kullanarak baskı tesis edilmesi, imar ve iskan işlerinde yapılan yolsuzluklara arabuluculuk edilmesi (vergi daireleri, su ve elektrik işleri, tapu dairelerinde) yapılan yolsuzluklarda arabuluculuk yapılması, kamu görevi yapan dairelere para karşılığı adam yerleştirilmesi, sendikalarda faaliyette bulunarak kişi ve gruba çıkar sağlanması, her türlü bilet sahtekarlığı, fuhuşun organize edilmesi, randevuevlerinin korunmasının üstlenilmesi, yolsuzluğa eğilimli bazı bürokratlarla fuhuş ve kumar sektörü yönetimi arasında aracılık yapmak, bürokratik tayinlerde aracılık yapmak, her türlü ideolojik çatışmanın tırmandırılması ve böylece silah ve cephane tüketimine uygun pazarlar yaratılması, uyuşturucu pazarları yaratılması terörün bir yönetim ve iktidar aracı olarak sürekli kullanılması, merkezi devlet otoritesine karşı güç kullanarak zaafa uğratılması, meydana gelen otorite boşluğunun yasadışı örgütlü güçlerce doldurulması...”

Tüm bunlar bir “hükmetme” durumunu mu yoksa “hükmedememe” durumunu mu yansıtıyor.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
canakci
mesaj 06 07 2009 - 14:17
İleti #4


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 1,182
Katılım: 10 12 05
Üye No: 1,807



- Sen şimdi Susurluk Raporundan ve Türkiyede şu andaki bazı sorunlardan hareketle dünyadaki tüm devletlerin hükmetme erklerine yönelik bir genelleme mi yapmak istiyorsun?. Bu ne derece mantıklı olur ki?.. Su-i misal emsal olmaz denmiştir.
- Hayır, ama yukarıda anlattığım kötülükler dünyadaki hükmetme sistemlerinin uygulamaları sonucu ortaya çıkan sayısız kötü durumdan sadece çok küçük bir kısmına ilişkin örnekler... Kiminde daha çok kiminde daha az ama her ülkede benzerleri var. Geçmişten bu güne hükümet olan her yerde bunlar ve daha daha kötü niceleri de var. Üstelik sadece çıkara dayalı örgütlenme nedeniyle değil. Hükmetme sisteminin yarattığı doğrudan ve dolaylı verimsizlik geri ülkelerin çoğunda katlanılamaz boyatta.. Çıkar örgütünün sağlayacağı 1 liralık menfaatin topluma maliyeti en az on lira oluyor.

Şimdi mesela bedelini ödediniz, vergisini de verdiniz bir arsa aldınız. Arsanızın üzerine bir bina yapmak istiyorsunuz. “Kamu” dan izin alacaksınız. Kendi arsanıza kendi paranızla yapacağınız bina için kamu’nun yetkililerinden tam 273 imza almanız lazım. Bu imzaların resmi (ve gayriresmi) maliyeti binanın maliyetini kat kat aşıyor. Katlanmanız gereken eziyetin boyutu çok fazla ve süresi çok uzun..

Kamu neden bu imzaları ve onayları istiyor??
Kamu sözde sizi koruyor ve kolluyor ya, işte mesela yanlış bir bina yapıp kendinize ve başkalarına zarar vermeyesiniz diye... Onun için..

Oysa eğer bu iddia doğru olsa idi bu imzaların tamamını almış olan binalar depremde daha az yıkılırdı (tersine daha çok yılılıyor), görünüşleri daha güzel, çevreye verdikleri rahatsızlık ve tehlike daha az olurdu.. Tam tersine bilakis en çirkin ve tehlikeli binalar onlar olabiliyor..

Apaçık ortadaki gerçek şu ki bu imzalar aslında iddia edilen faydalardan hiçbirine isabet etmemektedir. Şu anda İstanbul’daki binalar %70 civarında ruhsatsız, ve bunların içinde kamunun kendi binaları vatandaşınkilerden daha yüksek oranda.. Öte yandan her yerleşim bölgesinde kamu görevlileri inşaat yapmak isteyenlerin tepesindedir. Bir kısım kamu görevlileri daima büyük gayrimeşru zenginlikler edinirler ve bir taraftan da her sene yeni yapılıp bitirilmiş birçok bina kamu görevlileri tarafından sahiplerinin gözyaşları arasında yıktırılır. İnşaat konusu kamunun hükmetme erkinin en vahşi uygulama alanlarından birisidir.

- Senin verdiğin örneklerin hepsi bürokrasinin yozlaşması ile ilgili. Oysa dürüst bir hükümet faziletli çalışmalarıyla tüm bu sorunları giderilebilir. Yasalar ve yargı tüm bu sorunlarla uğraşıp onları çözmek için değil mi??. Demokratik, laik, sosyal, bir hukuk devletinin amacı bu değil midir.??

- Tam tersine tüm bu sorunlar onlar nedeniyle var. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin(devletin ve dinlerin) ortaya çıkışı ve bireyin yukarıda örneklerini verdiğim türden tüm sorunlarının başlangıcı aynı zamanlara geliyor.

Dinozorların neslinin tükenmesinden en az 60 milyon yıl sonra ortaya çıkan ve bıraktıkları izlerden, atalarımız olarak kabul edebileceğimiz en eski insanların bundan en az 3.6 milyon yıl önce afrika kıtasında yaşadıklarını biliyoruz.

Tanzanya’da bir yerlerde bulunan bu insanlardan daha eskileri bilinmiyor. Beynimizin yarım litre hacminden bir litrenin üstüne çıkması bile milyonlarca yıl almış. Bunun atalarımızın et yemeye de başlamaları ve etin içindeki yağ asitlerinin beynin gelişimini etkilemesi sonucu olduğu söyleniyor. İki ayağı üzerinde yürüyebilen küçük boylu atalarımızın bundan iki milyon yıl önce sadece afrikada yaşadıklarını ve kuzeye, diğer kıt’alara doğru göç etmeye ilk olarak o zamanlar başladıklarını da biliyoruz.

6-12 kişiden oluşan ilk insan gruplarının asya’nın bir ucundan diğerine varmaları 100-200bin yıl almış. Çin ve güneydoğu Asya’ya 1.8 milyon yıl önce ulaşmışlar. Mamutların sayısının insanlardan kat kat fazla olduğu bu dönemde ilk büyük teknolojik icadımız ateşi kullanmaya başlamak. İlk su taşıtı 800bin yıl önce yapılıyor. 400 bin yıl önce yemeği pişirerek yemeğe başlıyoruz. Sembol çizme, güzel sanatlar, ile dil ve sözcüklerin ortaya çıkması 75bin yıl önce avrupa’da oluyor. Avustralya ve yeni gine’nin keşfedilip iskan edilişi bundan 60bin yıl önce.

20bin yıl öncesine kadar dünyada tanrılar, dinler ve yeryüzünde onu temsil eden devletler yok. Yani bunların insanlık tarihiyle beraber olduğu, insanlık için zorunlu ve gerekli oldukları iddiası gerçeğe epey uzak kalıyor. Tanrılar ve devletler bilinen insanlık geçmişinin son bindebir’lik (ihmal edilebilir) bir kısmında ortaya çıkmışlar. Ondan önce 500 insanın aynı yerde bir araya gelmişliği yok. Henüz hiçbir yiyecek depolanamıyor, hayvan beslenmiyor. Her insan yaşamak için her gün kendi ekmeğini kazanmak zorunda. Tüm uğraşları ile hasıl ettiği ancak kendine yettiğinden başkalarına pay vermesi ve sistemli olarak yönetim rantları sağlayabilmesi de söz konusu değil.

Yerleşik hayat ilk olarak bundan onbin yıl kadar önce suriye, filistin civarında bir yerlerde birilerinin küçük kerpiç evler kurmaları ve bahçelerin küçük bölümlerinde buğday ve arpa yetiştirmeleriyle başlıyor. İlk olarak tarım, evcilleştirme ve hayvancılık başlamış. Yunanistan’da (M.Ö.7000) ilk çiftliklerin kurulmasıyla baltık yakınlarında ilk çiftliklerin kurulması arasında en azından 2bin yıl var. M.Ö.6000’de bugünkü hindistan ve pakistanın olduğu indus vadisinde, M.Ö. 5400’de batı iskoçya ve kuzey irlandada, M.Ö. 3000’de İskandinavya’da tarım başlıyor. O zamanlar avrupa’nın %80’i yoğun ormanlarla kaplı.

Tarım ve hayvancılık sayesinde insanın kendisi ve ailesinin beslenmesi için gerekenden fazlasını üretebilir hale gelmesi kimi insanların da onların üretimlerinden pay alan bir sistem üzerinde çalışmaları, ve bunun için örgütlenerek çeteler kurmalarının yolunu açıyor. Başlıca uğraşları sürülere çobanlık etmek olan insanları bir eşkiya grubunun haraca bağlaması ve onların ekinlerinden pay alması işten bile değil.

İşte çete reisi iktidarını böyle kurduktan sonra haydut adını kral ünvanı içinde kaybettirmenin yolunu buluyor. Tüm devletlerin, krallıkların ve imparatorlukların kökeni aslında buradan başlar. (ABD’nin ruhani kurucusu kabul edilen, Thomas Paine(1737-1809) bundan ikiyüz küsur yıl önce “the rights of man” isimli kitabında devletlerin temelini böyle tanımlıyor). .

M.Ö.2000 yılında dünya nüfusu 90 milyona yaklaşırken İsa zamanında 300 milyona ulaşıyor.(Şimdi ise 6,5 milyar kadar). Yani ilk 2bin yılda 3-4 kat artarken sonraki 2bin yılda 20 kattan fazla artmış. Nüfus artışının hızlanması ve teknolojik gelişmeler hep yönetim rantlarının artmasına ve “kandırma korkutma ve kışkırtmaya dayalı” kültür öğelerinin gelişmesine ve rafine olmasına hizmet etmiş. Yeryüzünde şimdiye kadar var olabilmiş ve varlığını sürdürebilmiş tüm din ve devletlerin temelleri işte bu artan rantların cazibesine ve onu paylaşmaya çalışan çetelerin birbirleriyle iktidar mücadelelerine dayalıdır.

Yunanistan’da M.Ö. 3000 yıllarında zeytin ağacı ve asma yetiştiriciliğinde yoğunlaşan bir tarım sistemi kurulmuş. Bu sistem insanların beslenme imkanlarını %40 arttırıyor. Zeytinyağı, ve şaraba dayalı bu zenginlik dinlerin, devletlerin, askerlerin, şehirlerin (ve tabii kölelik düzeninin) ortaya çıkabilmesindeki en büyük etken. Nüfusun %90’ı tarım ve hayvancılıkla uğraşırken gittikçe artan üretim diğer mesleklerin de ortaya çıkmasını sağlıyor.

20’nci yüzyılda ise üretim ve hükümet rantları çıldırmış. Bir biçerdöver bir günde 150 kişinin iki haftada yaptığı işi yapıyor. Bu ve benzeri teknolojiler sayesinde nüfusun %1’den az bir kısmının tarım ve hayvancılıkla uğraşması obez refah toplumlarının tüm fertlerinin aşırı beslenmesine yeterli hale gelmiş.

Dinlerin ortaya çıkması ve ilk tapınakların yapılması bronz çağının da başladığı M.Ö.3500 yıllarında oluyor. At ehlileştirilmiş. Bir at ayakta savaşan 10 askere bedel. Kölelik başlamış. İnsan kurban edilmeye de başlanıyor.

Kurulan tüm dinlerin arkasında daima bir siyasi iktidar veya o iktidarı arayan bir siyasi grup var. Dinler her zaman siyasetin en önemli enstrumanı olarak iş görüyor.

Nil deltası gıda bakımından çok verimli. Altında ateş yanan ilk fırın mısır icadı. MÖ 2600 yılında ilk mayalı ekmek pişiriliyor. Kutsal hükümdar kutsamadan Nil’in yükselemeyeceği düşünüldüğünden çöldeki vahanın ortasında bile onların onuruna pahalı tapınaklar inşa edilirmiş. Tanrı kral (firavunlar) için ilki M.Ö. 2700 yılında olmak üzere 80 piramit yapmışlar. İlkinden 200 yıl sonra yapılan büyük piramit tam 146 metre, yani 50 katlı bir gökdelen yüksekliğinde. Yapımında 100bin kişi çalışmış. Kutsal kralların Nil’i kutsaması karşılığında tapınanlara armağan ya da vergi olarak buğday, arpa ve hatta toprak bağışlanıyor. Zamanla Nil boyunca uzanan toprakların üçte biri tapınaklara ait olmuş. Burada din ve askerliğe dayalı hükümet rantlarının da toplam hasılanın en az üçte biri olduğunu kabul edebiliriz. Toplam nüfusu bir milyondan az olan bu krallığın ömrü 3000 yıl sürmüş.

Bu gelişmenin doğal sonucu olarak bazı insanlar başkalarının üretiminden pay alarak (kendileri üretmeden) yaşamanın yolunu buluyor, bu konulardaki teknolojilerini ilerletiyorlar. Kölelik uygulamaları yaygınlaşıyor. Birkaç kişi bir araya gelip çeteleşerek, üretkenliği olan bazı diğer insanları kandırıp, korkutup, kışkırtarak, onların üretiminden pay almaya başlıyorlar. Bunun tekniklerini geliştiriyorlar. Kurdukları şeyin adı “”devlet””tir. İlk başlarda vahşi bir çapulculuk ve haydutluk biçiminde olan bu şey zamanla insanların (üretim verimliliği arttıkça) zenginleşiyor, rafine oluyor. Devletçilerin kullandıkları teknikler de gelişiyor kuvetleniyor, serpiliyor. Zamanla öyle rafine bir hale geliyor ki insanlar küçük yaştan itibaren gördükleri eğitimle “devlet” denen şeyin (neredeyse) “”kendisini düşünen ve kendi ihtiyaçları için var olan birşey”” olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Oysa “devlet” aslında nihai amacı sadece “kendisini” güçlü ve zinde tutmak ve destekleyicilerini semirtmekten ibaret olan başlıbaşına bir organizmadır. Bu amacına hizmet edenlere (diğerleri aleyhine) rüşvet vermek zorunda kalır. Kendi varlığına bir tehdit olarak gördüğünde ise tüm vatandaşlarının canına okuyabilir. Vatandaşların kollektif ve bireysel yararları onun hiç umurunda değildir. Onların kanları üzerinden kendi yararına kumarlar oynayabilir. Devletlerin tüm bu işlerle ilgili olarak kullandıkları teknolojilere de “devlet rejimi”, “din”, “ideoloji” v.b. isimler veriyoruz.

Zekinin daha az zekiye birşey empoze etmesi değil sözkonusu olan kesinlikle. Örümcek kurduğu ağa kendisinden çok daha zeki bir yaratığı da düşürebilir. Önemli olan kurulan tezgahın(teknolojisinin) etkinliği. Teknolojinin kendisi de çoğu zaman büyük bir zeka eseri olmayabilir. El yordamı ile bulunmuş, etkin olduğu görülünce zaman içinde kendiliğinden gelişmiş olabilir mesela. (Evrim mucizesi aslında zeki olmayan şeylerden zeka üretmeye dayalı değil mi sonuçta?.)

İnsanoğlunun tarım ve hayvancılıkla yerleşik düzene geçmesi, ve belirli üretim teknolojilerine sahip olarak tükettiğinden fazlasını üretebilir hale gelmesinden itibaren insan gütmeciler de kendi gütme teknolojilerini geliştirmeye başlıyorlar. İlk önceleri toprağın sahipliği iddiasıyla ya da doğrudan askercil çeteleşme ile korkutarak gasp söz konusu iken zamanla ortaya daha rafine edilmiş teknikler çıkıyor. Kandırma, korkutma, kışkırtma esaslı bu tekniklerde “”kaz’ı ürkütmeden yolma teknikleri”” önem kazanıyor.

İlk yaratıklandırılan şeylerden birisi tanrıdır kuşkusuz. O öyle ulu, öyle büyük bir yüceliktir ki herşeyi zaten o kendisi yapmıştır, ve herşeyin asıl sahibidir. Kendisi ortalıkta hiç gözükmez ama yerine elçisini göndermiştir ve, isteklerini onun üzerinden bize iletmektedir. Tabii onun kendisinin varlığına ve birliğine inandığınız gibi elçisine, birer doğaüstü yaratık olan meleklerine ve kitabına da inanacaksınız. Kitapta tüm hayatınız boyunca neleri yapıp neleri yapmayacağınız yazılı. Artık hayatınız ve duygularınızın değil buyrukların kontrolunda olacak. Ya hepsine birden inanmaz ve, uymayı reddederseniz?, o zaman size bazı uygulamalar yapılacak.

Şimdi bakınız; başarılı olmuş her türlü kandırma, korkutma, kışkırtma teknolojisi ürününün üç ortak prensibi vardır.

1. Kaz’dan bütün tüylerini birden isteyemezsin. O zaman onu köşeye sıkıştırmış olursun ve kesinlikle dönüp sana saldıracaktır. Ondan sadece kendiliğinden vermeye razı olacağı kadarını isteyeceksin. Bu sayıyı doğru belirlemen çok önemli. Eğer az istersen kardan zarar edersin, fazla istersen onu isyan ettirirsin.
2. A. Lincoln’un ünlü deyişiyle bütün kazların hepsini birden kandıramazsın. Ama yine de hikayen çoğunluğu etkileyebilecek kadar güçlü ve sofistike olmak zorunda. Bazıları senin maksadını anlayıp seninle mücadele etmeyi seçebilir. İşte onlarla senin namına savaşacak yeterli kadar uysal kaza sahip olmaya bak. Senin için savaşacak uysal kazları ödüllendir ve teşvik et. Eğr bu yine de yeterli olmaz ise İşte o zaman tanrının kılıcını(seyfullah) ortaya çıkartıp isyankarı “ibret’i alem için” kendin parçalaman gerekir.
3. Kaz’a inandırıcılığını kaybetmemek şartıyla sana maliyeti olmayan “hayali” yemlerden sınırsız miktarda verebilirsin. Ama senden gerçek yem istemesine asla izin verme. İsyan işareti gördüğünde hemen seyfullah’ı ortaya çıkar. Unutma ki eğer bunu geç yaparsan seyfullah’ın başedemeyeceği sayıda kaz ayaklanmış olur. O zaman da sen bitersin..

Eski hükmetme makinelerinde genellikle sadece iki ana unsur (tanrı ve seyfullah) bulunuyor. Bugünkülerde ise makine içiçe girmiş çok sayıda güç halkasından oluşan bir “nebula” konumunda.

Bu nebuladaki ana ve tali unsurların hepsini birden bulup tam olarak teşhis etmek neredeyse imkansız. İlişkileri son derece girift ve informel. Hepsinin gerisinde onu idare eden zeki bir kısım insanların bulunduğunu varsaymak çok hatalı olur. Üzerimizde kontrol uygulayan güç halkalarının gücü onu idare edenlerin zeka ve becerisinden bağımsız olarak gelişiyor. Bunların hepsini besleyen ve onlarla güç ilişkisi içinde olan ana motora ise “devlet” diyoruz.

Örneğin tarikatlar, aşiretler, mafyalar, şirketler, çeteler, hepsinin bir şekilde devletin resmi bürokrasisiyle ilişkisi veya çoğu zaman güç içiçeliği var. Herbiri bürokrasinin kendisi gibi gücünü kandırma, korkutma, kışkırtma ilişkisi içinde olduğu vatandaşların gönülsüz rızasından veya gasptan alıyor. Bu güç ve rant halkalarının hepsini birden devlet saymak tam gerçekçi olmasa da pratik bakımdan oldukça doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bu güç çemberlerinin ait olduğu çeteler bir şekilde gücünü bir tür çeteler konglomerası olan bürokrasiyle doğrudan veya dolaylı, resmi veya gayriresmi ilişkilerinden alır. İlişki bozulduğunda çete çaptan düşer ve ayakta duramaz hale gelir yıkılır.

Vatandaş ise sosyalleştikçe mecburen bu aidiyet çemberlerinin, kimlik temsiliyetlerinin güç halkalarından bir kısmının içine düşüyor. Onlara tüm kendi gücünü aktararak onlar üzerinden kendisi de kısıtlı bir güce ulaşıyor. Onların yasa yürütme ve yargı erklerinin kontrol alanına düşüyor.

Devlet bu çetelerle güçlenirken, güçlendikçe de çetelerin gücüne güç katacaktır. Öte yandan onun gücünün ve vatandaştan aldığı rantların artması, ayni zamanda vatandaşın o ölçüde zayıflaması ve aciz hale gelmesidir. Vatandaşın esasen bürokrasi ve onun ait olduğu güç halkalarıyla doğrudan bir mücadele imkanı yok denecek kadar az. O yüzden çetelerin mücadelesi sadece birbirleriyle olabiliyor.

Birbirleriyle mücadeleyi bırakıp dayanışma içine girecekleri sadece iki tehlike var. Bunlardan birincisi “dış etkinin artması”, ikincisi de “vatandaşın “bireysel” gücünün artması”. Çünkü herikisi de sonuçta çetelerin ortak menfaatlerine aykırı olduğundan çeteler ve bürokrasi bu iki büyük tehlikeye karşı daima hepsi birleşerek büyük bir dayanışma içinde en hakiki mücadeleyi veriyor.

Örneğin bugün Çin dünyanın en büyük ülkesidir(hindistan da öyledir). Ülkesinin genişliğiyle, nüfusunun fazlalığıyla, devletinin halkının gelirinden aldığı payla, her yıl 3500 vatandaşını idam etmesiyle. İnsani gelişmişlik endeksindeki sıralamasındaki yeri ise 94’üncü. Bu yeriyle sadece Türkiyenin değil dünya nüfusunun çoğunluğunun da gerisinde. Çin vatandaşının durumu içler acısı. En ucuza en çok o çalışıyor. Son zamandaki büyük gelişmesine rağmen altı çinli işçi bir türk işçisi kadar ancak kazanıyor. Fare gibi yaşıyor. Türk devleti de Yunanistan devletine göre çok büyük ve güçlü ama insani gelişmişliğimiz yunanlıların 60 ülke gerisinde.

Listenin başında izlanda gibi, lüksemburg gibi “minicik” ülkeler bulunuyor. Bunların doğru dürüst bir ordusu geçit törenlerinde halkın önünden iftiharla geçireceği bir tankı bile bulunmuyor. Gazetelerinde televizyonlarında devlet büyüklerinin görüntülerini, halkı aydınlatma için yaptıkları konuşmalarını felan göremezsiniz. Hiç polis ve asker görmeden bütün bir gün, bir ay geçirebilir, ülkenin her yanını dolaşabilirsiniz. Devlet memuruna rastladığınızda size amirlik taslamaz..

Devlet büyüdükçe ve halkı üzerindeki gücü arttıkça halkın özgürlükleri ve insani gelişmişliği azalıyor. Öte yandan devlet küçüldükçe ve önemsizleştikçe ülke insanının gelişmişliği artıyor, hayatı önem ve anlam kazanıyor. Bu işin diyalektiği böyle.

Eğer evrimsel açıdan insanlığın işine yarayacak şey bireyin tek tek ve toplu olarak umur ve refahının artması, medeniyet ve insani gelişmesinin yükselmesi ise vatandaşın tam aksini söyleyeceğine;

“” Tanrı devletime zeval versin”” demesi lazım. Devleti ve bürokrasiyi küçülterek önemsizleştirecek her şey sonuçta insanı yüceltir.

İnsanın doğadaki herşeyden (bu arada insanlardan) yararlanması onun tabiatına uygun birşey. Tabiatına uygun olan herşeyin de iyi/uygun/doğru kabul edilmesi gerekir. Türe fayda sağlayan “herşey” doğrudur kuşkusuz. .

Eğer iyi/uygun/doğru olanın ne olduğunu en baştan tarif edeceksek
“”insanın gereksinimlerini (ne eksik ne fazla) en mükemmel şekilde kaşılayan”” olduğunu söyleyebiliriz.

Kuşkusuz ki insanın bunu yaparken kaynak israf etmesi(mesela yiyemeyeceği bir canlıyı öldürmesi) “iyi/uygun/doğru” tanımımızın içine girmiyor.
Eğer tükettiği birşeyin doğada azalmasına neden oluyorsa bunu doğru sayamayız.

Çünkü sözgelimi tüketilen ve eksilmesine yol açılan şey bir besin ise insanın kendi türü artar iken besini yetersiz kalacağından doğanın tekrar dengesini bulabilmesi için kıtlık savaşlar ve ölümler kaçınılmaz olur. Bu ise “iyi/uygun/doğru” olmayacaktır.
İki kişi kaldık ama bir kişilik yiyecek var ve yiyemeyen kişi ölecek. Ya da birinin öbürünün etini yemekten başka hayatta kalma şansı yok. O zaman karşımdaki kişi otomatikman benim düşmanım oluyor. Benim yaşayabilmek için onu (her kim olursa olsun) öldürmem ahlaken, vicdanen, insanlık icabıdır. Hiç istenmez ama bu benim açımdan “iyi/uygun/doğru” bir mecburiyettir. “Kötü/uygunsuz/yanlış” olan ise benim böyle bir mecburiyet içine düşürülmem. Yargılanması gerken bu mecburiyeti yaratan zihniyet veya harekettir.

Sözgelimi anglosaksonlar büyük keşifler sırasında dünyanın bir yanında nüfusu olmayan boş ve çok verimli topraklar öbür tarafta boş oturan aç insanlar olduğunu görüyorlar. Afrikadaki boş oturan nüfusu rızasıyla gemiye bindirip amerikaya tarım işçisi yapmaya götürmek mümkün değil. O yüzden insanları yakalayıp zincire vurup gemilere yükleyerek amerikaya getiriyor ve orada tarım işletmesi kurarak ürünleri avrupaya götürüyor böylece üçgen ticareti ve koloniyel(sömürge) emperyalizmini başlatıyorlar. Sonuçta endüstri çağını açarak insanlığın gelişmesine büyük katkı sağlayan bu girişimin sahip ve sorumlularını vicdanen yargılamamız mümkün olsa bile bunun hiçbir önemi yok.

Benim burada obez olmam ile afrikada bazı çocukların açlıktan ölmeleri (eğer ikisi arasında doğrudan veya algılanabilir derece yakın dolaylılıka bir ilişki yoksa bu) beni vicdanen hiç rahatsız etmemeli.

Sonuçta vicdanen doğruyu bulmak epey kolay. “”Kimse kimseye hiçbir zaman, hiçbir durumda zorla hiçbirşey yaptıramamalı””. Zorla yaptırılan şey sonuçta yapanın kendisine , toplumuna ve tüm insanlığa yararlı olacak olsa dahi vicdanen “iyi/uygun/doğru” değildir. Nokta..
Yine de bu konuda vicdanımız son derece net olmalıdır. Bir insanın başka bir insanın emeği, aklı ve malları üzerinden kazanç sağlaması tamamen “iyi/uygun/doğru” birşeydir kuşkusuz. Yeter ki kandırma, korkutma ve kışkırtmanın olmadığı (arz ve talebin tam olarak karşı karşıya geldiği) özgür bir piyasa olsun ve verenin mutlaka “özgür rızasının olması” şartı aransın.
Yukarıdaki koşullar sağlanmak koşuluyla bir insanın bir yıllık emeği “1”(bir) dolar bedelle satılabilir, ve burada yine de bir haksızlık olduğunu söyleyemeyiz. Tamamen serbest bir piyasada bir mala “hiç” talep olmaması istisna bir durumdur ama adil değildir diyemeyiz.

Bunları sonuçta kendi bireysel vicdanımızla yargılayarak söylüyoruz. Bunun dünyanın realitelerine hiçbir katkısı olmaz. Eğer bir insan bir diğerini sömürebiliyor ve bu onun için fizibil oluyor(yani ondan sonuçta bir kazanç sağlayabiliyor) ise sonuçta bu sömürü mutlaka olacaktır. Bunu düzeltebilecek olan şey ahlakımız, vicdanımız ve yargımızın doğruluğu değil. Yasalar, yargı ve kolluk kuvvetleri hiç hiç değil. Çözüm sadece “şeffaflık”tır. Tam şeffaf bir ortamda haksızlık giderek güç ve hatta imkansız hale gelir.

İnsan insana zorla hiçbirşey yaptıramaz hale de gelebilir. Kandırma, korkutma ve kışkırtmaya dayalı kültürler ve ona dayalı sosyal yaşam tarzı tümden kalkabilir.

....Çözüm teknolojide..

İnsanın insana kandırma, korkutma, kışkırtma ile ve “zorla” birşeyler yaptırtması ancak bunu yaptırtmanın fizibil olmaktan çıkması ile mümkün. Eğer bunu sağlayacak teknolojik altyapı devreye girer ise her türlü sömürü mecburen ve otomatikman bitecektir.

Kölelik ve insanın istismarı bu dünyanın çok eskiden gelen bir realitesi. Günümüzde de hafiflemiş ve form değiştirmiş olsa bile kalkmış olduğunu söyleyemeyiz. Günümüzde hiçkimse sıcakta serinlemesi için başucunda durup sabahtan akşama kendisini yellemek üzere iki köle satın almıyor. Neden.. Ayıp veya günah olduğundan mı?, yasak olduğundan mı?, vicdanı elvermediğinden mi? Hayır hiçbiri değil.

İki kölenin (veya hizmetçinin) maliyeti o gün de bugün de ayda iki sığır kadardır. Ama bugün bir klima ile çok daha ucuza ve çok daha iyi serinlemek mümkün. O halde kim (maliyeti sadece boğazı tokluğuna olsa dahi) bugün serinlemekte iki insan kullanabilir ki?..

Üretim bandındaki montaj işçiliklerinin çoğunu zaten robotlar çoktan devraldı. Bugün insan çalıştırdığımız (şöför, bekçi, tezgahtar gibi) sayısız iş türünün de robotlara yaptırılır hale gelmesinin eli kulağında. Marx’ın kulakları çınlasın işçileri ucuza çalıştırarak insan emeğini istismar ederek bundan kazanç sağlamak gittikçe daha güç hatta imkansız hale geliyor. İnsanların düz işçilikteki artı değerleri giderek “eksi” olmaktadır. Vasıflı/vasıfsız her türlü işçilik kavramı bir gün tamamen tarihe karışabilir.
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



Basit Görünüm Tarih: 20 10 19 - 08:11