Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

 
Reply to this topicStart new topic
> HUSSERL’Cİ AKIL YÜRÜTME, 1. Bölüm
aliacan
mesaj 14 01 2010 - 22:54
İleti #1


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 159
Katılım: 11 01 10
Nereden: Ankara
Üye No: 8,584



HUSSERL’Cİ AKIL YÜRÜTME



Genel olarak, bilginin tarihsel yöntemi üzerine herhangi bir araştırmada ki bu araştırmalar sözü edilen yöntemin tarihsel kültürel ve teknik bilinci ile de bağlantı içinde olacağı gibi salt doğa bilimsel bir araştırma da olsa, ortak tasvir olarak kuşkusuz yöntemin bir doğal tavır içinde gerçekleştiğini ve asıl yönteme ilişkin sorunların da bu tür bir tavırdan kaynaklandığını görmekteyiz. Bu tarihsel süreçlere ilişkin kabul görür kökensel bir başlangıç koyamasak da –yapabildiğimiz ancak bu kökensele bir ilinek varsaymamızdır - zihnimizde canlanan insan ve doğa arasında ki; söz gelimi ilk adaptasyon sahnesi ve buradan türeyecek olan tinsel yaşam belirtileri bilginin elde edilişinde bu güne kadar geçen sürede göz ardı edilemeyecek bir yapı oluşturmaktadır. Burada tinsel yaşamı bir yaratım olarak, yani bir insan yaratımı olarak ortaya koymamız kökensele dair ister istemez varsayımda bulunduğumuzu düşündürecek eleştirilere kapı açacaktır ki işte tam da istediğimiz gibi aslında bu kapının açılmasıyla bugünkü tartışmamızın çerçevesine girmiş olacağız. Fakat buradaki tartışmayı biraz daha erteleyip önceliği doğal tavrın yöntemsel varsayımına vermeliyiz. Bu da açıkçası o ilk adaptasyon sahnemizden başlayıp bugüne ve bugünün bütün realist doğa bilimsel metotlarında ortak gördüğümüz tavırla yani nesnenin mutlak aşkın kendiliğindenliğinin kabulüyle ilişkilidir. “Yeni-çağ fiziği sorgulamak amacıyla aygıtlarını doğaya uyguladığı için deneysel fizik değildir; tam tersi; fizik, üstelik salt bir kuram olarak, doğayı, peşin olarak hesaplanabilir olan güçler bağıntısı biçiminde sergilemekle yükümlü kıldığı için deneysel fiziktir; bu yüzden deney, bu tarzda yükümlendirilmiş olan doğanın tekmil verip vermediğini, veriyorsa, nasıl verdiğini soruşturmaya buyrulmuştur.”[1] Modern bilim ve modern bilim aygıtlarının gösterdiği doğayla bu ilişki tarzı aslında insan tarihinin tasarlanabilen bütün bölümlerinde aynılığını korumaktadır çünkü bir tasvir olarak ilk adaptasyon sahnemizde bile –avın- zamansal ve mekânsal tahmini için aslında doğaya ve gök-bilimine benzer koşullarda geliştirilen aynı beklenti tipidir. Açıkça fark ediyoruz ki doğal tavır kendi içerisinde bir varsayımla doğar yahut doğal tavrın kendisi aslında varsayımın (kendiliğinden nesne) beklentisidir. Bu iki tavır üzerine düşünülüğünde aslında birçok ayrımı da beraberinde getirecek olan bir argümana ( Dasein ) adım atmakla birlikte bu iki tavrın da yine ortak özelliği olan kendiliğinden nesne bağıntısı çevresinde dolaşmakla asıl konumuzdan ayrılmamış olmaktayız. Böylelikle tekrar karşımıza çıkan tin ve tin problemini daha sonra tartışacağımız bir başka basamağa atıp, şimdiki problemimiz olan nesne üzerine dönüp ve yine nesnenin kendisinin tartışılmasını olanaklı hale getirecek farklı bir kavramla ki bu kavram tinle birlikte ona içkin aynı zamanda ona aşkın bir usdışılık getirmektedir, yani bilincin ta kendisiyle bağlantılı yeni bir zemin kuracağız. Bu girişim sanıldığının aksine bir yaratım değil aslında hep var olan bir ilişki düzeyinin farkındalığı olacaktır fakat bunu yapmadan önce nesnenin bilinçle kurulan ilişkisini yine doğal tavrın varsayımı üzerinden ele alıp kendi eleştirisini yapmalıyız. Kendiliğinden nesnenin varoluşuyla ilintili bu tavır nesnenin duyularla algılandığı üzerine kabul görülen ve nesnenin mahiyetine ilişkin dolaylı bir yolu fark eden, takibiyle aslında nesnenin mi yoksa salt nesnenin algısının mı bilgisine sahip olunabilineceğini gün yüzüne çıkaran bir problemdir. Böylelikle Berkeley ve sezgiciliğe, Hume ve idea – izlenim, özellikle de gelmek istediğimiz nokta olarak Husserl ve görünüş – görünen şey ayrıma varmaktayız. Problemin en basit anlatımı üzerinde durursak duyumun ve algının bize nesnenin ontolojik karakterini verdiği yargısı gerekçesiz bir kabul olarak ortaya çıkar ve biz salt duyum üzerinden nesnenin varolduğunu üstelik şimdi ve burada varolduğunu iddia edemeyiz, bununla birlikte herhangi bir yerde varolduğu veya şimdi yine burada varolduğu iddiasını hor göremeyiz. Anlaşılması için; biz nesnenin, kendiliğinden bir varlık olması bakımından tanımını olanaklı bulamamakla birlikte, aynı şekilde nesnenin saltık benime içkin ve kurduğum, kuracağım bir evrenle ilgili idealist tanımı da kabul görememekteyiz. Doğal tavıra karşı geliştirdiğimiz argümanların geçerliliği basit bir anlatımla şekillenebilirken, bilince dair Berkeley’ci bir idealist tavır bizi sürekli olarak şu anda yaptığımız ve yapacağımız girişimlerin hepsini faydasız kılacak bir zeminsizliğe sürüklemektedir. Evrenin içkin ve kurgusal yapısının birlikte kabulü aynı zamanda psişik veriler üzerinden bilgi edinimi faaliyeti gibi her olasılığın şekil alabileceği sonsuz bir çelişkiyi beraberinde getirir. Aynı zamanda varlığın bu içkinliği ve kurgusu beni tekbenciliğe sürükleyecek olan tözsel varoluşumu doğrulayacaktır ki, yaşantım her ne kadar kurgusal ve içkin olursa olsun, ben ve benimle birlikte evren her zaman benim – düşünme – edinimime bağıl olacak ve aynı zamanda benim kendimi düşünmemle sonlanacaktır. Çünkü benimi düşünmem demek bu yaşantı ve benim arasında buradaki anlamıyla içkinliği veya aşkınlığı pek de önemli olmayan bir ayırıcılık barındırmaktadır, asıl önemli olan benime ilişkin niteliğin elinden alınmasıdır. Onun yaratıcılığı artık karşımda bir yaratım olarak durmakta ve bu da onu çelişkiye sürüklemektedir. O halde bilincim, sanıldığının aksine “yeni bir düzenlemeyi değil, yeni bir varoluşu”[2] gerçekleştirebilecek edinimiyle – bu kurguda olsa – kabul görülebilir fakat bununla birlikte bu yaratımın saltık içkinliği kabul görülemez. Aksi takdirde varlığın içkinliği ve egonun mutlaklığı ve aynı zamanda egonun bilgisinin bütün varlık bilgisini içerdiği varsayımı, kendisiyle yakından çelişen -çünkü bu bize egonun bilgisinin ancak egonun aşkınlığıyla, nesnelliğiyle anlam kazanabilecek yapısını anımsatıyor- bir bilgiye sahip olma iddiasıdır ki bu bilgiye sahip olan ego ancak aşkınlığının farkındalığında böyle bir akıl yürütmeyi becerebilir. Özellikle üzerinde duracağım konu; evet, bir yaratımdan bahis edilebilir, hatta tinsel bir indirgemede salt yaratımdan bahis edilmelidir, hem de bu yaratım tam da olması gerektiği gibi yani tam da yoktan var olabilen bir yaratımdır fakat yaratım yaratımla birlikte egodan taşar ve aşkın bir şekilde bağımsız yapısıyla artık bir fenomen gibi egonun yönelimsel durumlarını bile tasvir edebilecek bir dayanağa dönüşür. İşte böyle bir anda veya böyle bir düzlemde, “her zihinsel yaşantı ve her tür yaşantı gerçekleşir gerçekleşmez”[3] bir fenomen olarak verilmiştir ve bu verilmişliğe ilişkin bilgi onun benden bağımsız varoluşuna ilgili metafizik yargıdan indirgenmiş olduğundan, ben – nesne ancak bağıntısıyla bir varlık tasviri yapılmaktadır. “Bizim metafizik diye adlandırdığımız bu bilim tek tek bilimlerin doğal eleştirisinden doğar; bu eleştiri, bilgi ve bilgi nesnesinin çeşitli temel biçimlerine göre neliğine ve bilgi ile bilgi nesnesinin çeşitli (temel) karşılıklı ilişkilerinin anlamı hakkında kazanılmış bilgilere dayanır. Bilgi eleştirisinin metafizik amaçlarını bir yana bırakıp, kendimizi sırf bilginin ve bilgi nesnesinin neliğini aydınlatma ödeviyle sınırlarsak, işte o zaman bu bilgi eleştirisi, bilgi ve bilgi nesnesinin fenomenolojisidir ve fenomenolojinin ilk ve temel öğesini oluşturur.”[4]

Husserl’le birlikte nesnenin bilgisinde, onun metafizik ve takibiyle dil – kavram ile alakalı bir takım us yürütmelerden sıyrılıp, benimle alakalı bir düzlemde ne bir gizemci gibi bilinmezlik tavrını ne de bir düalist gibi tözsel varoluşların kabul edildiğini görüyoruz. Nesnenin bilgisi artık bilinçten sıyrılamayacak bir düzlemde karşılıklı varlıklarıyla ve aslında bizi agnostik bir tavır almaya sürükleyen gizemciliğe, daha da çok içinden bir türlü çıkılamayan klasik transandantal egonun fenomen – numen sınırlarını çizen psişik süreçlere karşı geliştirilen – yönelmişlikleriyle – daha farklı bir yönteme ihtiyaç duymaktadır. Herkesin kabulleneceği bir şeydir ki, solipsizmin ve klasik transandantal ben[5] in ampirik edimleri her defasında kendi iç öğretileriyle çelişen her defasında kendilerini inkar eden bir çelişkiye sürükleyerek, ampirik edimin geçersizliğini tasımlayacaktır. İşte tam da bu noktada, psikolojizm ve psiko-fizik gibi benzer bir ayrıma da çözüm olarak ilk müdahalede de bilinç ve nesnenin aşkınlıklarıyla olan birliktelikleri üzerine dikkat çekilecektir. Bu birlikte oluşun koşulları;



“1. Bütün özelliklerinin içinde bilincin genel özelliklerinden biri, her zaman ve her yerde, yani ayrılabilir parçalarının her birinde bir özne veya nesne ile ilgili belirli bir tür ilişki göstermesidir. Bu ilişkiye "yönelmiş ilişki" de denmektedir. Her bilinçlilik esasen bir ilişkiye aittir.



2. Her ilişkide olduğu gibi burada iki bağıntı bulunabilir. Bir bağıntı bilincin eylemidir, diğeri yöneldiği/yöneltildiği şeydir.



Görmek ve görülen şey

Sunmak ve sunulan şey

İstemek ve istenen şey

Sevmek ve sevilen şey

Reddetmek ve reddedilen şey vb…”[6]



“3. Nesne teriminin açıklaması: İçsel, nesne-benzeri şey anlamında kullanılmıştır. Dışarıda herhangi bir şeye karşılık gelmesi gerekmez.

Yanlış anlamaları önlemek için "iç - mekan” [inwohnendes] nesnesi veya "içkin” nesne denilebilir.”[7], şeklinde ilk temellerini atacak olan bir yönelmişlik ilkesiyle belirlenecektir. Şimdi sırasıyla bu koşulları değerlendirerek Husserl’ci bir akıl yürütmeye ve Husserl’ci akıl yürütmenin genel ilkelerine varmaya çalışalım. İlk olarak özne ve nesne ilişkisi bağlamında benin her zaman bir ilişkiyle edimselleştiği ve bu ilişki tarzının bilincimin nesnesine yönelmişliği olarak vurgulandığıdır. Böylelikle herhangi bir edimim, bunu da kapsayacak olan bütün edimlerim bu bağlamda bir ilişki gerekliliğiyle yönelen şey ve yönelinen şey olarak birbirini tamamlayan, birbirine önsel olamayan ve ancak bu ilişki tarzını bize sunan bir birlikteliktir. Böylelikle hiçbir bilinç saltık varlığıyla böbürlenemez çünkü böyle bir saltık tek başına egonun verilmişlik yaşantısı mutlaka bir yönelmişlik ilişkisi içerisinde anlam kazanacaktır. Hatta cogito bile apaçık iddiasıyla işte tam burada yetkinsizleştirilecek ve ancak bu iddianın fenomonolojik bir indirgenmiş versiyonu saltık verilmişlik olarak görülebilecektir. Bu tartışmayı alt bölümlerde alternatif indirgemelerle yapacağız.

Brentano’nun ikinci tasviri, bu ilişkinin parçaları olarak aslında en basit parçaları olarak -çünkü daha biz egoyu parçalama işine soyunmadık- gösterdiği ben ve nesne arasındaki ancak bilinçsel anlatımdır. Yani istenen şey ve istenilen şey demek ile istenilen şeyin özel, ayırıcı niteliğini belirterek vurgulayıp hep onu istemek (istenen şey) arasındaki farklılığı görmek gerekmektedir. Böylelikle şey ancak istenildiği ölçüde varlığını bize vermektedir fakat bu isteme ortalama bir istemedir ve özellikle o şeyi ima etmez. Asıl isteme ve yönelme örneğin açlık ve protein gereksinimi gibi bir edim olarak düşünüldüğünde bu isteme tam olarak bize kendini veren varlık açısından kesin bir verilmişlik değildir ancak o şey bu istemenin içeriğine sahiptir. Fakat buradan egonun bu isteme anındaki pasifliğiyle bağlantılı istenilen şeye içkin olduğu anlamı çıkarılmamalıdır hiç olmaz ise tartışmanın bu bölümünde, yani bizim nesneyi henüz bir bilinçlilik durumu olarak almadığımız şekliyle böyle bir sonuca varılmamalıdır. Aynı zamanda istenilen şeyin bize bilincin istediği şeyi ima ettiği ve bununla birlikte kesin bir hat çizmediğini de anlamak gerekir. Bu psikolojinin bilinçaltı ve bilinç tartışmalarıyla ve psişik gizemciliğiyle aslında kopamadığı bir kuşkucu bağlantı biçimiyken, bizim için asli çözüm kaynağını elinde tutan ve hiç de tasvir edilemeyecek kadar gizli kapaklı olmayan bir bilinç modelini sunacaktır. Fakat öncelikli olarak Husserlci akıl yürütmeyi anlamak gerekliliğiyle üçüncü anlatıma yoğunlaşmalıyız. Bu anlatım aslında Brentano’nun dolaylı olarak fenomeni vurguladığı, hiç olmaz ise Husserlci akıl yürütmede böyle bir anlam kazandığı yer olarak ele alınmalıdır. Aynı zamanda buradaki anlatım ve fenomen üzerine kurulan basit bir benzerlikle anlatımın çözülmüş olduğunu sanmaktan uzak da durmak gerekir. Çünkü Brentano açıkça burada içkin nesne kavramıyla hareket edip ve böylece henüz kurtulamadığımız psişik argümanların kapısını tekrar açmaktadır. Peki Brentano acaba gerçekten burada kullanıldığı anlamda bir içkinden mi bahis etmektedir, yoksa Brentano daha sonra Husserl’in da yapacağı metafiziksel tartışmayı kenara bırakmanın mütevazı bir yolunu mu sergilemektedir. Bir başka deyişle biz “Dışarıda bir şeye karşılık gelmesi gerekmez.” Söyleminden ne anlamalıyız? Bu gereklilik bir zorunluluk ilişkisinde ve zorunlu değilse yoktur anlamında mı kullanılmıştır yoksa bu gereklilik tam da kendisinin gereksizliği anlamında mı kullanılmıştır? Yani Brentanon açıkça ilgimizi sadece fenomene mi çekmeye çalışmaktadır? Bu soruların hepsine, bizim bugünkü Husserl fenomenolojisini bilmemiz vasıtasıyla vereceğimiz cevaplar her zaman bu fenomenolojiyi onaylayacak tarzda olacaktır aksi takdirde daha Husserl’in ne yapmaya çalıştığını anlamadan onu metafizik yapmakla veya psikolojizmden kurtulamamakla suçlamış oluruz. Bu kriteri bir kenara bıraktığımızda da zaten biz Brentano’nun hiç metafizik olarak değerlendirilecek bir anlam ifade ettiğini iddia edemeyiz. Besbelli ki Brentano nesne açısından her iki koşulu da kapsayan ve salt bir görüngü üzerine yahut verilmişlik üzerinden çalışmasını sürdürmektedir. Onun içkin dediği aslında inwohnendes yani biraz daha farklı olarak içinde ikamet eden anlamında, içinde bulunan, bir mutlak değil de sanki bir görüngüye gelen gibi anlam ifade etmektedir Bununla birlikte bu görüngüye gelme edimi tamamıyla bir bilinç faaliyeti olmaktadır. Üstelik burada sırf bir bilinç faaliyeti olageleceği için onun da içkin bir yanının olması gerektiği veya saltık inwohnendes i üzerine ancak tasvir yapılabileceği vurgulanmaktadır. Buradaki önsel üzerinden yani yönelmişlik ve içkinlik arasında ilişki tarzında bir kökensel belirlemek zaten metafiziksel bir çıkarım olacaktır. Böylelikle biz ancak bu ilişkiyi tasvir edebilmekteyiz. Aynı zamanda bu ilişki ve bu ilişkiden doğacak sezgisel keşifler özelliklede Husserl için iki ana temelde bir çözüm kaynağı haline gelmektedir. İlki Husserl’in en temel sorunu olan bilim ve doğal tavır takibiyle bilgi problemi üzerine açılır ki bu da egonun aşkınlığı ve yönelişi, evren içinde aynı onun gibi edimleri ve bu edimlere yönelebilen bilinçle çözüm arar. İşte Husserlci akıl yürütmede bu yöntem ancak sağlıklı bir bilgi kaynağı gibi görünmektedir. Fakat bu böyle de olsa, yine de Husserl açık ve seçik bilgi için gerekli koşulları yakalamış değildir. Yani egonun somut deneylenebilir nesnelliği onun önyargısız, varsayımsız edimlerde bulunacağını onamaz. İşte burada ikinci temel açılım gerçekleşir o da yönelimselliğin doğasındaki indirgeme tavrıdır. Yönelimsellik başlı başına bir paranteze alma işidir. Çünkü o iki ana kutup dışında kalan hiçbir şeye kuşkusuz yaklaşamaz. Böylelikle o ancak böyle bir ilişkinin, yaşantının saltık verilmişliğiyle donatılmıştır, geride kalan bütün yaşantı ve ilişki tarzı kuşku duyulması gereken ve indirgenmesi gereken kendiliklerinde verilmişlikler olmayanlardır. Onlar dolaylı olarak veya ilinek[8] şeklinde yahut ima ederek, bilincin önceki, şimdiki veya sonraki anı imgelemesi koşuluyla oradadır ve bu yaşantılar belirli bir a priori tavrı yanlarında getirir. “Nitekim yönelişsellik sadece Husserl’in Brentano’dan miras aldığı o psikolojik veri değil, bizzat epokhe’yi mümkün kılan şeydir.”[9]

Şimdi biz bir indirgeme yani paranteze alma olarak değerlendirdiğimiz epokhe’yi Husserlci akıl yürütmenin merkezi haline getiriyoruz fakat öncelikle bu tartışmanın biraz öncesinde bu indirgemeyi yetkinsel olarak eleştiren bir çıkarımı görmezden geliyor da değiliz. Çıkarım; yönelimselliğin, istenilen şey bağıntısındaki zorunluluk ve ilinek ayrımında kendini gösteriyor. Daha öncesinde biz istenen şey ve istenilen şey arasındaki ayrımı yapmakla bunu açıklamak zahmetine girmedik. Açıkçası bu ayrım aslında tamamıyla indirgemeyi (epokhe) eleştirecek ve onu belki de daha karışık yeni bir indirgeme haline getirecek veya ortadan kaldıracak bir çıkarımdır. Şimdi istenen şey demek, özel bir anlatımdır ve bir indirgemeyi şart koşmaktadır. Bilinç sadece bu özel şeye yönelir. Fakat öyle ki istenen şey bununla birlikte benim bilincime benzer bir istenç doğrultusunda bir zaman verilmiştir. Yani bilincim bu tecrübenin memnuniyeti kaynağı özel olarak bu şeye benzer ihtiyaçlar doğrultusunda yönelmektedir. Böylelikle bilincim bir şeye özel olarak yönlendiğinde ona bir varsayımla yaklaşır yahut Heideggerci akıl yürütmedeki gibi bir beklentiyle. Görülüyor ki istenen şey faaliyeti edilgin bir egonun ancak faaliyetidir ve bu edilgin ego bütün tarihsel edimlerin ortak memnuniyet alanıdır. Artık indirgenmiş olarak kabul gördüğümüz yönelimsel bu ilişki yerini tinsel bir üst otoritenin ve bu otoriteyle şekillenen egonun hiç de indirgenememiş yaşantısını oluşturmaktadır. Ek seri olarak bir şeyin istenilen şey olması demek o şeyde asıl istencimiz bir ilinek şeklinde bulunuyor olması demektir. Yani istenilen şeye karşılık gelen şeyin tarihsel bir memnuniyet ilişkisi çerçevesinde bir beklenti veya bir varsayımsal yönelmişliğe tabi olmadığı açıktır. Çünkü istenilen şey egonun tecrübesi dışında bilinci vasıtasıyla istenilen şeydir. Bu istenç de düşünümsüz bir ihtiyaç doğrultusunda şekillenir, ancak istenilen şey egoda istenen şey içerisinde bulunmayan bir şeye karşılık geliyorsa işte o zaman bilinç düşünümlü edimiyle bir yaratım yoluna başvurur ve istenilen şeyin ilinekli[10] olduğu bir şeyi istenen şey haline getirir. Sözgelimi protein ihtiyacımı etle karşılamam gerek fakat bulamıyorum bir tecrübe edimi olarak; bitkisel protein de olabilir fakat buna da erişemiyorum (-ki bu basamakların hepsi belirli bir tinsel yaşamın egom üzerinde seçim standartlarıdır) böylelikle ben asıl istenilen şeye yöneliyorum ve o şeyi bir istenen şey yaratımıyla gerçekleştiriyor ve çokça hayıflanacak bir şey olarak böcek yemeye başlıyorum. İşte buradaki yönelmişlik aktif bir düşünce gereksinimindedir çünkü bu yönelmişlik öncelikle kendi egosunun eksikliğini görüp onun herhangi bir çatlağından sızıp bir protein kaynağı olarak ama salt ve iğrenç olmayan bir protein kaynağı olarak böcek veya bir seferliğine, geçici bir durumda yaşam fonksiyonları sürdürebilmek için, iğrenç ama sadece bir seferliğine tüketebileceği böcek yaratımında olmakla birlikte daha önce de vurguladığımız gibi bu yaratım, var olan parçaları birleştirmekten farklı olarak kendine has bir defalığına veya tinsel kazanım şeklinde gerçek bir yokluktan yaratmadır. Bu yönelmişlik dahi her ne kadar aktif bir bilinç faaliyeti de olsa en nihayetinde istenilen şeyin ego tarafından bir nesneye yönlendirilmemesinden ötürü bütünsel olarak bakıldığında bir indirgeme sayılamaz, çünkü onun yöneleceği nesne sonsuz bir varlık alanında bütün varsayımları kapsayan tutarsız bir yönelmedir. Fakat bilinç öncelikle istenilen şey durumunda karşılıksız kalan istenci için yaratımda bulunmak koşuluyla, bizim asıl indirgeme yapmamız gereken her şeye yönelir, işte böyle bir yaşantının saltık olarak verilmişliği ancak bir indirgeme sayılabilir. Ta ki biz aslında en başından beri istencin bir ihtiyaç doğrultusunda geliştiği varsayımıyla hareket ettiğimizi anlayana kadar. Bu bizde ister istemez psikofizik bir varsayımın yahut beklentinin habercisidir yani bu –açlık- denilen fiziksel ihtiyacın bizim psişik edimlerimizi belirlediğine inandığımız bir varsayımın temelinde ancak yükselebilir. Böylelikle biz istenç bağlamında iki farklı yoldan denediğimiz indirgeme girişimlerinde başarısız olduk. İstenen şeyle bizim şeye ilişkin bir varsayımımızla ve beklentimizle karşılaştık, aynı zamanda istenilen şeyde bize tamı tamına neyi ima ettiğini söyleyemeden tekrar istenen şeye başvurdu ve buradaki şey ilinekli bir halde sadece oyalayıcıydı. Üstelik en başından beri istenci farklı bir aktla beraber işledik ve buna –ihtiyaç- adını verip bunu da bir varoluş amacıyla ister istemez ilişkilendirdik.

Aslında bu girişim Husserlci akıl yürütmeyi daha çözümlemeden kendimize hadsizce bir eleştiri hakkı tanımamızdı çünkü gören ve görünen şey gibi bir örneklendirmede var iken biz konuyu bilgi eleştirisi alanından sıyırıp istençle bağlı bir insan doğası üzerine işledik. Bu yüzden tekrar en başa dönüp Husserlci akıl yürütmenin onun anlamlandırdığı şekliyle[11] artık fenomenin ne anlama geldiğini ve bilgi dediğimiz şeyin nasıl bir çerçevesi olduğunu irdelememiz gerekir.

“…nesnel gerçeklik gibi bir şey ister var olsun ister olmasın bu tür alışkanlıkların varsayılması ister haklı ister haksız olsun, biz olan ve geçerli olan şeyden söz ediyoruz. İşte tam da bu tür saltık verilmişliklerden söz ediyoruz…”[12] Husserlci akıl yürütmeyi anlamlı kılabilmek için öncelikle bu akıl yürütmenin belirttiği gibi hiçbir şekilde fiziksel dünyanın varlığına aynı zamanda yokluğuna ilişkin bir yargı belirtmeden salt şeyin bize göründüğü şekliyle ilgilenmemiz gerektiğini vurgulamalıyız. Böylelikle bizim bilgi alanı olarak tahsis edeceğimiz alan yani fenomenler alanı yeni bir zihinsel gerçeklikle bağdaşmaktadır. Dolayısıyla Husserlci akıl yürütmeden çıkaracağımız fenomen analizi, hiçbir ontolojik iddiası olmayan ama aynı şekilde bir fenomen olarak var olan bir verilmişliktir. Bu fenomenin düşsel bir şey olması yahut fiziksel dünya temelli bir duyum olması hiç de önemli değildir. Önemli olan fenomenin saltık verilmişliğidir yani doğruluğu. Peki nedir doğruluk? Doğruluk Husserlci akıl yürütmede kesinlikle bilginin fiziksel nesnesine uygunluğu olarak betimlenemez ve takibiyle bilginin a priori bir bütünlüğünden de bahis edilemez. (Bu a priori bütünlüğü daha öncesinde transandantal ben olarak eleştirmiştik.) Husserlci akıl yürütmede doğruluk, doğruluk yaşantısının kendisinin bir verilmişliği olarak ancak kabul görülebilir. Doğruluk yaşantısının kendisi indirgenir ve ben ile nesne arasındaki bu doğruluk yaşantısı bir fenomen olarak apaçık sezildiğinde ancak doğrudan bahis edilebilir. Anladığımız kadarıyla Husserl kesin bilginin bir örneklendirme yoluna doğru adım atmaktadır. Yani doğruluk sorusuna cevabı ararken yöntemsel kuşkuculuğu kullanır ve o da aynı Descartes gibi kökensel ve temeldenci bir apaçık bilginin peşine düşer. Bir aynı nokta ve ayırıcı yöntem olarak Descartes gibi o da “en küçük bir zihinsel yönelimin tüm düşünceyi tüm edimlerinde, tam ve mutlak bağımsızlığı içinde yükümlediğini herkesten iyi görmüştür.”[13]Bu fark etme her iki filozof içinde ortak bir noktadır fakat asıl yöntemsel farklılık ve yöntemsel çözüm Husserl’den gelir. Cogito kuşkusuz bir apaçık önermedir ancak bu önerme yaşantısı indirgendiği takdirde saltık verilmiş bir doğrulukla değerlendirilebilir. Aksi takdirde farklı bir varsayımın veya arayışın yaşantısıyla bağlantılı ve günümüzde tam da bir nöropsikolojik argüman olan somatik işaretleyici hipotezi - refleksif akıl yürütmelerde dahi bir duygunun yargıda bulunması – ile eleştirilecek yaşantıdan kendisini bir türlü çıkaramayan bir önermede bulunmuş oluruz. Ve saf haliyle cogito tam da o andan kendini çekemeyen bir önermedir. Tabi biz Meditasyonlar’a bu verilerle yaklaşabilecek bir çalışmanın peşinde değiliz, çünkü Damasio’nun (somatik işaretleyici hipotezi) beyin manyetizmasına karşı geliştirilen bir kurgucu ( enstrümantalist ) tavır olmakla birlikte tam da kurgu olmasında ötürü kendi yaratımı olan bu argümanla karşı karşıyadır. Meditasyonlar ve cogito ile çalışma alanımızı ancak fenomoloji zeminde tutarsak bir yere varabiliriz diye düşünmemiz gerekir. Yaklaşacağımız nokta Damasio’nun da gösterdiği gibi, fakat öncesinde Husserl’in indirgemede yakaladığı ve Sartre’da olumsuzlama özgürlüğünde bulduğu yaratımla ilgili indirgenemeyen bir ilineği çözümlemeye çalışacağız. Lyotard, Fenomenoloji çalışmasının Eydetik bölümünde tam bu noktayı çözümlememizde bize farklı bir kapı aralayacak olan “bireysel ve zorunsuz orada-oluş” üzerine “olgunun zorunsuzluğu bizi zorunlu olan öze gönderir.”[14] çıkarımıyla bizim bilincimizi doğal tavrın ilişkilerinden yalıtıp ancak onun özünü kavrayabileceğimizi vurgular. Bilincin yalıtılması indirgenmesi, sanıldığı gibi beraberinde birçok problemi getirecektir. Bu problemlerden bizim en çok kafamızı karıştıracak olan sonsuz bilince indirgeme yetisidir ki, buna bir kanun koymak tam da indirgeme girişimini geçersiz kılar. Artık bu tartışmaların hepsini yapacağımız bir alt bölümü geçmek istiyorum.


[1] M. Heidegger, Teknik ve Dönüş, Bilim ve Sanat Yayınları

[2] Jean P. Sartre, Egonun Aşkınlığı, (Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu), 1.b., Alkım Yayınevi, İstanbul, 2003, s. 99.

[3] E. Husserl, Fenomenoloji Üzerine Beş Ders, (Çev. Harun Tepe), Bilim ve Sanat Yayınevi, s. 57.

[4] a.g.e., s. 51.

[5] Transandantal ben’in buradaki kullanım alanı tahmin edileceği gibi Kant’ın eleştirel felsefesiyle ilgi içerisindedir. Ben, somut bir ben olarak evrende yer alırken aynı zaman da evrenin a priori kuruluşunu gerçekleştirmekteyim. Nesneyle girdiğim her türlü ilgi ancak bu kategorilerin alanı içerisinde ve onların vermişlikleriyle sınırlı olacak ve nesnel dünya ancak bana içkin olan bu a priori aktlarla algıma gelebilecek. Böylelikle ben, evrenin içinde kendimi algıladığımda aynı zamanda evrenin kendime içkin olduğunu da algılarım. Buda aşkınsal evrenin aynı algıda bir içkin olma özelliği gibi usdışı bir çıkarımı beraberinde getirir. Sonuç olarak ampirik edinimlerim hatta bu edinimlere daha varmadan girişimlerimin hepsi bir iç deney yahut dış deney gibi bir ayrımda sıkışıp hangi bilginin geçerli olacağı kararsızlığıyla yüzleşecektir. Daha kötüsü aynı şey üzerine geliştirilen iki deney alanı birbiriyle bazen çelişecek bazen örtüşecek ve ben bu örtüşmelerin hepsinde doğal tavrın memnuniyetiyle yanıp tutuşurken, çelişkiler söz konusuyken ise bilinmezciliğe sürüklenip duracağım.

[6] 1. Hence, the peculiarity which, above all, is generally characteristic of consciousness, is that it shows always and everywhere, i.e. in each of its separable parts, a certain kind of relation, relating a subject to an object. This relation is also referred to as ‘intentional relation’. To every consciousness belongs essentially a relation.

2. As in every relation, two correlates can be found here. The one correlate is the act of consciousness, the other is that [thing] which it is directed upon.

Seeing and what is seen,

Presenting and what is presented,

Wanting and what is wanted,

Loving and what is loved,

Denying and what is denied etc.

F. Brentano, (Çev. Benito Müler), Descriptive Psychology, s. 23.

[7] 3. Explanation of the term object: some internal object-like thing [ein innerlich Gegenständliches] is meant. It need not correspond to anything outside. To avoid misunderstandings, one may call it ‘in-dwelling’ [inwohnendes] or ‘immanent’ object.

(a.g.e., s. 24.)

[8] “İlinek”, bir şeye ait olan ve onun hakkında doğru olarak tasdik edilebilen, ancak ne zorunlu, ne de çoğu zaman olan şeydir.” Aristotales, Metafizik, (Çev. Ahmet Arslan), Sosyal Yayınları, s. 289.

[9] Jean F. Lyotard, Fenomenoloji, (Çev. İsmet Birkan), Dost Yayınları, s. 38.

[10] Biz ilinek kavramını kullanırken daha çok nesneden sıyrılıp nesnenin kendini vermesiyle ilişkili olarak değerlendireceğiz. Bizim kullandığımız anlamda ilinek her zaman o şeyde olan fakat ancak verildiğinde gördüğümüz şekliyle tasvir edilebilir. Protein her zaman böcekte vardır fakat biz ancak onu istenen şey haline getirdiğimizde bunu ilinekli olarak görürüz. Şayet protein ve böcek arasında zorunlu bir ilişki kuracak olursak zaten bu tinsel bir yansımaya dönüşür ve artık böcek bir istenen şey olarak proteinle ilinek özelliği göstermez.

[11] Husserl’in kendiside daha sonra indirgeme problemini fark edecek ve Lebenswelt dediği yaşama dünyasını kuracak. Ve lebenswelt evrenin her yerinde ve edimlerimizde ortaya çıkan tinsel bir katmanlar dizisidir. Ancak amaçlı bir katman olarak insanın çıkarı göz önünde bulundurulduğunda lebenswelt iyi anlaşılabilir. Bizim isteme kavramıyla yaptığımız çözümleme öncesi eleştirinin asıl çıkış noktası ve çözümü de zaten bu kavramla ilgilidir.

[12] E. Husserl, Fenomenoloji Üzerine Beş Ders, (Çev. Harun Tepe), Bilim ve Sanat Yayınevi, s.70.

[13] Jean P. Sartre, Descartes ‘ci Özgürlük, (Çev. Avşar Timuçin, Serdar Kırkoğlu)

[14] Jean F. Lyotard, Fenomenoloji, (Çev. İsmet Birkan), Dost Yayınları, S. 22.

Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



Basit Görünüm Tarih: 23 10 19 - 01:53