Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

 
Reply to this topicStart new topic
> Kuantum Mekaniği ve Yeni Metafizik, Husserl - Heidegger
aliacan
mesaj 01 06 2010 - 16:46
İleti #1


MevsimSiz


Grup: Members
İleti: 159
Katılım: 11 01 10
Nereden: Ankara
Üye No: 8,584



[/size] [size="3"]




Husserl için modern bilim; belirli kavramların kabulüyle, deney ve gözlemi bu kavramlara uyarlama işi gibi görünmektedir. Kavramların bu şekilde kullanımı elbette ki psikolojist kuşkuculuğun temelinde yatan subjektif özne ve nesne ilişkisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilir. Modern bilim bu kuşkuculuğun yanlışlığından daha çok aslında eksikliğinden kurtulamamaktadır. Peki Husserl için psikolojizm ne demeye gelmektedir ve bilim nasıl olur da bu tavırdan bir türlü kurtulamaz?

Öncelikle psikolojizm Husserl için bir ruhbilimsel indirgemeyi gerçekleştiren yöntem olarak ele alınmaktadır. Rönesans sonrası Descartes’la başlayan algının subjektif olması ve evrenin ben ile bağlantısı, daha sonrasında özelliklede Berkeley’in algı üzerine çalışmaları psikolojist kuşkuculuğun temellerini atmıştır. Öyle ki bu tavrın bir tarafı bizi solipsizme bir tarafı da idelerin bizden bağımsız varoluşuna aslında tam olarak Platon’cu realizme götürmektedir. Çünkü algının, nesnenin mahiyeti hakkındaki verimsizliği düşüncesi, salt nesne hakkındaki önermenin uydurma bir şey olacağına değil aynı zaman da önermenin içindeki kavramların nesneden bağımsız var olacağı bir realist tanıma eşdeğerdir. Bu da demek oluyor ki, örneğin; “2” nesneden bağımsız bir kavramdır ve nesnesiz de düşünülebilir.

Böylelikle modern bilimciler psikolojizmin bu etkisi altında deney – gözlemlerini gerçekleştirirken ulaşmak istedikleri ölçümlere ulaştıkça doğruluklarını onaylamış fakat varlığın asıl gerçekliğini unutmuşlardır. Sonrasında da atladıkları bir noktayı örneklendirecek olursak; “2” kavramının sembolü bu kavramın bir öz niteliği olamaz ve “2” bu sembolsüz varoluşlarında mutlaka en az “2” tane nesneye ihtiyaç duyar. Bu da demektir ki, bir an için “2” yi bütün sembollerinden arındırıp düşünmeye koyulalım, hiçbir zaman o karşımıza bir şey olarak çıkamayacaktır. Onun sembolsüz görüntüsü ancak iki kuş, iki ekmek yani iki varolan şeyle birlikte belirecektir. Farklı bir şekilde, herhangi bir rengi ele aldığımızda da aynı neticeyi elde etmekteyiz. Husserl hiçbir rengin yüzeysiz düşünülemeyeceğini ve aynı zamanda yüzeyin kendisin bir varolanı ve uzamı teşkil ettiğini söyleyerek, şeylere dönülmesi gerektiğini psikolojizme öğütlemiştir.

Husserl için psikolojizm ve ruhbilimsel indirgeme yanlış olmamakla birlikte eksik bir yöntemdir. Evrenin ben ve biz parantezinde sınırlandırılıp anlam kazanılmaya çalışılması eksikliğini kendi mantıksal döngüsünde bulmaktadır. Çünkü ruhbilimsel indirgeme şeyin varoluşunu bir türlü kavrayamayacak bir sübjektif kabul öngörmektedir. Bilim için ise, bu kabul onu bütünüyle gerçekliği aramasından uzaklaştırır ve enstrümantalist bir tutum sergilemeye götürür. Bilim artık kavramların otoritesi altında bir gözlem uyarlama işinden öteye gidememektedir.

Bu noktada, asıl gerçekliğin elde edilişinde bir yöntem olarak sunulan fenomenoloji, özlerin bilimi, anlamın bilimi olarak bilgiyi elde edebilmek için mücadelesine başlar. Çünkü modern bilimin bilgisi, onun psikolojist tavrından ötürü bir inanç mekanizmasından öteye gidemez. Fenomenoloji ise indirgediği şeyle ilgili olarak bütün kurgularında; olasıkları düşündükçe, görüngüleştirdikçe onun içindeki değişmeden kalan öze yaklaşılır. Bununla birlikte modern bilim, kuantum mekaniğine gelene kadar olasılıkların tahliline pek de sıcak bakmayan bir tümevarımsal methodla ilerlemektedir. Çünkü onun alanı pratik bir deney gözlem alanıdır ve olasılıkları bu pratik içerisinde değerlendirmek imkansız gibi görünmektedir. Fakat atladığı bir nokta vardır ki, o da; bunca pratik ve olgu alanında, açıklama zihinsel kavramlarla yapılmakta ve bu zihinsel kavramlar ölçebilenin ancak yetkinliğinde yetkinleşebilmektedir.

Modern bilim ve ölçüm araçları Kartezyen ikircikliğin etkisi altında evreni ben ile bağlantısı içerisinde yorumlamaya çalışırken, mekanik evrenin kesinliği ile de bu bağlantıyı pasif bir düzlemde değerlendirmiştir. Yani psikolojist kuşkuculuğun varabileceği son nokta ben ile evren bağlantısındaki sadece algı yanılsamasıdır. Halbuki bu ilişki tarzındaki düşünce öncesi yönelimsellik ve bu yönelimselliğin algıyı nasıl etkilediği, takibiyle fenomeni nasıl etkilediği tartışılmalıdır. Modern bilim, Newton’la süregelen bu tavrını günümüzde çalışma yürüten birçok bilim alanında da hala korumaktadır. Fakat bu alanlardan sıyrılan bir yeni bilim ve bir sistem dili olarak görebileceğimiz kuantum mekaniği bu kesin olma niteliğini evrenin elinden alır.

Kuantum parçacıklarının klasik fizikle açıklanamayan davranışları bir tarafa, yine bu parçacıkların herhangi bir deneyde ölçme biçimi ve aletlerinin farklılaşmasıyla sergiledikleri farklı hareket tarzları, artık bilimin içine; gözlemcinin öznelliğini sırf algı tarzıyla açıklamanın yanında bir de öznel bilinci ve gözlemcinin yöneldiği soru tarzının açıklamasını da eklemiştir. Bilim, kuantum mekaniğiyle birlikte Descartes okumasının dışında çok farklı bir ilke ve yoruma kavuşmuştur. Sistemli olarak Bohr tarafından kaleme alınan Kopenhagen Yorumu tam da bu bağlantıda, gözlemcinin soru sorma tarzını ve deneyin sonucunu açıklamaya çalışmıştır.

“…obje ve dünyanın geri kalan bölümü, diye ayırım yapmanın keyfi bir iş olmadığını söylemek, birçok yönlerden daha da doğru olacaktır. Bir atom olayını incelerken karşılaştığımız olgu gerçekte şudur: Belirli bir olayı anlamak istiyoruz, bu olayın doğanın genel yasaları açısından hangi uslamlama ile tanımlanacağını bilmek istiyoruz. Olaya katılan madde ya da işin parçası, teorik araştırmamız sırasında, karşımızdaki doğal karışımca, karşı nesne oluyor ve işte bu yüzden de, olayı incelemek için kullandığımız aletlerden ayrılması gerekiyor. Böylece yorumlarda yeniden bir öznel öğe beliriyor, çünkü ölçme tertibatı da eninde sonunda gözlemci tarafından yapılmış bir şeydir ve hatırlamak zorundayız ki, gözlemini yaptığımız şey, doğanın kendisi değil, bizim soruyu biçimlendirme tarzımızda etkilenmiş olan doğadır.”[1]

Bu yorumla birlikte bilimin genel tavrı, kökleriyle hesaplaşmaya bırakılmıştır. Fizikçiler arasında başlayan ve Newton’un klasik hareket yasalarına kadar uzanan tartışma, fizikçiler arasında bir meydan okumaya dönüşmüştür. Bu meydan okumalar genellikle, Kopenhag yorumunun eleştirisi üzerinden zihinsel deneylere dayanmakla birlikte, bu deneyler ister istemez Kopenhag yorumunu daha fazla güçlendirmiş, fizik ve felsefe arasında yeni bir bağ kurmuştur. Özellikle Einstein ve Shrödinger’in zihinsel deneyleri, bu eleştirilere örnek teşkil etmektedir. Her ikisi de, zihinsel deneylerinde Kopenhag yorumunun varlığın ilkeleriyle çeliştiği üzerine paradokslar yaratırken Kopenhag yorumu bu paradoksların kullanımı lehine çevirmiş ve varlığın akılsal temellerini sorgulamıştır. Bu sorgulama işinde fiziğin ve felsefenin birbirini yakından takip eden kuramsal atıfları büyük rol oynamaktadır.

Husserl’in fenomenolojisi tam olarak Kopenhag yorumunu karşılamamakla birlikte, kuram olarak Heidegger’in çalışmalarında bu karşılama gerçekleştirilmiş gibi durmaktadır. Husserl fenomonoloji -şayet psikolojist indirgemeyi bir “genel görecelik” olarak görür isek- karşımıza “özel görecelik” olarak çıkmaktadır. Yani Husserl, aynı özel göreceliğin hareket ve algı düzlemindeki karşılığını felsefe de oluşturmuş gibi görünmektedir. Böyle bilimsel bir kuşkuculuktan ayrıldığı nokta ise, Husserl deney ve gözlemden sıyrılıp bir anlam bilimi kurmaya çalışmaktadır. Fakat her ne kadar bu çalışmaları geçerli olsa ve modern bilim içerisindeki izafi kuşkuculuğu çözümleyebilse de, kuantum mekaniği ve Kopenhag yorumu Husserl’den fazlasını iddia etmektedir. Durum böyle iken bile bu fazlalık sadece kuramsaldır ve yöntemin tutarsızlığını gösteremez. Yani fenomenoloji, yöntem olarak fiziğin, biyolojinin, kimyanın ve sosyal bilimlerin bütün gelişmeleriyle birlikte gelişecektir aynı zamanda bu bilimlerin hepsine eleştirel bir karşılık yaratacaktır. Kuantum mekaniğinin felsefeye girmesi ve Kopenhag yorumunun oluşmasına neden olan deney ve gözlem sonuçları ortaya çıktığında -ki bunlardan en önemlisi Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi”ni keşfi gösterilebilir- fenomenolojinin de tavrı değişmiştir.

Varlığın, varolması bağlamında yönelmişlik ilkesini vazgeçilmez bir şart koşan Husserl fenomenolojisi, yerini bu karşılıklı varlıkların özsel kendilerini gerçekleştirmesine bırakmıştır ki bu da yönelme öncesinde varlığın birbirlerine ayak uydurması olarak açıklanabilir. Bu bakış açısı, Heidegger’le başlayan yeni bir fenomenolojik yöntemin kıvılcımları olarak dikkat çekmektedir. Aynı zamanda Heidegger’in bu fenomenoloji yorumunun, fizik okumaları karşılığında gerçekleştiği de metinlerinde görülmektedir. Çünkü Heidegger, varlık açısından ölçü ve alet (enstrüman) kavramlarını felsefeye sokmakla birlikte ister istemez yeni bir indirgeme tarzı daha geliştirmiştir. Kopenhag yorumuna benzer şekilde, Heidegger de, ölçümün bir uyarılmış doğa (varlık) yarattığını ve ancak bu doğanın ölçülebildiğini söylemektedir. Bu genel uyarı da, Heidegger için doğaya karşı olan beklenti de yatar ve doğa artık bir deney alanından çok bir tenkit alanıdır. Böylelikle deney ve gözlem boyunca her iki yorum içinde doğa, gözlemciye bir şekilde cevap verir ve bu cevabın kendisi zaten gözlemlenen şeyin doğasını bozmaktadır. Bozum ve o şeyin doğasına karşı şüpheyle birlikte, elimizde bir de deney sonucu vardı ki, bu sonuç da sadece varlığın küçük bir kısmını kavrama işidir.

Kuantum mekaniğinde bu durum “çökme” diye adlandırılan olasılıklardan herhangi birinin gerçekleşmesi işidir. Mikro evrende bütün ölçümler çökme vasıtasıyla gerçekleşir ve bu da varlığın herhangi bir ihtimalidir. Daha açık bir ifadeyle, foton dalgasal ve maddesel hareket özelliği gösterirken yapılan ölçüme göre onun bu hareketi belirlenebilmektedir. Her ölçüm ve gözlem mikro dünyada bir uyarıcı etkisi yapar ve gözlenen parçacığın hareketini etkiler. Böylelikle de deney varlığın sadece olasılıklı bir şeklini görme işi olarak yorumlanmaktadır.

Bohr ve Kopenhag yorumunun bu konudaki direnci Heisenberg’in belirsizlik ilkesini matematik olarak formüle etmesine dayanmaktadır. Heisenberg belirsizlikte hız ve mekan probleminde, parçacığın bu ikircikli hareketini temel almıştır. Çünkü kimi ölçümler dalgasal hareket kayıt ederken, kimi ölçümler maddesel hareket kayıt etmektedir. Bu değişiklik de deney sorusunun karakteriyle belli olmakta ve her deney sorusu, örneğin, “Bu parçacığın ilk ve sonraki hızı nedir?” gibi, belli bir ölçüm aleti ve karakterini belirlemekte bu da parçacığın doğal hareketini etkilemekteydi. Bohr, aslında Kopenhag yorumuyla bu parçalanmayı birleştirecek bir şey aramakta ve her iki durumunda aynı anda var olabilirliğini kabul görmekteydi. Bilim için deneylenmesi imkansız olan bu yoruma karşı çıkma kolay gibi görünse de, kuramsal bir hal alan fizik içersinde yine kuramsal paradokslar üretilmesi gerekiyordu. Üretilen paradoksal zihin deneylerinin çoğu, Kopenhag yorumunu sarsmaktan ziyade yeni evren anlayışları yaratımına veya daha eski argümanlara dönüşü gerçekleştirdi. Örneğin, Zenon ve sonsuz iç içe geçmiş mekan argümanı, Söhredinger’in oldukça popüler olan “kedi” deneyiyle birlikte canlanan yorumlardın biri olarak ele alınabilir. Kedi’nin teorik olarak varlığın üçüncü halini onaylayabilen ve kendisinin değillenmesiyle birlikte varolabilen önermesi ancak mekanın bölünmesiyle açıklanabilecekti. Yani deney sonucu rapor edilirken elbette kedi ya ölü ya diri olacaktı fakat bu onun aynı zamanda diri ve ölü olmasını gösteremezdi. Çünkü deney sonucu mekanın bölünmesini gerçekleştirmekte iken, bir mekanda deney raporu ölü kediyle oluşturulacak, diğer mekanda bunun tam aksi gerçekleşecekti. Böylelikle her kuantum sıçramasıyla yani hareket yasasına uymayan hareket tarzıyla evren daima bölünmektedir gibi bir kuşku ortaya çıkacaktı. Fakat bu yorum her ne kadar tutarlı gibi görünse de en nihayetinde kendi araştırmasını daima geçersiz kılacak bir evren modeli sunmaktaydı. Çünkü mekan bölündükçe, ölçüm yapan özne de bölünecek ve hiçbir zaman diğer varoluşuyla bir kıyasa tabi olamayacaktır. Bu da gerçeklik için hiçbir sağın yöntem olmadığını gösterir ve bu yorum insanlık sığınılacak son seçenek olmalıdır.

Asıl uğraşılması gereken yorum ise (mekan bölünüyor dahi olsa) ölçümün bunu bir şekilde tetiklediği ve bir şekilde doğayı bozduğu, çökmeye uğrattığı gerçeğidir. Böylelikle deney ve gözlem, varlığın bize ancak bir yanını, uyarılmış bir yanını vermekle birlikte, onun bütünlüğünden bizi uzaklaştırmaktadır. İşte Heidegger bu noktada bilim için akıl ve mantık ilkelerinden sıyrılıp eleştirisini geliştirmiş ve yeni bir metafizik olarak yöntemini geliştirmiştir.

Kuantum mekaniği, sistemini ve kuramlarını gerçekleştirirken ister istemez fenomenolojinin metafizik denilen bu yeni yorumuna sadık kalmak durumundadır. Çünkü artık deney alanı bir madde ve varlık düzleminden çok, salt enerjinin yorumlanabildiği bir zemin olmuştur. Kuantum mekaniğiyle birlikte varlık üzerine konuşmak, ya salt zihinsel fenomenler üzerine konuşmaktır ya da varolandan fenomen olarak konuşmaktır. Varlığın yıllarca kabul görülen nitelikleri bir bir elinden alınmaktadır. En büyük kayıp onun uzamı olarak gösterilebilir. Varlık kuantum mekaniğiyle birlikte uzamını da bir değişken olarak vermektedir.

Toparlayacak olur isek, Husserl fenomenolojisi izafi fizikle birlikte doğan yeni bir yöntem iken, şu anki noktada yeni fenomenoloji diyebileceğimiz yine yeni sayılan metafizik, kuantum mekaniğinin verileriyle paralel bir yorumlamadır. Fakat bu yorumlama işi her ne kadar yöntemi sağın olarak belirlese de, yani fenomenolojik indirgeme dediğimiz ilkeler, ölçüm ve teknik gibi yeni değişkenlerde katsa da, kimi durumları açıklamakta yetersizliği görülmektedir. En büyük yetersizlik, kuantum mekaniğin olasılıklarından değil de, bu mekaniğin hareket tarzının nedenselliğinden kaynaklanmaktadır. Örnek olarak Feynman ve cam üzerinde yaptığı geçirgenlik deneylerini ele alır isek, ışığın maddesel kuramına göre buradaki geçirgenliğin hesabı ancak bir olasılıkla açıklanmaktadır. Mesela yüz fotonun doksanı karşıya geçmekte fakat on tanesi geri yansımaktadır. Peki bu on fotonu belirleyen nedir ve geri kalan doksan fotonla aralarındaki fark nedir? Yani birbirinin aynı olan bu parçacıklar neden böyle bir özellik sergilemektedir?

Şimdiye kadar, indirgeme boyutunda bütün fenomenolojik yöntemlerde ve yorumlarda tarih olarak hep insan tarihinden bahsedilmiştir. Çünkü bir düşünceye sahip olmayan nesnenin bir beklentisi ve bilinçsel bir tarihi olduğu düşüncesi pek de akla yatkın gibi durmamaktadır. Heidegger de bu konu hakkında “…varlık, bir kentin ya da insanların kendi tarihlerine sahip olmaları tarzında bir tarihe sahip değildir.”[2] demektedir. Yani tarih, ya insanda ya da onun objelerinde şekillenmektedir. Fakat bununla birlikte, doğanın bu tarihe bir katkısı olmamaktadır.

Bu yorumlar ne yazık ki, bir saplantı haline dönüşen insan felsefesi ve insan koruculuğuna yatkın olan bir tutumun elverişsizliği gibi durmaktadır. Böylelikle tarih üzerindeki pasifliği öngörülen varlık bi türlü anlaşılır kılınamamaktadır.

Feynman’nın cam deneylerine dönüp bu deney üzerinde daha karışık bir ortam düşünecek olur isek varlığın tarih içindeki durumunu daha sağlıklı görürüz. Cam deneyini biz şu şekilde gerçekleştirelim; öncelikle A bilim adamı deney için laboratuara girer ve cama yüz foton göndermesi gerekirken, doksan fotondan sonra ışık kaynağı bozulur, deney durur. Cam %90 bir geçirgenlikle doksan fotonun beşini yansıtmıştır ve daha beş foton yansıtma eğilimdedir. Bu da daha sonraki on fotonun %50 sine tekabül eder. İkinci olarak B bilim adamı cam üzerinde aynı deneyi tekrarlıyor olsun, gönderilen ilk on atom için %50 geçirgenlik beklenirken geri kalan doksan atom içinde %5-6 arasında bir geçirgenlik beklenmelidir. Durum şu ki, cam geçirgenlik değerini hep korur iken kimi gruplarda bu değeri değiştirmektedir. İşte bu küçük gruplardaki değişim onun herhangi bir fotonla, ölçümlü ve ölçümsüz ilişkisinde belli bir kayıt tutmaktadır. Bu kayıt onun özgün tarihi ve insanlık tarihini etkileyen bir durumdur.

Kuantum mekaniği yorumlarının ve fenomenoloji yöntemlerinin en büyük eksiği, tarihin ve yönelmişliğin tek boyutlu olarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Kendi varolma kaydını tutan varlık da, kendinden başka olan her şeye yönelme durumunda ele alınmalıdır. Yani bir indirgeme de, fenomenin kendi öznesini nesne kılan yönelmişlik ilişkisine getirilmelidir.

Aksi taktir de, ölçüme cevap veren ve doğası değişen fakat bununla birlikte hiçbir nedensellikle açıklanamayan bu hareket tarzı her zaman bilinmez kalacaktır. Onun cevap vermesi ancak bir varolma bilinci olarak açıklanırsa, varlığın bütünselliğine yaklaşılabilir. Bu şayet bu şekilde kabul görülmez ise, her zaman şu soru insanın zihnini kurcalayacaktır: “Nasıl olur da, bilince sahip olmayan bir varlık, evreni tamamlayan yasalara ayak uydurmayıp, onunla olan ilişkilere göre cevap verir?”

Fakat bu karşılıklı yönelimin kabulü, yani aynı iki insanın birbirine yönelmesi gibi, varlığın da yönelimi henüz tam bir cevap olmayıp “neden” sorusunu tekrarlatacaktır. Neden varlık bizim sorularımıza cevap verme eğilimindedir? Neden varlık tarihe müdahil olma eğilimdedir? Bu sorulara cevap olarak varoluşun tarihle başlayan bir diğer boyutuyla cevap verilebilir. O da varolma hamlelerinin doğal niteliğinin değişmesi ve bir bilinç varoluşuna dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Varlık bu varoluş şekliyle daha uzun süre form koruyabileceği bir zemin yaratmıştır. Bilinçsel olarak varolmak tarihle ve özellikle tin ile korunan bir varoluş şeklidir ve doğal varoluş hamlelerinin hepsinden daha uzun süre varolma eğilimdedir. Çünkü bu varoluş biçimi aynı zamanda bir tin fedailiğini gerektirir ve tin bu varoluş hamlesini tarihselleştirir. Bununla birlikte her varlık Sarte’ın ayrımından yardım alarak, her kendinde ve kendisi için varlık bir bilinçsel varoluş eğilimine sahiptir ve tinin sürekliliği için birbirine cevap verirken bunu kayıt altında tutar.

Bu demek değildir ki, aynı insanlar gibi camlarında kahramanları vardır ve onlarda bu varoluş biçimlerini nesillerce yaşatır. Bu sadece, camında bir tarih tuttuğu ve tarih tutmasındaki nedeninde ondaki bilinçsel varoluş eğilimi iddiasıdır. Bu eğilim, bu gün cam için insansı varoluşta ancak gerçekleşebilir ve cam her parçasında bilinçsel varoluşun eğilimiyle varolmaktadır. Böylelikle cam bu kayıt tutma işinde bilinçli bir düşünce ve irade gibi niteliklerinin hepsine dahil, bilinçsel varoluş için sırasını beklemektedir. Yani şayet insan bir irade ve düşünce ile nitelendirilebiliyorsa, camında bundan eksik kalan bir yanı olduğu söylenemez.

Bu karşılıklı yönelimin indirgenmesi insan için tin indirgemesinin yanında varlık içinde tin indirgemesinden geçmektedir. Yani bu durum en basit anlatımla şu şekilde değerlendirebilir. Varlığın gözlemine göre şekil alan her yasa bir öncekiyle birlikte, varlık için edimsel bir yol haritası, bir kültürdür. Bununla birlikte bilimin keşfettiği her yasa, bir beklenti ve varlık için artık ahlak niteliği taşır.

Çünkü her yasa, belirli bir ölçümün ürünü olarak varlığın cevap vermesine dayanır ve cevapsızlık durumu da tarihin bitimi olarak görülmelidir. Böylelikle varlık bu ölçümlere cevap verirken bile doğrudan tarihsel sayılması gerekir.

Kuantum mekaniği, parçacıkların hareketlerini açıklama işinde onun tarihselliğini ve bilinçsel varoluş eğilimini hesaba katıp, paranteze almadıkça, varlığın bütünsel bilgisinden daima uzak kalacaktır. Çünkü sorun, maddesel ve dalgasal hareket tarzındaki belirsizlikten yahut her ikisinin olabildiği durumlardan çok varlığın bu hareket tarzındaki birebir etkileşimidir. Varlık bu sürekli etki vasıtası ile en küçük parçalarıyla varoluşun tamamına katılmış ve bilinçsel hamlesini beklemektedir.


[1] Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, Belge Yayınları, Aralık, 2000, s.35.

[2] M. Heidegger, Zaman ve Varlık, A Yayınevi, s. 20

Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



Basit Görünüm Tarih: 14 10 19 - 13:22