Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Mevsimsiz Forum _ Dünya Şiiri _ Amerikan Şiiri

Gönderen: Ceyda 30 11 2004 - 21:39

BİR KADIN BEKLİYOR BENİ

Bir kadın bekliyor beni, her şey bulunuyor onda, hiçbir eksiği yok
eğer seks yoksa ya da ıslaklığı yoksa doğru erkeğin hala eksiktir her şey.
Seks dahil her şeye
bedenlere, canlara, anlamlara, kanıtlara, saflığa, inceliklere, sonuçlara,
çığlıklara
şarkılara, emirlere, sağlığa, gurura, analığın gizine, doğuştan gelen süte
Bütün umutlara, iyiliklere, bağışlanmışlara
bütün arzulara, aşklara, güzelliklere ve dünyanın tatlarına
bütün devletlere, yargıçlara, tanrılara, dünyayı anlamış insanlara
onun parçasıymış gerekçesiymiş gibi dahildir seks

Tanıdığım her erkek utanmaksızın bildiğini itiraf eder cinsiyetinin tadını
ve her kadın bilir ve itiraf eder kendininkini

Şimdi duygusuz kadınlardan uzaklaştırıyorum kendimi
kalmaya gidiyorum beni bekleyen kadına,
doyduğum sıcakkanlı kadınlara
görüyorum beni anladıklarını ve reddetmediklerini
değer verdiklerini bana-güçlü bir koca olabilirim onlara

Benden eksik yanları yok
Güneşle ve esen rüzgarla bronzlaşmış yüzleri
Kutsal, yumuşak ve güçlü vücutları
biliyorlar nasıl yüzeceklerini, kürek çekmeyi
ata binmeyi, güreşmeyi, ateş etmeyi
Nasıl koşacaklarını, öldüreceklerini, çekilmeyi,
yol almayı, direnmeyi, savunmayı
mükemmel hepsi sakin ve berrak sahipler dişiliklerine

Sıkıca çekiyorum sizi kendime ey kadınlar
izin veremem gitmenize, yeterliyim ben size
Ben sizler içinim sizler de benim ve
yalnızca benim iyiliğim için değil bu
başkalarının iyiliği için de
Uykularınızı daha yüce kahramanlar, şairler kaplamış
ve izin vermiyorlar kimsenin dokunmasına
ama yalnızca ben dokunabilirim size

Bu benim ey kadınlar- kendi yolumu çizdim
Acımasızım ben, sert, geniş ve inatçıyım
-ama sevdiğim için
artık gerekenden fazla incitmeyeceğim sizi
Akıyorum size, sıkarak kaba gücümle sıhhatli
kız ve erkek çocuklar getirmek için bu ülkeye
Hiç bir yakarışı dinlemeden, kendimi güçlendiriyorum yeterince
ve biriktirdiğimi size geri vermeden
kararlıyım geri çekilmemeye

Gizli ırmağına akarım senin
içine ilerleyen binlerce yılı sarıyorum
sahip olduğum en önemli şeyimi
ve Amerika'yı aşılıyorum sana
Sana akan damlalarımdan vahşi ve atletik kızlar
yeni sanatçılar, müzisyenler ve şarkıcılar yetişecek
senden döllediğim bebekler sırası geldiğinde bebekler dölleyecekler
Ben mükemmel erkekler isteyeceğim aşkımın tohumlarından
Çiftleşmelerini bekleyeceğim başkalarıyla
benim seninle çiftleştiğim gibi şimdi
Fışkıran yağmurlarımın meyvelerini sayacağım
sana geldiğimde yağmurların meyvelerini saydığım gibi şimdi
doğumda, yaşamda ölümde ve ölümsüzlükte arayacağım aşkın ürünlerini
öylesine severek yetiştiriyorum ki onları şimdi.


Walt Whitman

Gönderen: selah 30 11 2004 - 21:50

BİR SOKAK OROSPUSUNA

İşkillenme sakın, gocunma benden!... Ben tabiat kadar ateşli, tabiat kadar hovarda, ben Whitman dedikleri herifim.

Güneş senin üstünden el çekmedilçe, bil ki el çekmem senden,

Nehirler vazgeçmedikçe senin için çağlamaktan, bırakmadıkça ağaçlar senin için uğuldamayı, bil ki senin için çağlayacak, senin için ağlayacak sözlerim.

Kadınım, söz kesilmiş say aramızda!... Diyeceğim, beni gönlünce karşılamak için hazırlığa koyul şimdiden!...

Ben gelinceye dek sabırlı ol,uslu otur e mi!...

Ayrılmadan şöyle iyice bi bakayım da gözlerine, beni aklından çıkarmayasın, unutmayasın beni...

Walt Whitman
(Çev: Can Yücel)

Gönderen: Aylin Deniz 01 12 2004 - 10:50

NİCK VE ŞAMDAN

Ben bir madenciyim. Işık mavi yanıyor.
Mavi sarkıtlar
Damlıyor ve donuyor, yırtıyor

Topraktan rahmi
Ölü can sıkıntısında dışarı terliyor.
Kara yarasa havaları

Sarıp sarmalıyor beni, paçavra şallar,
Soğuk soykırımlar.
Erik gibi kaynak yapıyorlar bana

Kalsiyum dikitlerinden
O tanıdık mağara, tanıdık yankıcı.
Semenderler bile beyazdır,

Şu kutsal herifler.
Ya balıklar, balıklar-
İsa! buz kalıpları

Bıçak zaafı
Canlı ayak parmaklarımdan
İlk Kömünyonunu içen

Bir piranha dini.
Şamdan
Yutkunur ve küçük rakımını tazeler,

Sarıları yüreklendirir.
Ah canım benim, nasıl geldin sen buraya?
Ah uykuda bile

Büzülmüş duruşunu
Anımsayan Cenin.
Sende tertemiz

Işıldıyor kan, yakutum benim.
Uyandığın
Bu acı senin değil.

Aşk, aşk
Mağaramızı güllerle donattım,
Yumuşak halılarla-

Victoriana'nın sonuncusu.
Bırak yıldızlar
Karanlık adresine düşsün dikine,

Bırak sakat bırakan
Civamsı atomlar
O berbat kuyuya damlasın,

Uzamların kıskanarak yaslandığı
Tek somutluk sensin.
Sen ahırdaki bebeksin.



Sylvia Plath

Gönderen: beliz 02 12 2004 - 13:09

ŞİİR SANATI

Dokunabilir ve sessiz olmalı şiir
Yuvarlak bir meyve gibi,

Başparmağa bir şey söylemeyen
Eski madalyonlar gibi dilsiz,

Yosun tutmuş pencere pervazındaki
Aşınmış taş gibi suskun -

Kuşların uçuşu gibi
Sözsüz olmalı şiir.

Zamanda kımıltısız olmalı şiir
Ayın tırmanışı gibi,

Geceye takılan ağaçları dal dal
Özgür bırakır ya ay,

Kış yapraklarının gerisinde
Anı anı bellekte kalır ya -

Zamanda kımıltısız olmalı şiir
Ayın tırmanışı gibi.

Gerçeğe eşit olmalı şiir:
Gerçeğin kendisi değil.

Acının bütün tarihi çünkü
Boş bir eşik, bir akçaağaç yaprağı.

Çünkü aşk
Yan yana yatmış otlar ve denizin üstünde iki ışık -

Bir şey anlatmamalı şiir
Olmalı.

Archibald MACLEISH
Çeviren : Cevat Çapan

Gönderen: denizci 02 12 2004 - 16:22

ARS POETICA

Tazeden bir yaprak
Ağır aksak bir aşktır şiir

Dilsiz
Bir eski çağ madalyonudur

Aşınmış kayalarda biten yosun
Bir dağ kadar yalnız

Bir kuşun kanat vuruşudur
Sessiz – kelimesiz

Şiirdir – gökteki ay parçası
Çakılı şavk şiirdir

Ay doğar – batar
Karanlık yaprakları büyür ağaçların

Kış gelir yaprakların ardından
Anılar doğar – batar

Şiirdir – gökyüzündeki ay
Çakılı durur boyuna

Şiir demek
Gerçek demek

Ağıt değil bunca geçmişe
Kapalı kapı değil – kuruyan yaprak değil

Aşk için şiir
Denizlerin özgürlüğü – yeşeren çimler için

Bir oluşla gelir şiir
Yazmakla çizmekle değil.

Archibald Macleish

Çağdaş Amerikan Şiirleri, Şairler Yaprağı Yayınları, 1958

*Çeviren kim? Dikkat etmemişim.

Gönderen: Mahur 02 12 2004 - 17:11

GÖÇMEN ADAYLAR, LÜTFEN DİKKAT


Bu kapıdan
ya geçeceksiniz
ya da geçmeyeceksiniz.

Geçerseniz,
her zaman adınızı hatırlamanız
tehlikesi olduğunu unutmayın.

Her şey gözlerini dikecektir size
siz de onlara öyle bakın
ve bırakın ne olursa olsun.

Eğer kapıdan geçemezseniz,
o zaman
saygın bir hayat yaşamanız

inançlarınıza bağlı
konumunuzu değiştirmeden
kahramanca ölmeniz mümkün

ama pekçok şey kör edecektir sizi,
pekçok şey sizi görmezden gelecektir,
kim bilir ne pahasına?

Kapının kendisi
hiçbir konuda söz vermiyor.
Kapı, sadece bir kapı işte.




Adrienne Rich

Çeviri : Cevat Çapan

Gönderen: Aylin Deniz 03 12 2004 - 14:45

MERDİVENDEN İNEN BİR NÜ

Cinsellik saçan buluşmaları
Gerçekleşti duraksayarak, ilk kezmişçesine,
Bir trenin pencereleri ışıltılarla
Görüntüleri yinelerken.
Karşılarında kendini bilmez cafe'ler
Ve teneke, sineklerin taşıdığı dükkanlar.

Coşkuluydu ikisi de.
Bir ay ya da fazlası geçmiş
Görüşmemişler telefonla bile,
Uzun süre sırt sırta dönmüşler: Kimin ilk adımı attığını
Bilemedi öteki.

Dolaşabilirler ufuk çizgisinin
Kırıldığı yerde
Gerçek dostlar gibi-
Gölgelerin maviye döndüğü köşelerde
Ve kuytularda.
Şimdi eksik kalansa bir nü.

ANNA ROUSE

Gönderen: denizci 16 12 2004 - 16:04

AFRİKA

Bırak yazmayı
ve Fas’ta
sakal büyüt

Şapkasız dolaş
zavallı Clew gibi
göğüs germişti

çöl sıcağına.
Ya da dilersen
Herb gibi

otur bir otel
balkonunda ve
gemini gözle

kızlar
getirirken şarabını
ve yemeğini

özel olarak sana.
Dil ne?
Para yapmaya bak.

Bir yolunu bulursun
dilin.
Tamam.

William Carlos Williams

Bütün Şiirlerinden Seçmeler, Güven Turan, Kavram Yayınları, 1995

Gönderen: beliz 18 12 2004 - 02:10

ARALIK BAŞLARI HUDSON IRMAĞI KIYISI

Diken diken güneş. Hudson Irmağı'nı
Yongalıyor buz.
Duyuyorum kemik zar
Takırtısını rüzgarın savurduğu çakılların. Kemik
Akı, yeni yağan kar
Yapışıp kalıyor tüyler gibi ırmağa.
Kımıltısız. Dağıtmaya gidiyorduk
Noel hediyelerini geçen yıl lastiğimiz
Patladığında. Ölü sübablar üzerinde çamlar sıyrılıyordu
Fırtınayla durup, soyunuk gövdelerle...
Seni istiyorum.

Louise Glück

Gönderen: üçnoktabirdört 04 03 2005 - 20:14

HOŞ DUYU

Bu şarkı içimi ılıtır seninle dinlersem
Seninle tat bulur yediğim ekmek

Ne varsa şimdi güzellik adına
Sen yoksun diye boynu büyük

Ellerin vardı oysa-gümüş tabaklarda izi
Bu kadehli tutarlı-ellerin vardı

Gün gelip unutulacak senden kalan
Kimsenin aklına düşmeyecek seni anmak

Bu çarpan yüreğimdi-sonra sen geldin
Gözlerindi-ellerindi içimi yuğan

Atan sendin-vuran sendin deli dolu
Sen yoksun diye yüreğim durmuş.



Conrad Aiken
Çeviri: Özdemir Nutku- Tatık Dursun K.

Gönderen: Renan 27 03 2005 - 13:02

Amerika'da 1950'li yıllarda ortaya çıkan Beat Generation şiiri ki başı Ginsberg, Ferlinghetti ve Corso çeker, bir tür yüksek sesle okuma şiirine yol açmış. Yani bu ne demek; şiiri basılı sayfaların ve kapalı odaların dışına çıkararak, spor salonlarında, stadyumlarda, açık havada geniş soluk alma olanağı sunmak.

Ferlinghetti'den sanatın bağımlılığı üzerine bir şiir. Çeviri Orhan Duru'nun:

ŞİİR SANATI

Beat Generation'ın yavruları bana şöyle dediler:
"Hem beat olup hem de bağımlı olamazsın."
Haklısın, çok haklısın, adamım.
"Yalnızca ölüler ve esrar çekip kafayı bulanlardır
her şeyi boşlayanlar. Bunlar anlaşılmaz kişilerdir"
demiştir W.S.Burroughs bir kez.
Ama ben onlardan değilim.
Hiçbiri değilim. İşte böyle adamım.
Tüm Beat Generation'ın varoluşcu olduğu hikayesi
Üç paralık pırasa gibidir, yapmacıktır, düzenbazlıktır.
Varoluşculuğun babası Sartre boşvermez. Her zaman
Bağımlı olmak gerekir, diye bağırarak dolanır ortalıkta.
"Bağımlılık onun en sevdiği küfürlerden biridir.
Bağımlı olmak düşüncesine, Beat Generation denilen
akımın sanatına, garanti, kasıkları çatlaya çatlaya
gülerdi üstat. Doğrusu bu ya, ben de aynı şeyi yapıyorum.
Sanırım çağdaş Amerikanın şiirinin kar adamı Ginsberg de
aynı sözleri söyleyecektir size.
Çocuklar, bilin ki, yalnızca ölüdür bağımlı olmayan.
Beat Generation'ın peruklu nihilizmi, doğal sonucuna
ulaşırsa, yaratıcı sanatçının ölümü anlamına gelecektir bu
Sanatçının bağ'sız oluşu ise bir çeşit kendi kendini
öldürmesi ve aynı nihilizmin bulanık bir başka türüdür
ve de başka bir şey değildir.

Gönderen: beliz 07 05 2005 - 18:40

NEYE BENZİYORLARDI?


1)Vietnamlılar taştan fenerler
kullanıyorlar mıydı?
2)Törenlerle kutluyorlar mıydı
tomurcukların açışını?
3)Sessizce gülme eğilimleri var mıydı?
4)Süs olarak kemik ve fildişi,
yeşim taşı ve gümüş takınıyorlar mıydı?
5)Destanları var mıydı?
6)Konuşmakla türkü söylemek arasında
bir ayırım yapıyorlar mıydı?


1)Efendim, yumuşak yürekleri taşa dönüşmüştü.
Taş fenerlerin bahçelerde güzel yolları
aydınlatıp aydınlatmadığı hatırlanmıyor.
2)Belki bir kez tomurcukları kutlamak için
toplanmışlardı,
ama çocuklar öldürüldükten sonra
tomurcuklar açmadı.
3)Efendim, yanık ağızlara acı verir gülmek.
4)Bir düş önce, belki. Sevinmek içindir süs.
Bütün kemikler kömür olmuştu.
5)Hatırlanmıyor. Unutmayın ki,
çoğu köylüydü; pirinç ve bambuyla
yaşıyorlardı.
Sessiz bulutlar çeltik tarlalarında yansıdığında
ve bayırdaki setlerde korkusuzca yürürken manda,
belki babalar eski masallar anlatmışlardır
oğullarına.
Bombalar bu aynaları parçalayınca,
ancak çığlık atmaya vakit kalmıştı.
6)Hâlâ türküye benzer bir yankısı
duyuluyor konuşmalarının.
Anlatıldığına göre türkü söyleyişleri
pervanelerin ay ışığında
uçuşuna benzermiş.
Kim bilebilir? Artık her yer sessiz.



Denise LEVERTOV


Çeviren : Cevat ÇAPAN

Gönderen: unrequited 13 07 2005 - 19:22

für belise...


maggie and milly and molly and may

maggie and milly and molly and may
went down to the beach(to play one day)

and maggie discovered a shell that sang
so sweetly she couldn't remember her troubles,and

milly befriended a stranded star
whose rays five languid fingers were;

and molly was chased by a horrible thing
which raced sideways while blowing bubbles:and

may came home with a smooth round stone
as small as a world and as large as alone.

For whatever we lose(like a you or a me)
it's always ourselves we find in the sea

e e cummings

Gönderen: unrequited 13 07 2005 - 19:25

"next to of course god america i
love you land of the pilgrims' and so forth oh
say can you see by the dawn's early my
country tis of centuries come and go
and are no more what of it we should worry
in every language even deafanddumb
thy sons acclaim your glorious name by gorry
by jingo by gee by gosh by gum
why talk of beauty what could be more beaut-
iful than these heroic happy dead
who rushed like lions to the roaring slaughter
they did not stop to think they died instead
then shall the voice of liberty be mute?"

He spoke. And drank rapidly a glass of water

e e cummings

Gönderen: beliz 21 08 2005 - 22:00

BANKERLERDEN BÜTÜN FARKIMIZ: ONLAR PARALI BİZ PARASIZ


Bankaları övmek için yazıldı bu şiir.
Para şıkırtısı neymiş gör, hele bir bankadan içeri gir!
Bir de garip bir ses duyacaksın, ne kadın sesi o, ne su şırıltısı,
Bilirim, duymuşluğun yok, o, binlik bangınotların hışırtısı.
Mermer konaklarda otururmuş bankerler, hakları,
Boşuna mı yıllar yılı "Milli Kalkınma" diye bağırıp çağırdıkları!
Asıl, bir usulleri var, ona borçlular her şeyi, o bir bozulmaya
görsün, bankaların işi bitti:
Kısacası, paraya muhtaç olanlardan gayrısına açılır kredi.
Sizi bilmez miyim hiç, anlı şanlı bankerler, nasıl da kılı kırk yararsınız!
Siz, ev kirasını ödemek için borç istemeye gelen vatandaşları
kuruş koklatmaksızın dehliyebilen milli kahramanlarsınız.
Evet. Siz, çocuğum doğacak diye iki yüz lira borç istemeye
görsün bir dar gelirli,maymunlara zart zurt eden
Tarzan edasiyle bakarsınız suratına,
"İşine git, oğlum!" dersiniz, "Ne sandın burasını? Burası ne
tefeci Şakir, ne emanetçi Sultana!"
Ama diyelim ki bir kalantor zat çıktı geldi bankanıza, olur a,
milyonunu çiftleştirmek istemiş canı,
Bak, o zaman koruyucu melek kesilirsiniz. "Arzunuz, emriniz"
demeye kalmaz, toslarsınız milyonu.
"Madem bir milyonu var, değil mi ya niye iki milyonu olmasın?"
derken hazret, iki milyon daha istemeye kalkar,
"Baaşüstüne'yi bastırırsınız hemen, değil mi ki elde iki milyon
emniyet akçesi var.
Münasip buyurmuşsunuz" der toplanınca banka idare heyeti,
"Bütün istediğimiz bizim, kalkındırmak memleketi."
Kuzum, bankaları yerdiğim sanılmasın sakın,
Bilmez miyim ne büyük işler çevirdiklerini onların!...
Bilmez miyim; "Parayla bitmez iş, hayatın temeli sağlıktır,
mutluluktur" deyip gezen menfi unsurları ortadan kaldırarak
cemiyete ne büyük hizmetler gördüklerini,
Bilmez miyim, sağlığını, mutluluğunu korumak için beş on kuruş
isterikleri vakit, o serserileri nasıl kapı dışarı ettiklerini! Bilmez
miyim, Mukaddes Para'ya dil uzatmak ne demekmiş anlasınlar
diye, bilmez miyim o insanları nasıl açlıktan öldüklerini!...




Ogden NASH



Türkçesi: Can YÜCEL

Gönderen: TatTwamAsi 27 08 2005 - 09:41

BİLİNÇALTI
Komayın beni bu ellerde-gayrı durmam
Bu yol kavşağında susmuş gözler senin
Beni kıskıvrak saran kollar senin kolların
Tutamam ellerini- yanımdasın.

Rüzgar gibi bakıyorsun - saçlarım uçuşuyor
Ellerimi örtüyorum yüzüme - gözlerine bakamıyorum
Sen bir çiçeksin yavaşça açarsın
İncecik belin salınırsın- ilk çiçeksin baharda

İşte uzat ellerini- ben gözlerimi yumuyorum
Yeni yetme bir sürgün gibi kuruyorum olduğum yerde
işte bu benim yüreğimdir- atmıyor
İşte kar düşüyor gözlerime

Hiçbir şey güçlü değil bu dünyada seni sevmek kadar
Senin yüreğin kadar aydınlık değil
Hiç bir şey ölümcül değil bu koku bu renk kadar
Vücudun kadar alımlı değil hiçbiri çiçeklerin

Neden bu güzelliği dudaklarının
Gözlerinin bu koyu karanlığı
Bir şey var yüreğimde kuş gibi uçarı
Gözlerinin şavkı çiçeklerden
Yağmur yağar telli pullu
Biliyorum- ellerin gibisi yok.
E.E.Cummings

Gönderen: aresin 04 09 2005 - 21:44

anabel lee___________________

it was many and many a year ago,
in a kingdom by the sea,
that a maiden there lived whom you may know
by the name of annabel lee;--
and this maiden she lived with no other thought
than to love and be loved by me.
she was a child and i was a child,
in this kingdom by the sea,
but we loved with a love that was more than love--
i and my annabel lee--
with a love that the winged seraphs of heaven
coveted her and me.

and this was the reason that, long ago,
in this kingdom by the sea,
a wind blew out of a cloud by night
chilling my annabel lee;
so that her high-born kinsman came
and bore her away from me,
to shut her up in a sepulchre
in this kingdom by the sea.

the angels, not half so happy in heaven,
went envying her and me:--
yes! that was the reason (as all men know,
in this kingdom by the sea)
that the wind came out of a cloud, chilling
and killing my annabel lee.

but our love it was stronger by far than the love
of those who were older than we--
of many far wiser than we-
and neither the angels in heaven above,
nor the demons down under the sea,
can ever dissever my soul from the soul
of the beautiful annabel lee:--

for the moon never beams without bringing me dreams
of the beautiful annabel lee;
and the stars never rise but i see the bright eyes
of the beautiful annabel lee;
and so, all the night-tide, i lie down by the side
of my darling, my darling, my life and my bride,
in her sepulchre there by the sea--
in her tomb by the side of the sea.

EDGAR ALLEN POE
_____________________________

senelerce senelerce evveldi
bir deniz ülkesinde
yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; annabel lee
hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
sevmekten başka beni
o çocuk ben çocuk, memleketimiz
o deniz ülkesiydi
sevdalı değil karasevdalıydık
ben ve annabel lee
göklerde uçan melekler
kıskanırlardı bizi
bir gün işte bu yüzden göze geldi
o deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
güzelim annabel lee
götürdüler el üstünde
koyup gittiler beni
mezarı oradadır şimdi
o deniz ülkesinde
biz daha bahtiyardık meleklerden
onlar kıskanırdı bizi
evet! bu yüzden "Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi"
bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti annabel lee
sevdadan yana kim olursa olsun
yaşca başca ileri
geçemezlerdi bizi
ne yedi kat göklerdeki melekler
ne deniz dibi cinleri
hiç biri ayıramaz beni senden
güzelim annabel lee
ay gelir ışır, hayalin erişir
güzelim annabel lee
orda gecelerim uzanır beklerim
sevgilim sevgilim hayatım gelinim
o azgın sahildeki
yattığın yerde seni...

Gönderen: pronectus 22 09 2005 - 23:18

CAMBRİDGE'Lİ HANFENDİLER YAŞAR DAYALI DÖŞELİ RUHLARIYLA

Cambridge'li hanfendiler
yaşar dayalı döşeli ruhlarıyla
güzel de değildirler
ve şükret akılları olduğuna
üstelik, kilisede protestanca kutsanmış kerimeler,
ıtırsız alımsız kıpırdak
inanırlar İsa'ya ve Longfellow'a,
ikisi de ölü,
bıkıp usanmadan ilgilenirler bir dolu ıvır zıvırla
isteyen günümüzdeki yapıtlarda hâlâ arar bulur
haz alan parmakların ördüğünü işte şu Lehlere mi?
belki.
Hiç renk vermez yüzleri
mahcup mahcup çıtlatırken Bayan N ile Profesör D'nin rezaletini
Cambridge'li hanfendiler oralı olmaz,
üzerinde
Cambridge'in arada sırada olsa da
yuvası lavanta kokan
ve uçsuz bucaksız gökyüzünün,
o gücenik bir bonibon parçası misali zırıldasa da ay


Edward Estlin CUMMINGS

Çeviren : T.Asi BALKAR

Gönderen: beliz 14 10 2005 - 01:34

RENKSİZ ADAM

Renksiz yaşadım.
Gri bir odada
kırpık fısıltılarla
kendisine baktığımda solan bir kadınla konuştum.
Seslerimiz istiridye beyazıydı, canavarlarımız
toz topakları gibi soluk.
Ağaçlarımdaki yapraklar kirlendi.
solgun çimenler biçtim.
Arkadaşlar dev ölü sıçanlara benzeyen
steyşınlarını park ettiler
nerdeyse görünmeyen evimin yanına.
Cüzdanımda banknotlar renklerini yitirdi.
Okyanuslar gibi gri dağlar gördüm rüyamda,
üstlerinde hiçbir evin ışığı yanmıyordu,
tabutlar vardı sadece; yürürken konuşan
ve sürekli birbirini gömen gri kumlara.



Donald HALL

Çeviren: Nazmi AĞIL

Gönderen: beliz 13 11 2005 - 12:59

ANNEANNEMİN AŞK MEKTUPLARI


Belleğin yıldızlarından başka
Gökte yıldız yok bu gece.
Oysa belleğe ne çok yer var
Yumuşak yağmurun gevşek kemerinde.

Annemin annesi
Elizabeth'in
Tavan arasının bir köşesine sıkışıp
kalmış
Ve orada kar gibi eriyecek kadar
Sararıp eprimiş
Mektuplarına bile yer var.

Bu kadar geniş bir boşlukta
Yumuşak adımlarla yürümeli insan.
Burası tümüyle görünmeyen
Bir tel ak saça asılı,
Havada bir ağ ören kuş dalları gibi
titriyor.

Ve ben soruyorum kendime:

"Yankılardan başka bir şey olmayan
Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların:
Sessizlik ezgileri kaynağına taşıyıp
Sonra anneannene getiriyormuş gibi
Yeniden sana getirecek kadar
Güçlü mü?"

Gene de elinden tutup anneannemi
Anlayamayacağı pek çok şey arasından geçirirdim.
Bu yüzden ayağım sürçüyor. Ve yağmur
Acıyan tatlı bir gülüşle yağıp duruyor.


Hart CRANE

Çeviren: Cevat ÇAPAN

Gönderen: Mahur 20 11 2005 - 19:23

Kış Başlarıydı



Kış daha yeni başlıyordu,
Bir ara-zamandı yaşanan,
Kırlar kahverengiydi hâlâ yer yer:
Otların kemikleri sallanıp duruyordu rüzgârda,
Üstünde mavi karın.

Kış daha yeni başlıyordu,
Işık usulca geziniyordu donmuş arazinin üstünde,
Kuru tohum taçlarının üzerinde,
Hayatta kalmayı başaran güzel kemikler
Rüzgârda sallanıp duran.

Işık gezindi geniş arazinin üstünde;
Kaldı.
Otlar bıraktı sallanmayı.
Zihin devindi, yalnız değildi
Berrak havanın içinde, sessizlikte.

Işık mıydı?
Işık mıydı içindeki?
Işığın içindeki ışık mıydı?
Canlanmaya başlayan hareketsizlik,
Ama yine de hareketsiz?

Canlı, anlaşılması mümkün bir ruh
Eğlendirmişti seni bir vakit.
Gelecek yeniden.
Hareketsiz kal.
Bekle.


Theodore Roethke
Çeviri: Ayşenur Güvenir

Gönderen: pronectus 03 01 2006 - 01:33

SÖZCÜKLER

Sözcüklere dikkat edin,olağanüstü olanlarına bile.
Çünkü olağanüstü için yapabileceğimizin en iyisini yaparız,
Kimi zaman sözcükler arı gibi sokarlar
Ve bir öpücük bırakırlar iğne yerine.
Parmaklar gibi değerli olabilir sözcükler
Ve kaya gibi güvenilirdir sözcükler,kıçınıza sokarsınız onları.
Ama hem papatyalar hem de bereler gibi olabilirler.

Yine de severim sözcükleri.
Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
Dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar.
Sözcükler ağaçlardır, yaz'ın bacakları,
Ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.

Ne var ki sözcükler sıklıkla yanıltır beni.
Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki,
Bir sürü öyküler, betimlemeler, atasözleri, vb.
Ama sözcükler yetersiz kalır,yanlış olanları gelip öper beni.
Kimi zaman uçarım bir kartal gibi ama bir çalıkuşunun kanatlarıyla.

Yine de sözcüklere dikkat etmeye
Ve kibar olmaya çalışıyorum.
Sözcüklere ve yumurtalara özenle dokunmalı.
Bir kez kırıldılar mı olanaksızdır
Onarılmaları.


Anne SEXTON

Çeviren: Tuğrul Asi BALKAR

Gönderen: HACI 12 02 2006 - 01:05

Love is the only bow on life’s dark cloud.
It is the Morning and the Evening Star.
It shines upon the cradle of the babe,
And sheds its radiance upon the quiet tomb.
It is the mother of Art,
Inspirer of poet, patriot, and philosopher.
It is the air and light of every heart, builder of every home,
kindler of every fire on every hearth.
It was the first to dream of immortality.
It fills the world with melody,
For Music is the voice of Love.
Love is the magician, the enchanter,
That changes worthless things to joy,
and makes right royal kings and queens of common clay.
It is the perfume of the wondrous flower-the heart
And without that sacred passion, that divine swoon,
we are less than beasts;
but with it, earth is heaven and we are gods.

Robert Ingersoll

Hayatın kara bulutu üzerindeki tek ışık sevgidir.
O sabah ve akşam yıldızıdır.
O, bebeğin beşiği üzerinde parlar,
Aydınlığını sessiz mezarın üzerine saçar.
O, sanatın anasıdır,
Şairin ilhamı, yurtsever ve filozoftur.
O, her yüreğin havası ve ışığıdır, her yuvayı yapandır,
Her yürekteki ateşin tutuşturucusudur.
O, ölümsüzlüğü ilk hayal edendir.
Dünyayı melodiyle doldurur,
Müzik sevginin sesi olduğu için.
Sevgi sihirbazdır, büyücüdür,
Değersiz şeyleri neşeye çeviren,
ve adi çamurdan şanlı krallar ve kraliçeler yaratır.
O, kokusudur harika çiçeğin-kalbin
Bu ilahi ihtiras olmaksızın kutsal kendini bilmez,
bizler hayvandan da aşağı oluruz;
ama onunla, dünya cennettir ve bizler tanrıyız.

Çeviren 90'00

Gönderen: Vehbi 16 02 2006 - 23:59

AY GÖLGESİ (Amerikan Geleneksel)

Evet
Ay gölgesi kovalıyor peşimden.
Ay gölgesi
Ay gölgesi.
Zıplayıp sıçrıyorum üstünden
Ay gölgesinin
Ay gölgesinin.
Ellerimi kaybedersem eğer,
Sabanımı kaybedersem eğer,
Toprağımı kaybedersem eğer,
Aman!
Ellerim yok olursa eğer
Amanın!
Hiç çalışmak yok bana artık!
Bir de gözlerim çıkarsa eğer
Bütün renklerim kurursa eğer,
Evet.
Kaybedersem gözlerimi eğer,
Amanın!
Hiç ağlamak yok bana artık!
Evet.

Ay gölgesi kovalıyor peşimden.
Ay gölgesi
Ay gölgesi.
Zıplayıp sıçrıyorum üstünden
Ay gölgesinin
Ay gölgesinin.
Ve iki bacağımı da kaybedersem eğer,
Ne inlerim ne de dilenirim artık!
Aman!
İki bacağımı kaybedersem eğer,
Amanın!
Hiç yürümek yok bana artık!
Ve ağzımı da kaybedersem eğer
Aşağıda ve yukarıda bütün dişlerimi,

Evet.
Ağzımı kaybedersem eğer,
Amanın!
Hiç konuşmama gerek yok artık!
Vefalı ışığa sordum, “Çok mu sürdü bulman beni?”
“Uzun sürdü mü bulman beni?” “Kalacakmısın bende bu gece?”

Ay gölgesi kovalıyor peşimden.
Ay gölgesi
Ay gölgesi.
Zıplayıp sıçrıyorum üstünden
Ay gölgesinin
Ay gölgesinin
Ay gölgesinin
Ay gölgesinin.

Çeviren: Vehbi Taşar


Moon Shadow- (American Traditional)

Yes
I'm bein' followed by a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
Leapin' and hoppin' on a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
And if I ever lose my hands
lose my plough
lose my land -
Oh
if I ever lose my hands

Ooh
I won't have to work no more.
And if I ever lose my eyes
if my colours all run dry

Yes
if I ever lose my eyes

Ooh
I won't have to cry no more.

Yes
I'm bein' followed by a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
Leapin' and hoppin' on a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
And if I ever lose my legs
I won't moan and I won't beg

Oh
if I ever lose my legs

Ooh
I won't have to walk no more.
And if I ever lose my mouth
all my teeth North and South

Yes
if I ever lose my mouth

Ooh
I won't have to talk.

Did it take long to find me? I asked the faithful light.
Did it take long to find me and are you gonna stay the night?

I'm bein' followed by a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
Leapin' und hoppin' on a moon shadow
moon shadow
moon shadow.
Moon shadow
moon shadow
moon shadow
moon shadow.





Gönderen: Vehbi 01 03 2006 - 03:04

GENİŞÇE YAP BU YATAĞI
Emily Dickinson

Genişçe yap bu yatağı.
Huşu ile;
Kıyamet kopana kadar bekle içinde
Mükemmel ve zarif.

Şiltesini düzgün tut,
Yastığını yuvarlak;
Güneşin sarı gürültüsüyle
Bozdurma bu yeri.

Çeviri: Vehbi Taşar



AMPLE MAKE THIS BED
By Emily Dickinson

Ample make this bed.
Make this bed with awe;
In it wait till judgment break
Excellent and fair.

Be its mattress straight,
Be its pillow round;
Let no sunrise' yellow noise
Interrupt this ground.

-- Emily Dickinson




Gönderen: LEKA 02 03 2006 - 19:37

nilgün marmara'nın sylvia plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında anlalizi" adlı ingilizce tezi dost körpe tarafından dilimize çevrildi. kitap everest yayınları arasından çıktı. daha önce Emily Dickinson şiir çevirilerini okuduğum dost körpe, şiirin ruhunu öteki dilde yansıtan özel bir çevirmen. "bir köküm ben, bir taş, bir baykuş pisliği / hiçbir düşü olmayan" şiirin altıncı bölümünde şeklini geri ister ve "kayboldum, kayboldum, bütün bu ışık cüppelerinde" bir doğumgünü şiiri / sylvia plath / kitaptan bir alıntı.

cumartesi dergisinin 14. sayısı da kapağını "nilgün maramara"ya ve s. plath'a ayırmış. dergide ayrıca sylvia plath'ın babasına yazdığı düşünülen bir şiirde var. baba, babacığım, alçak herif / seninle işim bitti.cumartesi'de herkesin bildiği şu nilgün dizeleri var "ey iki adımlık yerküre / senin bütün arkabahçelerini / gördüm ben.

nilgün marmara'nın kırmızı kahverengi defter / telos kitabının toparlanmasına yardımcı olmuştum. gülseli'nin kitabın önsözünde "heyecanlarıyla katkıda bulundu" dediği gençlik benim. diğer bir şansımda bu şairin ben de elyazma bir şiirinin bulunması.

amerikan şiiri denince hemen aklıma Ginsberg geliyor. "amerika al şu atom bobbasınıda kıçına sok " ve amerikan romanın başlangıcı; saat gece 2 ve ben 42. caddede yürüyorum. ve liseli şairi denilen Edward Estlin CUMMINGS. Seni diğerlerinden farksız yapmaya / Bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada / Kendin olarak kalabilmek / Dünyanın en zor savaşını vermek demektir.

Walt Whitman ' ın çimen yaprakları kitabının çevirisini yapanlardan biri de bülent ecevit. sayın ecevit'in böyle bir şiir çevirisi grubunda, oluşumunda olması ne güzel! . diğer çevirmenler ise i. berk can yücel ve orhan burian...diye gidyor. bugünlerde ilhan berk'in "kanatlı at" adlı söyleşilerinden oluşan bir kitap okuyordum. i. berk'in ece ayhan'la, cahit ırgat'la, iskender savaşır ve orhan koçak'la yaptığı söyleşiler müthiş...

ve amerikan bohem diye bilinen bukowski'si de şiirler yazıyor. ferrelli onun gerçek hayatını bir film yapmış. filimde ornella mutti -yazılışı böyle olmayabilir- de oynuyor. kahraman bir yarı deli adamla los a.'ta oturuyor. elindeki viskiyi ona uzatırken, "delilik bu!" diyor. yanındaki de alkol boyutunda yaşayan biri olarak "evet delilik" deyip viskiden içiyor. filmin başlangıcında bukowski bir şiir festivalinde sahnede şiir okuyor. şöyleydi şiir hatırladığım kadarıyla ; stil herşeyin karşısındadır. / çok köpek gördüm, bir stili vardı/ ve çok insan gördümki stilleri yok / stil herşeyin karşısındadır. filmi bulup izlerseniz onun yalnızca bohemyn rapsodi içinde saçmalayan, sayıklayan, şehvet düşkünü basit bir şair olmadığını, okuduğunu, şiiri ve edebiyatı bildiğini göreceksiniz. yani bukowski artist değil.

d.thomas'ı "anne ben bbarbar mıyım?" kitabında lale müldür' de çevirmiş. küçük bir alıntı da olsa lale müldür'ün l. cohen, bob dylan, dylan thomas, deep purple, pink floyd gibi isim ve müzik gruplarını çevirise müthiş olacağından eminim. o ruhu yaşamış bir rocer olarak.

şimdilerde, şimdilerin özgürlük oluşumunda edebiyatımızdaki en önemli sorumlardan biri şiir çevirileridir. usta şair celal gözütok ile konuşurken "onların yazdıkları çeviri kokuyor." demişti. bu da başka bir sorun. ben kişisel olarak, çeviriye getirebileceğim deneysel bir boyutu yansıtmak için w. blake çevirisi yapıp, mevsimsiz okurlarıyla paylaştım. dost körpe'den söz ederken şiirin ruhunu öteki dilde yansıtan özel bir çevirmen demiştim. keşke sylvia plat gibi dünya edebiyatını kuramsal olarak da etkilemiş, çağcıl şiirleriyle okuru çarpmış. aile- baba -anne- koca- aşk-intihar gibi aitlik kavramları çağın acılarıyla şiirlendirip okuru çarpan bir şairin ruhunu içtenliğini yansıtabilecek bir çeviriyle dilimize kazandırılsa. ş. altınel'in ve roni marguiles'in ted huges, philiph larkin gibi bizim için yeni bir şiir sayılabilecek şairleri dilimize kazandırmaları ne güzel... ve yine şavkar altınel'in oğlak yayınlarından çıkan "kuzeyde bir adadan" ing şiiri antolojisini okumanızı isterim. saygı,

ve ışık ve sevgiyle

levent karataş.

Gönderen: Vehbi 02 03 2006 - 21:41

18 NİSAN

Sylvia Plath

bütün geçmiş dünlerimin yapışkan pisliği
kafatasımın içindeki boşlukta kokuşur

ve eğer midem açıklanamayan bir olaydan dolayı burulsaydı
hamilelik ya da kabızlık gibi

Seni hatırlamazdım

veya bir yeşil peynirden ay gibi ender olan uykudan
menekşe yaprakları kadar besleyici olan yiyecekten
bütün bunlardan dolayı

ve birkac öldürücü çimen avlusu içinde
göğün ve ağaç tepelerinin birkaç küçük boşluğunda

bir gelecek kayboldu dün
alacakaranlıkta bir tenis topu kadar
kolayca ve birdaha ele geçemeyecek biçimde

Çeviren: Vehbi Taşar

APRIL 18

Sylvia Plath

the slime of all my yesterdays
rots in the hollow of my skull
and if my stomach would contract
because of some explicable phenomenon
such as pregnancy or constipation
I would not remember you
or that because of sleep
infrequent as a moon of greencheese
that because of food
nourishing as violet leaves
that because of these
and in a few fatal yards of grass
in a few spaces of sky and treetops
a future was lost yesterday
as easily and irretrievably
as a tennis ball at twilight

Gönderen: Vehbi 03 03 2006 - 13:02

AY VE PORSUK AĞACI
Sylvia Plath

Bu aklın ışığı, soğuk ve gezegensel
Aklın ağaçları kara. Işık mavi.
Çimenler kederlerini ayaklarıma boşaltıyorlar sanki ben Tanrıymışım gibi
Ayak bileklerime batıyorlar alçakgönüllülüklerini mırıldanaraktan
Pis kokulu dumanlı ruhsal buğular yaşıyor bu yerde.
Evimden bir sıra mezar taşlarıyla ayrılmış.
Nereye ulaşılacağını bir türlü göremiyorum.

Ay kapı degil. Kendi başına bir yüz,
Parmak boğumları gibi beyaz ve son derece sinirli.
Denizi arkasından çekiyor karanlık bir cürüm gibi; sessiz
O-şeklinde tüm bir ümitsizlikle. Ben burada yaşıyorum.
Pazar günü iki defa çanlar göğü şaşırtır—
Yeniden dirilmeyi kanıtlayan sekiz tane büyük dil
Sonunda, aklı başında bir şekilde gongla çalarlar isimlerini.

Porsuk ağacı parmağını yukarıya doğru çevirir, Gotik bir şekli var.
Gözler kalkarlar onu takip ederek ve bulurlar ayı.
Ay benim annem. Mary gibi tatlı değil.
Mavi giysileri küçük yarasaları ve baykuşları yerinden oynatır.
Ne kadar çok isterim yumuşak başlılığa inanmayı –
Mumlarla kibarlaştırılmış nefret edilen bir insan maskesi,
Eğilen, özellikle bana doğru, yumuşak gözleri.

Çok uzağa düştüm. Bulutlar çiçek açıyor
Mavi ve esrarlı yıldızların yüzünde
Kilisenin içinde, azizler hep mavi olacak,
Soğuk sıraların üstünde hassas ayakları üzerinde yüzerekten
Elleri ve yüzleri kutsallıklan katılaşmış.
Ay bunların hiçbirisini görmüyor. Kafası dazlak ve vahşi bir kadın.
Ve porsuk ağacının mesajı karanlık- karanlık ve sükut.

Çeviren: Vehbi Taşar

Sylvia Plath’in çocukluğu ve annesi (ay) ve babası (porsuk ağacı) hakkında yazdığı bu şiirdeki sembolleri daha iyi anlamak için, çok kısa süren hayat öyküsünü okumanızı öneririm.
Saygılarımla,
Vehbi

The Moon and the Yew Tree
By Sylvia Plath

This is the light of the mind, cold and planetary
The trees of the mind are black. The light is blue.
The grasses unload their griefs on my feet as if I were God
Prickling my ankles and murmuring of their humility
Fumy, spiritous mists inhabit this place.
Separated from my house by a row of headstones.
I simply cannot see where there is to get to.

The moon is no door. It is a face in its own right,
White as a knuckle and terribly upset.
It drags the sea after it like a dark crime; it is quiet
With the O-gape of complete despair. I live here.
Twice on Sunday, the bells startle the sky --
Eight great tongues affirming the Resurrection
At the end, they soberly bong out their names.

The yew tree points up, it has a Gothic shape.
The eyes lift after it and find the moon.
The moon is my mother. She is not sweet like Mary.
Her blue garments unloose small bats and owls.
How I would like to believe in tenderness -
The face of the effigy, gentled by candles,
Bending, on me in particular, its mild eyes.

I have fallen a long way. Clouds are flowering
Blue and mystical over the face of the stars
Inside the church, the saints will all be blue,
Floating on their delicate feet over the cold pews,
Their hands and faces stiff with holiness.
The moon sees nothing of this. She is bald and wild.
And the message of the yew tree is blackness - blackness and silence.






Gönderen: LEKA 03 03 2006 - 14:52

çevilerinizi okudum. oldukça iyiler. pislik yerine "bok" derdim ben olsam. çevirilerde çok düşündüğüm şeylerden biri de dilin eskileştirilmesi yani eski sözcüklerin kullanılması. kelime yerine sözcük kullanılmalı örneğin. ve yeni şiiri, şimdilerde yazılan şiirin dilde vardığı nokta da çevirilerde önemli. eskiden pink floyd ve deep purple müzik gruplarının şarkı sözlerini türkçe olarak okurken "ne zaman bizde de böyle özgür bir dil oluşacak" diye düşünmüştüm... ya da biri bana "siz yaratıcı bir türkçe konuşuyorsunuz " demişti. ben çevirilerde de yaratıcı, yalın bir dilin kullanılması gerektiği görüşündeyim. elbette bu noktalara yalnız başıma varmadım. ama baba düşünce hep bana ait oldu. hatta ben kimi kimi bunu yapamıyorum....

Gönderen: Vehbi 03 03 2006 - 15:02

Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Elimden geldiği kadar şairin diline sadık kalmaya çalışıyorum. Eğer şair “shit” sözcüğünü kullansaydı, onu “bok” olarak çevirirdim. Fakat, “slime” sözcüğü yapışkan bir pislik, bok değil. O yüzden bok demedim.
Bazı sözcuklerin öz Türkçe anlamlarını bulmakta güçlük çekiyorum. Örneğin, “awe” huşu demek. Başka sözcükler varsa da hiçbirisi huşu ya tam olarak uymuyor.
Saygılar,
Vehbi

Gönderen: Birten 03 03 2006 - 15:22

Siir cevirmek zor cok zor bir calisma. Anlayabildigim kadariyla bayagi basarilisiniz.

Yureginize saglik Vehbi....

Gönderen: LEKA 03 03 2006 - 16:04

yorum gerektiren çeviriler olabilir. "ve bok gibi genciz genciz genciz" l. m. o kadar yerindeki. o şiirde de yerinde olabilir. bu, altıntı, bir çeviri değil, türkçe bir şiir. ama plath kafatasının içindeki yapışkan pislik derken bok" tan sözediyor bence, türkçesi bok. huşu türkçede de çok güzel bir sözcük...huşu...

ilgili değil konuyla ama 28 şubat sürecinden önce kuzguncuk parkının yanında, deniz kıyısında olan camide ikindi namazı kılmıştım. saklanmış. çıkışta caminin sorumlusu karı-koca bir güzel eşle karşılaştım. işin kötü tarafı bu cami sonraları kurtlar vadi'sinde kullanıldı. bu anıyı yazarken, huşu günleri... huşu... diye başlamıştım yazmaya. ben hu'yu da severim. huşu da.

Gönderen: Vehbi 03 03 2006 - 20:53

SEVGİ ARDINDAN SEVGİ
Derek Walcott

Birgün gelecek
Heyecanla
karşılayacaksın
Kendini
Kendi kapında, birbirinize
Güleceksiniz ve hoş geldin diyeceksiniz senin aynanda,

Ve otur buraya yemek yiyelim birlikte diyeceksin.
Tekrar seveceksin bir zamanlar sen olan bu yabancıyı.
Şarap ikram et, ekmek ikram et. Ver kalbini ona,
Seni bir zamanlar seven yabancıya

Bütün ömrün boyunca başka birisi için ihmal ettiğin,
Fakat seni yürekten tanıyan ona.
Aşk mektuplarını indir kitap rafından aşağıya,

Fotoğrafları, ümitsiz notları,
Aynadan kendi imajını sıyır.
Otur. Ziyafet çek kendine kendi hayatınla.

Çeviren: Vehbi Taşar


LOVE AFTER LOVE

By Derek Walcott

The time will come
when, with elation
you will greet yourself arriving
at your own door, in your own mirror
and each will smile at the other's welcome,
and say, sit here. Eat.
You will love again the stranger who was your self.
Give wine. Give bread. Give back your heart
to itself, to the stranger who has loved you
all your life, whom you ignored
for another, who knows you by heart.
Take down the love letters from the bookshelf,
the photographs, the desperate notes,
peel your own image from the mirror.
Sit. Feast on your life.



Gönderen: Vehbi 05 03 2006 - 22:59

SİS
Carl Sandburg

Sis küçük kedi ayaklarıyla
Gelir.

Oturur bakaraktan
Limanın ve şehrin tepesinden
sessiz kalçalar üzerinden
Ve sonra ilerler.

Çeviren: Vehbi Taşar

Fog
Carl Sandburg

The fog comes
on little cat feet.

It sits looking
over harbor and city
on silent haunches
and then moves on.



Gönderen: paskokusu 06 03 2006 - 19:59


EKONOMİK GÜVE


Ekonomik güve
nirlik bir neme
ne bahane

dir
kul

lanılır önce
likle o bönce
heriflerce

kıçı koymak için
önüne gövdenin


Edward Estlin CUMMINGS

Çeviri: Suphi Aytimur


Gönderen: Vehbi 09 03 2006 - 22:39

DÜRTÜ
Robert Frost

Çok yalnızdı bir kadın için orası,
Ve cok vahşiydi,
Ve sadece ikisiydi yapayalnız,
Ve çocuksuz,

Evde az iş vardı,
Boş zamanı çoktu,
Ve adamın peşinden giderdi nerde sürdüyse sabanı,
Veya nerde kestiyse ağacı.

Bir kütükte oturup dinlenir ve havaya savururdu
Taze talaşları,
Yalnızca kendine söylediği bir şarkı
Dudaklarındaydı.

Ve bir keresinde dal kırmaya gittiğinde
Kara kızılağaçtan.
O kadar geride kaldı ki duymadı
Adam çağırdığı zaman-

Ve cevaplamadı—konuşmadı—
Veya geri dönmedi.
Dikildi orada, ve sonra koştu ve saklandı
Eğrelti otlarının arasında.

Adam hiçbirzaman bulamadı onu, baktıysa da
Heryere,
Ve annesinin evinde sordu
Oradamıydı?

Tıpkı böyle ani ve çabuk ve fazla bir yük olmadan
Bağlar kırıldı,
Ve öğrendi adam varlığını
Mezardan başka kesinliklerin.

Çeviren: Vehbi Taşar





The Impulse

by Robert Frost

It was too lonely for her there,
And too wild,
And since there were but two of them,
And no child,

And work was little in the house,
She was free,
And followed where he furrowed field,
Or felled tree.

She rested on a log and tossed
The fresh chips,
With a song only to herself
On her lips.

And once she went to break a bough
Of black alder.
She strayed so far she scarcely heard
When he called her-

And didn't answer--didn't speak--
Or return.
She stood, and then she ran and hid
In the fern.

He never found her, though he looked
Everywhere,
And he asked at her mother's house
Was she there.

Sudden and swift and light as that
The ties gave,
And he learned of finalities
Besides the grave.



Gönderen: Vehbi 10 03 2006 - 05:56

BÖYLE AYRI DURMALIYIZ
Emily Dickinson

Böyle ayrı durmalıyız,
Sen orada, ben burada,
Kapı azıcık aralık
Ki okyanuslar var,
Ve dua,
Ve o, soluk gıda,
Ümitsizlik!

Çeviren: Vehbi Taşar

SO WE MUST KEEP APART
By Emily Dickinson

So we must keep apart,
You there, I here,
With just the door ajar
That oceans are,
And prayer,
And that, pale sustenance,
Despair!

Emily Dickinson




Gönderen: Vehbi 11 03 2006 - 19:51

AİLE
Mary Oliver

Ormanların kara şeyleri
Mağaralarından çıkıyorlar
Adalelerini kasarak.

Meyve bahçesinde otlarlar,
Sarı odalarımızın etrafında
Az az deniz çimenleri yerler,

Ve ne yaptığımızı görmek için
Arasıra içeri bakarlar
Hâla bizi tanıyorlarmı diye,

Onları işitiriz, ya da işittiğimizi sanarız:
Ayışığını yalayan hayvan burnu,
Elmadaki diş,

Ateşe bir kütük daha at;
Mozart tekrar pikapta,
Hala bir üzüntü var ortada

Bizimle odada.
Geriye döneriz rüyalarımızda
Mağarayı hatırlarız.

Veya onlar bizi ziyarete gelirler.
Müziği de severler.
Yaprakları birlikte yeriz.

Onlar erkek kardeşlerimiz.
Onlar birzamanlar kaçtığımız
Ailemiz.

Çeviren: Vehbi Taşar


The Family
by Mary Oliver

The dark things of the wood
Are coming from their caves,
Flexing muscle.

They browse the orchard,
Nibble the sea of grasses
Around our yellow rooms,

Scarcely looking in
To see what we are doing
And if they still know us.

We hear them, or think we do:
The muzzle lapping moonlight,
The tooth in the apple.

Put another log on the fire;
Mozart, again, on the turntable,
Still there is a sorrow

With us in the room.
We remember the cave.
In our dreams we go back

Or they come to visit.
They also like music.
We eat leaves together.

They are our brothers.
They are the family
We have run away from.



Gönderen: Vehbi 21 03 2006 - 23:50

Cevaplar

Niye seyahat ettin?
Çünkü ev soğuktu.
Niye seyahat ettin?
Çünkü güneşin doğuşu ve batışı arasında ben her zaman seyahat ederim.
Ne giydin?
Mavi elbise, beyaz gömlek, sarı kıravat ve sarı çoraplar.
Ne giydin?
Hiçbirsey giymedim. Acıdan bir kaşkol beni sıcak tuttu.
Kiminle yattın?
Her gece başka bir kadınla yattım.
Kiminle yattın?
Yalnız yattım. Ben her zaman yalnız yattım.
Ne diye bana yalan söyledin?
Her zaman doğru söylediğimi sandım.
Ne diye bana yalan söyledin?
Çünkü gerçek başka hiçbirşey gibi yalan söylemez ve ben gerçeği severim.
Niçin gidiyorsun?
Çünkü hiçbirşey benim için çok şey demek artık.
Niçin gidiyorsun?
Bilmiyorum. Hiç bir zaman bilmedim.
Ne kadar bekleyeyim seni?
Beni bekleme. Yoruldum ve yatmak istiyorum.
Yoruldun ve yatmak mı istiyorsun?
Evet, yoruldum ve yatmak istiyorum.

Mark Strand

Çeviren: Vehbi Taşar


Answers

Why did you travel?
Because the house was cold.
Why did you travel?
Because it is what I have always done between sunset and sunrise.
What did you wear?
I wore a blue suit, a white shirt, yellow tie, and yellow socks.
What did you wear?
I wore nothing. A scarf of pain kept me warm.
Who did you sleep with?
I slept with a different woman each night.
Who did you sleep with?
I slept alone. I have always slept alone.
Why did you lie to me?
I always thought I told the truth.
Why did you lie to me?
Because the truth lies like nothing else and I love the truth.
Why are you going?
Because nothing means much to me anymore.
Why are you going?
I don't know. I have never known.
How long shall I wait for you?
Do not wait for me. I am tired and I want to lie down.
Are you tired and do you want to lie down?
Yes, I am tired and I want to lie down.

Mark Strand



Gönderen: Vehbi 22 03 2006 - 06:11

YENİ ŞİİRİN EL KİTABI

1 Eğer bir adam bir şiiri anlıyorsa
2 Eğer bir adam bir şiirle yaşıyorsa,
o adam yalnız ölecektir.

3 Eğer bir adam iki şiirle yaşıyorsa,
Birisine sadık kalmayacaktır.

4 Eğer bir adam bir şiire gebe kalıyorsa,
bir çocuğu eksik olacaktır.

5 Eğer bir adam iki şiire gebe kalıyorsa,
iki çocuğu eksik olacaktır.

6 Eğer bir adam yazarken başına taç giyiyorsa,
o adamın taç giydiği ortaya çıkacaktır.

7 Eğer bir adam yazarken başına taç giymiyorsa,
kendinden başka hiç kimseyi aldatmayacaktır.

8 Eğer bir adam bir şiire öfkeleniyorsa,
adamlar tarafından horlanacaktır.

9 Eğer bir adam bir şiire öfkelenmeye devam ediyorsa,
kadınlar tarafindan horlanacaktır.

10 Eğer bir adam halk içinde bir şiire hakaret ediyorsa,
ayakkabıları çişle dolacaktır.

11 Eğer bir adam kuvvet için şiirden vazgeçiyorsa,
fazla miktarda kuvvet kazanacaktır.

12. Eğer bir adam şiirleriyle övünüyorsa,
aptallar tarafından sevilecektir.

13 Eğer bir adam şiirleriyle övünüyor ve aptalları seviyorsa,
artık şiir yazmayacaktır.

14 Eğer bir adam şiirleri sayesinde şiddetli bir ilgi çekeceğini sanıyorsa,
ayışığında erkek bir eşek gibi olacaktır.

15 Eğer bir adam şiir yazıyor ve bir dostun şiirini övüyorsa,
güzel bir metresi olacaktır.

16 Eğer bir adam şiir yazıyor ve bir dostun şiirini çok övüyorsa,
metresini kaçıracaktır.

17 Eğer bir adam başka birinin şiirine sahip çıkıyorsa,
yüreğinin büyüklüğü iki misli olacaktır.

18 Eğer bir adam şiirlerini çıplak bırakıyorsa,
ölümden korkacaktır.

19 Eğer bir adam ölümden korkuyorsa,
şiirleri onu kurtaracaktır.

20 Eğer bir adam ölümden korkmuyorsa,
şiirleri onu kurtarabilir veya kurtarmayabilir.

21 Eğer bir adam bir şiiri bitiriyorsa,
hırsının yazısız dümen suyunda banyo yapacak
ve beyaz kağıt tarafından öpülecektir.

Mark Strand,
dertleri olacaktır.

Çeviren Vehbi Taşar bütün bunlara ilavaten der ki:

22 Eğer bir adam şiir tercüme ediyorsa,
yukardaki rakamlar ikiyle çarpılacaktır.

23. Eğer bir adam kendi şiirlerini tercüme ediyorsa,
yukardaki rakamlar dörtle çarpılacaktır.


NOT: 1937 yılında Kanada’nın Prens Edvard adasında doğan Mark Strand, halen yaşayan üne kavuşmuş Amerikan şairlerinden birisidir. Şiirlerinin Brezilya’lı şair Carlos Drummond de Andrade’ den çok etkilendiği söylenir.
Saygılarımla,

Vehbi


The New Poetry Handbook
By Mark Strand

1 If a man understands a poem
2 If a man lives with a poem,
he shall die lonely.

3 If a man lives with two poems,
he shall be unfaithful to one.

4 If a man conceives of a poem,
he shall have one less child.

5 If a man conceives of two poems,
he shall have two children less.

6 If a man wears a crown on his head as he writes,
he shall be found out.

7 If a man wears no crown on his head as he writes,
he shall deceive no one but himself.

8 If a man gets angry at a poem,
he shall be scorned by men.

9 If a man continues to be angry at a poem,
he shall be scorned by women.

10 If a man publicly denounces poetry,
his shoes will fill with urine.

11 If a man gives up poetry for power,
he shall have lots of power.

12 If a man brags about his poems,
he shall be loved by fools.

13 If a man brags about his poems and loves fools,
he shall write no more.

14 If a man craves attention because of his poems,
he shall be like a jackass in moonlight.

15 If a man writes a poem and praises the poem of a fellow,
he shall have a beautiful mistress.

16 If a man writes a poem and praises the poem of a fellow overly,
he shall drive his mistress away.

17 If a man claims the poem of another,
his heart shall double in size.

18 If a man lets his poems go naked,
he shall fear death.

19 If a man fears death,
he shall be saved by his poems.

20 If a man does not fear death,
he may or may not be saved by his poems.

21 If a man finishes a poem,
he shall bathe in the blank wake of his passion
and be kissed by white paper.


Mark Strand,
he shall have troubles.




Gönderen: Vehbi 22 03 2006 - 23:34


KUR YAPMAK
Mark Strand

Sevdiğiniz bir kız vardır, bu yüzden ona söylersiniz
penisiniz büyüktür, fakat kendinize
kullandırttıramazsınız onu, talepleri gülünçtür, dersiniz,
hatta kendi kendisine zarar verecek kadar, fakat şereflendirilmek
nasılsa, kısaca, göze gözükmeden karanlıkta.

Gözlerini kapattığı zaman tiksintiden,
söylediklerinizin hepsini geri alırsınız . Ona dersiniz, siz kendiniz
neredeyse bir kızsınız ve anlayabiliyorsunuz niçin şoke olduğunu.
Tam yürüyüp gidecekken, ona
penisiniz yoktur dersiniz ve bilmiyorsunuz

aklınız neredeydi. Dizlerinizin üzerinde çökersiniz.
Aniden eğilir öpmek için omzunuzu ve anlarsınız
doğru izdesiniz. Çocuklar yapmak istersiniz
ve bu nedenle, dersiniz ona, kafanız karışmış gibi gözükürsünüz.
Alnınızı kırıştırırsınız ve doğduğunuz güne küfür edersiniz.

Sizi yatıştırmaya çalışır, fakat siz kontrolu kaybedersiniz.
Kilotuna uzanırsınız ve af dilersiniz bunu yaparken.
O kıvranır ve siz bir kurt gibi ulursunuz.
Şiddetli arzunuz anıtsal gözükür. Biliyorsunuz ona sahip olacaksınız.
Fırtınaya tutulmuş, evleneceğiniz kızdır o.

Çeviren: Vehbi Taşar


COURTSHIP
By Mark Strand

There is a girl you like so you tell her
your penis is big, but that you cannot get yourself
to use it. Its demands are ridiculous, you say,
even self-defeating, but to be honored, somehow,
briefly, inconspicuously in the dark.

When she closes her eyes in horror,
you take it all back. You tell her you're almost
a girl yourself and can understand why she is shocked.
When she is about to walk away, you tell her
you have no penis, that you don't

know what got into you. You get on your knees.
She suddenly bends down to kiss your shoulder and you know
you're on the right track. You tell her you want
to bear children and that is why you seem confused.
You wrinkle your brow and curse the day you were born.

She tries to calm you, but you lose control.
You reach for her panties and beg forgiveness as you do.
She squirms and you howl like a wolf. Your craving
seems monumental. You know you will have her.
Taken by storm, she is the girl you will marry.

Mark Strand

Gönderen: Vehbi 24 03 2006 - 06:05

YAZ ORTASI, TOBEYGO
Derek Walcott

Geniş güneş-taşlı kumsallar.

Beyaz sıcak.
Yeşil bir ırmak.

Bir köprü,
kavrulmuş sarı palmiyeler

yaz-uykusunun evinden
Ağustos boyunca uyuyan.

Tuttuğum günler,
kaybettiğim günler,

büyüyüp sığmayan günler, kız çocukları gibi,
koruyucu liman-kollarıma.

Çeviren: Vehbi Taşar

MIDSUMMER, TOBAGO
Derek Walcott

Broad sun-stoned beaches.
White heat.
A green river.
A bridge,
scorched yellow palms
from the summer-sleeping house
drowsing through August.
Days I have held,
days I have lost,
days that outgrow, like daughters,
my harbouring arms.

Gönderen: Vehbi 13 04 2006 - 22:05

MARTİNİ

Ben bir martini isterim.
En fazla iki tane olabilir.
Üçten sonra masanın altındayım,
dörtden sonra ev sahibimin.

Dorothy Parker (1893-1967)
Çeviren: Vehbi Taşar


Martini
By Dorothy Parker

I like to have a martini.
Two at the very most.
After three I'm under the table,
after four I'm under my host.

Gönderen: Vehbi 14 04 2006 - 02:35


AMAN KAPTAN! BENİM KAPTAN!
Walt Whitman (1819-1892)

Aman Kaptan! benim Kaptan! korkulu gezimiz bitti;
Gemi her fırtınaya dayandı, peşinden koştuğumuz ödül bizim oldu;
Liman yakın, çanları duyuyorum, bütün insanlar sevinçten havalara uçuyor,
Gözler sallanmayan geminin omurgasını izlerken, tekne zalim ve yürekli:
Fakat Ey Yürek! Yürek! Yürek!
Ey kanayan kızıl damlalar,
Kaptanım orda güvertede yatıyor,
Yere düşmüş soğuk ve ölü.

Aman Kaptan! benim Kaptan! kalk ve çanları dinle;
Kalk- bayrak senin için savruluyor- senin için borazanın titrek sesi;
Senin için çiçek demetleri, şeritli çelenkler- senin için sahiller, kalabalıklaştı;
Senin için bağırıyorlar, sallanan kalabalıklar, hevesli yüzleri sana dönerek;
İşte Kaptan, sevgili babamız!
Başının altındaki bu kol;
Güvertede bir rüya olmalı,
Sen yere düşmüşsün soğuk ve ölü.

Kaptanım cevap vermiyor, dudakları soluk ve sakin;
Babam kolumu hissetmiyor, ne nabzı var ne de iradesi;
Bu gemi demirlenmiş salim ve emin, yolculuğu kapandı bitti;
Korkulu geziden geri geliyor zafer gemisi, kazandığı amacıyla;
Sevinsin Ey sahiller, ve çalsın Ey çanlar!
Fakat ben mahzun adımla,
Yürüyorum Kaptanımın yattığı güvertede,
Yere düşmüş soğuk ve ölü.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Walt Whitman bu ünlü şiirini Amerikan iç savaşını kazandıktan sonra katledilen başkan Abraham Lincoln için yazmıştır.



O Captain! My Captain!
by Walt Whitman


O CAPTAIN! my Captain! our fearful trip is done;
The ship has weather'd every rack, the prize we sought is won;
The port is near, the bells I hear, the people all exulting,
While follow eyes the steady keel, the vessel grim and daring:
But O heart! heart! heart!
O the bleeding drops of red,
Where on the deck my Captain lies,
Fallen cold and dead.


O Captain! my Captain! rise up and hear the bells;
Rise up--for you the flag is flung--for you the bugle trills;
For you bouquets and ribbon'd wreaths--for you the shores a-crowding;
For you they call, the swaying mass, their eager faces turning;
Here Captain! dear father!
This arm beneath your head;
It is some dream that on the deck,
You've fallen cold and dead.


My Captain does not answer, his lips are pale and still;
My father does not feel my arm, he has no pulse nor will;
The ship is anchor'd safe and sound, its voyage closed and done;
From fearful trip, the victor ship, comes in with object won;
Exult, O shores, and ring, O bells!
But I, with mournful tread,
Walk the deck my Captain lies,
Fallen cold and dead.




Gönderen: Vehbi 16 04 2006 - 11:06


ACI ÇEKMEK

Acının bir öğesi boşluktur,
Hatırlayamaz
Ne zaman başladığını, veya varmıydı birgün
Olmadığı.

Geleceği yoktur kendisinden başka,
Sonsuz diyarlarında var olan
Geçmişi, aydınlatılmış kavramak için
Acının yeni dönemlerini.

Emily Dickinson (1830-1886)
Çeviri: Vehbi Taşar

PAIN

Pain has an element of blank;
It cannot recollect
When it began, or if there were
A day when it was not.

It has no future but itself,
Its infinite realms contain
Its past, enlightened to perceive
New periods of pain.

Emily Dickinson (1830-1886)

Gönderen: Vehbi 18 04 2006 - 12:02

BİR TELEFON DİREĞİNİN ALTINDA
Carl Sandburg

Ben bakır bir telim havaya asılmış,
İnce yapılı güneşe karşı açık bir gölge çizgisi bile yapmam.
Gece gündüz şarkı söylerim- vızıldayarak ve tıngırdayarak:
Aşktır ve savaş ve para; dövüşmektir ve gözyaşları, iş ve istek,
İçimden geçen erkekler ve kadınların ölüm ve kahkahaları, konuşmalarınızın taşıyıcısı,
Yağmurda ve damlayan yaşlıkta, şafakta ve kuruyan parlaklıkta,
Bir bakır tel.

Çeviren: Vehbi Taşar

UNDER A TELEPHONE POLE
Carl Sandburg

I am a copper wire slung in the air,
Slim against the sun I make not even a clear line of shadow.
Night and day I keep singing- humming and thrumming:
It is love and war and money; it is the fighting and the tears, the work and want,
Death and laughter of men and women passing through me, carrier of your speech,
In the rain, and the wet dripping, in the dawn and the shine drying,
A copper wire.


Gönderen: Vehbi 23 04 2006 - 18:47

GÜL İÇİN
Philip Levine (1928- )

Üç hafta önce, 27 sene evvel Ekrın, Ohayo’ya
gitmek için bir otobüse bindiğim aynı sokağın köşesine
tekrar gittim, fakat birkaç beton insaat blokuyla,
dağılan bira tenekeleri ve kırılmış şişelerin arasında,
terkedilmiş bir otelin arkasındaki boş manzaraya bakan
yalnız bir tane boş park yeri vardı.
Ekrın hâla oradamıydı diye merak ettim
yüzlerce mil güneyde Ohayo’nun küçük, âdi
ağaçları arasında saklanan bir şehir, o kadar olgunlaşmış ki
yenilginin kokusuyla, vatandaşları boyları, cinsiyetleri,
gelirleri ve herşeyin önceden var olan durumu hakkında
yalan söylediler. Bütün bir Cumartesiyi geçirdim
orada, benden yirmi paund daha ağır bir
adamın keşmir elbisesinde saklanarak,
ve hiçbirzaman jeketin düğmelerini
iliklemedim. Hatırlıyorum birisi
birisiyle evleniyordu, fakat yalnız gelinin
babası ve annesi çıktılar linolyum dans pistine ve
eğildiler birbirlerine azarlanmış okul çocukları gibi,
ne bulabildiysem içtim ve tek başıma geri döndüm terminale
ve sarhoşların ve dulların arasında uyukladım
şafak sökünceye doğru ilk önce kuzey.
Ne yapıyordum Ekrın, Ohayo’da,
1951’in hastalanmış çiftlikleri arasında
yavasça inleyip ve en sonunda US 24 üzerinde
Ruj fabrikasının ufuğu mahvettiği yapışkan cehennem
havasına giren bir otobüsü bekleyerek? Getrüd Ştayn’ın
ayaklarının altında Paris’te olabilirdim,
sonradan bir prenses
tarafından bulunan ve ismi bir iş ortaklığı
ya da bir Yahudi kahramanına ithafen
konulan küçük Musa gibi
berrak bir derenin kamışları
arasında sürüklenebilirdim.
Yanlış yılda
ve yanlış yerde doğdum, ve yolumu
o kadar yavaş ve o kadar kötü yürüdüm ki
hatırlıyorum her bir dönemeci,
ve her birisi geçmiş bir gül gibi kokuyor,
sarı, Amerikalı, güzel, ve hakiki.

Çeviri: Vehbi Taşar

NOT: Bu şiir seneler önce Detroit şehrinde öğrenci iken Amerika’da cebimden para verip de ilk defa olarak
satın aldığım şiir kitabının içinden düştü. Sanırım sene 1976 ya da 1977 idi. Kitabın ismi “The Names of the Lost”,
yani, Koybolmuşların İsimleri. Yazarı ise Detroit de doğmuş bir Amerikan yahudisi olan Philip Levine dir. Fakat bu
şiir, kitabın içinde basılı değildi. 1980 li yılların başında abone olduğum New Yorker dergisi Philip Levine’in
yukardaki şiirini basmış. O sıralarda ben Boston’da yaşarken onu itinayla bu mecmuadan makasla kesip, bu kitabın içine
koymuşum. Bugün ilk defa olarak düştü sayfalarının arasından. Yıllar sonra Philip Levine le bir kere daha karşı karşıya
geldim. 1990 lı yılların başında, Fresno’da üniversite’de İngiliz şiiri edebiyatı profesörü olmuş epeyce yaşlanmıştı. Şimdi
nerededir bilmem. Yukardaki şiir Yahudi olsun, Türk olsun, Amerika’ya göçme deneyiniminin acılarını ve yalnızlığını
dile getirmesi açısından benim çok değer verdiğim bir şiirdir.
Saygılarımla,
Vehbi




ONE FOR THE ROSE
By Philip Levine (1928- )

Three weeks ago I went back
to the same street corner where
27 years ago I took a bus for Akron,
Ohio, but now there was only one blank space
with a few concrete building blocks
scattered among the beer cans
and broken bottles and a view of
the blank backside of an abandoned hotel.
I wondered if Akron was still down there
hidden hundreds of miles south among
the small, shoddy trees of Ohio,
a town so ripe with the smell
of defeat that its citizens lied
about their age, their height, sex,
income, and previous condition
of anything. I spent all of a Saturday
there, disguised in a cashmere suit
stolen from a man twenty pounds
heavier than I, and I never unbuttoned
the jacket. I remember someone
married someone, but only the bride’s
father and mother went out
on the linoleum dance floor and leaned
into each other like whipped school kids,
I drank whatever I could find and made
my solitary way back to the terminal
and dozed among the drunks and widows
toward dawn and the first thing north.
What was I doing in Akron, Ohio,
waiting for a bus that groaned slowly
between the sickened farms of 1951
and finally entered the smeared air
of hell on U.S 24 where the Rouge plant
destroys the horizon? I could have been
in Paris at the foot of Getrude Stein,
I could have been drifting among
the reeds of a clear stream,
like the little Moses, to be found
by a princess and named after a conglomerate
or a Jewish hero. Instead, I was born
in the wrong year and in the wrong place,
and I made my way so slowly and badly
that I remember every single turn,
and each one smells like an overblown rose,
yellow, American, beautiful, and true.



Gönderen: günsu 24 04 2006 - 20:37

my sweet old etcetera

my sweet old etcetera
aunt lucy during the recent

war could and what
is more did tell you just
what everybody was fighting

for,
my sister

isabel created hundreds
(and
hundreds) of socks not to
mention shirts fleaproof earwarmers

etcetera wristers etcetera, my
mother hoped that

i would die etcetera
bravely of course my father used
to become hoarse talkig about how it was
a privilege and if only he
could meanwhile my


self etcetera lay quietly
in the deep mud et

cetera
(dreaming,
et
cetera, of
Your smile
eyes knees and of your Etcetera)

e. e. cummings

Gönderen: Vehbi 28 04 2006 - 12:23


BEYAZ TAVŞAN
Jefferson Airplane (1969)

Bir hap seni büyültür
Ve bir hap seni küçültür,
Ve annenin verdikleri
Yapmaz en ufak birşey.
Git Alis’e sor
Boyu on ayakken.

Ve eğer tavşanları kovalamaya gidersen
Ve biliyorsan düşeceğini,
Söyle onlara nargile içen bir tırtıl
Çağırdı seni.
Alis’i çağır
Minicikken.

Satranç tahtasındaki adamlar
Söylüyorlarsa sana kalkıp nereye gideceğini
Ve bir çeşit mantar yediysen az evvel
Ve yavaş çalışıyorsa aklın.
Git sor Alis’e
Sanırım bilecektir.

Mantık ve orantı yumuşakça
Düşüp öldüğünde,
Ve Beyaz Fil sana geri konuşuyorsa
Ve Kırmızı Vezir “Kopar o kızın kafasını!” diyorsa
Hatırla fındık faresinin ne dediğini:
“Kafanı yedir. Kafanı yedir. Kafanı yedir.”

Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Jefferson Airplane 1960 larda çok bilinen bir San Francisco Rock Müziği Takımıydı

WHITE RABBIT
By Jefferson Airplane (1969)

One pill makes you larger
And one pill makes you small,
And the ones that mother gives you
Don't do anything at all.
Go ask Alice
When she's ten feet tall.

And if you go chasing rabbits
And you know you're going to fall,
Tell 'em a hookah smoking caterpillar
Has given you the call.
Call Alice
When she was just small.

When the men on the chessboard
Get up and tell you where to go
And you've just had some kind of mushroom
And your mind is moving low.
Go ask Alice
I think she'll know.

When logic and proportion
Have fallen softly dead,
And the White Knight is talking backwards
And the Red Queen's "Off with her head!"
Remember what the dormouse said:
"Feed your head. Feed your head. Feed your head."

.

Gönderen: pronectus 30 04 2006 - 01:38

BROOKLYN KÖPRÜSÜ'NE


Kaç tan ağarması, üşümüş dalgacıklı tüneğinden
Martının kanatları değecek ve döndürecek onu,
Ak gürültü halkalarına dökerek, kurarak çok yukarda
Özgürlüğü zincirli körfez suları üstünde -

Sonra, kesiksiz bir kıvrılışla, yüzüstü bırakıp gözlerimizi
Dosyalanıp kaldırılacak dolu yaprakları açan
Yelkenler gibi birden görünüverecek:
-Asansörler bizi yaşadığımız günlerden indirinceye dek...

Sinemaları düşünüyorum, panoramik göstericileri
Kalabalık çökmüş üstüne çakıp sönen bir görüntünün
Hiç kapatılmamış,ama yeniden abanan üstlerine
Başka gözlere aynı perdede daha önce söylenmiş;

Ve sen, liman boyunca, gümüş yürüyüşlü
Güneş adımını almışçasına, gene de bırakmışsın
Bir devinimi yürüyüşünde hiç kullanmadan,-
Özgürlüğün duruyor seninle alttan alta!

Bir yer altı treni lombozundan, hücresinden ya da aralığından
Tımarhanelik biri koşturur korkuluklarına,
Eğilip orada bir anlık, kabararak hırçın gömlek,
Düşer suskun bir kervandan alaylı bir söz.

İniş Duvarı, öğle sızar kirişten sokağa,
Göğün asetileninin sökük dişi;
Bir öğleden sonra boyu bulut-uçuşlu maçunalara döner?..
Kabloların soluk alır Kuzey Atlantik dinginliğini

Ve Yahudilik cenneti kadar karanlık,
Senin ödülün... Kutsar seni, bağışlar sana
Zamanın yükseltemediği adsızlığı:
Titreşimli erteleme ve gösterdiğin bağışlama.

Ey rübap ve sunak, ateşlenen öfkeden,
(Nasıl salt uğraşı senin uyumlu tellerini sıraya dizer!)
Yalvaç'ın andının korkunç eşiği,
Paryanın yakarışı ve çığlığı sevginin -

Yeniden senin hızlı parçalanmamış deyimini
Yalayıp geçen trafik ışıkları tertemiz iç çekişleri yıldızların,
Boncuklar diziyor yoluna - Yoğunlaştırılmış sonsuzluk:
Ve gördük kaldırıldığını gecenin senin kollarında.

Payandaların yanında gölgenin altında bekledim;
Yalnız karanlıkta açıktı gölgen.
Kentin kızgın yükleri çakılmıştı hep,
Kar demir bir yılı örtüyordu şimdiden...

Ey altındaki ırmak kadar uykusuz,
Denizi kemerleyen, ovaların düşlü çimi,
En aşağılık bir zaman yayılıyor üstümüze, iniyor
Ve bir söylence veriyor Tanrı'ya büklüntüsünden.


Hart CRANE


Gönderen: Vehbi 01 05 2006 - 20:32


ŞİİR YEMEK
Mark Strand

Mürekkep sızar ağzımın köşelerinden
Yoktur daha neşelisi benden
Şiir yemekle meşgulüm.

Kütüphane müdüresi gözlerine inanamaz.
Gözleri kederlidir
ve elbisesinin içersinde elleriyle yürür.

Siirler yendi
Işıklar söndü
Köpekler bodrumun merdivenlerinde ve yukarı çıkıyor.

Gözbebekleri yuvarlanır,
sarışın ayakları fırça gibi yanar.
Zavallı Kütüphane müdüresi ayağını yere vurarak ağlamaya başlar,

Anlamaz.
Dizlerimin üstüne çöküp elini yaladığım zaman,
haykırır.

Ben yeni bir adam oldum.
Ona hırlarım ve havlarım.
Kitabî karanlıkta sevinçle havaya zıplarım.

Çeviren: Vehbi Taşar

EATING POETRY
By Mark Strand

Ink runs from the corners of my mouth.
There is no happiness like mine.
I have been eating poetry.

The librarian does not believe what she sees.
Her eyes are sad
and she walks with her hands in her dress.

The poems are gone.
The light is dim.
The dogs are on the basement stairs and coming up.

Their eyeballs roll,
their blond legs burn like brush.
The poor librarian begins to stamp her feet and weep.

She does not understand.
When I get on my knees and lick her hand,
she screams.

I am a new man.
I snarl at her and bark.
I romp with joy in the bookish dark.

Mark Strand

Gönderen: Vehbi 15 05 2006 - 12:29

GENÇ HERZAMAN

Bob Dylan, Sözler ve müzik
1973, 1985 Ram’s Horn Music


Tanrı sana herzaman baksın ve seni mutlu etsin,
Bütün dileklerin gerçekleşsin,
Başkaları için yap herzaman
Bırak başkaları da yapsınlar senin için.
Bir merdiven daya yıldızlara çıkan,
Ve her basamağına tırman,
Genç kal herzaman,
Genç herzaman, genç herzaman,
Genç kal herzaman.


Doğru olmak için büyü,
Büyü gerçeği bulmak için,
Herzaman gerçeği tanı
Ve gör etrafındaki ışıkları.
Cesur ol herzaman,
Dimdik dur ve güçlü ol,
Genç ol herzaman,
Genç herzaman, genç herzaman,
Genç ol herzaman.


Herzaman meşgul olsun ellerin,
Ayakların çabuk olsun,
Tabanın güçlü olsun
Değişken rüzgârlar kaydığı zaman.
Kalbin herzaman sevinçli olsun,
Şarkın herzaman söylensin,
Genç kal herzaman
Genç herzaman, genç herzaman
Genç kal herzaman.

Çeviren: Vehbi Taşar

FOREVER YOUNG
Words and Music by Bob Dylan
1973, 1985 Ram's Horn Music
________________________________________
May God bless and keep you always,
May your wishes all come true,
May you always do for others
And let others do for you.
May you build a ladder to the stars
And climb on every rung,
May you stay forever young,
Forever young, forever young,
May you stay forever young.



May you grow up to be righteous,
May you grow up to be true,
May you always know the truth
And see the lights surrounding you.
May you always be courageous,
Stand upright and be strong,
May you stay forever young,
Forever young, forever young,
May you stay forever young.


May your hands always be busy,
May your feet always be swift,
May you have a strong foundation
When the winds of changes shift.
May your heart always be joyful,
May your song always be sung,
May you stay forever young,
Forever young, forever young,
May you stay forever young.

Gönderen: Vehbi 17 05 2006 - 23:52

GÖZÜM VAZOMDAN DAHA FAZLA DOLUDUR
Emily Dickinson

Gözüm vazomdan daha fazla doludur—
Onun kargosu—Çiyden—
Ve durgun—Kalbim—Gözüm ağır basar—
Doğu Hindistan’ı—senin için!

Çeviren: Vehbi Taşar



MY EYE IS FULLER THAN MY VASE
By Emily Dickinson


My Eye is fuller than my vase --
Her Cargo -- is of Dew --
And still -- my Heart -- my Eye outweighs --
East India -- for you!

Emily Dickinson




Gönderen: Vehbi 18 05 2006 - 12:14

YABAN
Carl Sandburg

Bir kurt var içimde… azı dişler derin yaralar açmak için sivri uçlu … çiğ et yemek icin kırmızı bir dil …ve sıcak kan yalayıp içmek için—Bu kurtu saklarım çünkü yaban verdi onu bana ve yaban onu serbest bırakmayacak.

Bir tilki var içimde…gümüş-gri bir tilki… koklarım ve keşfederim…rüzgâr ve havadan bir şeyler seçerim…gece karanlığında koklayarak uyuyanları yakalar ve yerim ve tüylerini saklarım…halka yaparım, ilmik yaparım ve aldatırım.

Bir domuz var içimde… uzun burnu ve göbeğiyle… yemek yemek ve hırıldamak için bir mekanizma… güneşte doyup uyumak için bir mekanizma—bunu da yabandan aldım ve yaban onu bırakmayacak.

Bir balık var içimde… Biliyorum tuzmavi su-kapılarından geldim…ringa balığı sürüleriyle kaçarak koştum… yunuslarlarla deniz oluklarımdan su püskürttüm…karadan önce…su çekilmeden önce… Nuh’tan önce… Yaratılışın ilk bölümünden önce.

Bir babun var içimde…tırmanan-pençeli…köpek-suratlı…aptal bir adamın açlık yaygarasını yapan…koltukaltları kıllı…atmaca-gözlü arzulanan adamlar buradalar…sarışın ve mavi-gözlü kadınlar buradalar… burada saklanırlar kıvrılıp uyumuş bekleyerek… köpek gibi hırlayıp öldürmeye hazır … şarkı söyleyip süt vermeye hazır .. bekleyerek…babunu saklarım çünkü yaban öyle söyler.

Bir kartal var içimde ve bir alaycıkuş… ve kartal rüyalarımın Rakki dağlarında uçar ve Siyerra kayalıklarının arasında döğüşür benim istediklerim için … ve öğleden evvel çiy gitmeden önce öter alaycıkuş, ümit Çatanuga’larımın çalıörtüsü altında şakır , dileklerimin mavi Ozark dağ etekleri üstünde coşar .. Ve ben bu kartalı ve alaycıkuşu yabandan aldım.

Ah, bir hayvanat bahçem var, bir yabani hayvanlar koleksiyonum var, kaburgalarımın içinde, kemikli kafamın içinde, kırmızı kalp-kapakçığımın içinde—ve başka bir şeyim daha var: bir erkek-çocuk kalbi, bir kız-çocuk kalbi: bir baba ve anne ve sevgili: o Tanrı-Bilir-Nerden geldi: Tanrı-Bilir-Nereye gidiyor—çünkü ben hayvanat bahçesinin bakıcısıyım: evet ve hayır derim: şarkı söylerim ve öldürürüm ve çalışırım: dünyanın ahbabıyım: yabandan geldim.

Çeviren: Vehbi Taşar

Wilderness
By Carl Sandburg

THERE is a wolf in me ... fangs pointed for tearing gashes ... a red tongue for raw meat ... and the hot lapping of blood--I keep this wolf because the wilderness gave it to me and the wilderness will not let it go.

There is a fox in me ... a silver-gray fox ... I sniff and guess ... I pick things out of the wind and air ... I nose in the dark night and take sleepers and eat them and hide the feathers ... I circle and loop and double-cross.

There is a hog in me ... a snout and a belly ... a machinery for eating and grunting ... a machinery for sleeping satisfied in the sun--I got this too from the wilderness and the wilderness will not let it go.

There is a fish in me ... I know I came from saltblue water-gates ... I scurried with shoals of herring ... I blew waterspouts with porpoises ... before land was ... before the water went down ... before Noah ... before the first chapter of Genesis.

There is a baboon in me ... clambering-clawed ... dog-faced ... yawping a galoot's hunger ... hairy under the armpits ... here are the hawk-eyed hankering men ... here are the blond and blue-eyed women ... here they hide curled asleep waiting ... ready to snarl and kill ... ready to sing and give milk ... waiting--I keep the baboon because the wilderness says so.

There is an eagle in me and a mockingbird ... and the eagle flies among the Rocky Mountains of my dreams and fights among the Sierra crags of what I want ... and the mockingbird warbles in the early forenoon before the dew is gone, warbles in the underbrush of my Chattanoogas of hope, gushes over the blue Ozark foothills of my wishes--And I got the eagle and the mockingbird from the wilderness.

O, I got a zoo, I got a menagerie, inside my ribs, under my bony head, under my red-valve heart--and I got something else: it is a man-child heart, a woman-child heart: it is a father and mother and lover: it came from God-Knows-Where: it is going to God-Knows-Where--For I am the keeper of the zoo: I say yes and no: I sing and kill and work: I am a pal of the world: I came from the wilderness.


Gönderen: Vehbi 18 05 2006 - 17:35

HASAT AYININ ALTINDA
Carl Sandburg

Hasat ayının altında,
Yumuşak gümüş
Damlalar ışıldarken
Bahçe gecelerinin üzerinde,
Gri alaycı, ölüm
Gelir ve fısıldar sana
Güzel bir dost gibi
Hatırlayan.

Yaz güllerinin altında
Göze batan mor
Pusuya yattığında alacakaranlığında
Vahşi kırmızı yaprakların,
Aşk, küçük ellerle,
Gelir ve dokunur sana
Bin çeşit anılarla,
Ve sorar sana
Güzel, cevabı olmayan sorular.

Çeviren: Vehbi Taşar

Under the Harvest Moon
by Carl Sandburg

Under the harvest moon,
When the soft silver
Drips shimmering
Over garden nights,
Death, the gray mocker,
Comes and whispers to you
As a beautiful friend
Who remembers.
Under the summer roses
When the flagrant crimson
Lurks in the dusk
Of the wild red leaves,
Love, with little hands,
Comes and touches you
With a thousand memories,
And asks you
Beautiful, unanswerable questions.




Gönderen: Vehbi 18 05 2006 - 17:59

BELKİ
Carl Sandburg

Belki bana inanır, belki değil.
Belki evlenebilirim o adamla, belki değil.

Belki bozkırdaki rüzgâr,
Denizdeki rüzgâr, belki,
Birisi, biryerde, belki söyleyebilir.

Başımı omzuna yaslayacağım
Ve sorduğu zaman, evet diyeceğim,
Belki.

Çeviren: Vehbi Taşar


Maybe

Maybe he believes me, maybe not.
Maybe I can marry him, maybe not.

Maybe the wind on the prairie,
The wind on the sea, maybe,
Somebody, somewhere, maybe can tell.

I will lay my head on his shoulder
And when he asks me I will say yes,
Maybe.

Carl Sandburg





Gönderen: Vehbi 25 05 2006 - 21:27

KENDİMDEN VAZGEÇMEK
Mark Strand

Gözlerimden vazgeçtim cam yumurtalar olan.
Dilimden vazgeçtim.
Ağzımdan vazgeçtim dilimin sürekli rüyası olan.
Boğazımdan vazgeçtim sesimin kılıfı olan.
Kalbimden vazgeçtim yanmakta olan bir elma olan.
Ciğerlerimden vazgeçtim hiç ay görmemiş ağaçlar olan.
Kokumdan vazgeçtim yağmurda yolculuk yapan bir taşa ait olan.
Ellerimden vazgeçtim on tane dilek olan.
Kollarımdan vazgeçtim zaten beni bırakmak istediler.
Bacaklarımdan vazgeçtim yalnız geceleyin birbirine aşık olan.
Popolarımdan vazgeçtim çocukluğun ayları olan.
Çükümden vazgeçtim kalçalarıma cesaret fısıldayan.
Elbiselerimden vazgeçtim rüzgârda esen duvarlar olan
ve vazgeçtim onların içinde yaşayan hortlaktan.
Vazgeçtim. Vazgeçtim.
Ve hiçbirisi senin olmayacak çünkü ben zaten
yeniden başlıyorum hiçbirşey olmadan.

Çeviren: Vehbi Taşar


GIVING MYSELF UP
Mark Strand

I give up my eyes which are glass eggs.
I give up my tongue.
I give up my mouth which is the constant dream of my tongue.
I give up my throat which is the sleeve of my voice.
I give up my heart which is a burning apple.
I give up my lungs which are trees that have never seen the moon.
I give up my smell which is that of a stone traveling through rain.
I give up my hands which are ten wishes.
I give up my arms which have wanted to leave me anyway.
I give up my legs which are lovers only at night.
I give up my buttocks which are the moons of childhood.
I give up my penis which whispers encouragement to my thighs.
I give up my clothes which are walls that blow in the wind
and I give up the ghost that lives in them.
I give up. I give up.
And you will have none of it because already I am beginning
again without anything.




Gönderen: Vehbi 27 05 2006 - 11:41

AĞAÇLARI DÜŞLEMEK
Mary Oliver

Bir şey vardır içimde ağaçları düşleyen,
Sessiz bir ev, biraz yeşil, alçakgünüllü araziler
Her sıkıntı veren şehirden biraz daha uzak,
Biraz daha uzak her fabrikadan, okuldan ve üzüntüden.
Olurdu zamanım diye düşünürdüm, geçirecek,
Yalnız akarsularla ve kuşlarla arkadaşlık edecek.
Kendi ömrümden bir kaç şiir kıtası biriktirecek.
Ve sonra ölümün de böyle olduğunu düşündüm,
Heryerden biraz daha uzak.

Hâla birşey var içimde ağaçları düşleyen,
Fakat bıraktım gitsin. Ölçülü olmanın özlemini çekerek,
Dünya sanatçılarının yarısı ya küçülür ya da geri çekilir.
Eğer çözüm bulanı varsa, bırak söylesin.
O arada ben kalbimi yasa doğru eğdim
Orada, yalvarırken zaman, gerçekten ilgilenmemiz için
Her krizin kılıçları bize yol gösterir.

Göstermeselerdi eğer ben de öğle yapardım, fakat işte böyledir.
Her kim yaptı ılımlı günden müzik?

Çeviren: Vehbi Taşar


A DREAM OF TREES
By Mary Oliver

There is a thing in me that dreamed of trees,
A quiet house, some green and modest acres
A little way from every troubling town,
A little way from factories, schools, laments.
I would have time, I thought, and time to spare,
With only streams and birds for company.
To build out of my life a few wild stanzas.
And then it came to me, that so was death,
A little way away from everywhere.

There is a thing in me still dreams of trees,
But let it go. Homesick for moderation,
Half the world’s artists shrink or fall away.
If any find solution, let him tell it.
Meanwhile I bend my heart toward lamentation
Where, as the times implore our true involvement,
The blades of every crisis point the way.

I would it were not so, but so it is.
Who ever made music of a mild day?

Gönderen: Vehbi 31 05 2006 - 12:12

KARASU GÖLÜNDE
Mary Oliver

Karasu Gölü’nde sallanan sular
bütün gece yağmur yağdıktan sonra sakinleşti.
Avuçlarımı birleştirip daldırırım. İçerim
uzun zaman. Taş, yapraklar, ateş’e
benzer lezzeti. Soğukça düşer
vücudumun içine, uyandırarak kemikleri. İşitirim onları
içimde derin, fısıldayan
ah neydi o güzel şey
şimdi olan?

Çeviren: Vehbi Taşar


AT BLACKWATER POND
Mary Oliver

At Blackwater Pond the tossed waters have settled
after a night of rain.
I dip my cupped hands. I drink
a long time. It tastes
like stone, leaves, fire. It falls cold
into my body, waking the bones. I hear them
deep inside me, whispering
oh what is that beautiful thing
that just happened?


Gönderen: Vehbi 13 06 2006 - 18:36

GECEYLE TANIŞMIŞ OLMAK
Robert Frost

Tanışmış olan biriyim ben geceyle yakından.
Yağmurda yürüdüm- ve döndüm yağmurdan.
Daha uzağa yürüdüm en uzak şehir ışığından.
Aşağıya baktım şehrin en mahzun dar sokağından.
Geçtim gece bekçisini devriyesinde
Ve gözlerimi aşağıya indirdim, gönülsüzdüm izah etmeye.
Dikildim sessizce ayakta ve durdurdum ayak sesini.
Çok uzakta kesik kesik bir ağlama sesi
Gelirken bir başka caddeden üstüne evlerin,
Fakat beni geri çağırmak ya da hoşça kal demek için değil;
Ve hâla daha uzakta bir dorukta bu dünyaya ait olmayan,
Işıl ışıl bir saat gökyüzünde parlayan
Açıkça gösterdi ne yanlış ne de doğruydu zaman.
Tanışmış olan biriyim ben geceyle yakından.

Çeviren: Vehbi Taşar

ACQUAINTED WITH THE NIGHT
by Robert Frost

I have been one acquainted with the night.
I have walked out in rain--and back in rain.
I have outwalked the furthest city light.
I have looked down the saddest city lane.
I have passed by the watchman on his beat
And dropped my eyes, unwilling to explain.
I have stood still and stopped the sound of feet
When far away an interrupted cry
Came over houses from another street,
But not to call me back or say good-by;
And further still at an unearthly height,
One luminary clock against the sky
Proclaimed the time was neither wrong nor right.
I have been one acquainted with the night.


Gönderen: Vehbi 17 06 2006 - 14:33

BEYAZ ELMALAR
Donal Hall

Babam öleli bir hafta olmuştu
uyandım
onun sesiyle kulağımda
oturdum yatakta

ve nefesimi tuttum
ve soluk kapalı kapıya uzun uzun baktım

beyaz elmalar ve taşın tadı

tekrar çağırsaydı eğer
ceketimi ve kaloşlarımı giyecektim

Çeviren: Vehbi Taşar


WHITE APPLES
By Donald Hall


when my father had been dead a week
I woke
with his voice in my ear
I sat up in bed

and held my breath
and stared at the pale closed door

white apples and the taste of stone

if he called again
I would put on my coat and galoshes



Gönderen: Vehbi 17 06 2006 - 15:10

JE SUIS UNE TABLE
Donald Hall

Aniden oldu,
sürprizle, bir çardakta,
ya da güzel kahve içerken,
konuştuktan sonra, ya da önce,

ahmakça varisi olduğum
bir yoğunluğun; dilde,
onu hiçbirşey durduramaz,
çünkü hiçbirşey bir kenarı tutamaz.

Basit cahil hediyeler,
sonra, bir iş gören sözcükler,
fakat yaygın olan yapmış gibi gözükmesidir
konuşmanın, kabul edilmiş bir düzen,

ve yoktur hiçbirşey
fakat içerdeki sessizlik, hiçbirşey
sıkıntısını hafifleten prensip olarak
şimdi bu şiddetli koyulaşmanın.

Çeviren: Vehbi Taşar


JE SUIS UNE TABLE
By Donald Hall

It has happened suddenly,
by surprise, in an arbor,
or while drinking good coffee,
after speaking, or before,

that I dumbly inhabit
a density; in language,
there is nothing to stop it,
for nothing retains an edge.

Simple ignorance presents,
later, words for a function,
but it is common pretense
of speech, by a convention,

and there is nothing at all
but inner silence, nothing
to relieve on principle
now this intense thickening.

Gönderen: Vehbi 18 06 2006 - 15:17

DOĞRULAMAK
Donald Hall

Yaşlanmak herşeyi kaybetmektir.
Eskimek, onu herkes bilir.
Gençken bile,
bir an için görürüz, ve başımızı sallarız
bir büyükbaba ölünce.
Sonra yıllarca kürek çekeriz yaz ortasının
havuzunda, bilgisiz ve memnun. Fakat bir evlilik,
zarar vermeden başlamış olan, dağılıp gözden kaybolur
sahilde birikmiş parçalara,
ve okuldan bir arkadaş
donup düşer kayalık bir kıyıda.
Eğer yeni bir aşk taşırsa bizi
orta yaştan öteye, eşimiz ölür
en dayanıklı ve en güzel devrinde.
Yeni kadınlar gelir ve giderler. Hepsi yok olur ortadan.
Hoş sevgili, haber veren
geçici olduğunu,
geçicidir. Çarpıcı kadın,
orta-yaşlı bizim ihtiyar yaşımıza göre,
karşı koyamadığı bir endişenin altında ezilir.
Başka bir arkadaş, pek çok on senelerin, kendini soğutur
otuz senenin ırzına geçen sözcüklerle.
Bırakınız boğulalım çamurun altında havuzun kenar çizgisinde
ve doğrulayalım ne kadar uygun
ve leziz olduğunu, herşeyi kaybetmenin.

Çeviri: Vehbi Taşar

Not: 14 Haziran 2006 günü ABD Milli Kongre Kütüphane’sinin müdürü James H. Billington, Donal Hall’ u ABD nin 14üncü Baş Şairi olarak seçti. 1928 de Connecticut’da doğan Donald hall 14 yaşından beri şiir yazmaktadır. Son yıllarda ABD Başkanı Bush’un Irak politikasına karşı yazdığı şiirlerle adı çok duyulduğu için baş şairlik gibi politik bir seçimin kendisine verilmesine çok şaşırmış ve hâtta az da olsa üzülmüştür! Bu şiirinde bahsettiği ve 1972 de evlenmiş olduğu kendisi gibi şair olan karısı Jane Kenyon 1995 da kan kanserinden ölmüştür. Jane Kenyon kendi basılmış olan şiirleri yanında Rus kadın şairi Anna Akhmatova’nın şiirlerini de İngilizceye çevirmiştir.


AFFIRMATION

To grow old is to lose everything.
Aging, everybody knows it.
Even when we are young,
we glimpse it sometimes, and nod our heads
when a grandfather dies.
Then we row for years on the midsummer
pond, ignorant and content. But a marriage,
that began without harm, scatters
into debris on the shore,
and a friend from school drops
cold on a rocky strand.
If a new love carries us
past middle age, our wife will die
at her strongest and most beautiful.
New women come and go. All go.
The pretty lover who announces
that she is temporary
is temporary. The bold woman,
middle-aged against our old age,
sinks under an anxiety she cannot withstand.
Another friend of decades estranges himself
in words that pollute thirty years.
Let us stifle under mud at the pond's edge
and affirm that it is fitting
and delicious to lose everything.

Donald Hall

Gönderen: Vehbi 28 06 2006 - 20:54

EVDEKİ KOŞUŞTURMA
Emily Dickinson

Evdeki koşuşturma
Ölümden sonraki sabahleyin
En heybetlisidir bütün meşguliyetlerin
yeryüzünde kabul edilen.

Silip süpürülmesi kalbin
Ve kaldırılıp atılması sevginin
Kullanmak istemeyeceğimiz yeniden
Sonsuza değin.

Çeviri: Vehbi Taşar


THE BUSTLE IN A HOUSE
by Emily Dickinson

The bustle in a house
The morning after death
Is solemnest of industries
Enacted upon earth.

The sweeping up the heart
And putting love away
We shall not want to use again
Until eternity.




Gönderen: Vehbi 14 07 2006 - 09:32

UNUTKANLIK
Hart Crane (1899-1932)

Unutkanlık bir şarkı gibidir
Tempodan ve ölçüden azat edilmiş, dolaşır.
Unutkanlık bir kuş gibidir kanatları uzlaştırılmış,
Sonuna kadar açık ve hareketsiz,--
Hiç yorulmadan kıyı boyu Rüzgâra yelken açan bir kuş.

Unutkanlık yağmur gibidir geceleyin.
Ya da ormanda eski bir ev,--- ya da bir çocuk,
Beyazdır unutkanlık,-- beyaz ölmüş bir ağaç kadar,
Ve o sibil’i kehanete bayıltabilir,
Ya da Tanrıları gömebilir.

Hatırlayabilirim pek çok unutkanlık.

Çeviri: Vehbi Taşar
Not: Sibil Roma mitolojisinde Hadesin (yani ölüler diyarının) rehberi olan ve geleceği haber verme niteliği olan bir kadındır. Romalılar devrinin şairi Virgil’in Enid ve T.S Eliott’un Waste Land (Çorak Toprak) şiirlerinde de ismi geçer.

FORGETFULNESS
by Hart Crane (1899-1932)

Forgetfulness is like a song
That, freed from beat and measure, wanders.
Forgetfulness is like a bird whose wings are reconciled,
Outspread and motionless, --
A bird that coasts the wind unwearyingly.

Forgetfulness is rain at night,
Or an old house in a forest, -- or a child.
Forgetfulness is white, -- white as a blasted tree,
And it may stun the sybil into prophecy,
Or bury the Gods.

I can remember much forgetfulness.




Gönderen: Vehbi 16 07 2006 - 21:48

BİR BULUŞMA
Mary Oliver

O karanlık bataklığa adım atar
uzun bir bekleyişin bittiği yerde.

Gizli kaygan paket
yabani otlara düşer.

Uzun boynunu eğer ve onu diliyle yoklar
arasında yorgunlukla gevşemiş nefeslerin

ve o bir süre sonra kalkar ve bir yaratık olur
onun gibi, fakat çok daha küçük.

Böylece iki olmuşlardır onlar. Ve birlikte yürürler
ağaçların altında bir rüya gibi.

Haziranın başında, tarlanın kenarında
pembe ve sarı çiçeklerle kalınlaşmış

Onlarla tanışırım.
Ancak bakabilirim.

En güzel kadındır o
benim şimdiye kadar gördüğüm.

Çocuğu çiçeklerin arasında zıplar,
göğün mavisi benim üstüme düşer

ipek gibi, çiçekler yanar, ve isterim
hayatımı yaşamayı yeni baştan, tekrar başlamak için,

tamamiyle
vahşi olmak için.

Çeviren: Vehbi Taşar

A MEETING
By Mary Oliver

She steps into the dark swamp
where the long wait ends.

The secret slippery package
drops to the weeds.

She leans her long neck and tongues it
between breaths slack with exhaustion

and after a while it rises and becomes a creature
like her, but much smaller.

So now there are two. And they walk together
like a dream under the trees.

In early June, at the edge of a field
thick with pink and yellow flowers

I meet them.
I can only stare.

She is the most beautiful woman
I have ever seen.

Her child leaps among the flowers,
the blue of the sky falls over me

like silk, the flowers burn, and I want
to live my life all over again, to begin again,

to be utterly
wild.


Mary Oliver

Gönderen: Vehbi 26 07 2006 - 20:47

O KIŞ GÜNLERİNİN PAZARLARI
Robert Hayden (1913-1980)

Babam pazarları da erken kalkardı
ve elbiselerini giyerdi mavikara soğukta,
sonra ağrıyan çatlamış ellerle
çalışmaktan iş günü havasında
kümelenmiş ateşleri yakardı. Kimse hiç teşekkür etmezdi ona.
Uyanırdım ve işitirdim yarılıp parçalandığını, kırıldığını soğuğun.
Çağırırdı, odalar ısındığı zaman,
ve yavaşça kalkıp giyinirdim,
korkarak o evin kronik öfkelerinden,
Konuşarak ilgisizce onunla,
soğuğu zorla dışarıya atmış olan
ve hem de benim iyi pabuçlarımı cilalayan.
Ne bilirdim, ne bilirdim
çetin ve gizli iş yerlerini sevginin?

Çeviren: Vehbi Taşar


THOSE WINTER SUNDAYS
by Robert Hayden

Sundays too my father got up early
and put his clothes on in the blueblack cold,
then with cracked hands that ached
from labor in the weekday weather made
banked fires blaze. No one ever thanked him.
I'd wake and hear the cold splintering, breaking.
When the rooms were warm, he'd call,
and slowly I would rise and dress,
fearing the chronic angers of that house,
Speaking indifferently to him,
who had driven out the cold
and polished my good shoes as well.
What did I know, what did I know
of love's austere and lonely offices?


Gönderen: günsu 29 07 2006 - 21:18

Ben kimseyim! Sen kimsin?

Ben kimseyim! Sen kimsin?
Sen de kimse misin?
Öyleyse biz bir çiftiz – sakın söyleme!
Bizi sürebilirler, bilirsin!

Nasıl kasvetli, biri olmak!
Nasıl sıradan, bir kurbağa gibi
Adını söylemek, hiç bitmeyen günde
Hayran olunası bir bataklığa!

Çeviren: Pınar Tarcan


I'm Nobody! Who are you?
Are you-Nobody-too?
Then there's a pair of us!
Don't tell! they'd banish us-you know!

How dreary-to be-Somebody!
How public-like a Frog-
To tell your name-the livelong June-
To an admiring Bog!

Emily Dickinson

Gönderen: Vehbi 30 07 2006 - 00:35

KÜÇÜK ŞEYLER
Emily Dickinson

Öyle küçük bir şeydir ağlamak,
İç çekmek o kadar kısa bir şey;
Ve yine de bu ölçüde değiş tokuşlarla
Ölürüz biz erkekler ve kadınlar!

Çeviri: Vehbi Taşar

LITTLE THINGS
Emily Dickinson

It’s such a little thing to weep,
So short a thing to sigh;
And yet by trades the size of these
We men and women die!




Gönderen: Vehbi 30 07 2006 - 01:00

YASAK MEYVE
Emily Dickinson

Yasak meyvenin bir lezzeti var
Yasalara uygun meyve bahçeleri taklit eder;
Ne kadar nefis yatar içinde bezelye
Görevin kilitlediği kabuğun!

Çeviren: Vehbi Taşar

FORBIDDEN FRUIT
Emily Dickinson

Forbidden fruit a flavor has
That lawful orchards mocks;
How luscious lies the pea within
The pod that Duty locks!



Gönderen: Vehbi 31 07 2006 - 01:49

IRMAĞIM SANA KOŞAR
Emily Dickinson

Irmağım sana koşar:
Mavi deniz, hoş karşılarmısın beni?

Irmağım cevap bekler.
Ey deniz, bak şefkatle!

Çaylar getiririm sana ben
Beneklenmiş köşelerden, --

Söyle sözünü, deniz,
Al beni!

Çeviren: Vehbi Taşar


MY RIVER RUNS TO THEE
By Emily Dickinson

My river runs to thee:
Blue sea, wilt welcome me?

My river waits for reply.
Oh sea, look graciously!

I’ll fetch thee brooks
From spotted nooks,--

Say, sea,
Take me!


Gönderen: Vehbi 05 08 2006 - 21:39

azÖnce-
E.E. Cummings (1894-1962)

az Önce-
bahardan dünya çamurgibi-
tatlıyken küçük
topal baloncu

çalar ıslık uzak ve minnacık

ve edivebil gelirler
koşarak zıpzıplardan ve
korsanlıklardan ve mevsim
bahardır

dünya çamurdangölken-harika

acayip
ihtiyar baloncu çalar ıslık
uzak ve minnacık
ve betiveizbel gelirler dansederek

sek-sek ten ve ip-sekmekten ve
mevsim
bahardır
ve

keçi-
ayaklı

baloncu çalar ıslık
uzak
ve
minnacık


Çeviren: Vehbi Taşar (5 Ağustos 2006)


in Just-
by E. E. Cummings

in Just-
spring when the world is mud-
luscious the little
lame baloonman

whistles far and wee

and eddieandbill come
running from marbles and
piracies and it's
spring

when the world is puddle-wonderful

the queer
old baloonman whistles
far and wee
and bettyandisbel come dancing

from hop-scotch and jump-rope and
it's
spring
and

the
goat-footed

baloonMan whistles
far
and
wee

Gönderen: Vehbi 05 08 2006 - 23:36

benim tatlı falan filânım
ee cummings

Benim tatlı ihtiyar falan filânım
Lusi halam yakında olan

savaşta söyleyebilirdi ve
daha öteye giderek söyledi size tam olarak
savaşıyordu herkes ne

için,
kızkardeşim

İzabel meydana getirdi yüzlerce
(ve yüzlerce) çorap
bahsetmezsek eğer pireye dayanıklı kulak-ısıtıcılarını
falan filân bilek-koruyucularını falan filân, annem
ümit ederdi

öleceğimi benim falan filân
yiğitçe şüphesiz babamın sesi
kısılırdı konuşarak hakkında nasıl bir
şerefti ve yalnız o da yapabilseydi
bu arada benim

kendi falan filânım sessizce durur
içinde derin çamurun falan

filân
(rüyasını görerek
falanın
filânın, senin
Gülüşünün
gözlerinin dizlerinin ve Falan filânının)


Çeviren: Vehbi Taşar, 5 Ağustos, 2006


my sweet old etcetera
ee cummings

my sweet old etcetera
aunt lucy during the recent

war could and what
is more did tell you just
what everybody was fighting

for,
my sister

Isabel created hundreds
(and
hundreds)of socks not to
mention fleaproof earwarmers
etcetera wristers etcetera, my
mother hoped that

i would die etcetera
bravely of course my father used
to become hoarse talking about how it was
a privilege and if only he
could meanwhile my

self etcetera lay quietly
in the deep mud et

cetera
(dreaming,
et
cetera, of
Your smile
eyes knees and of your Etcetera)






Gönderen: Vehbi 06 08 2006 - 15:22

Eğer ben
E. E. Cummings

eğer ben
veya herhangi biri
bilmezse o, kadının, erkeğin

benim bundan sonraki yemeğimiz nereden geliyor
ben derim cehenneme gitsin o şey
farketmez o şey ( ve eğer

erkek kadın o veya herhangi biri yerse
bir karın dolusu ben
kaldırmadan parmağımı ben derim cehenneme gitsin
o şey ben

derim farketmez) fakat
eğer herhangi biri
veya sen güzelseniz veya
derin veya cömert söylediğim
benim

ıslıktır
şarkı söyleyen haykıran heceleyen o şeyi
büyük (daha büyük kozmik
ışınlardan harpten zelzeleden kıtlıktan veya eski

prensten kimlerin olan içine dalan
bir şeylerin kurtarmak için bayan hiçkimsenin
muhtemelen el çantasını) çünkü derim o şey değildir

süper (yakala beni) bebek değil (anla beni) berbat
çocuk başkadır o şey tatlım benim (hissederim doğrudur)


Çeviren: Vehbi Taşar


if i
by E. E. Cummings

if i
or anybody don't
know where it her his

my next meal's coming from
i say to hell with that
that doesn't matter (and if

he she it or everybody gets a
bellyful without
lifting my finger i say to hell
with that i

say that doesn't matter) but
if somebody
or you are beautiful or
deep or generous what
i say is

whistle that
sing that yell that spell
that out big (bigger than cosmic
rays war earthquakes famine or the ex

prince of whoses diving into
a whatses to rescue miss nobody's
probably handbag) because i say that's not

swell (get me) babe not (understand me) lousy
kid that's something else my sweet (i feel that's true)

by E. E. Cummings




Gönderen: Vehbi 07 08 2006 - 12:27

memnun ve genç olacaksın herşeyden önce
ee. cummings

memnun ve genç olacaksın herşeyden önce
Çünkü gençsen eğer, hangi yaşamı giysen
o sen olur;ve memnunsan eğer
yaşamak ne ise sen de o olacaksın

Kızoğlanlar gereksinemezler daha fazla hiçbirşey oğlankızlardan:
bütünüyle sevebilirim yalnız onu

herbir gizemi her erkeğin
bedenine boşluğu giydirten;ve aklından zamanı uçurtan

düşünecek olursan eğer hiç, tanrı affetsin seni
ve (acımasının içinde) bağışlasın canını gerçek sevgilinin:
çünkü o yolda yatar bilgi, rahimdeki bebeğin mezarı
ileri gitmek denilen, ve inkarın ölümüyle ortadan kalkar kıyamet günü

bir kuştan öğrenmeyi yeğlerim nasıl şarkı söylenileceğini
on bin yıldıza nasıl dans edilmeyeceğini öğretmekten


Çeviren: Vehbi Taşar

you shall above all things be glad and young
by e. e. cummings

you shall above all things be glad and young.
For if you're young, whatever life you wear

it will become you;and if you are glad
whatever's living will yourself become
Girlboys may nothing more than boygirls need:
i can entirely her only love

whose any mystery makes every man's
flesh put space on;and his mind take off time

that you should ever think,may god forbid
and(in his mercy)your true lover spare:
for that way knowledge lies,the foetal grave
called progress,and negation's dead undoom.

I'd rather learn from one bird how to sing
than teach ten thousand stars how not to dance

Gönderen: Vehbi 07 08 2006 - 20:04

Tay Çi
Ezra Pound (1885-1972)

Taç yaprakları düşer çeşmeye,
Portakal-rengi gül-yaprakları,
Aşıboyaları yapışır taşa.

“Lustra’nın Şiirleri”, 1913


Ts'ai Chi'h
by: Ezra Pound

The petals fall in the fountain,
the orange-coloured rose-leaves,
Their ochre clings to the stone.

From "Poems of Lustra", 1913




Gönderen: Vehbi 07 08 2006 - 20:30

Keskin Soğuk Sabah
James W. Hackett (1929- )

Keskin soğuk bir sabah:
Yanyana oturan serçeler
Hiç boyunları yok.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiir 1964 yılında 41,000 tane yarışan şiir arasında Milletlararası Haiku Şiiri Yarışmasının büyük ödülünü kazandı.


Bitter Morning
James W. Hackett (1929- )

A bitter morning:
Sparrows sitting together
Without any necks.



Gönderen: Vehbi 07 08 2006 - 23:49

Metronun Bir İstasyonunda
Ezra Pound

Hayaletleri bu suratların kalabalıkta:
Petaller ıslak, siyah bir ağaç dalında.

Çeviri: Vehbi Taşar


In A Station Of The Metro
by Ezra Pound

The apparition of these faces in the crowd:
Petals on a wet, black bough .



Gönderen: Vehbi 08 08 2006 - 00:20

BAHÇE
Ezra Pound

Gevşek bir ipek çilesi gibi savrulmuş bir duvara karşı
Yürür bir patikanının parmaklığı yanında Kensington Bahçelerinde,
Ve ölüyor parça parça
bir çeşit duygusal kansızlıktan. Ve etrafını çevreleyen bir ayaktakımı var
Pis, kuvvetli, öldürülemez bebeklerinden oluşan en fakirin.
Onlar varisleridir dünyanın. Üreme o kadında sona ermiştir.
Mükemmel ve haddinden fazladır can sıkıntısı.

Birinin onunla konuşmasını istiyor,
Ve neredeyse korkar ben
o patavatsızlığı işleyeceğim diye

Çeviren: Vehbi Taşar


THE GARDEN
by Ezra Pound

Like a skein of loose silk blown against a wall
She walks by the railing of a path in Kensington Gardens,
And she is dying piece-meal
of a sort of emotional anemia. And round about there is a rabble
Of the filthy, sturdy, unkillable infants of the very poor.
They shall inherit the earth. In her is the end of breeding.
Her boredom is exquisite and excessive.

She would like some one to speak to her,
And is almost afraid that I
will commit that indiscretion.






Gönderen: Vehbi 08 08 2006 - 12:09

GÜRÜLTÜSÜZ SABIRLI BIR ÖRÜMCEK

Walt Whitman



Gürültüsüz sabırlı bir örümcek,

Belirledim küçük bir kayalık burun üstünde ayrı duran,

Hedefledi nasıl araştıracağını etraftaki uçsuz bucaksız boşluğu,

Fırlattı kendinden ileri ince teli, ince teli, ince teli,

Hiç durmadan çözerek makaralarını, hiç yorulmadan hızlandırarak onları,



Ve sen Ey ruhum durduğun yerde,

Çevrilmiş, ayrı kalmış, ölçüsüz boşluğun okyanuslarında,

Hiç durmaksızın derin derin düşünen, riske giren, fırlatan, gökleri araştıran onları birleştirmek için,

Muhtaç olduğun köprü ortaya çıkıncaya dek, biçimlendirilebilen çapa yerine oturuncaya dek,

Fırlatıp attığın örümcek ağından yapılmış iplik yakalayıncaya kadar bir yer, ruhum benim Ey.



Çeviren: Vehbi Taşar





A NOISELESS PATIENT SPIDER

by Walt Whitman

A noiseless patient spider,
I mark'd where on a little promontory it stood isolated,
Mark'd how to explore the vacant vast surrounding,
It launch'd forth filament, filament, filament, out of itself,
Ever unreeling them, ever tirelessly speeding them.

And you O my soul where you stand,
Surrounded, detached, in measureless oceans of space,
Ceaselessly musing, venturing, throwing, seeking the spheres to connect them,
Till the bridge you will need be form'd, till the ductile anchor hold,
Till the gossamer thread you fling catch somewhere, O my soul.











Gönderen: Vehbi 09 08 2006 - 11:27

KALİFORNİYA’DA BİR SÜPERMARKET
Allan Ginsberg (1926-1997)

Neler düşünürüm senin hakkında bu gece, Walt Whit-
man, yan sokaklarda ağaçların altında bir başağrısıyla
kendi halimi düşünerek dolunaya bakıp yürümek yüzünden.
Aç yorgun halimde, ve imajlar alışveriş etmek için,
neondan meyve süpermarketine girdim, rüyasını görerek
senin sayıp dökmelerinin!
Ne şeftaliler ve ne yarı aydınlık, yarı karanlık gölgeler! Bütün ai-
leler alışveriş ediyorlar bu gece! Geçitler dolusu kocalar! Karıları
avokadoların içinde, domateslerde bebekler!—ve sen,
Garsia Lorka, sen ne yapıyordun yanında
Kavunların?
Seni gördüm, Walt Whitman, çocuksuz, yalnız pis
ihtiyar , buzdolabının içindeki etlerin arasına elini sokarken
ve gözetlerken bakkalın oğlan çocuklarını.
Duydum sorduğun soruları her birisine: Kim öldürdü
domuz pastırmalarını? Fiyatı ne muzların? Meleğimmisin
sen benim ?
İçinde ve dışında dolandım seni izleyen pırıl pırıl istiflenmiş
konserve kutularının, ve hayalimde peşinden gittim
yakınında dükkan dedektifinin.
Uzun adımlarla yürüdük birlikte açık koridorlardan
bizim tek başına yaşayan süslü lezzetli enginarlarımızın içinde, sahibi olarak her
donmuş leziz yiyeceğin, ve kasiyerin önünden katiyen geçmedik.
Nereye gidiyoruz, Walt Whitman? Kapılar
bir saat içersinde kapanır. Ne tarafı gösterir bu gece
sakalın?
(Kitabına dokunurum ve süpermarketteki uzun ve maceralı
yolculuğumuzu düşlerim ve hissederim saçmalığı.)
Bütün gece ıssız caddelerin arasında yürüyecekmiyiz?
Ağaçlar gölgeye gölge eklerler, evlerde ışıklar sönmüş,
ikimiz de yalnız kalacağız.
Dolaşacakmıyız düşleyerek kaybolan sevginin Amerikasını,
bizim sessiz kulübemize ev olan, geçerek
özel yollardaki mavi otomobilleri?
Ah, sevgili baba, aksakal, yalnız cesur ihtiyar -
öğretmen, nasıl bir Amerikan vardı senin, Kerın vazgeçtiği zaman
kayığının küreklerini çekmekten ve sen indiğin zaman üzerinde duman tüten bir sahile
ve durduğun zaman bakarak gözden kaybolan kayığa üstünde yüzen
Lete’nin siyah sularının?


Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Kerın (Charon) Yunan Mitolojisinde Hades’in (Yeraltı Dünyasının) kayıkçısıdır. Ölen insanları yeraltı ırmağından kayığıyla karşıdan karşıya geçirip öteki dünyaya götürmekle görevlidir. Lete ise Hades teki ırmaklardan birinin ismi. 19uncu yüzyılda yaşamış ve Amerikan iç savaşında savaşmış olan şair Walt Whitman’ı (Volt Witmın diye okunur) kullanarak iç savaşın taze ve idealistik Amerikasını 1960 ların Vietnam savaşıyla ve tüketici ekonomiyle kirlenmiş Amerikasıyla karşılaştıran bu şiir aslen Amerikan Yahudisi olan Ginserg’in ‘howl’ (uluma) dan sonra belki de en çok bilinen şiiridir. Bu şiirde aynı zamanda Whitman gibi, fakat İspanya iç savaşında savaşmış, yine Whitman gibi bir idealist olan İspanyol şairi Federico Garcia Lorca (Federiko Garsia Lorka) nın da ismi de geçiyor. Uluma Türkçe’ye çevrilmişmidir bilmem ama üç kısımdan oluşan bu uzun şiiri de eğer çevrilmediyse günün birinde vakit bulursam onu da çevirmeye çalışırım.
Saygılarımla,
Vehbi


A SUPERMARKET IN CALIFORNIA
By Allan Ginsberg

What thoughts I have of you tonight, Walt Whit-
man, for I walked down the sidestreets under the trees
with a headache self-conscious looking at the full moon.
In my hungry fatigue, and shopping for images,
I went into the neon fruit supermarket, dreaming of
your enumerations!
What peaches and what penumbras! Whole fam-
ilies shopping at night! Aisles full of husbands! Wives
in the avocados, babies in the tomatoes!--and you,
Garcia Lorca, what were you doing down by the
watermelons?
I saw you, Walt Whitman, childless, lonely old
grubber, poking among the meats in the refrigerator
and eyeing the grocery boys.
I heard you asking questions of each: Who killed
the pork chops? What price bananas? Are you my
Angel?
I wandered in and out of the brilliant stacks of
cans following you, and followed in my imagination
by the store detective.
We strode down the open corridors together in
our solitary fancy tasting artichokes, possessing every
frozen delicacy, and never passing the cashier.
Where are we going, Walt Whitman? The doors
close in an hour. Which way does your beard point
tonight?
(I touch your book and dream of our odyssey in the
supermarket and feel absurd.)
Will we walk all night through solitary streets?
The trees add shade to shade, lights out in the houses,
we'll both be lonely.
Will we stroll dreaming ofthe lost America of love
past blue automobiles in driveways, home to our silent
cottage?
Ah, dear father, graybeard, lonely old courage-
teacher, what America did you have when Charon quit
poling his ferry and you got out on a smoking bank
and stood watching the boat disappear on the black
waters of Lethe?



Gönderen: Vehbi 09 08 2006 - 16:51

ÇALIŞMALARIMA BAŞLADIĞIMDA
Walt Whitman

Çalışmalarıma başladığımda ilk basamak beni o kadar memnun etti ki,
Sırf gerçeği anlamak, bu biçimler, hareketin gücü,
En küçük böcek ya da hayvan, duyu organları, görme gücü, sevgi,
Derim ilk basamak bende o kadar huşu yarattı ve beni o kadar memnun etti ki,
Hemen hemen hiç gitmedim ve arzu etmedim daha uzağa gitmeyi,
Fakat durdum ve sürekli başıboş dolaştım onu söylemek için şarkılarda kendinden geçirici.

Çeviren: Vehbi Taşar


BEGINNING MY STUDIES
by Walt Whitman

Beginning my studies the first step pleas'd me so much,
The mere fact consciousness, these forms, the power of motion,
The least insect or animal, the senses, eyesight, love,
The first step I say awed me and pleas'd me so much,
I have hardly gone and hardly wish'd to go any farther,
But stop and loiter all the time to sing it in ecstatic songs.

Gönderen: Vehbi 12 08 2006 - 13:21

BİR SANAT
Elizabeth Bishop (1911-1979)

Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek;
o kadar çok şey doldurulmuş gözükür ki niyetiyle
kaybolmanın, onların kaybolması değildir felaket.

Hergün birşey kaybet. Kabul et telaşını
kaybolan kapı anahtarlarının, kötü harcanmış bir saat.
Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek.

Sonra pratiğini yap daha çok şey kaybetmenin, daha hızlı kaybetmenin:
yerleri, ve isimleri, ve nerede idi gitmek istediğin
yer. Bunların hiçbirisi getirmeyecektir felaket.

Annemin saatini kaybettim. Ve bak! en sonuncusu, ya da
sondan-bir-öncesi, üç sevdiğim evden gitti elimden.
Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek.

İki şehir kaybettim, hoş olanlar. Ve, dünya kadar,
bazı diyarlar sahibi olduğum, iki ırmak, bir kıta.
Özlerim onları, fakat değildi felaket.

--Seni bile kaybetmek (şakacı ses, sevdiğim
bir işaret) söylediğim yalan olmayacak. Besbellidir
kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek
gözükebilmesine rağmen (Yazmak onu!) felaket (gibi).

Çeviren: Vehbi Taşar


ONE ART
by Elizabeth Bishop (1911-1979)

The art of losing isn't hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster.

Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn't hard to master.

Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.

I lost my mother's watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn't hard to master.

I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn't a disaster.

--Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan't have lied. It's evident
the art of losing's not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.




Gönderen: Vehbi 14 08 2006 - 13:03

YÖNERGE
Robert Frost (1874-1963)

Geri git şimdi bize çok fazla gelen bütün bunlardan
Geri git bir zamana basitleşirilmiş kayboluşuyla
Ayrıntının, yanmış, yok olmuş ve kırılmış
Havada yıpranmış mermer mezarlık heykeli gibi,
Bir ev vardır ki artık bir ev değil
Üstünde bir çiftliğin ki artık bir çiftlik değil
Ve içinde bir şehrin ki artık bir şehir değil.
Oraya giden yol, eğer sana yol göstermeyi
Kalbinde yalnız senin kaybolmanı
İsteyen bir rehbere bırakırsan,
Sanki bir taş ocağı olması gerekirmiş gibi gözükür –
Büyük monolit dizler birzamanların şehrinin
Uzun süredir kapatırmış gibi görünmekten vazgeçtiği.
Ve bir öykü vardır bir kitabın içinde ona dair:
Yanında demir araba tekerleklerinin aşındırdığı
Çıkıntılar gösterirler çizgileri güneyden-kuzeye doğru,
Keski işini muazzam bir Buzulun
Ayaklarını yaslamış olan Kuzey Kutbuna.
Aldırış etmemelisin kuşkusuz ondan gelen bir soğukluğa
Hâla Panter Dağının bu tarafını sık sık ziyaret ettiği söylenen.
Ne de aldırış etmelisin seri halindeki işkencesine
Gözetlenmenin kırk mahzen deliğinden
Sanki kırk küçük fıçıdan çıkan çifte gözlerden.
Ağaçların telaşına gelince sana dair
Gönderen hafif hışırtı hamlelerini yapraklarına,
Onu yeni zenginin acemiliğine ver.
Neredeydi onların hepsi yirmi sene önce bile değil?
Çok fazla düşünürler gölgede bıraktıklarını
Birkaç eski ağaçkakanla-gagalanmış elma ağaçlarını.
Kendine neşelendirici bir şarkı uydur nasıl
Birinin işten eve yoluydu bir zamanlar bu
Hemen önünde yürümekte olabilen
Ya da bir el arabasının gıcırdayan buğday yüküyle.
Serüvenin yüksekliği yüksekliğidir
Memleketin orada iki köyün medeniyeti solar içlerinde
Birbirlerinin. Kaybolmuştur ikisi de.
Ve sen de yeterince kaybolduysan eğer
Şimdiye kadar, bulmak için kendini çek ardındaki merdiven yolunu içeri
Ve üzerine bir işaret koy KAPALIDIR herkese benim dışımdaki.
Ondan sonra kendini evde say. Şimdi geriye kalan tek tarla
Daha büyük değildir bir atın sırtındaki koşum takımı yarasından.
İlkönce yalandan bir çocuk evi vardır,
Bir çamın altında duran birtakım kırılmış tabaklar,
Çocukların oyun evindeki oyuncaklar.
Ağla ne kadar küçük şeyler onları memnun edebildiği için.
Sonra artık bir ev olmayan ev için,
Fakat yalnız leylaklarla süslenmiş bir mahzen deliği,
Şimdi yavaşça hamurun içinde kapanan bir çukur gibi.
Oyunevi değildi bu fakat ciddi bir evdi.
Senin hedefin ve senin kaderin
Bir deredir ki bir zamanlar suyuydu bu evin,
Soğuk bir kaynak gibi ama başladığı yere ne kadar yakın,
Çok yüksek ve özgün köpürmek için.
(Biliriz vadi ırmakları ayaklandırıldıkları zaman
Tel ve dikenin üstüne bırakırlar paçavralarını.)
Saklı tuttum suyun kenarındaki yaşlı bir sedir ağacının
Ayağının üstündeki kemerin içinde
İsa’nın Kâsesine benzeyen kırılmış bir içki kadehini
Onu bir tılsımın altına koyup, yanlış kişiler bulup ta,
Kurtulamasınlar diye, Saint Mark’ın dediği gibi kurtulmamalılar.
(Ben kâdehi çaldım çocukların oyun evinden.)
İşte suların ve işte sulanma yerin.
İç ve tekrar bütün ol ötesinde kargaşalığın.

Çeviren: Vehbi Taşar


DIRECTIVE
by Robert Frost

Back out of all this now too much for us,
Back in a time made simple by the loss
Of detail, burned, dissolved, and broken off
Like graveyard marble sculpture in the weather,
There is a house that is no more a house
Upon a farm that is no more a farm
And in a town that is no more a town.
The road there, if you'll let a guide direct you
Who only has at heart your getting lost,
May seem as if it should have been a quarry –
Great monolithic knees the former town
Long since gave up pretense of keeping covered.
And there's a story in a book about it:
Besides the wear of iron wagon wheels
The ledges show lines ruled southeast-northwest,
The chisel work of an enormous Glacier
That braced his feet against the Arctic Pole.
You must not mind a certain coolness from him
Still said to haunt this side of Panther Mountain.
Nor need you mind the serial ordeal
Of being watched from forty cellar holes
As if by eye pairs out of forty firkins.
As for the woods' excitement over you
That sends light rustle rushes to their leaves,
Charge that to upstart inexperience.
Where were they all not twenty years ago?
They think too much of having shaded out
A few old pecker-fretted apple trees.
Make yourself up a cheering song of how
Someone's road home from work this once was,
Who may be just ahead of you on foot
Or creaking with a buggy load of grain.
The height of the adventure is the height
Of country where two village cultures faded
Into each other. Both of them are lost.
And if you're lost enough to find yourself
By now, pull in your ladder road behind you
And put a sign up CLOSED to all but me.
Then make yourself at home. The only field
Now left's no bigger than a harness gall.
First there's the children's house of make-believe,
Some shattered dishes underneath a pine,
The playthings in the playhouse of the children.
Weep for what little things could make them glad.
Then for the house that is no more a house,
But only a belilaced cellar hole,
Now slowly closing like a dent in dough.
This was no playhouse but a house in earnest.
Your destination and your destiny's
A brook that was the water of the house,
Cold as a spring as yet so near its source,
Too lofty and original to rage.
(We know the valley streams that when aroused
Will leave their tatters hung on barb and thorn.)
I have kept hidden in the instep arch
Of an old cedar at the waterside
A broken drinking goblet like the Grail
Under a spell so the wrong ones can't find it,
So can't get saved, as Saint Mark says they mustn't.
(I stole the goblet from the children's playhouse.)
Here are your waters and your watering place.
Drink and be whole again beyond confusion

Gönderen: Vehbi 14 08 2006 - 15:17

Frost’un ileri yaşında yazmış olduğu bu sürprizlerle dolu şiir hakkında bir kaç söz söylemek gerektiğini düşündüm. Frost ilkönce bize ayrıntılardan uzak daha basit bir dünyaya dönmemiz gerektiğini söyledikten sonra, bizi ayrıntılarla dolu bir hayalet dünyasına sokuyor. Örneğin ormanda ağaçlar baharda kazandıkları yapraklarını bize sanki yeni zengin gösteriş yaparmış gibi hışırdatıyorlar. Şiirin başında bu hayalet şehrindeki rehberimizin kalbinde bizim burada kaybolmamızı istediği belirtiliyor. Bu rehber muhtemelen Frost’un kendisinde başka birisi değil. Yani daha şiirin başında Frost bizi bu şiiri anlamanın güç olacağına uyarıyor! Hayalet şehrinin ilginç bir tanımından sonra, eğer kaybolmaktan yorulduysak geçmişle olan bütün bağlarımızı koparmamız gerektiği söyleniyor. (Arkadaki merdivenden yolu kaldır ve üzerine kapalı işareti as). Fakat şiirin geri kalanında merdiveni kaldırdığımızda ilk gördüğümüz şeyin bir çocuk evi ve çocuk oyuncakları olduğu söyleniyor. Nihayet şiirin en sonunda Din ve İncil’le bir bağlantı kuruluyor. Fakat bizi bütünleştirecek olan İsa’nın kâsesinin ve onun içindeki suyun çocukların oyun evinden alındığı belirtiliyor. Bu arada bütün şiir boyunca kullanılan “yol” sembolü muhtemelen yaşam ve kaderi göstermektedir.

Bu şiirin içindeki bir çok mısra ve ifadeler batı edebiyatında sık sık kullanıldığı için şiiri Türkçeye çevirdim. İnternet’de yaptığım araştırmada bu şiir hakkında detaylı bir bilgi bulamadım ama yalnız bu şiir hakkında yapılan bir araştırma $15 a satılıyordu! Bunu satın alıp okumak niyetinde olmadığım için bu şiir konusunda okuyucuların da fikirleri varsa burada herkesle paylaşmalarını dilerim. Böylece hepimiz bir şeyler öğrenmiş oluruz birbirimizden.

Saygılarımla,
Vehbi

Gönderen: Vehbi 15 08 2006 - 18:58


OLDUĞU GİBİ
By William Stafford (1914-1993)

Bir iplik vardır izlediğiniz. Değişen şeylerin
arasından gider. Fakat o değişmez.
İnsanlar merak eder neyin peşinden gittiğinizi.
İpliğin ne olduğunu anlatmanız gerekir.
Fakat zordur başkalarının onu görmesi.
Tuttuğunuz sürece onu kaybolamazsınız.
Facialar olur; insanlar yaralanır
ya da ölür; ve siz acı çekersiniz ve yaşlanırsınız.
Yaptığınız hiçbirşey durduramaz zamanın kıvrımlarının açılmasını.
İpliği hiçbir zaman bırakmazsınız.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE WAY IT IS
By William Stafford (1914-1993)

There’s a thread you follow. It goes among
things that change. But it doesn’t change.
People wonder about what you are pursuing.
You have to explain about the thread.
But it is hard for others to see.
While you hold it you can’t get lost.
Tragedies happen; people get hurt
or die; and you suffer and get old.
Nothing you do can stop time’s unfolding.
You don’t ever let go of the thread.




Gönderen: Vehbi 17 08 2006 - 12:15

SON PERDE İÇİN ŞARKI
Louise Bogan (1897-1970)

Şimdi senin yüzün kalbime işlediğine göre, bakarım
Daha az onun göze çarpan özelliklerine kararan çerçevesinden
Orada ayva ve kavun, taze alev kadar sarı,
Yatar dikenli yıldız çiçekleriyle ve kancasıyla çobanın.
Ötede, bir bahçe. Orda, arsız rahatlıkta
Seyrederler Kurşun ve mermer şekiller gösterisini
İsteksizce giden başka bir yazın daha
Tırpanlar asılı durmasına rağmen elma ağaçlarında.

Şimdi senin yüzün kalbime işlediğine göre, bakarım.

Şimdi senin sesin kalbime işlediğine göre, okurum
Siyah notaları duygusuz bir sayfanın üstündeki
Müzik kafesine niyetlenilmemiş müziği,
Simgeleri sallanan ve kanayan sözcüklerle karışan.
Porteler mekik gibi işlenir yalın
Basılmamış bir sessizlikle. İki kişilik bir rüyada
Fırtınayı hece hece okumalıyım, koşan akarsuyu.
Tempo çok çabuktur. Notalar yerlerini değiştirirler karanlıkta.

Şimdi senin sesin kalbime işlediğine göre, okurum.

Şimdi senin kalbin kalbime işlediğine göre, görürüm
Yük iskelelerini kocaman gemileriyle ve tepetabanlarıyla;
Donanımları, ve yükleri ve köleleri
Garip bir sahilde altında kırık bir gökyüzünün.
Ah, ayrılış değil, fakat bitmiş bir yolculuk!
Balyalar taşın üstünde durur; çapa ağlar
Kırmızı pası onun aşağıya doğru, ve uzun sarmaşık sürünür
Yanında tuz otunun, içinde uzayan güneşin.

Şimdi senin kalbin kalbime işlediğine göre, görürüm.

Çeviren: Vehbi Taşar


SONG FOR THE LAST ACT
by Louise Bogan (1897-1970)

Now that I have your face by heart, I look
Less at its features than its darkening frame
Where quince and melon, yellow as young flame,
Lie with quilled dahlias and the shepherd's crook.
Beyond, a garden. There, in insolent ease
The lead and marble figures watch the show
Of yet another summer loath to go
Although the scythes hang in the apple trees.

Now that I have your face by heart, I look.

Now that I have your voice by heart, I read
In the black chords upon a dulling page
Music that is not meant for music's cage,
Whose emblems mix with words that shake and bleed.
The staves are shuttled over with a stark
Unprinted silence. In a double dream
I must spell out the storm, the running stream.
The beat's too swift. The notes shift in the dark.

Now that I have your voice by heart, I read.

Now that I have your heart by heart, I see
The wharves with their great ships and architraves;
The rigging and the cargo and the slaves
On a strange beach under a broken sky.
O not departure, but a voyage done!
The bales stand on the stone; the anchor weeps
Its red rust downward, and the long vine creeps
Beside the salt herb, in the lengthening sun.

Now that I have your heart by heart, I see.


Gönderen: Vehbi 19 08 2006 - 17:29

ÜNİVERSİTE HASTANESİ, BOSTON
Mary Oliver (1935- )

Hastane avlusunda ağaçlar
gür ve serpili. Onlar da
alıyor en iyi bakımı,
senin gibi, ve isimsiz bir haylisi,
bu şehrin üstündeki temiz odalarda,
gece gündüz doktorların gelip
durduğu, orada karışık makineler
soğuk düşkünlükle haritasını çizerler
kanın mırıltısının,
kemiğin yavaş iyileşen yamasının,
aklın umutsuzluğunun.

Ben ziyarete geldiğim zaman ve dışarı yürüdüğümüzde
ışığına bir yaz gününün,
ağaçların altında otururuz—
atkestaneleri, bir çınar ağacı ve bir
kara cevizin derin derin düşünen
bir leylak çitinin çok üstünden
kırmızı-tuğladan bina kadar eski
onların arkasındaki, asıl
hastane İç Savaştan önce inşa edilmiş.
Avluda birlikte otururuz, el tutuşarak
bana anlatırken sen: daha iyisin.

Kaç genç adam, merak ederim,
buraya geldi, yavaş trenlerden tekerlekle portatif karyolaların üzerine
kırmızı ve iğrenç harp meydanlarından
bütün yaz yatmak için küçük ve havasız yatak odalarında
doktorlar yapabildiklerini yaparlarken, arzu ederek
daha hayal edilemiyen aletleri, bulunmamış ilaçları,
daha tahmin edilmeyen akıllılıkları, ve kaç tanesi öldü
bakarak yapraklarına ağaçların, kör
korkunç gayrete etraflarındaki onları hayatta tutmak için?
Gözlerine bakarım

bazen yeşil, bazen gri olan,
ve bazen alayla dolu, fakat sık sık değil,
ve derim kendime, sen daha iyisin,
çünkü benim hayatım kavrulmuş bir
yer olacaktı sensiz ve kırık ağaçlar.
Sonra, yürürken koridorlardan aşağı caddeye,
geri dönerim ve içini adımlarım boş bir odanın.
Dün buradaydı birisi ölmek üzere olan bir yüzle.
Şimdi yatak yeni baştan yapılmış,
makinalar yuvarlanıp götürülmüş. Sessizlik
devam eder, derin ve niteliksiz,
orada ayaktayken ben, seni severek.

Çeviren: Vehbi Taşar


UNIVERSITY HOSPITAL, BOSTON
By Mary Oliver (1935- )

The trees on the hospital lawn
are lush and thriving. They too
are getting the best of care,
like you, and the anonymous many,
in the clean rooms high above this city,
where day and night the doctors keep
arriving, where intricate machines
chart with cool devotion
the murmur of the blood,
the slow patching-up of the bone,
the despair of the mind.

When I come to visit and we walk out
into the light of a summer day,
we sit under the trees—
buckeyes, a sycamore and one
black walnut brooding
high over a hedge of lilacs
as old as the red-brick building
behind them, the original
hospital built before the Civil War.
We sit on the lawn together, holding hands
while you tell me: you are better.

How many young men, I wonder,
came here, wheeled on cots off the slow trains
from the red and hideous battlefields
to lie all summer in the small and stuffy chambers
while doctors did what they could, longing
for tools still unimagined, medicines still unfound,
wisdoms still unguessed at, and how many died
staring at the leaves of the trees, blind
to the terrible effort around them to keep them alive?
I look into your eyes

which are sometimes green and sometimes gray,
and sometimes full of humor, but often not,
and tell myself, you are better,
because my life without you would be
a place of parched and broken trees.
Later, walking the corridors down to the street,
I turn and step inside an empty room.
Yesterday someone was here with a gasping face.
Now the bed is made all new,
the machines have been rolled away. The silence
continues, deep and neutral,
as I stand there, loving you.

Gönderen: Vehbi 19 08 2006 - 20:56

CIRQUE D'HIVER (KIŞ SİRKİ)
Elizabeth Bishop

Bir yandan öteki yana uçar mekanik oyuncak,
bir kaç yüz yıl önceki bir krala yakışan,
Küçük bir sirk atı gerçek beyaz saçla.
Gözleri cilalanmış siyah.
Küçük bir dansözü sırtında taşır.

Dansöz ayak parmaklarının üzerinde durur ve döner ve döner.
Yana yatmış bir serpinti yapma güllerden
eteğine ve gelin telinden korsasına dikilmiş.
Başının üstünde poz verir
başka bir serpinti yapma güllerden.

Çocuk atın yelesi ve kuyruğu saf Kiriko’dandır.
Resmi ve melankolik bir ruhu vardır.
Hisseder sırtına doğru sarkan pembe ayak parmaklarını dansözün
küçük sırığın yanında
delip geçen hem vücudunu ve hem ruhunu kızın.

Ve sonra içinden geçip kendisinin, ve aşağıdan tekrar gözükür
altında göbeğinin, büyük bir tenekeden anahtar olarak.
Üç adım dört nal gider, ve sonra bir reverans yapar,
tekrar eşkin gider, reverans yapar üstünde bir dizin,
eşkin gider, ve tıkırdar ve durur, ve bana bakar.

Dansöz sırtını geri döndü bu zamana kadar.
Çocuk daha baskın çıkmıştır.
Yüz yüze baktıklarında biraz ümitsizlikle —
onun gözü bir yıldız gibi parlar—
biz gözümüzü dikip bakar ve deriz, “Ne iyi, epeyce mesafe katettik.”


Çeviren: Vehbi Taşar


CIRQUE D'HIVER
by Elizabeth Bishop

Across the floor flits the mechanical toy,
fit for a king of several centuries back.
A little circus horse with real white hair.
His eyes are glossy black.
He bears a little dancer on his back.

She stands upon her toes and turns and turns.
A slanting spray of artificial roses
is stitched across her skirt and tinsel bodice.
Above her head she poses
another spray of artificial roses.

His mane and tail are straight from Chirico.
He has a formal, melancholy soul.
He feels her pink toes dangle toward his back
along the little pole
that pierces both her body and her soul

and goes through his, and reappears below,
under his belly, as a big tin key.
He canters three steps, then he makes a bow,
canters again, bows on one knee,
canters, then clicks and stops, and looks at me.

The dancer, by this time, has turned her back.
He is the more intelligent by far.
Facing each other rather desperately--
his eye is like a star--
we stare and say, "Well, we have come this far."


Gönderen: Vehbi 20 08 2006 - 03:56

ROMA ÇEŞMESİ
Louise Bogan

Bronzdan yukarıda, gördüm
Kusursuz bir su
Havada rahatına koşan,
Rahatına erişen ve düşen. En siyah derecesi bronzun,
İnsan yapısı bir eleman,
Şekillendiren dikey çıplak
Saydam su pıhtılarını havada. Ah, sanki kol ve çekiçle gibi,
Gene de de iyidir çabalamak
Üstüne vurup imajın düzeltmek tamamiyle,
Yankılamak için bağırmayı ve kekelemeyi
Yaşayan, dolup-fışkıran sular,
Çeşmenin çanağına vurdukları zaman
Yaz havasının ardından.

Çeviren: Vehbi Taşar
19 Ağustos, 2006
Tampa, FL


ROMAN FOUNTAIN
by Louise Bogan

Up from the bronze, I saw
Water without a flaw
Rush to its rest in air,
Reach to its rest, and fall. Bronze of the blackest shade,
An element man-made,
Shaping upright the bare
Clear gouts of water in air. O, as with arm and hammer,
Still it is good to strive
To beat out the image whole,
To echo the shout and stammer
When full-gushed waters, alive,
Strike on the fountain's bowl
After the air of summer.



Gönderen: Vehbi 23 08 2006 - 00:29

BİLGİLİ ASTRONOMU DİNLEDİĞİM ZAMAN
Walt Whitman

Bilgili astronomu dinlediğim zaman,
İspatlar, şekiller, sıra sıra dizildiği zaman önümde sütunlarda,
Çizimler ve diyagramlar gösterildiği zaman bana, onları eklemek, bölmek ve ölçmek için,
Oturduğum zaman astronumun konferans salonunda orada ders verdiğini duydum çok alkışla,
Anlaşılmaz bir şekilde ne kadar çabuk yoruldum ve hasta oldum,
Kalkıp dışarı süzülerek kendi başıma dolaştığım zamana kadar,
Gizemli rutubetli gece-havasında, ve arasıra,
Mükemmel sessizlikte yukarı baktım yıldızlara.

Çeviren: Vehbi Taşar

WHEN I HEARD THE LEARN'D ASTRONOMER
by Walt Whitman

When I heard the learn'd astronomer,
When the proofs, the figures, were ranged in columns before me,
When I was shown the charts and diagrams, to add, divide, and measure them,
When I sitting heard the astronomer where he lectured with much applause in the lecture-room,
How soon unaccountable I became tired and sick,
Till rising and gliding out I wander'd off by myself,
In the mystical moist night-air, and from time to time,
Look'd up in perfect silence at the stars.


Gönderen: Vehbi 23 08 2006 - 22:25

İÇ
Hart Crane (1899-1932)

Döker utangaç bir ciddiyet,
Bu lâmba fakir odamızda bizim.
Ey gri ve altın renkli konfor,--
Sessiz ve yumuşak hüzün!

Dünyadan uzak, çalınmış bir saate
Sahip çıkarız, ve hiçkimse bilmeyebilir
Aşk nasıl gecikmiş bir çiçek gibi açar
Burada son-ışığında gündüzün.

Ve alışsa bile dünya
Kıskanç tehdite ve hileye,
En sonunda, başını eğmeli ve kazanmalıdır dünya,
Merhametimizi ve bir gülümseyiş.

Çeviren: Vehbi Taşar



INTERIOR
by Hart Crane

It sheds a shy solemnity,
This lamp in our poor room.
O grey and gold amenity, --
Silence and gentle gloom!

Wide from the world, a stolen hour
We claim, and none may know
How love blooms like a tardy flower
Here in the day's after-glow.

And even should the world break in
With jealous threat and guile,
The world, at last, must bow and win
Our pity and a smile.

Gönderen: Vehbi 26 08 2006 - 10:59

TAŞ ŞİİRİ
Mary Oliver

Çoğu ayakta durur,
Diller gibi, düz,
Hâla şiirlerle dolu, ve arka-parmaklık dedikodusu.

Bazıları büyük ve ağır, sıkıştırılmış
Yeryüzüne, uzunluğunda kemiklerin.
Allaha-ısmarladık, derler onlar. Hele şükür kurtulduk.

Bir kaçı gösterişlidir, üstüste yığılmış
Ve saçaklı, küçük evler gibi
Zengin adamların uyuması için.

Orada burada bir kuzu
Granitten kaldırır granitten
Gözlerini üzerinde çimenin.

Çeviren: Vehbi Taşar


STONE POEM
Mary Oliver

Most are standing,
Flat, like tongues,
Still full of poems, and back-fence gossip.

Some are ponderous, pressed
To the earth, the length of bones.
Good-bye, they say. Good riddance.

A few are ornate, piled
And corniced, like little houses
For rich men sleeping.

Here and there a lamb
Of granite lifts its granite
Eyes above the grass.




Gönderen: Vehbi 26 08 2006 - 16:04

BALIK
Elizabeth Bishop

Çok büyük bir balık yakaladım
ve onu kayığın yanında tuttum
yarısı suyun dışında, oltamın iğnesiyle benim
ağzının bir köşesinde yerinden oynamadan.
Döğüşmedi o.
Hiç bir şekilde döğüşmedi.
Astı hırıltılı bir ağırlık,
hırpalanmış ve saygı değer
ve gösterişsiz. Orada burada
kahverengi derisi soyulmuştu şerit şerit
çok eski bir duvar kağıdı gibi,
ve koyu kahverengi deseni
duvar kağıdı gibiydi:
tam-açmış güller gibi şekiller
lekelenmiş ve yaşla kaybolmuş.
Beneklenmişti midyelerle,
ince ince rozetleri kirecin,
ve istila edilmiş
küçücük beyaz deniz-parazitleriyle,
ve altında iki ya da üç
yeşil otun paçavraları aşağıya doğru asılıydı.
Solungaçları nefes alırlarken içeri
korkunç oksijeni
--korkutan solungaçlar,
taze ve gevrek kanla,
o kadar kötü kesebilen—
Düşündüm kalın beyaz eti
tıka basa doldurulmuş tüyler gibi,
büyük kılçıklarını ve küçük kılçıklarını,
dramatic kırmızılarını ve siyahlarını
onun parlak bağırsaklarının,
ve pembe yüzme-kesesini
büyük bir şakayık çiçeği gibi.
Gözlerinin içine baktım
benimkilerden çok daha büyüktüler
fakat daha dar, ve daha sarılaşmış,
irisleri geriye çekilmiş ve sıkıştırılmış
lekelenmiş kalay yaprağıyla
görünen içinden merceklerinin
eski çizilmiş balık tutkalı camdan
biraz kaydılar, fakat
benim bakışıma cevap vermek için değil.
-- Daha çok itilmesiydi
ışığa doğru bir nesnenin.
somurtkan yüzüne hayran oldum,
çenesinin mekanizmasına,
ve ondan sonra gördüm ki
alt dudaklarında—ona bir dudak diyebilseydiniz eğer
acımasız, ıslak, ve silaha benzer,
asılı beş eski misina parçasını,
ya da dört, ve telden bir başlık
fırdöndüyle hâla iliştirilmiş,
beş büyük çengelin hepsiyle
ağzında sağlamca uzayan.
Yeşil bir ip, ucu yıpranmış
orada onun kırdığı yerde, iki olta ipi daha ağır,
ve ince siyah bir iplik
hâla kıvrılan zorlanmaktan ve koparılmaktan
kırıldığı ve o kaçıp gittiği zaman.
Madalyalar gibi kurdeleleriyle
aşınmış ve sendeleyerek,
beş-saçlı bir bilgelik sakalı
onun acıyan çenesinden sarkan.
Baktım ve baka kaldım
ve zafer doldurdu
küçük kiralık kayığı,
sintinenin ufak havuzundan,
makina yağının bir gökkuşağı yaydığı
etrafında paslı motorun,
portakal renkli paslanmış çamur kutusuna kadar,
güneşin çatlattığı çaprazlara,
iskarmozlara üzerinde sicimlerin,
küpeştelere kadar—herşey bir gökkuşağı oluncaya kadar
gökkuşağı, gökkuşağı, gökkuşağıydı herşey!
Ve bıraktım balığı gitsin.

Çeviren: Vehbi Taşar


THE FISH
by Elizabeth Bishop

I caught a tremendous fish
and held him beside the boat
half out of water, with my hook
fast in a corner of his mouth.
He didn't fight.
He hadn't fought at all.
He hung a grunting weight,
battered and venerable
and homely. Here and there
his brown skin hung in strips
like ancient wallpaper,
and its pattern of darker brown
was like wallpaper:
shapes like full-blown roses
stained and lost through age.
He was speckled with barnacles,
fine rosettes of lime,
and infested
with tiny white sea-lice,
and underneath two or three
rags of green weed hung down.
While his gills were breathing in
the terrible oxygen
--the frightening gills,
fresh and crisp with blood,
that can cut so badly—
I thought of the coarse white flesh
packed in like feathers,
the big bones and the little bones,
the dramatic reds and blacks
of his shiny entrails,
and the pink swim-bladder
like a big peony.
I looked into his eyes
which were far larger than mine
but shallower, and yellowed,
the irises backed and packed
with tarnished tinfoil
seen through the lenses
of old scratched isinglass.
They shifted a little, but not
to return my stare.
--It was more like the tipping
of an object toward the light.
I admired his sullen face,
the mechanism of his jaw,
and then I saw
that from his lower lip
--if you could call it a lip
grim, wet, and weaponlike,
hung five old pieces of fish-line,
or four and a wire leader
with the swivel still attached,
with all their five big hooks
grown firmly in his mouth.
A green line, frayed at the end
where he broke it, two heavier lines,
and a fine black thread
still crimped from the strain and snap
when it broke and he got away.
Like medals with their ribbons
frayed and wavering,
a five-haired beard of wisdom
trailing from his aching jaw.
I stared and stared
and victory filled up
the little rented boat,
from the pool of bilge
where oil had spread a rainbow
around the rusted engine
to the bailer rusted orange,
the sun-cracked thwarts,
the oarlocks on their strings,
the gunnels--until everything
was rainbow, rainbow, rainbow!
And I let the fish go.

Gönderen: Vehbi 30 08 2006 - 12:47

Eğer yapmış olsaydım, hanımefendim, karmaşık
-- e. e. cummings


Eğer yapmış olsaydım, hanımefendim, karmaşık
kusursuz çeşitli şeyler, başlıca yanlışlayan
gözlerini (daha zayıf pek çok derin rüyanın zayıf olduğundan)
şarkılar daha az sert en beyaz şarkısından vücudunun
aklıma gelen- eğer beceremediysem kapana kıstırmayı
çok utangaç bakışı- eğer şarkımın içinden kayarsa
çok hünerli garipliği gülümseyişinin
keskin, dünyanın en eski çağlarına özgü sessizliği saçının

- bırak dünya desin “onun en akıllı müziği aşırmadı
hiçbirşey ölümden”-

sen yalnızca yaratacaksın
(o kadar kusursuzca hayatta olan) utancımı benim:
hanımefendi onun çok derin ve narin dudakları
tatlı küçük beceriksiz ayakları Nisanın gelmiş olan

pejmürde çayırına ruhumun.

Çeviren: Vehbi Taşar


If I have made, my lady, intricate
-- e. e. cummings

If I have made, my lady, intricate
imperfect various things chiefly which wrong
your eyes (frailer than most deep dreams are frail)
songs less firm than your body's whitest song
upon my mind - if I have failed to snare
the glance too shy - if through my singing slips
the very skilful strangeness of your smile
the keen primeval silence of your hair

- let the world say "his most wise music stole
nothing from death" –
you will only create
(who are so perfectly alive) my shame:
lady whose profound and fragile lips
the sweet small clumsy feet of April came

into the ragged meadow of my soul.




Gönderen: Vehbi 02 09 2006 - 11:33

DEĞİRMEN
Edward Arlington Robinson (1869-1935)

Değirmencinin karısı beklemişti uzun,
Çay soğumuştu, ve ateş ölmüştü;
Ve gene de olmayabilirdi hiçbirşey istenilmeyen
Kocasının nasıl gittiğinden ve ne dediğinden:
“Yok artık başka değirmenciler,”
Bütün duymuş olduğuydu onun söylediği;
Ve oyalanmıştı kapıda
O kadar uzun gözüktü sanki dünmüş gibi.
Hastalanmış bir korkuyla şekli belli değildi
Anladı ki oradaydı en sonunda;
Ve değirmende, sıcak ve un gibi bir
Kokusu vardı geçmişin.
Daha başka ne olduğu yalnızca gözükecekti
Tekrar söylemek ne demek istemiş olduğunu kocasının;
Ve ne asılı duruyorduysa bir direkten
Önemsemeyecekti nereye gittiğini kadının.
Ve düşündüyse eğer kendisini takip ettiğini onun,
Karanlıkta sonuç çıkarabilirdi
Var olmuş olan birkaçından bir yol
Gizleyecekti kendisini ve bırakmayacaktı hiçbir çizgi:
Kara su, düzgün, üstünde su bendinin
Yıldızlı kadife gibi geceleyin,
Birzamanlar karışık bile olsa, az sonra gözükecekti
Görüşe aynen herzamanki gibi.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: İngilizce dilinde Türkçeye çevrilmesi mümkün olmayan ne kadar geçmiş zaman varsa hepsini kullanan bu ünlü şiiri çevirmek büyük bir sorun oldu benim için. Psikolojik bilmece şiirleriyle bilinen Robinson’un bu şiiri bir değirmencinin karısının kocasının kendini asarak öldürdüğünü düşünerek içine düştüğü bir ruh halini anlatıyor. Sanırım eğer kocası kendisini öldürürse suya atlayıp o da kendisini boğarak öldürmeyi düşlüyor. Kadının gerçketen değirmene mi gittiği yoksa oraya gittiğini mi hayal ettiği açıkça belirtilmemiş. Fakat şiirin son iki mısrası belki de bütün bunların boş bir korku olduğunu da ifade ediyor olabilir.

Vehbi

THE MILL
by Edward Arlington Robinson (1869-1935)

The miller's wife had waited long,
The tea was cold, the fire was dead;
And there might yet be nothing wrong
In how he went and what he said:
"There are no millers any more,"
Was all that she had heard him say;
And he had lingered at the door
So long it seemed like yesterday.
Sick with a fear that had no form
She knew that she was there at last;
And in the mill there was a warm
And mealy fragrance of the past.
What else there was would only seem
To say again what he had meant;
And what was hanging from a beam
Would not have heeded where she went.
And if she thought it followed her,
She may have reasoned in the dark
That one way of the few there were
Would hide her and would leave no mark:
Black water, smooth above the weir
Like starry velvet in the night,
Though ruffled once, would soon appear
The same as ever to the sight.


Gönderen: Vehbi 02 09 2006 - 16:17


KARDAN ADAM
Wallace Stevens (1879-1955)

Birinin kıştan bir aklı olmalı
Bakmaya dona ve dallarına
karla kabuklanmış çam ağaçlarının; Ve üşümüş olmalı uzun bir süre
Farkına varmak için ardıçların buzla tüylenmiş,
Ladin ağaçlarının hoyrat uzak parıltısında Ocak güneşinin; ve düşünmemeye
Herhangi bir acıyı sesinde rüzgârın,
İçinde bir kaç yaprak sesinin, toprağın sesi olan
Aynı rüzgârla dolan
Aynı çıplak yerde esiyor olan Kulak veren için, karı dinleyen,
Ve, kendi hiçbirşeyin, farkına varır
Orada olmayan hiçbirşeyin ve olan hiçbirşeyin.

Çeviren: Vehbi Taşar


THE SNOW MAN
by Wallace Stevens

One must have a mind of winter
To regard the frost and the boughs
Of the pine-trees crusted with snow; And have been cold a long time
To behold the junipers shagged with ice,
The spruces rough in the distant glitter Of the January sun; and not to think
Of any misery in the sound of the wind,
In the sound of a few leaves, Which is the sound of the land
Full of the same wind
That is blowing in the same bare place For the listener, who listens in the snow,
And, nothing himself, beholds
Nothing that is not there and the nothing that is.



Gönderen: Vehbi 05 09 2006 - 02:57

İTİKAT
Edward Arlington Robinson

Bulamam yolumu: yıldız yok
Hiçbir yerinde bütün kefene sarılmış göklerin;
Ve havada bir fısıltısı yok
Hiçbir yaşayan sesin şimdiye kadar onu başka birinden
İşitebildiğim yalnız bir ölçüsü olarak
Kaybolmuş, yüce müziğin, çalınan güzel
Ve melek gibi parmaklar dokuduğu zaman, ve farkında olmayarak,
Ölü yapraklarını çelenklerin, içlerinde güller olmayan.

Hayır, ne bir parıltı, ne de bir çağırma var,
Karşılayan biri için, karşılayan korktuğu zaman,
Siyah ve korkunç keşmekeşliğinden gecenin;
Çünkü başından sonuna kadar bütün bunların —üstünde ve altında onların hepsinin—
Biliyorum uzaktan gönderilen haberini yılların,
Hissediyorum gelmekte olan görkemini aydınlığın.

Çeviren: Vehbi Taşar


CREDO
by Edward Arlington Robinson

I cannot find my way: there is no star
In all the shrouded heavens anywhere;
And there is not a whisper in the air
Of any living voice but one so far
That I can hear it only as a bar
Of lost, imperial music, played when fair
And angel fingers wove, and unaware,
Dead leaves to garlands where no roses are.

No, there is not a glimmer, nor a call,
For one that welcomes, welcomes when he fears,
The black and awful chaos of the night;
For through it all--above, beyond it all--
I know the far sent message of the years,
I feel the coming glory of the light.

Gönderen: Vehbi 08 09 2006 - 03:42

Bir Ziyaret
Margaret Atwood (1939- )

Gitti günler
su üstünde yürüyebildiğin zamanın.
Yürüyebildiğin zaman.

Günler gittiler.
Yalnız bir gün kalır,
içinde olduğun biri.

Bellek dost değil.
Yalnız söyleyebilir sana
artık olmadığını neyinin:

bir sol el kullanabilirsin,
iki ayak yürüyen.
Bütün aletlerini beynin.

Merhaba, merhaba
Hâla iş gören tek el
Yakalar, bırakmaz.

O bir tren değil.
Yok küçük çekirge.
Paniğe kapılmayalım.

Haydi baltalardan konuşalım,
hangi çeşitleri iyidir,
pek çok isimleri olan tahtanın.

İşte böyle yaparız
bir ev, bir kayık, bir çadır.
Alet kutusu; işe yaramaz

Reddeder açığa vurmayı fiillerini;
Törpü, uçak, tığ,
Geri dönüş yaparlar asık suratlı madene.

Hatırlıyormusun hiçbirşey? Dedim.
Varmı tanıdık bir şey?
Evet, dedin. Yatak.

Daha iyidir bakmak akarsuya
yerde karşıdan karşıya akan
ve gün ışığından yapılan,

Gölgelerden ibarettir orman;
şömineye bakmak daha iyi
şimdi bir plaj olan.

Çeviren: Vehbi Taşar


A Visit
By Margaret Atwood (1939- )

Gone are the days
when you could walk on water.
When you could walk.

The days are gone.
Only one day remains,
the one you're in.

The memory is no friend.
It can only tell you
what you no longer have:

a left hand you can use,
two feet that walk.
All the brain's gadgets.

Hello, hello.
The one hand that still works
grips, won't let go.

That is not a train.
There is no cricket.
Let's not panic.

Let's talk about axes,
which kinds are good,
the many names of wood.

This is how to build
a house, a boat, a tent.
No use; the toolbox

refuses to reveal its verbs;
the rasp, the plane, the awl,
revert to sullen metal.

Do you recognize anything? I said.
Anything familiar?
Yes, you said. The bed.

Better to watch the stream
that flows across the floor
and is made of sunlight,

the forest made of shadows;
better to watch the fireplace
which is now a beach.

Gönderen: Vehbi 08 09 2006 - 19:15

Uçuş
by Linda Bierds (1945- )

Kemiksel, sulu, kalple ilgili, karaciğere ait—
yankılar geriye vurur kemikten, geri
ikiye bölünmüş kalpten, ciğerler
üç yıllık ağırlıksızlıkla solungaçlara oturtulmuş.
Deri bir şezlongdan, astronotun kurumuş ayakları
sallanır, geri gelirlerken onlar, sesler
bir gagalı vurma çekicinin ürkütüp şekle şaşırttığı.
Doktor başını yana eğer ve hafifçe vurur—kesin olarak
bir dallandırıcı başkalaşmış taş tahtasını ikiye bölmüş gibi, başkalaşımdan geçen kaya
keskiyle şok olmuş, sonra tekrar şok olmuş, yarılanmış

ve yarılanmış, bir dam gözükünceye kadar, siyah uzay gibi.
Yere yaklaşıyorum, der o, astronot,
bilen, uzaydan, yeryüzünün yalnız mavi-yeşil bir kızartı olduğunu,
bir pilot ışığı, etrafında bir kere döndüğü, kaldırılan, hızla uçulan
kirişlerin ve atmosferlerin üzerinden, yarı kendisi
ve yarısı tekrar bir başkalaşımdan geçmiş tıkırtı olan,
soyu tükenmiş bellek gibi. Yere yaklaşıyorum,
der o, ve gelir geriye, parıltısı onun
bulutlarla-kesişmiş dünyasının: bir pilot ışığı
kundaklanmış yapraktan, yeşil, mevsimin bebekliğinde.

Çeviren: Vehbi Taşar

Flight
by Linda Bierds (1945- )

Osseous, aqueous, cardiac, hepatic—
back from bone the echoes stroke, back
from the halved heart, the lungs
three years of weightlessness have cinched to gills.
From a leather chaise, the astronaut's withered legs
dangle, as back they come, sounds
a beaked percussion hammer startles into shape.
The physician cocks his head and taps—exactly
as a splitter halves his slate, the metamorphic rock
chisel-shocked, then shocked again, halved

and halved, until a roof appears, black as space.
I'm gaining ground, he says, the astronaut,
who knows, from space, earth is just a blue-green glow,
a pilot light he circled once, lifted, swiftly flown
above the rafters and atmospheres, half himself
and half again some metamorphic click,
extinct as memory. I'm gaining ground,
he says, and back it comes, his glint
of cloud-crossed world: a pilot light
or swaddled leaf, green in the season's infancy.

Gönderen: Vehbi 08 09 2006 - 20:20

Ton Eksikliği
Kevin McFadden (1954- )

Ah ı Oh tan ayırdetemezmisin? Git, git yoksa
git ga-ga. Nerde doğdun sen dağda mı? Oh.
Ah. dişçi sorunca ne dersin?
Novokaine no mu? Nah. O zaman şaka yaptılar bizimle Şaban:

ısırırız içimizi istememiz gerekirken.
ayırdedemeyiz fors’u farstan, ne de bizim
korlarımız karlardan gelir. Aşiret çok aşırı çalışır bu
ne yeni millette, mollardaki mollarda, bakan

storlarımıza starlarımıza bakmamız gerekirken.
Armoni, hormani— söylemezmiyiz aradaki farkı bile
şovmenle şamandan? Yoksa biz turistlermiyiz
en kötü cinsinden, LaFrans’ı yapan

alçak ön sıralarda, spor yapan şortlar Şart’da
ve böyle yalnız elânımızda? Katiyen. Napolyanlarıyız biz
hiçbiryerin, ümitsiz giderek umutsuz,
gücü yetmez söylemeye Elbelerimizi ellerimizden.

Çeviren: Vehbi Taşar

Sözlük:
Armoni hormani—Harmony Whoremoney- Türkçesi- uyum ve orospu parası
Kore ve kar— Core ve Car-Türkçesi- çekirdek ve araba
Mollardaki mollarda— Mall’laraki Mole’larda- Türkçesi- alışveriş yerlerinde ajanlar
Fors ve Fars—Force ve Farce- Türkçesi- kuvvet ve saçma sapan
Stor ve star—Store ve Star-Türkçesi- dükkan ve yıldız
Elbe: Napolyon’un öldüğü ada
Elan: Türkçesi- Şevk
Chartres: Şart: Paris’e yakın bir şehir

Tone Deficit
by Kevin McFadden (1954- )

Can't tell your oh from your ah? Go, go or else
go ga-ga. What, were you born in a barn? Oh.
Ah. What do you say when the dentist asks?
No novacaine? Nah. Then joke's on us, Jack:

we gnaw ourselves when we really ought to know.
Can't tell the force from the farce, nor our
cores from our cars. The horde works hard in this
new nation of shopkeeps, moles in malls, minding

our stores when we should be minding our stars.
Harmony, whoremoney—can we even tell
the showman from the shaman? Or are we
the worst kind of tourists, doing La France

in low fronts, sporting shorts at Chartres
and so alone in our élan? Nope. We're Napoleons
of nowhere, hopeless going on hapless,
unable to tell our Elbas from our elbows.

Gönderen: Vehbi 09 09 2006 - 11:05

MAHZUN KÜÇÜK NEFES ALMA MAKİNESİ
Motoru:@

Matthea Harvey (1973- )

Cam kapağının altında, peynir
Karesi başka bir elemanı gibidir

hayal gücünün—öksürük römorkörde,
manşon yazı geçirir naftalinlerin içinde bir yerde.

Bir dümen yap. Yavaştır hayat
erimekte & bizi bırakmakta. O senin

dîni yorumlayan kaskın mı bırakmayan beni
süzgeçten geçmeye? Denizaltı batar

bir maksatla: Bilim Adamı İçinde
Mühendisliğin Bir Kabuk. & o sırada

İyi değilim ben. Nasıl gidileceğini bilmem
Opra’ya sensiz. T.v de, bir belgesel

arılar hakkında—gene başka kutu bir kutunun içinde
Armağan oranın içinde bir yer yerde.


Çeviren: Vehbi Taşar

Not: “Armağan” diye çevirdiğim “Present” aynı zamanda “Şimdi” diye de çevrilebilirdi. İki anlamı olan bir sözcüktür.


SAD LITTLE BREATHING MACHINE
Engine:@

Matthea Harvey (1973- )


Under its glass lid, the square
of cheese is like any other element

of the imagination--cough in the tugboat,
muff summering somewhere in mothballs.

Have a humbug. The world is slow
to dissolve & leave us. Is it your

hermeneut's helmet not letting me
filter through? The submarine sinks

with a purpose: Scientist Inside
Engineering A Shell. & meanwhile

I am not well. Don't know how to go on
Oprah without ya. On t.v, a documentary

about bees--yet another box in a box.
The present is in there somewhere.



Gönderen: Vehbi 10 09 2006 - 23:16

İNANILMAZ BİRİNCİ ŞAHIS
Matthea Harvey (1973- )

Üçüncü Şahıs, herzaman olduğu gibi hiçkimseyle konuşmayarak, yemek tezgâhına çökerken Birinci Şahıs Üçüncü Şahısın dilinin altında buharlar çıkardı & köpürdü. Üçüncü Şahıs Birinci Şahısın pabucundan sarkan tuvalet kâğıdını,
Üçüncü Şahısın bir zamanlar bir rüyâda bir cenazeye giydiği taç olduğunu zannetti. Birinci Şahıs Üçüncü Şahısı muhteşem pembe bir deniz helezonunu, bir çeşmenin üstündeki bir ayağı, makarnaları saklayan bir tenekenin üstünü örten bir katran tabakası zannetti & Birinci Şahıs o deniz helezonu, o çeşme, o makarnaların yığınıydı. Bazen Birinci Şahıs ilk buluşmalardan kaçıp gitti (İkinci Şahısla) & sonra o lezzetli acelecilik oldu “Ben bu” yun ve “Ben şu”yun fakat sonra telefonlaşmalar yoktu & haftalarca Üçüncü Şahıs Birinci Şahısı hiçkimsenin yanına yaklaştırmadı. Zavallı Birinci Şahıs. O kız halihazırda posta kartlarının dünyasına sürülmüştür (hoş bir zaman geçirerek)—& o zaman bile o Üçüncü Şahıs olacak hayvan sadece Birinci Şahsı deli etmek için ima edilen “Ben” i kullandı. O kız kendisini sanki uzaktan kontrol düğmesine açılmak için yalvararak bakan bir televizyonmuş gibi hissetti. Söyleyeceği ne kadar çok şey vardı. Yalnız tek başına hayatta kalabilseydi, Üçüncü Şahısa kendi boğazını sıktırtırdı & dedektifler geldikleri zaman & bütün gözler onun üstündeyken haykırırdı, “Ben yaptım onu! Ben yaptım onu! Even canikolarım, bendim o!"

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Amerikan modern şiirine başlamışken bu son derece karmaşık şiiri çevirmeden bırakmak istemedim. Dünyada yazılan şiirlerin büyük bir çoğunluğunda sık sık kullanılan “Birinci Şahıs” ya da “Ben” le ilgilisi olan sözcüklerle alay etmek için yazılmış olan bu şiir Amerikan modern şiir edebiyatında çok ün kazandığı için Türkçe’ye çeviriyorum. Ayrıca şu özel notu da ekleyeyim. Ben şu anda Türkiye’de tatilde olduğum için ve bilgi sayar bağlantım son derece yavaş ve seyrek olduğu için 21 Eylül’e kadar bu sayfaya fazla bir katkım olamayacak. Bu sayfaları takip eden hepinizin sevdiğiniz şiirleri bu sayfalara eklemeye devam etmenizi öneririm. Garcia Lorca hakkında yeni asılan şiirleri çok beğendim. Teşekkürler.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

FIRST PERSON FABULOUS
Matthea Harvey (1973- )

First Person fumed & fizzed under Third Person’s tongue while Third Person slumped at the diner counter, talking, as usual, to no one. Third Person thought First Person was the toilet paper trailing from Third Person’s shoe, the tiara Third Person once wore in a dream to a funeral. First Person thought Third Person was a layer of tar on a gorgeous
pink nautilus, a foot on a fountain, a tin hiding the macaroons & First Person was that nautilus, that fountain, that pile of macaroons. Sometimes First Person broke free on first dates (with a Second Person) & then there was the delicious rush of “I this” and “I that” but then no phone calls & for weeks Third Person wouldn’t let First Person near anyone.
Poor First Person. Currently she was exiled to the world of postcards (having a lovely time)—& even then that beast of a Third Person used the implied “I” just to drive First Person crazy. She felt like a television staring at the remote, begging to be turned on. She had so many things she wanted to say. If only she could survive on her own, she’d make Third Person choke on herself & when the detectives arrived & all eyes were on her she’d cry out, “I did it! I did it! Yes, dahlings, it was me!”

Gönderen: Vehbi 13 09 2006 - 07:48

ARMADİLO
Elizabeth Bishop

Robert Lowell için

O zamanıdır bu senenin
nerdeyse her gece
narin, kanun dışı ateş balonlarının gözüktüğü.
Dağ yüksekliğinde tırmanan,

bir evliyaya doğru yükselerek
hâla bu yörelerde hatırlanan,
kâğıttan yatak odaları kızarır ve ışıkla doldurulur
gelen ve giden, kalpler gibi.

Bir kere alınca karşılarına gökyüzünü zordur
ayırmak onları yıldızlardan—
gezegenlerden, daha doğrusu—soluklanmış olanlardan:
aşağıya inen Venüs, ya da Mars,

ya da soluk yeşil olanından. Bir rüzgârla
ateş alır ve duraklarlar, topaç gibi döner ve fırlarlar;
fakat rüzgâr kıpırdamazsa eğer dümen tutarlar
uçurtma sopaları arasında Güney Geçit’inin.

geri çekilerek, küçülerek, ciddiyetle
ve kararlılıkla bizi terkederek,
ya da, bir zirveden aşağıya esintilerde,
aniden tehlikeye dönen.

Dün gece, başka biri düştü büyük,
Ortaya saçıldı ateşten bir yumurta gibi
evin gerisindeki uçuruma karşı.
Alevi aşağıya aktı. Baykuş çiftini

gördük orda yuva yapan yukarıya ve
yukarıya doğru uçurtarak, etraflarında dönen siyah-ve-beyaz
lekeli parlak pembe alt yanlarını,
haykırıp yukarda gözden kayboluncaya dek.

Eski zaman baykuşlarının yuvası yanmış olmalı.
Çabucak, tek başına,
parıltılı bir armadilo terketti manzarayı,
gül-benekli, başı aşağıda, kuyruğu sarkık,

ve sonra bir bebek tavşan atladı ortaya,
kısa-kulaklı, bizi şaşırtarak.
O kadar yumuşak!—bir el dolusu göze gözükmeyen kül
sabitleşmiş, tutuşmuş gözlerle.

Çok fazla güzel, rüyaya benzeyen taklit!
Ey düşen ateş ve yırtan haykırış
ve panik, ve gönderilen zayıf bir yumruk
bilgisizce sıkılmış karşısında gökyüzünün!

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Armadilo güneydoğu K. Amerika ve Meksika’da bulunan vücudu zırhlarla kaplı ve kertenkele gibi yerde koşan çok ilginç görünüşlü memeli bir hayvandır.
Güney Geçiti, gökyüzündeki burçlardan birisi.


THE ARMADILLO
by Elizabeth Bishop

for Robert Lowell

This is the time of year
when almost every night
the frail, illegal fire balloons appear.
Climbing the mountain height,

rising toward a saint
still honored in these parts,
the paper chambers flush and fill with light
that comes and goes, like hearts.

Once up against the sky it's hard
to tell them from the stars --
planets, that is -- the tinted ones:
Venus going down, or Mars,

or the pale green one. With a wind,
they flare and falter, wobble and toss;
but if it's still they steer between
the kite sticks of the Southern Cross,

receding, dwindling, solemnly
and steadily forsaking us,
or, in the downdraft from a peak,
suddenly turning dangerous.

Last night another big one fell.
It splattered like an egg of fire
against the cliff behind the house.
The flame ran down. We saw the pair

of owls who nest there flying up
and up, their whirling black-and-white
stained bright pink underneath, until
they shrieked up out of sight.

The ancient owls' nest must have burned.
Hastily, all alone,
a glistening armadillo left the scene,
rose-flecked, head down, tail down,

and then a baby rabbit jumped out,
short-eared, to our surprise.
So soft! -- a handful of intangible ash
with fixed, ignited eyes.

Too pretty, dreamlike mimicry!
O falling fire and piercing cry
and panic, and a weak mailed fist
clenched ignorant against the sky!




Gönderen: Vehbi 15 09 2006 - 14:33

ÇİFTLER
Mark Halliday (1949- )

Bütün genç çocuklar küçük otomobillerde.
O komik ve kız makuldür.
Araba biraz transmisyon işi gerektirecek
az sonra, fakat geçinirler iyi kötü—
Luviz Hala ceplerine yüzer dolar sıkıştırır
her fırsatta ve onun yanısıra,
her ikisi de çalışıyorlar—
Suzan çocuk bakar yarım-gün
ve Jim bir iş buldu bütün gün çalışacak
Tasarım Geleceği Birleşimlerinde
O dokuz ay süren zor bir çıraklıktan sonra
Ya da o hukuk fakültesindedir
hayret edilecek kadar iyi gider işleri, o kadar aldırışsız hareket ediyor ki
fakat gerçekte eskitiyor kitapları,
ve Suzan bütün-gün çalışıyor
bir pazarlama araştırması şirketinde, o
son derece bilgilidir kullanıcı yönelimleri konusunda
Ve Suzan’ın maaşı ve Luviz hala arasında
Jim’in gücü yeter vaktini çalışmalarıyla
harcamaya. Ya da o bir gazetecidir
ve karısı da, ve çok fazla bilgileri vardır
haberler konusunda özellikle eyalet haberlerinden.
Buna ek olarak kız son derece güzel bir dana marsalası yapar
ve kocası iki mil koşar beş gün her hafta—
ve Haziranda onlar tekrar tatile gidecekler İtalya’ya,
ya da Meksika’ya; Suzan gerçekten çok kaliteli
fotoğraflar çeker, turistler gibi değil, her zaman
kültür konusunda birşeyler okur çıkmadan önce yolculuğa.
Jim deli gibi gözüken bir şort giyer arasıra
ve herkesi güldürür, ah hep böyledir Jim.
.....................................

Böylece geçinip giderler onlar.
Linda Ronstadt’ın her bir albümü vardır onlarda, ve
hayret edilecek kadar mutludurlar beraberce.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Hiç bir birinci şahıs kullanılmadan yazılan bu ilginç şiirde, Mark Halliday toplum içersinde birbirinden ayrı olmaya ya da gözükmeye çalışan genç insanların giderek ne kadar çok birbirlerine benzediklerini, klişeleştiklerini ve kendi kişiliklerini kaybettiklerini kendisinden bir değer yargısı katmadan anlatıyor.

COUPLES
by Mark Halliday (1949- )

All the young people in their compact cars.
He’s funny and she’s sensible.
The car is going to need some transmission work
soon, but they’ll get by all right—
Aunt Louise slips them a hundred dollars
every chance she gets and besides,
both of them working—
Susan does day-care part-time
and Jim finally got full-time work
at Design Future Associates
after those tough nine months as an apprentice.
Or he’s in law school
doing amazingly well, he acts so casual
but really he’s always pounding the books,
and Susan works full-time
for a markets research firm, she’s
amazingly sharp about consumer trends
and what between her salary and Aunt Louise
Jim can afford to really concentrate on
his studies. Or he’s a journalist
and so is she, and they keep very up
on the news especially state politics.
Plus she does an amazing veal marsala
and he jogs two miles five mornings a week—
and in June they’ll be off to Italy again,
or Mexico; Susan’s photographs are
really tasteful, not touristy, she always
reads up on the culture before their trip.
Jim slips in a wacky shot every once in a while
and everybody laughs, that’s old Jim.

......................................

They’ll get by all right. They have
every one of Linda Ronstadt’s albums, and
they’re amazingly happy together.





Gönderen: Vehbi 24 09 2006 - 22:29

KUZGUN
Edgar Allan Poe (1809-1849)

Bir defasında kasvetli bir gecenin, ben uzun uzun düşünürken zayıf ve yorgun,
Birçokları üzerinde tuhaf ve meraklı unutulmuş ilimlerin ciltlerinin,
Başım düşmüşken, neredeyse uyuyakalmışken, aniden hafif bir vuruş geldi oraya,
Sanki birisi yavaşça ruh çağırır gibi çarparak, çarparak yatak odamın kapısına.
“Bir ziyaretçi olmalı” diye söylendim, “vuran yatak odamın kapısına—
Yalnız bu, ve başka şey yok.”

Ah, hatırlarım açıkça o iç karartan Aralık ayındaydı,
Ve her ölen sönmekte olan köz ayrıca kendi hayaletini işledi üstünde yerin.
Sabırsızlıkla arzuladım ertesi günü;--boşyere araştırmıştım ödünç almak için
Kitaplarımdan arkasının kesilmesini kederin—kaybolan Lenor için olan kederin—
Seyrek bulunan ve ışık saçan genç kız için meleklerin ismini koyduğu Lenor—
İsimsizdi burada ve yokluğa kadar.

Ve ipekten üzgün belirsiz hışırtısı her bir mor perdenin
Korku verdi bana—daha önce hiç duyulmamış olan hayalî dehşetlerle doldurdu içimi;
Öyle ki şu anda, yatıştırmak için vurmasını kalbimin, tekrar ederek ayakta dikildim,
“Bir ziyaretçidir o yalvaran girmek için yatak odamın kapısından benim—
Geç kalmış bir ziyaretçi yalvaran girmek için yatak odamın kapısından benim;--
Budur o ve başka şey yok.”

Az sonra biraz daha güçlendi ruhum; artık daha fazla duraklamayarak,
“Efendim,” dedim ben, ya da Hanımefendi, gerçekten affınızı rica ederim;
Fakat gerçek odur ki ben uyuyordum, ve geldiniz o kadar hafif vuraraktan,
Ve o kadar zayıfça geldiniz ki çarparak, çarparak yatak odamın kapısına benim,
Emin bile olamadım gerçekten işittim mi sizi ben”—burada kapıyı ardına kadar açtım;--
Karanlık orada, ve başka şey yok.

Derince baktım o karanlığa dikkatle, uzun süre dikildim orada merak ederek, korkarak,
Şüphe ederek, hiçbir ölümlünün daha önce görmeye cesaret edemediği rüyaları görerek;
Fakat sessizlik kırılmadı ve bir işaret yoktu hareketsizlikten,
Ve tek kelime orda konuşulan fısıldanan isim “Lenor!”
Bunu ben fısıldadım, ve bir yankı geri fısıldadı ismi “Lenor!—
Sadece bu, ve başka şey yok.

Geri dönerek yatak odasına, bütün ruhum içimde yanıyorken.
Az sonra işittim bir vuruşu öncekinden biraz daha yüksek sesle gelen.
“Elbette,” dedim ben, “elbette o birşey olmalı penceremin kafesimde benim:
Bir göreyim, o halde, ne vardır orada, ve bu anlaşılmaz şeyi araştırayım —
Bir an için yatışırayım kalbimi ve bu anlaşılmaz şeyi araştırayım;--
O rüzgârdır ve başka şey yok.”

Açarak burda attım kepengi bir kenara, o zaman, birçok fırlantılarla ve çırpıntılarla;
Azizlere yakışan geçmiş günlerin görkemli bir kuzgunu adım attı oraya;
En ufak bir baş eğme göstermedi; ne bir dakika durdu ne de kaldı o;
Fakat, görünüşüyle bir lordun ya da kraliçenin, tünekledi üstünde kapısının yatak odamın—
Tünedi bir büstünün üstüne Atena’nın tam üstünde benim yatak odası kapımın—
Tünedi, ve oturdu, ve başka şey yok.

O zaman bu abanozdan yapılan kuş benim hüzünlü fantazimi ayarttı gülümsemeye,
Mezarın yanında ve takındığı haşin edebe uygun yüz ifadesiyle.
“İbiğin kırpılmış ve traş edilmiş olsa bile, senin,” Dedim, “ muhakki sen ödlek değilsin,
Korkunç acımasız her Gecenin sahilinden dolaşan ve eski zamanlardan kalan kuzgun değilsin—
Söyle bakalım bana senin hangi lordlara yakışan ismin üstündedir Gecenin ölüler diyarına ait olan sahilinin!
Kuzgun dedi, “Bundan Böyle Yok.”

Çok şaşırdım işittiğime bu kalıpsız kümes hayvanının bu kadar açıkça bana hitap etmesine,
Cevabının anlamı az olmasına rağmen—taşıyordu az bir ilişki;
Çünkü istemesek te kabul etmeliyiz ki hiçbir yaşayan insana ilişkin kişi
Şimdiye kadar kuş görmekle takdis edilmedi üzerinde yatak odasının kapısının—
Kuş ya da yaratık heykele dökülmüş büstün üstünde duran üzerinde yatak odasının kapısının,
İsmi böyle olan: “Bundan Böyle Yok.”

Fakat kuzgun, tekbaşına oturan üstünde durgun büstün, yalnız konuştu
O bir sözcüğü, sanki o bir tek sözcüğün üstüne ruhunu dökmüştü.
Başka hiçbirşey söylemedi—bir tüy bile çırpmadı o zaman —
Ben neredeyse bir mırıltı gibi deyinceye kadar, “başka dostlar uçtular daha önceleri—
Yarın o bırakacaktır beni, benim ümitlerim uçtukları gibi daha önceleri.”
O zaman kuş dedi, “Bundan Böyle Yok.”

Şaşırarak kesilmesinden sessizliğin bu kadar yerinde verilmiş bir cevapla,
“Hiç Şüphesiz,” dedim, “onun söylediği şey onun tek malı ve dükkanıdır,
Yakalamış olduğu mutsuz bir sahipten merhametsiz Felaketin
Çabucak izlemiş olduğu ve daha çabucak izlediği onun şarkıları bir tek yük taşıyıncaya kadar—
Onun melankoliyle yüklü Ümidinin ağıtları taşımayıncaya kadar
‘Hiçbirzamanı—Bunda Böyle Yok’”

Fakat kuzgun hâla aklını çeliyordu benim fantazimin gülümsemeye doğru,
Bir yastık sürdüm doğruca önüne kuşun, ve büstün ve kapının;
Sonra rahatça yatarak kadifenin üzerine, kendimi verdim bağlamak için
Hayal üstüne hayal kurarak, düşünerek ne demek istediğini bu eski zamanlara ait kötülük habercisi kuşun—
Ne demek istediğini bu suratsız, biçimsiz, cılız ve eski zamanlara ait kötülük habercisi kuşun
Böyle vraklayarak “Bundan Böyle Yok”

Oturdum böylece kendimi adayarak tahmin etmeye, fakat söylemeden bir hece bile
Kümes hayvanına şimdi benim göğsümün çekirdeğini yakan ateşli gözleriyle;
Oturdum böylece kehanette bulunarak, başımı rahatça yaslayarak
Lamba ışığının zevkle üzerine baktığı yastığın kadife örtüsüne,
Fakat lamba ışığının zevkle üzerine baktığı kimin yastığının kadife örtüsünü,
Ütüleyecek o, ah, bundan böyle yok!

Sonra zannetim hava biraz daha yoğunlaştı, esansıyla gözükmeyen bir buhurdanlığın
Sallanan bir melek tarafından ayak sesleri püsküllü yerde şıngırdayan.
“Biçare,” diye ağladım, “ Tanrın ödünç verdi sana—gönderdiği bu meleklerle
Geçici bir erteleme—erteleme ve üzüntüyü yok eden ilaç, hatıralarından Lenor’un!
Kana kana iç, ah, kana kana iç bu cins ilacı ve unut bu kaybolan Lenor’u!”
Kuzgun dedi, “Bundan Böyle Yok.”

“Peygamber!” dedim, “uğursuz şey!—gene de peygamber, kuş ya da şeytan!—
Ya bir kötülük eden kimse yolladı seni ya da seni bir fırtına attı buraya sahile,
Terkedilmiş fakat bütünüyle korkusuz, bu büyülü çöl ülkesinin üstüne—
Bu evin üstüne dehşetin sık sık ziyaret ettiği—söyle bana içtenlikle, yalvarıyorum—
Varmıdır—varmıdır bir merhem bu yarayı iyileştiren?—söyle bana, yalvarıyorum!”
Kuzgun dedi, “Bundan Böyle Yok.”

“Peygamber!” dedim, “uğursuz şey!—gene de peygamber, kuş ya da şeytan!—
Bizi yukardan büken o Gökyüzünün adına—her ikimizin hayran kaldığı o Tanrının adına—
Söyle bu kederle yüklü ruha eğer, uzaktaki Cennetin içinde,
O kucaklayacak mı aziz ilan edilmiş bir genç kızı meleklerin ismini koyduğu Lenor—
kucaklayacak mı seyrek bulunan ve ışık saçan bir genç kızı meleklerin ismini koyduğu Lenor.”
Kuzgun dedi, “Bundan Böyle Yok.”

“Bu söz işareti olsun ayrılışımızın, kuş ya da ifrit,” diye haykırdım, ayağa kalkmaya başlayarak—
Kendini geri at içine fırtınanın ve sahiline Gecenin Ölüler Diyarına ait!
Siyah tüy bırakma geriye bir işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Bırak benim yalnızlığımı bozulmadan!—bırak kapımın üstündeki büstü!
Gaganı çıkar kalbimden, ve şeklini çıkar kapımdan!
Kuzgun dedi, “Bundan Böyle Yok.”

Ve kuzgun, asla kanat çırpmayarak, oturuyor hâla, oturuyor hâla
Soluk büstünün üstünde Atena’nın hemen üstünde benim yatak odamın;
Ve onun gözleri bir şeytanınkiler gibi gözükür rüyâ gören,
Ve onun üstüne akan lambanın ışığı yerin üstüne bir gölge düşürür;
Ve benim ruhum o yerin üstünde yüzerek yatan gölgeden çıkarak
Kaldırılacak—bundan böyle yok.


Çeviren: Vehbi Taşar


Not: Bu şiiri çevirirken iki büyük teknik sorunla karşılaştım ve her ikisini de çözemedim. Buna rağmen gene de çevirmeye karar verdim. Bunun da nedeni benim şimdiye kadar gördüğüm yas konusunda yazılmış olan şiirlerin arasında en ilginç olanlarından biriydi. Ayrıca Edgar Allan Poe janrını en güzel temsil eden şiirlerden biriydi.

Birinci teknik sorun bir karganın boğazından çıkan, Türkçe olan ve anlamı “bundan böyle yok” olan tek bir sözcük bulmak. İngilizce’de “nevermore” sözcüğü biraz karganın vrak vrak diye çıkardığı sesi andırıyor. Türkçe’de böyle bir söz bulamadım. İkinci teknik sorun bu karganın çıkardığı sesin aşağı yukarı en azından 36 değişik sözcükle kafiye yapması gerekiyor. Çünkü orijinali böyle.
Bunu da başaramadım. Sonuç olarak eğer İngilizce biliyorsanız (hâtta az bile biliyorsanız) bu şiirin İngilizcesini okuyunuz. Gerçekten çok güzel yazılmış. Türkçesini de ne dediğini anlamak için kullanabilirisiniz.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


THE RAVEN
by Edgar Allan Poe

Once upon a midnight dreary, while I pondered, weak and weary,
Over many a quaint and curious volume of forgotten lore,
While I nodded, nearly napping, suddenly there came a tapping,
As of some one gently rapping, rapping at my chamber door.
"'Tis some visitor," I muttered, "tapping at my chamber door--
Only this, and nothing more."

Ah, distinctly I remember it was in the bleak December,
And each separate dying ember wrought its ghost upon the floor.
Eagerly I wished the morrow;--vainly I had sought to borrow
From my books surcease of sorrow--sorrow for the lost Lenore--
For the rare and radiant maiden whom the angels name Lenore--
Nameless here for evermore.

And the silken sad uncertain rustling of each purple curtain
Thrilled me--filled me with fantastic terrors never felt before;
So that now, to still the beating of my heart, I stood repeating,
"'Tis some visitor entreating entrance at my chamber door--
Some late visitor entreating entrance at my chamber door;--
This it is, and nothing more."

Presently my soul grew stronger; hesitating then no longer,
"Sir," said I, "or Madam, truly your forgiveness I implore;
But the fact is I was napping, and so gently you came rapping,
And so faintly you came tapping, tapping at my chamber door,
That I scarce was sure I heard you"--here I opened wide the door;--
Darkness there, and nothing more.

Deep into that darkness peering, long I stood there wondering, fearing,
Doubting, dreaming dreams no mortals ever dared to dream before;
But the silence was unbroken, and the stillness gave no token,
And the only word there spoken was the whispered word, "Lenore!"
This I whispered, and an echo murmured back the word, "Lenore!"--
Merely this, and nothing more.

Back into the chamber turning, all my soul within me burning,
Soon again I heard a tapping somewhat louder than before.
"Surely," said I, "surely that is something at my window lattice:
Let me see, then, what thereat is, and this mystery explore--
Let my heart be still a moment and this mystery explore;--
'Tis the wind and nothing more."

Open here I flung the shutter, when, with many a flirt and flutter,
In there stepped a stately raven of the saintly days of yore;
Not the least obeisance made he; not a minute stopped or stayed he;
But, with mien of lord or lady, perched above my chamber door--
Perched upon a bust of Pallas just above my chamber door--
Perched, and sat, and nothing more.

Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling,
By the grave and stern decorum of the countenance it wore.
"Though thy crest be shorn and shaven, thou," I said, "art sure no craven,
Ghastly grim and ancient raven wandering from the Nightly shore--
Tell me what thy lordly name is on the Night's Plutonian shore!"
Quoth the Raven, "Nevermore."

Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
Though its answer little meaning--little relevancy bore;
For we cannot help agreeing that no living human being
Ever yet was blest with seeing bird above his chamber door--
Bird or beast upon the sculptured bust above his chamber door,
With such name as "Nevermore."

But the raven, sitting lonely on the placid bust, spoke only
That one word, as if his soul in that one word he did outpour.
Nothing further then he uttered--not a feather then he fluttered--
Till I scarcely more than muttered, "other friends have flown before--
On the morrow he will leave me, as my hopes have flown before."
Then the bird said, "Nevermore."

Startled at the stillness broken by reply so aptly spoken,
"Doubtless," said I, "what it utters is its only stock and store,
Caught from some unhappy master whom unmerciful Disaster
Followed fast and followed faster till his songs one burden bore--
Till the dirges of his Hope that melancholy burden bore
Of 'Never--nevermore'."

But the Raven still beguiling all my fancy into smiling,
Straight I wheeled a cushioned seat in front of bird, and bust and door;
Then upon the velvet sinking, I betook myself to linking
Fancy unto fancy, thinking what this ominous bird of yore--
What this grim, ungainly, ghastly, gaunt and ominous bird of yore
Meant in croaking "Nevermore."

This I sat engaged in guessing, but no syllable expressing
To the fowl whose fiery eyes now burned into my bosom's core;
This and more I sat divining, with my head at ease reclining
On the cushion's velvet lining that the lamplight gloated o'er,
But whose velvet violet lining with the lamplight gloating o'er,
She shall press, ah, nevermore!

Then methought the air grew denser, perfumed from an unseen censer
Swung by Seraphim whose footfalls tinkled on the tufted floor.
"Wretch," I cried, "thy God hath lent thee--by these angels he hath sent thee
Respite--respite and nepenthe, from thy memories of Lenore!
Quaff, oh quaff this kind nepenthe and forget this lost Lenore!"
Quoth the Raven, "Nevermore."

"Prophet!" said I, "thing of evil!--prophet still, if bird or devil!--
Whether Tempter sent, or whether tempest tossed thee here ashore,
Desolate yet all undaunted, on this desert land enchanted--
On this home by horror haunted--tell me truly, I implore--
Is there--is there balm in Gilead?--tell me--tell me, I implore!"
Quoth the Raven, "Nevermore."

"Prophet!" said I, "thing of evil--prophet still, if bird or devil!
By that Heaven that bends above us--by that God we both adore--
Tell this soul with sorrow laden if, within the distant Aidenn,
It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore--
Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore."
Quoth the Raven, "Nevermore."

"Be that word our sign in parting, bird or fiend," I shrieked, upstarting--
"Get thee back into the tempest and the Night's Plutonian shore!
Leave no black plume as a token of that lie thy soul hath spoken!
Leave my loneliness unbroken!--quit the bust above my door!
Take thy beak from out my heart, and take thy form from off my door!"
Quoth the Raven, "Nevermore."

And the Raven, never flitting, still is sitting, still is sitting
On the pallid bust of Pallas just above my chamber door;
And his eyes have all the seeming of a demon's that is dreaming,
And the lamplight o'er him streaming throws his shadow on the floor;
And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
Shall be lifted--nevermore.



Gönderen: Vehbi 28 09 2006 - 03:08

SONBAHAR ŞARKISI
Mary Oliver

Başka bir yıl gitti, bırakarak her yerde
onun zengin baharatlı artıklarını: asmalar, yapraklar,

yenilmemiş yemişler ufalanan oldukça ıslak
gölgelerde, önem taşımayarak dönen

özel adasından
bu yazın, bu Şimdi, o şimdi hiçbir yerdedir

ayak altından başka, küflenerek
o siyah yeraltı şatosunda

gözlenemeyen gizemlerin—kökler ve mühürlenmiş tohumlar
ve dolaşmaları suyun. Bunu

hatırlamaya çalışırım zamanın ölçüsü
acı vererek zedelerken, örneğin sonbahar

en sonunda parlayıp giderken, kabaca ve bizim gibi özleyerek
kalmayı—nasıl yaşar herşey, yerini değiştirerek

bir parlak görüntüden bir başkasına, ilelebet
bu çok kısa süren çayırlarda.

Çeviren: Vehbi Taşar


FALL SONG
By Mary Oliver

Another year gone, leaving everywhere
its rich spiced residues: vines, leaves,

the uneaten fruits crumbling damply
in the shadows, unmattering back

from the particular island
of this summer, this NOW, that now is nowhere

except underfoot, moldering
in that black subterranean castle

of unobservable mysteries - roots and sealed seeds
and the wanderings of water. This

I try to remember when time's measure
painfully chafes, for instance when autumn

flares out at the last, boisterous and like us longing
to stay - how everything lives, shifting

from one bright vision to another, forever
in these momentary pastures.



Gönderen: Vehbi 29 09 2006 - 14:45

SÜRGÜN
Hart Crane (1899-1932)

Ellerim zevke dokunmadı senin ellerinden beri,--
Hayır,--ne de dudaklarım izin verdi gülmeye ‘hoşça kal’dan beri,
Ve, uzaklık, yeniden genişler günle
Bizim aramızda sessiz, açılmamış bir deniz kabuğu gibi.

Aşk gene de katlanır, açlıktan ölse ve yalnız kalsa bile,--
Bir kumrunun kanatları kalbimin etrafına yapışır her gece
Kabaran nezaketle, ve mavi taş ayarlı
Buluşma-yüzüğünün içindeki, buna rağmen daha fazla ışıltılı yıprandı.

Çeviren: Vehbi Taşar

EXILE
by Hart Crane

My hands have not touched pleasure since your hands,--
No,--nor my lips freed laughter since 'farewell',
And with the day, distance again expands
Voiceless between us, as an uncoiled shell.

Yet love endures, though starving and alone.
A dove's wings cling about my heart each night
With surging gentleness, and the blue stone
Set in the tryst-ring has but worn more bright.







Gönderen: Vehbi 30 09 2006 - 17:15

BIR KADIN TANIDIM
Theodore Roethke (1908-1963)

Bir kadın tanıdım, hoştu kemiklerinde,
Küçük kuşlar içlerini çektiklerinde, o onlara içini geri çekerdi;
Ah, kımıldadığında, kımıldardı birden fazla yönlerde:
Işıldayan bir kabın kapsayacağı şekillerde!
Seçtiği erdemlerden onun yalnız tanrılar söz etmeli,
Ya da İngiliz ozanlar büyümüş olan Yunanistan’da
(Onlara şarkı söyletmek zorunda kalırdım koroda, yanak yanağa.)

Ne kadar iyiye doğru gitti onun arzu ettikleri! Okşadı çenemi,
Bana Dönmeyi ve Karşıya-dönmeyi, ve ayakta durmayı öğretti;
Bana Dokunmayı öğretti, o titrek beyaz deri:
Azar azar ısırdım uysalca onun elinden ikram ettiği;
O bir oraktı; Ben, zavallı Ben, tırmık,
Onun güzel hatırı için gerisinden gelerek
(Fakat biz ne harikulade bir biçme yaptık.)

Aşk sever bir erkek kazın bakışını, ve bayılır bir kaza:
Onun olgun dudakları büzüldü yanlış notayı yakalamaya;
Onu çabucak salladı, onu hafif ve başıboş salladı;
Benim gözlerim, kamaştılar görerek onun akıcı dizlerini;
Onun çeşitli parçaları kusursuz bir yatışı birarada tutabilirdi,
Ya da titreyen bir kalçayı yer değiştirebilen bir burunla
(O parallel dairelerde hareket etti, ve o paralel daireler hareket etti.)

Bırakınız çimen olsun tohum, ve çimen dönsün samana:
Ben şehit edildim kendime ait olmayan bir kımıldamaya;
Özgürlük ne işe yarar? Ölümsüzlüğü tanımaya.
Yemin ederim o taş kadar beyaz bir gölge bıraktı.
Fakat ölümsüzlüğü kim günlerle sayabilirdi?
Bu yaşlı kemikler yaşarlar öğrenmek için onun kaprisli gidişlerini:
(Ben zamanı ölçerim bir vücudun nasıl sallandığıyla.)


Türkçeye çeviren: Vehbi Taşar

Not: Uzun zamandır (belki bir haftadır) bir şiiri Türkçeye çevirirken bu kadar eğlenmemiştim.

Saygılarımla,

Vehbi


I KNEW A WOMAN
by Theodore Roethke (1908-1963)

I knew a woman, lovely in her bones,
When small birds sighed, she would sigh back at them;
Ah, when she moved, she moved more ways than one:
The shapes a bright container can contain!
Of her choice virtues only gods should speak,
Or English poets who grew up on Greek
(I'd have them sing in chorus, cheek to cheek.)

How well her wishes went! She stroked my chin,
She taught me Turn, and Counter-turn, and stand;
She taught me Touch, that undulant white skin:
I nibbled meekly from her proffered hand;
She was the sickle; I, poor I, the rake,
Coming behind her for her pretty sake
(But what prodigious mowing did we make.)

Love likes a gander, and adores a goose:
Her full lips pursed, the errant note to seize;
She played it quick, she played it light and loose;
My eyes, they dazzled at her flowing knees;
Her several parts could keep a pure repose,
Or one hip quiver with a mobile nose
(She moved in circles, and those circles moved.)

Let seed be grass, and grass turn into hay:
I'm martyr to a motion not my own;
What's freedom for? To know eternity.
I swear she cast a shadow white as stone.
But who would count eternity in days?
These old bones live to learn her wanton ways:
(I measure time by how a body sways.)


Gönderen: Vehbi 30 09 2006 - 19:01

SPRING
Mary Oliver (1935- )

Nisan’da Morgan çiftleştirildi. Ben kovalandım.
Atların bağırışlarını duydum, beklediğim yerde,
Ve adamların gülüşlerini.

Sonra damızlık atın sahibi olan çiftçi
Buldu beni ve dedi, “Onun işi bitti.
Söyle babana bana elli dolar borcu var.”

Bindim eve gitmek için ona acele vermeden
Ve bıraktım onu, nereye istediyse,
Yırtsın diye kocaman dişleriyle, kabaca,

Bıçak ağızlarını, ilkbahar tarlasından.

Çeviren: Vehbi Taşar
“Oniki Aylar” kitabından, Mary Oliver, Back Bay Books, Little Brown and Company, New York, Boston.

SPRING
By Mary Oliver

In April, the Morgan was bred. I was chased away.
I heard the cries of the horses where I waited,
And the laughter of the men.

Later the farmer who owned the stallion
Found me and said, “She’s done.
You tell your dady he owes me fifty dollars.”

I rode her home at her leisure
And let her, wherever she wanted,
Tear her with her huge teeth, roughly,

Blades from the field of spring.

From “Twelve Moons,” Mary Oliver, Back Bay Books, Little Brown and Company, New York, Boston.






Gönderen: Vehbi 05 10 2006 - 01:12

LUK HAVERGAL
Edwin Arlington Robinson (1869-1935)

Luk Havergal, git batı kapısına,
Orda asmalar mor sarılırlar duvara,
Ve gelecek olanı bekle alacakaranlıkta.
Yapraklar onu fısıldarlar orada , ve yaprakların bazıları,
Düşerlerken vururlar sana, uçuşan sözcükler gibi;
Fakat git, eğer dinlersen, seslenecektir o sana.
Luk Havergal, git batı kapısına—
Luk Havergal.

Hayır, bir şafak yoktur doğu ufuklarında
Yaracak senin gözlerinde olan ateşli geceyi;
Fakat oralarda, batı hüzünlerinin toplandığı diyarlarda
Karanlık karanlığı sona erdirecek, illede bir fark varsa:
Kendini öldüren Tanrıyla, her uçan yaprakla
Ve yarıdan çoğu cennet olan cehennemin arasında.
Hayır, bir şafak yoktur doğu ufuklarında—
Doğu ufuklarında.

Mezardan çıkıp geldim bunu söylemek için sana,
Mezardan çıkıp geldim susuzluğunu gidermeye öpücüğün
Senin alnınının üstünde yanan bir pırıltıyla
Seni kör eden gitmeye mecbur olduğun yola.
Evet, bir tek yol daha vardır giden onun olduğu diyara,
Acı bir yol, fakat mümkün olmayan inancın bulamamasına.
Mezardan çıkıp geldim bunu söylemek için sana —
Bunu söylemek için.

Luk Havergal, işte batı kapısı burada duruyor,
Yapraklar duruyor üzerinde duvarın mor,
Git, çünkü rüzgâr onları fırlatıp atıyor,--
Ne düşün bilmecesini çözmek için onların söyledikleri ölü sözcüklerin,
Ne de hisset artık onları aşağıya düşerlerken;
Fakat git, eğer varsa güvenin onun sana sesleneceğinden--
Luk Havergal, işte batı kapısı burada duruyor,--
Luk Havergal.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Luke (Luk diye okunuyor) un kim olduğunu Edwin Robinson’dan başka kimse bilmiyordu.


LUKE HAVERGAL
by Edwin Arlington Robinson

Go to the western gate, Luk Havergal,
There where the vines cling crimson on the wall,
And in the twilight wait for what will come.
The leaves will whisper there of her, and some,
Like flying words, will strike you as they fall;
But go, and if you listen, she will call.
Go to the western gate, Luke Havergal--
Luke Havergal.

No, there is not a dawn in eastern skies
To rift the fiery night that's in your eyes;
But there, where western glooms are gathering
The dark will end the dark, if anything:
God slays Himself with every leaf that flies,
And hell is more than half of paradise.
No, there is not a dawn in eastern skies--
In eastern skies.

Out of a grave I come to tell you this,
Out of a grave I come to quench the kiss
That flames upon your forehead with a glow
That blinds you to the way that you must go.
Yes, there is yet one way to where she is,
Bitter, but one that faith may never miss.
Out of a grave I come to tell you this--
To tell you this.

There is the western gate, Luke Havergal,
There are the crimson leaves upon the wall,
Go, for the winds are tearing them away,--
Nor think to riddle the dead words they say,
Nor any more to feel them as they fall;
But go, and if you trust her she will call.
There is the western gate, Luke Havergal--
Luke Havergal.





Gönderen: Vehbi 05 10 2006 - 17:36

İÇERİSİ
Hart Crane (1899-1932)

Döker utangaç bir ciddiyeti,
Bu lamba bizim yoksul odamızdaki.
Ey gri ve altın renkli letafet,--
Sessizlik ve yumuşak hüzün!

Dünyadan geniş, çalınmış bir saat
İsteriz biz, bilemez hiçbirisi
Aşk nasıl çiçek açar geç kalan bir çiçek gibi
Burada en son kızartıda günün verdiği.

Ve zorla içeri bile girse dünya
Kıskanç tehdit ve kurnazlıkla,
Dünya, en sonunda, baş eğmeli ve kazanmalı,
Merhametimizi ve bir gülümseyişi.

Çeviren: Vehbi Taşar


INTERIOR
by Hart Crane

It sheds a shy solemnity,
This lamp in our poor room.
O grey and gold amenity, --
Silence and gentle gloom!

Wide from the world, a stolen hour
We claim, and none may know
How love blooms like a tardy flower
Here in the day's after-glow.

And even should the world break in
With jealous threat and guile,
The world, at last, must bow and win
Our pity and a smile.

Gönderen: Ceyda 07 10 2006 - 12:44

DÖŞELİ RUHLARDA YAŞAYAN KEYMBRİÇ HANIMLARI
by E. E. Cummings (1894-1962)

Döşeli ruhlarda yaşayan Keymbriç hanımları
değillerdir güzel ve konforludur akılları
(aynı zamanda, kilisenin protestan hayır duası
kızları, kokusuz şekilsiz ruhlu)
inanırlar İsa’ya ve Longfellow’a, herikisi de ölü,
sürekli ilgiliderler o kadar çok şeylerle—
halihazırdaki yazıda birisi hâla bulur
hoşnut parmaklar ören ne (için) Kutuplar mı?
belki. Kalıcı yüzler nazlı bir şekilde karşı karşıya gelirken çarpık
skandalıyla Mrs N ve Profesör D’nin
… Keymbriç hanımları aldırmazlar, üstünde
Keymbriç’in eğer bazen içindeyse kutusunun
gökyüzü renkli lavanta çiçeğinin ve köşesiz, o
ay gevezelik eden öfkeli bir bonbon kırıntısı gibi

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Boston’un Cambridge (Keymbriç) semtinde doğan ve babası orada bir Ünitariyan kilise papazı olan Cummings, gene Cambridge’de Harvard üniversitesinden mezun olmuştur. Cambridge o zamanlarda da aynen şimdi olduğu gibi MIT, Harvard, Boston Üniversitesi, Tufts, Lesley College gibi ünlü okulların olduğu ve Amerikanın en entellektüel akademisyenlerinin oturduğu bir şehirdi.


THE CAMBRIDGE LADIES WHO LIVE IN FURNISHED SOULS
by E. E. Cummings

the Cambridge ladies who live in furnished souls
are unbeautiful and have comfortable minds
(also, with the church's protestant blessings
daughters, unscented shapeless spirited)
they believe in Christ and Longfellow, both dead,
are invariably interested in so many things—
at the present writing one still finds
delighted fingers knitting for the is it Poles?
perhaps. While permanent faces coyly bandy
scandal of Mrs. N and Professor D
.... the Cambridge ladies do not care, above
Cambridge if sometimes in its box of
sky lavender and cornerless, the
moon rattles like a fragment of angry candy

Gönderen: Vehbi 07 10 2006 - 17:00

CEVİZ
Galway Kinnell (1927- )

Sahil Otoritesi Terminalinden gelen delikli
yolun üzerinde Newark Hava Alanı otobüsü
göğsünü içeri ve dışarı iter ski engellerinden atlar gibi.
Benim gördüğüm kadarıyla, bu çeşit hareket
bir otobüste otururken sık sık artırır
penis büyüklüğünü. Öyle yapar şimdi.
Karışık bir işaret. Bazı operalarda
seks için olan arzu ve ölümün çekiciliği
varmış gibi gözükür tam önce ya da tam sonra
biribirinden fakat arada sırada aynı zamanda.

Düşünün prostatın aşk hayatını.
Sevişme sırasında bu gudde, olan,
doktorların dediğine göre, bir ceviz büyüklüğünde,
ve çok az zevk lifleri var olan içinde
fakat çok fazla sayıda acıya duyarlı olan lifler, gönderir
acı duygularını gittikçe büyüyen şiddetle,
en sonunda, cevizimiz artık dayanamayacağı zaman,
oluk açılır ve bel fırlar dışarıya ve verir
titreyen ferahlamayı ya da kendinden geçirici mutluluğu, seçerseniz hangisini.

Tırmanırken Pulaski Hava Yoluna hatalı bir
havalı süspansiyon üzerinde, otobüs güçlükle solur
ve üfler ve at binicisini sırtından atar gibi bir ritim geliştirir
benim neye benzediğine hayal etmeme izin veren otobüslerle sik-
işmenin. Dakikalar sonra
kendimi bulurum düşünürken otobüsün hareket ettiğini
Nuh tufanından önce var olan bir memeli gibi
dürtülen mezarına ilkönce
tamamiyle ikna edilmeden vaktinin sona erdiğine.
Açıkça haber verilmiş olmasa bile, penis
içgüdüsel olarak aygılar bu fikir dönüşünü, ve büzülür.

Çeviren: Vehbi Taşar

American Şiir Eleştiri Dergisi, En Son Sayı, Eylül/Ekim 2006 Cilt. 35/No. 5

http://www.aprweb.org/issues/current/


WALNUT
Galway Kinnell

On the pot-holed road from the Port
Authority Terminal the Newark Airport bus
sighs up and down as if moguling.
In my experience, motion of this kind
while sitting in a bus often increases
the size of the penis. It does so now.
A mixed sign. In certain operas
the desire for sex and the allure of death
seem to be present just before or just after
each other but occasionally simultaneously.

Consider the love life of the prostate.
During love-making this gland, which is,
as doctors like to say, the size of a walnut,
and has very few pleasure fibers in it
but a great many for pain, transmits
the sensation of pain with growing intensity,
until at last, when our walnut can no longer bear it,
the duct opens and semen bursts out and gives
shuddering relief or ecstatic joy, as you like.

Climbing the Pulaski Skyway on a faulty
pneumatic suspension, the bus gasps
and blows and develops a bucking rhythm
that lets me imagine what the fuck-
ing of buses could be like. Minutes later
I find myself thinking the bus moves
like an antediluvian mammal
being shoved to its grave without first
having been fully persuaded its time is up.
Though not kept informed explicitly, the penis
instinctively senses this turn of thought, and shrinks.


American Poetry Review, current issue, Sept/Oct 2006 Vol. 35/No. 5

Gönderen: Vehbi 10 10 2006 - 13:24

YÜKSEK UÇUŞ
John Gillespie Magee (1922-1941)

Ah, asık suratlı sınırlarını geçip gittim yeryüzünün
Ve kahkahayla gümüşlenen kanatlar üzerinde göklerde dansettim.
Tırmandım güneşe doğru ve takla atan sevincine katıldım
Güneşle-yarılan bulutların ve yüzlerce şeyler yaptım
Rüyasını görmediğin senin—tekerleklenmenin ve süzülmenin ve sallanmanın
Yüksekte aydınlatılmış sessizlikte günışığıyla. Orada asılı havada
Bağıran güzgârın peşinden koştum yanısıra ve salladım
Arzulu teknemi ayaksız koridorları içinden havanın.
Yukarıda, yukarıda ve uzun, delirten yakıcı mavinin
Kolay zarafetle üzerine çıktım rüzgâra açık yüksekliklerin
Ne tarla kuşu ne de kartal bile uçmuştu orada,
Ve ayağımı basarken sessizce kalkan akılla
Yüksek, izinsiz girilmeyen uzayın kutsallığına
Elimi uzattım ve yüzüne dokundum Tanrının.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Amerikan havacısı John Magee İkinci Dünya Savaşı sırasında Hava Kuvvetlerine girerek pilotluk yapmış ve gene bu savaş sırasında geçen bir hava çarpışmasında uçarken 11 Aralık 1941 günü hayatını kaybetmiştir.


HIGH FLIGHT
by John Gillespie Magee

Oh, I have slipped the surly bonds of earth
And danced the skies on laughter-silvered wings.
Sunward I've climbed and joined the tumbling mirth
Of sun-split clouds and done a hundred things
You have not dreamed of--wheeled and soared and swung
High in the sunlit silence. Hov'ring there
I've chased the shouting wind along and flung
My eager craft through footless halls of air.
Up, up the long, delirious burning blue
I've topped the windswept heights with easy grace
Where never lark or even eagle flew,
And while with silent lifting mind I've trod
The high, untrespassed sanctity of space
Put out my hand and touched the face of God.

Gönderen: Vehbi 11 10 2006 - 02:51

BÜYÜKBABAMIN SAATİ
Henry C. Work (1832-1884)

Büyük babamın saati
Raf için çok büyüktü
Doksan yıl yerde durdu o nedenle
Yarıdan fazla uzundu ihtiyar adamın kendisinden
Olmasa bile ağırlığı ondan bir kuruş daha çok

Satın alındı sabahında
Onun doğduğu günün
Ve zevki ve gururuydu onun herzaman
Fakat birdenbire durdu
Asla çalışmamak üzere tekrar
İhtiyar--Adam öldüğü---zaman

Doksan sene uyuklamadan
Tik Tak Tik Tak
Ömrünün saniyelerini sayarak
Tik Tak Tik Tak
Fakat birdenbire durdu
Asla çalışmamak üzere tekrar
İhtiyar--Adam öldüğü---zaman

Gözetledi sarkacı sallanırken geriye ve ileriye doğru
Bir çok saatler geçirmişti bir çocuk olarak
Ve çocuklukta ve erkeklikte
Bilirmiş gibi gözüktü saat
Ve kederini ve sevincini paylaştı onun

Çünkü on-ikiyi çaldı
Kapıdan içeri girdiği zaman
Çiçeği burnunda ve güzel bir gelinle
Fakat birdenbire durdu
Asla çalışmamak üzere tekrar
İhtiyar adam öldüğü zaman

Büyükbabam dedi çalışanların içinde ona
Bulmadı hiçbir yardımcı o kadar sadık
Çünkü zamanı mükemmel tuttu
Ve tek arzusu
Her haftanın bitiminde kurulmaktı

Ve yerinde durdu
Bir gülümsemeyle yüzünde onun
Ve elleri hiç sarkmadı yanına
Fakat birdenbire durdu
Asla çalışmamak üzere tekrar
İhtiyar adam öldüğü zaman

Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Amerikan İç Savaşı sırasında çok popüler olan bu şiir 1876 yılında yazılmıştır.

MY GRANDFATHER’S CLOCK
by Henry C. Work (1832-1884)

My grandfather's clock
was too large for the shelf
So it stood ninety years on the floor
It was taller by half than the old man himself
Though it weighed not a pennyweight more.

It was bought on the morn
Of the day that he was born
And was always his pleasure and pride
But it stopped short
Never to go again
When the Old-- Man—died

Ninety years without slumbering
Tick Tock Tick Tock
His life seconds numbering
Tick Tock Tick
But it stopped short
Never to go again
When the old-- man-- died.

He watched as its pendelum rocked to and fro
Many hours he had spent as a boy
And in childhood and manhood
The clock seemed to know
And to share both his grief and his joy

For it struck twenty-four
As he entered through the door
With a blooming and beautiful bride
But it stopped short
Never to go again
When the old man died

My Grandfather said that of those he could hire
Not a servant so faithful he found
For it kept perfect time
And its only desire
At the close of each week to be wound

And it kept in its place
With a smile upon its face
And its hands never hung by its side
But it stopped short
Never to go again
When the old man died

Gönderen: Vehbi 11 10 2006 - 08:59

BİLİME SONE
Edgar Allan Poe

Bilim! Eski Zamanın gerçek kızı sanatsın sen!
Bütün şeyleri değiştiren dikkatle bakan gözlerinle.
Ne diye avlanırsın böyle ozanın kalbinin üstünde,
Akbaba, kanatları cansız gerçekler olan?
O seni nasıl sevmeli? ya da nasıl akıllı addeder seni,
Onu bırakmayacak olanı gezintisinde
Define aramak için mücevherli göklerde,
Korkusuz bir kanatla süzülmüş olsa bile?
Sen Dayana’yı arabasından çekip çıkarmadın mı?
Ve Hamadırayadı ormandan kaçırmadın mı
Daha mutlu bir yıldızda bir barınak aramak için?
Neyed’ı koparmadın mı selinden,
Elfin’i yeşil çayırdan, ve benden
Yaz rüyâsını demirhindi ağacının altından?

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Poe’nun bilimin mitoloji ve ozanın kurduğu düşleri nasıl yok ettiğiyle hayıflandığı bu sone’ si, ozanın değer verdiği bazı kavramları bilimin gerçeklere ve ispata dayanan yaklaşımıyla onun elinden nasıl teker teker aldığını anlatıyor.

Diana (Dayana)- Orman ve av tanrıçası, bazen tek atlı bir arabayla hamile kadınlara çocuk doğurmaya yardıma giden.
Hamadryad (Hamadırayad)- Bir çeşit ağaç perisi, sadece perisi olduğu ağacın yaşadığı kadar bir ömrü olan.
Nyad (Neyed)- Derelerin, kaynakların ve çeşmelerin perisi.
Elfin (Elfin)- Peri ve cinlera ait olan.

SONNET--TO SCIENCE
by Edgar Allan Poe

Science! true daughter of Old Time thou art!
Who alterest all things with thy peering eyes.
Why preyest thou thus upon the poet's heart,
Vulture, whose wings are dull realities?
How should he love thee? or how deem thee wise,
Who wouldst not leave him in his wandering
To seek for treasure in the jewelled skies,
Albeit he soared with an undaunted wing?
Hast thou not dragged Diana from her car?
And driven the Hamadryad from the wood
To seek a shelter in some happier star?
Hast thou not torn the Naiad from her flood,
The Elfin from the green grass, and from me
The summer dream beneath the tamarind tree?


Gönderen: Vehbi 12 10 2006 - 21:58

BURUKLİN KÖPRÜSÜ
Hart Crane (1899-1932)

Onun dalgalanan dinlenişi kaç tane tanyerini soğutur
Martının kanatları dalacak ve dönecek eksenin üzerinde onun,
Dökerek beyaz halkalarını gümbürtünün, kurarak yükseklere
üzerinde zincirlenmiş körfez sularının Özgürlüğü —Sonra, bozulmamış eğilmeyle, gözlerimizi terkeden
Geçen yelkenler kadar hayalate benzeyen;
Şekillerin bazı sayfalarını bir yana koyan;
-- Asansörler düşürünceye kadar bizi günümüzden… Sinemaları, panaromik marifetleri düşünürüm
Kalabalıklarla bükülen bir takım manzaraya doğru yanıp sönen
Asla açıklanmayan, fakat acele tekrar ettirilen,
Önceden söylenerek başka gözlere üzerinde aynı perdenin; ve Sen, limanın karşısında, gümüş-adımlı
Sanki seni güneş adımlarmış gibi, yine de bırakmış
Bir takım hareketi asla harcanmamış olan uzun adımlarında senin,--
Senin özgürlüğün sende kalarak üstü örtülü olarak! Birtakım girişinden metronun, hücrenin ya da tavanarasının
Bir akıl hastası aceleyle gider korkuluklarına senin,
Yalpalayarak orada bir an için, haykıran gömleği balon yaparak,
Bir şaka düşer dili tutulan kervandan. Duvar’dan aşağı, kirişten caddeye ay
Sızar,
Bir testere-yarık-dişi gecenin asetileninin;
Bütün gece bulut-uçuşan maçunalar dönerler…
Senin kabloların nefes alır Kuzey Atlantiği kıpırdamadan. Ve anlaşılmaları güçtür cenneti kadar o Yahudilerin,
Senin ödülün … Çoşku dolu övgü armağan ettiğin
yazarının bilinmeyişini zaman yükseltemez:
Hayat dolu ceza ertelemesi ve bağışlama gösterirsin sen. Ey harp ve mihrabı, eriyip birbirine karışan öfkenin,
(Zahmet çekmek tek başına nasıl ayarlayabilirdi senin koro yapan tellerini!)
Mükemmel kapı eşiği peygamberin güvencesinin,
Paryanın duasının, ve sevgilinin ağlamasının, -- Tekrar trafik ışıkları sıyırıp geçen senin hızlı kesirsiz şiveni, lekesiz iç çekişleri yıldızların,
patikanı boncuklarla süsleyen—yoğunlaştır ölümsüzlüğü:
Ve gördük biz gecenin kollarında kalktığını senin. Rıhtımların yanında gölgenin altında bekledim;
Senin gölgen yalnızca karanlıkta berraktır.
Şehrin ateşli paketleri hep çözüldüler,
Zaman suyla kaplar demirden bir yılı şimdiden... Ey Uykusuz olan altındaki nehir gibi,
Kemerleyerek denizi, bozkırın rüyâ gören çimen parçası,
En aşağıda olan bize süpür ileride bir gün, alçal
Ve ödünç ver Tanrıya bir efsanesini kavislenmenin.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 1930 da yazılan bu klasik Amerikan şiiri Brooklyn Köprüsünü medeniyetin nasıl geliştiğinin gizemli bir birleştirici sembolü olarak işliyor. Bu şiiri yazdıktan iki yıl sonra Hart Crane kendi kısa süren hayatına son vermiştir.


TO BROOKLYN BRIDGE
by Hart Crane

How many dawns, chill from his rippling rest
The seagull's wings shall dip and pivot him,
Shedding white rings of tumult, building high
Over the chained bay waters Liberty— Then, with inviolate curve, forsake our eyes
As apparitional as sails that cross
Some page of figures to be filed away;
—Till elevators drop us from our day ... I think of cinemas, panoramic sleights
With multitudes bent toward some flashing scene
Never disclosed, but hastened to again,
Foretold to other eyes on the same screen; And Thee, across the harbor, silver-paced
As though the sun took step of thee, yet left
Some motion ever unspent in thy stride,—
Implicitly thy freedom staying thee! Out of some subway scuttle, cell or loft
A bedlamite speeds to thy parapets,
Tilting there momently, shrill shirt ballooning,
A jest falls from the speechless caravan. Down Wall, from girder into street noon leaks,
A rip-tooth of the sky's acetylene;
All afternoon the cloud-flown derricks turn ...
Thy cables breathe the North Atlantic still. And obscure as that heaven of the Jews,
Thy guerdon ... Accolade thou dost bestow
Of anonymity time cannot raise:
Vibrant reprieve and pardon thou dost show. O harp and altar, of the fury fused,
(How could mere toil align thy choiring strings!)
Terrific threshold of the prophet's pledge,
Prayer of pariah, and the lover's cry,— Again the traffic lights that skim thy swift
Unfractioned idiom, immaculate sigh of stars,
Beading thy path—condense eternity:
And we have seen night lifted in thine arms. Under thy shadow by the piers I waited;
Only in darkness is thy shadow clear.
The City's fiery parcels all undone,
Already snow submerges an iron year ... O Sleepless as the river under thee,
Vaulting the sea, the prairies' dreaming sod,
Unto us lowliest sometime sweep, descend
And of the curveship lend a myth to God.

Gönderen: Vehbi 12 10 2006 - 23:05

HELEN’E
Edgar Allan Poe

Helen, senin güzelliğin bana
Eski zamanların o yelkenli gemileri gibidir Naysiadan
Kokulu bir denizin üzerinde, tatlılıkla
Bitkin, yolculukla yorulmuş yolunu şaşıran yolcuyu taşıyan
Kendi doğduğu ülkesinin kıyısına.

Ümitsiz denizlerde uzun süredir alışan dolanmaya,
Senin sümbülden saçın, senin klasik hatların,
Senin Neyed havaların getirdiler beni vatana
Birzamanlar Yunanistan olan ihtişama
Ve görkeme bir zamanlar Roma olan.

Bak! senin parıldayan pencere-oyuğundan
Nasıl heykel-gibi gördüğümü seni ayakta duran,
Elinde lambayla akik taşından!
Ey, İnsan Ruhu, diyarlarından
Kutsal Toprağın olan!

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Neyed- derelerin, kaynakların ve çeşmelerin perisi


TO HELEN
by Edgar Allan Poe

Helen, thy beauty is to me
Like those Nicean barks of yore,
That gently, o'er a perfumed sea,
The weary, wayworn wanderer bore
To his own native shore.

On desperate seas long wont to roam,
Thy hyacinth hair, thy classic face,
Thy Naiad airs have brought me home
To the glory that was Greece
And the grandeur that was Rome.

Lo! in yon brilliant window-niche
How statue-like I see thee stand,
The agate lamp within thy hand!
Ah, Psyche, from the regions which
Are Holy Land!

Gönderen: Vehbi 13 10 2006 - 23:28

ATMOSFERE AİT ŞEYLER
Susan Hutton

Bazen geç vakit açık bir gecede çıkabilirsin o istasyonda Denver’den
ya da Boston’dan karanlıkta.

Bütün başkayerdeler değişirler burda, neyi hatırladığın
ne düşündüğünü değiştirdiği gibi.

Ne örümcek ne erik ne de çakıl taşı sahibi değildir onlara verdiğimiz isimlerin herhangi birinin.

Sicimini çeken bir uçurtma orda yukarda ne olduğunun bir duygusunu verir sana,
tercüme edilmiş bile olsa, ve bir sicimle.

Orada dışarıda, karanlıkta, gerçek şey.

Çeviren: Vehbi Taşar

ATMOSPHERICS
by Susan Hutton

Sometimes on a late clear night you can pull that station from Denver
or Boston out of the dark.

All the elsewheres alter here, as what you remember
changes what you think.

Not spider nor plum nor pebble possess any of the names we give them.

A kite tugging on its string gives you a sense of what's up there,
though it is translated, and by a string.

Out there, in the dark, the true thing.


Gönderen: Vehbi 16 10 2006 - 18:18

BİRİNİN KENDİSİNE ŞARKI SÖYLERİM
Walt Whitman

Birinin kendisine şarkı söylerim, basit ayrı bir insan için,
Gene de Demokratik sözcüğünü, Kitle-Halinde sözcüğünü söyleyen.

Fizyolojiye tepeden tırnağa şarkı söylerim,
Ne kendi başına fizyonomi ne de yalnız başına beyin İlham Perisine layık değildir, tamamlanmış Şekil çok daha değerlidir derim,
Dişiye Erkekle eşit şekilde şarkı söylerim.

Yaşama uçsuz bucaksız arzuda, çarpıntıda ve güçte şarkı söylerim,
Şen, ilâhi göklerin altında şekillenen en özgür hareket için,
Modern İnsana şarkı söylerim.

Çeviren: Vehbi Taşar

ONE'S-SELF I SING
by Walt Whitman

One’s-Self I sing, a simple separate person,
Yet utter the word Democratic, the word En-Masse.

Of physiology from top to toe I sing,
Not physiognomy alone nor brain alone is worthy for the Muse, I say the Form complete is worthier far,
The Female equally with the Male I sing.


Of Life immense in passion, pulse, and power,
Cheerful, for freest action form’d under the laws divine,
The Modern Man I sing.


Gönderen: Vehbi 23 10 2006 - 18:59

sevgilim
e.e.cummings (1894-1962)

sevgilim
saçın bir tek kraliyetidir
kralın karanlığın
orada alnında çiçeklerin bir kaçışı olduğu

başın çalışkan bir ormandır
uyuyan kuşlarla doldurulmuş
göğüslerin beyaz arıların kaynaşmalarıdır
vücudunun dalı üzerinde
senin vücudun Nisandır bana
koltukaltlarında yaklaştığı ilkbaharın

kalçaların boyunduruk koşulan beyaz atlardır kralların at arabalarına
darbeleridir onlar iyi bir ozanın
aralarında herzaman hoş bir şarkı olan

sevgilim
başın bir tabutudur
aklının soğuk mücevherinin
başındaki saç tek savaşçıdır
yenilmekten masum
omuzlarının üstündeki saçın bir ordudur
zaferle ve trampetlerle

bacakların ağaçlarıdır rüya görmenin
meyvesi ta kendisidir unutkanlığının
hayvanlar yedikten sonra büyüyen çayırın

dudakların Perslerin despot valileridir kıpkırmızı giyinen
öpüşlerinde kralların birleştirilmeleri olan
bileklerin
kutsaldır
kanının anahtarlarının bekçileri olan
ayak bileklerinin üzerinde ayakların çiçeklerdir vazolarda
gümüşten
güzelliğinde flütlerin ikilimleri yatar

gözlerinde ihaneti vardır
çanların kavranılan tütsünün içinden

Çeviren: Vehbi Taşar

my love
by e.e.cummings

my love
thy hair is one kingdom
the king whereof is darkness
thy forehead is a flight of flowers

thy head is a quick forest
filled with sleeping birds
thy breasts are swarms of white bees
upon the bough of thy body
thy body to me is April
in whose armpits is the approach of spring

thy thighs are white horses yoked to a chariot of kings
they are the striking of a good minstrel
between them is always a pleasant song

my love
thy head is a casket
of the cool jewel of thy mind
the hair of thy head is one warrior
innocent of defeat
thy hair upon thy shoulders is an army
with victory and with trumpets

thy legs are the trees of dreaming
whose fruit is the very eatage of forgetfulness

thy lips are satraps in scarlet
in whose kiss is the combining of kings
thy wrists
are holy
which are the keepers of the keys of thy blood
thy feet upon thy ankles are flowers in vases
of silver

in thy beauty is the dilemma of flutes

thy eyes are the betrayal
of bells comprehended through incense

Gönderen: Vehbi 29 10 2006 - 01:05

LUİZİANA’DA HEP-YEŞİL BİR MEŞE GÖRDÜM BÜYÜYEN
Walt Whitman

Luiziana’da hep-yeşil bir meşe gördüm büyüyen,
ayakta yapayalnız durdu ve yosun sarktı dallarından,
Hiçbir arkadaşı olmadan büyüdü orada keyifli koyu yeşil yapraklar sürerek,
Ve bakışı onun, kaba, boyun eğmez, azgın, kendimi düşündürdü bana,
Ama merak ettim nasıl sevinçli yapraklar sürebilirdi orada yalnız başına dikilerek
yakınında olmadan bir arkadaşı, bildiğimden ben yapamazdım,
Ve ince bir dal kopardım üstünde belirli bir sayıda yaprakla, ve onun etrafına dolanmış az bir yosunla,
Ve alıp götürdüm, ve görünür bir yere koydum odamda,
Artık gerek yoktur bana kendi yaşlı sevgili arkadaşlarımı hatırlatmaya,
(Çünkü sanırım onlardan başka az şey düşünürüm son zamanlarda,)
Gene de garip bir işaret gibi elimde kalır benim, erkeklere yakışan aşkı düşündürür bana;
Bütün bunlardan dolayı, ve hep-yeşil meşe parıldasa da orada Luiziana’da tek başına geniş düz bir alanda,
Sürerek ömrünün sevinçli yapraklarını yakında bir arkadaş ya da sevgili olmadan ömrü boyunca,
Çok iyi bilirim, ben yapamazdım.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Hep-yeşil Meşe (live-oak). ABD’nin güney eyaletlerinde ve kuzey Kaliforniya’da yetişen yapraklarını dökmeyen ve uzun yaşayan, heybetli bir meşe ağacı. Genellikle İspanyol Yosunu (Spanish moss) denilen açık gri renkli bir çeşit yosun sakal gibi ulu dallarından aşağıya sarkar.


I SAW IN LOUISIANA A LIVE-OAK GROWING
By Walt Whitman

I saw in Louisiana a live-oak growing,
All alone stood it and the moss hung down from the branches,
Without any companion it grew there uttering joyous leaves of dark green,
And its look, rude, unbending, lusty, made me think of myself,
But I wonder’d how it could utter joyous leaves standing alone there without its friend near, for I knew I could not,
And I broke off a twig with a certain number of leaves upon it, and twined around it a little moss,
And brought it away, and I have placed it in sight in my room,
It is not needed to remind me as of my own dear friends,
(For I believe lately I think of little else than of them,)
Yet it remains to me a curious token, it makes me think of manly love;
For all that, and though the live-oak glistens there in Louisiana solitary in a wide flat space,
Uttering joyous leaves all its life without a friend a lover near,
I know very well I could not.


Gönderen: Vehbi 02 11 2006 - 11:00

DURMAKSIZIN SALLANAN BEŞİKTEN DIŞARI
Walt Whitman (1819-1892)

Durmaksızın sallanan beşikten dışarı,
Alaycı-kuşun gırtlağından dışarı, müzikal mekik dokuma,
Dokuzuncu-ayın geceyarısından dışarı,
Kısır kumların ve ötedeki tarlaların üstünde, yatağını terkeden çocuğun yalnızbaşına gezindiği yerde, açıkbaşlı, çıplak ayaklı,
Yağdırılan ışık halkasından aşağı,
Sanki yaşıyorlarmış gibi dolaşan ve bükülen gölgelerin mistik oyunundan yukarı,
Topraktaki yabani gül ve böğürtlen yamalarının dışında,
Bana şarkı söylemiş olan kuşun hatıralarından,
Senin hatıralarından üzgün biraderim, işittiğim rahatsız kalkışlardan ve düşmelerden,
Geç-yükselen o sarı ayın altından ve sanki gözyaşlarıyla şişmiş gibi,
Orada siste o başlangıç notalarından hasretin ve sevginin,
Kalbimin hiç durmaksızın verdiği binlerce cevaptan,
Sayısız böylece uyandırılan sözcüklerden,
Herşeyden daha güçlü ve daha nefis olan dünyadan,
Şimdi gibi bir yerden başlarlar tekrar ziyaret etmeye sahneyi,
Bir kuş sürüsü gibi, cıvıldayan, yükselen, ya da başüstünden geçen,
Buraya doğru taşınan, hepsi benim gözümden kaçmadan önce, aceleyle,
Bir adam, ama küçük bir oğlan çocuğu bu gözyaşlarıyla gene,
Atarak kendimi kumların üzerine, göğüs gererek dalgalara,
Ben, acıların ve sevinçlerin şarkıcısı, buranın ve sonrasının birleştiricisi,
Bütün imaları alarak onları kullanmak için, fakat hızla sıçrayarak onların ötesine,
Söylerim geçmiş bir anının şarkısını.

Bir zamanlar Pomanok,
Zambak kokusu havadayken ve Beşinci-ayın çayırı büyüyorken,
Bu denizkıyısından yukarı bazı dikenli çalılarda,
İki tüylü ziyaretçi Alabama’dan, ikisi beraber,
Ve yuvaları onların, ve dört açık-yeşil yumurta, kahverengi benekli,
Ve hergün erkek kuş ileriye geriye hemen yakınında,
Ve hergün dişi-kuş yuvasında çömelmiş durumda, sessiz, parlak gözlerle,
Ve hergün ben, meraklı bir oğlan çocuk, hiçbirzaman çok yakın değil, asla onları rahatsız etmeyerek,
Dikkatli bir şekilde bakarak, içine çekerek, tercüme ederek.

Parla! parla! parla!
Aşağıya dök sıcaklığını, büyük güneş!
Biz tadını çıkarırken, biz ikimiz beraber.

İkisi beraber!
Eser rüzgârlar güneye, ya da eser rüzgârlar kuzeye,
Gün gelir beyaz, ya da gün gelir siyah,
Ev, ya da nehirler ve evden dağlar,
Şarkı söyleyerek bütün zaman, aldırmayarak zamana hiçbir zaman,
Biz ikimiz beraber dururken.

Aniden dişi-kuş,
Belki de öldürülmüş oluncaya kadar, kocasının haberi olmadan,
Bir öğle öncesi dişi kuş çömelmedi yuvasında,
Ne de geri döndü o öğleden sonra, ne de ondan sonrakinde,
Ne de tekrar gözüktü.

Ve o zamandan beridir denizin bütün yaz sesinde,
Ve dolunayın altında geceleyin daha sakin havada,
Üzerinde boğuk sesle kabaran denizin,
Ya da cıvıldayarak dikenli çalıdan dikenli çalıya gündüzleyin,
Zaman zaman gördüm, işittim erkek-kuşu geride kalmış olan,
Yalnız yaşayan ziyaretçiyi Alabama’dan.

Üfle! üfle! üfle!
Pomanok sahili boyunca deniz rüzgârları uçur havaya;
Beklerim ve beklerim sen bana karımı uçuruncaya kadar.

Evet, rüzgârlar pırıldadığı zaman,
Bütün gece boyunca yosunla taraklanmış bir kazığın çatalında,
Aşağıda neredeyse hafifçe vuran dalgaların arasında,
Oturdu yalnız şarkıcı şaşılacak halde gözyaşlarına neden olan.

Karısını çağırdı,
Anlamlar döktü dışarıya benim bildiğim bütün adamlardan.

Evet biraderim bildiğim,
Belki geri kalanları bilmezdi, fakat her notayı hazine gibi sakladım,
Bir kereden daha fazla bulanık bir şekilde plajdan aşağıya kayarak,
Sessiz, ayışınlarından kaçınarak, kendimi gölgelerle karıştırarak,
Kendi cinslerinin seslerinden ve görüntülerinden anlaşılmayan şekilleri, yankıları, şimdi hatırlayarak,
Beyaz kollar açık çatlayan dalgalarda yorulmadan atlıyarak,
Ben, çıplak ayakla, bir çocuk, rüzgâr saçımı sürükleyerek,
Dinledim uzun ve uzun.

Dinledim saklamak için, söylenen şarkıyı, şimdi notaları tercüme ederek,
Seni izleyerek biraderim.

Sakinleş! sakinleş/ sakinleş!
Birbirlerine yakın dalgasını onun arkadaki dalga yatıştırır,
Ve arkasında tekrar başka biri kucaklayan, yavaşça vuran, hepsi birbirine yakın,
Fakat aşkım beni yatıştırmaz, beni yatıştırmaz.

Alçakta asılıdır ay, geç yükseldi,
Geride kalıyor— Ah, sanırım ağır yüklüdür aşkla, aşkla.

Ah çılgın gibi iter deniz karanın üstüne,
Aşkla, aşkla.

Ah gece! görmezmiyim ben aşkımı cıvıldama sesi çıkaran o çatlayan dalgaların arasında?
Nedir o küçük siyah şey orada gördüğüm beyazın içinde?

Bağır! bağır! bağır!
Aşkım! bağırıyorum ben sana.

Yüksek ve açık ben sesimi atıyorum dalgaların üstüne,
Kesinlikle bilmelisin kim buradadır, burada,
Aşkım, bilmelisin benim kim olduğumu.

Alçakta asılı duran ay!
Nedir o koyu renkli nokta senin kahverengi sarında?
Ah şeklidir o, şeklidir o benim karımın!
Ey ay onu benden uzak tutma daha fazla.

Kara parçası! kara parçası! ah kara parçası!
Ne tarafa dönsem, Ah sanırım karımı geri verebilirdin bana verseydin yalnızca,
Çünkü ben nereye baksam eminin onun bulanık şeklini görürüm.

Ah yükselen yıldızlar!
Belki de benim bu kadar çok istediğim yükselecek, yükselecek bir kısmınızla.

Ah gırtlak, Ah titreyen gırtlak!
Ses daha açık atmosferin içinden!
Delip geçer ağaçları, yeryüzünü,
Biryerlerde dinleyen yakalamak için sen olmalısın benim istediğim.

Sarsılın neşeli şarkıların koroları!
Tak başına burada, gece koroları!
Yalnız aşkın koroları! Ölümün koroları!
O geç kalmış, sarı, solan ayın altındaki korolar!
Ah o ayın altındaki, o neredeyse denizin içine sarkıp düşen!
Ah kayıtsız umudunu kesmiş korolar.

Fakat yumuşak! bat alçağa!
Yumuşak! izin ver yalnız mırıldanayım,
Ve bir an beklermisin sen boğuk-sesli deniz,
Çünkü inanırım karımın bana biryerden cevap verdiğini işittim,
O kadar zayıf, sessiz durmalıyım, sessiz olmalıyım duymak için,
Fakat tam manasıyla sessiz değil, çünkü o halde belki bana hemen gelmeyebilir.

Buraya doğru aşkım!
İşte ben buradayım! burada!
Bu tam devam ettirilen notayla ben kendimi ilan ediyorum sana,
Bu nazikçe çağırma sevgilim, senin için.

Tuzağa düşme başka yerde,
O rüzgârın ıslığıdır, benim sesim değil,
O çırpıntısıdır, püskürtülen suyun çırpıntısı,
Onlar gölgeleridir yaprakların.

Ah karanlık! Ah boşuna!
Ah ben çok hastayım ve kederliyim.

Ah kahverengi çember gökyüzünde ayın yanında, denizin üstüne sarkan!
Ah denizdeki dertli yansıma!
Ah gırtlak! Ah zonklayan kalp!
Ve ben şarkı söyleyerek, boşuna, boşuna bütün gece.

Ah geçmiş! Ah mutlu hayat! Ah sevinç şarkıları!
Havada, ormanda, üstünde tarlaların,
Sevildi! sevildi! sevildi! sevildi!
Fakat karım yok artık, artık yok benimle!
Biz ikimiz artık değiliz birlikte.

Arya batıyor,
Başka herşey devam ediyor, yıldızlar parlayarak,
Rüzgârlar esiyor, kuşların notaları yankılamaya devam ederek,
Öfkeli inleyişlerle hiddetli yaşlı anne durmaksızın inliyerek,
Kumlarında Pomanok’un gri sahilinin ve hışırdayarak,
Sarı yarım-ay büyüdü, bel vererek, sarkarak, denizin yüzüne neredeyse deyerek,
Oğlan çocuk kendinden geçmiş, çıplak ayaklarıyla dalgalarda, saçıyla atmosferde vakit öldürürerek,
Kalpteki aşk uzun kapatılmış, şimdi serbest bırakılmış, şimdi en sonunda kargaşalı bir şekilde patlayarak,
Arya’nın anlamı, kulaklar, ruh, hızla koyarak,
Garip gözyaşlarını yanaklardan aşağı süzülerek,
Karşılıklı konuşma orada, üçlü, herbirisi söyleyerek,
Alçak ses tonu, hiddetli yaşlı anne durmaksızın ağlayarak,
Çocuğun ruhunun sorularına asık yüzle tempo tutarak, bir kısım boğulmuş gizemle ıslıklayarak,
Başlangıcında olan ozana.

Şeytan ya da kuş (dedi çocuğun ruhu,)
Eşinmidir gerçekten şarkı söylediğin senin? yoksa o gerçekte benmiyim?
Çünkü ben, bir çocuk olmuş olan, dilimin kullanılımı uykuya yatarak, şimdi işittim seni,
Şimdi bir anda biliyorum benim ne olduğumu, ben uyanığım,
Ve şimdi bile bin tane şarkıcıyım, bin tane şarkıyım, daha berrak, daha yüksek ve daha kederli seninkisinden,
İçimde bin tane çağıldayan yankı hayata başladı, hiçbir zaman ölmeyecek.

Ah sen yalnız şarkıcı, kendi başına şarkı söyleyen, beni perdede göstererek,
Ah yalnızbaşına dinleyerek ben, artık asla ara vermeyeceğim seni ebedileştirmekten,
Asla kaçmayacağım artık, asla yok artık yankılaşımlar,
Tatmin edilmeyen aşkın ağlamaları benden asla eksik olmayacak artık,
Asla bırakmayacak beni tekrar orada olmaya o geceden önce olduğum barış dolu çocuk,
Yanında denizin altında sarı ve eğilen ayın,
Oradaki haberci ateşi ve içerdeki tatlı cehennemi harekete geçirdi,
Bilinmeyen gereksinimi, benim kaderimi.

Ah ver iplik yumağını bana! (orada bir yerde gecede hırsız gibi gizlenir,)
Bu kadar çok şeyim olacaksa, izin ver daha çok olsun!

Bir dünya o halde, (çünkü onu keşfedeceğim,)
En son dünya, hepsinden daha üstün,
Kurnaz, eğlendirici taklit— bu nedir?— dinlerim;
Sizler mi fısıldıyorsunuz onu, ve her zaman fısıldarmıydınız, sizler denizin dalgaları?
Sıvı kenarlarınızdan ve ıslak kumlarınızdanmıdır sizlerin?

Cevap vererek nereye, deniz,
Geciktirmeyerek, acele etmeyerek,
Fısıldadı bana gecenin içinden, ve çok açık ve net bir şekilde gün ağarmadan evvel,

Peltek peltek söyledi bana düşük ve nefis sözü ölüş,
Ve tekrar ölüş, ölüş, ölüş, ölüş,
Islık sesi çıkararak kulağa hoş gelen, ne kuşunkine benzeyen ne de benim ayaklandırılan çocuk kalbiminkine,
Fakat ilerleyerek yakına sanki özel olarak benim için ayaklarımda hışırdayarak,
Oradan muntazaman kulaklarıma sürünerek ve benim her yerimi yumuşakça yıkayarak,

Unutamamış olduğum,
Fakat erit şarkısını benim gölgeli şeytanımın ve biraderimin,
Bana ay ışığında şarkı söylemiş olan Pomanok’un gri sahilinde,
Binlerce karşılık veren şarkılarla rastgele,
Kendi şarkılarım uyandılar benim o saatten,
Ve onlarla birlikte anahtarı, dalgalardan yükselen sesin,
Sözü en tatlı şarkının ve bütün şarkıların,
O güçlü ve lezzetli sözcük, ayaklarıma sürünen,
( Ya da birkaç iki büklüm olmuş kocakarı gibi beşiği sallayan, tatlı giysilerle sarılmış, bükülerek yana,)
Denizin fısıldadığı bana.

Çeviren: Vehbi Taşar, 1 Kasım, 2006, Tampa, Florida

Not: Pomanok (Paumanok) Kuzey Amerikanın yerli halkının Avrupalılar bu kıtaya yerleşmeden önce şimdiki NewYork şehrindeki Long Island (Uzun Ada) bölgesine verdikleri isimdir. Walt Whitman’ın benim en sevdiğim şiiri olan yukardaki şiirin orijinalinde erkek kuşun söylediği sözler italik harflerle yazılmıştı. Bunlar internete nakledilirken kaybolacaklar. Fakat isteyen olursa word dosyasını gönderebilirim
Saygılarımla,

Vehbi Taşar

OUT OF THE CRADLE ENDLESSLY ROCKING
By Walt Whitman

Out of the cradle endlessly rocking,
Out of the mocking-bird’s throat, the musical shuttle,
Out of the Ninth-month midnight,
Over the sterile sands and the fields beyond, where the child leaving his bed wander’d alone, bareheaded, barefoot,
Down from the shower’d halo,
Up from the mystic play of shadows twining and twisting as if they were alive,
Out from the patches of briers and blackberries,
From the memories of the bird that chanted to me,
From your memories sad brother, from the fitful risings and fallings I heard,
From under that yellow half-moon late-risen and swollen as if with tears,
From those beginning notes of yearning and love there in the mist,
From the thousand responses of my heart never to cease,
From the myriad thence-arous’d words,
From the word stronger and more delicious than any,
From such as now they start the scene revisiting,
As a flock, twittering, rising, or overhead passing,
Borne hither, ere all eludes me, hurriedly,
A man, yet by these tears a little boy again,
Throwing myself on the sand, confronting the waves,
I, chanter of pains and joys, uniter of here and hereafter,
Taking all hints to use them, but swiftly leaping beyond them,
A reminiscence sing.

Once Paumanok,
When the lilac-scent was in the air and Fifth-month grass was growing,
Up this seashore in some briers,
Two feather’d guests from Alabama, two together,
And their nest, and four light-green eggs spotted with brown,
And every day the he-bird to and fro near at hand,
And every day the she-bird crouch’d on her nest, silent, with bright eyes,
And every day I, a curious boy, never too close, never disturbing them,
Cautiously peering, absorbing, translating.

Shine! shine! shine!
Pour down your warmth, great sun!
While we bask, we two together.

Two together!
Winds blow south, or winds blow north,
Day come white, or night come black,
Home, or rivers and mountains from home,
Singing all time, minding no time,
While we two keep together.

Till of a sudden,
May-be kill’d, unknown to her mate,
One forenoon the she-bird crouch’d not on the nest,
Nor return’d that afternoon, nor the next,
Nor ever appear’d again.

And thenceforward all summer in the sound of the sea,
And at night under the full of the moon in calmer weather,
Over the hoarse surging of the sea,
Or flitting from brier to brier by day,
I saw, I heard at intervals the remaining one, the he-bird,
The solitary guest from Alabama.

Blow! blow! blow!
Blow up sea-winds along Paumanok’s shore;
I wait and I wait till you blow my mate to me.

Yes, when the stars glisten’d,
All night long on the prong of a moss-scallop’d stake,
Down almost amid the slapping waves,
Sat the lone singer wonderful causing tears.

He call’d on his mate,
He pour’d forth the meanings which I of all men know.

Yes my brother I know,
The rest might not, but I have treasur’d every note,
For more than once dimly down to the beach gliding,
Silent, avoiding the moonbeams, blending myself with the shadows,
Recalling now the obscure shapes, the echoes, the sounds and sights after their sorts,
The white arms out in the breakers tirelessly tossing,
I, with bare feet, a child, the wind wafting my hair,
Listen’d long and long.

Listen’d to keep, to sing, now translating the notes,
Following you my brother.

Soothe! soothe! soothe!
Close on its wave soothes the wave behind,
And again another behind embracing and lapping, every one close,
But my love soothes not me, not me.

Low hangs the moon, it rose late,
It is lagging—O I think it is heavy with love, with love.

O madly the sea pushes upon the land,
With love, with love.

O night! do I not see my love fluttering out among the breakers?
What is that little black thing I see there in the white?

Loud! loud! loud!
Loud I call to you, my love!

High and clear I shoot my voice over the waves,
Surely you must know who is here, is here,
You must know who I am, my love.

Low-hanging moon!
What is that dusky spot in your brown yellow?
O it is the shape, the shape of my mate!
O moon do not keep her from me any longer.

Land! land! O land!
Whichever way I turn, O I think you could give me my mate back again if you only would,
For I am almost sure I see her dimly whichever way I look.

O rising stars!
Perhaps the one I want so much will rise, will rise with some of you.

O throat! O trembling throat!
Sound clearer through the atmosphere!
Pierce the woods, the earth,
Somewhere listening to catch you must be the one I want.

Shake out carols!
Solitary here, the night’s carols!
Carols of lonesome love! death’s carols!
Carols under that lagging, yellow, waning moon!
O under that moon where she droops almost down into the sea!
O reckless despairing carols.

But soft! sink low!
Soft! let me just murmur,
And do you wait a moment you husky-nois’d sea,
For somewhere I believe I heard my mate responding to me,
So faint, I must be still, be still to listen,
But not altogether still, for then she might not come immediately to me.

Hither my love!
Here I am! here!
With this just-sustain’d note I announce myself to you,
This gentle call is for you my love, for you.

Do not be decoy’d elsewhere,
That is the whistle of the wind, it is not my voice,
That is the fluttering, the fluttering of the spray,
Those are the shadows of leaves.

O darkness! O in vain!
O I am very sick and sorrowful.

O brown halo in the sky near the moon, drooping upon the sea!
O troubled reflection in the sea!
O throat! O throbbing heart!
And I singing uselessly, uselessly all the night.

O past! O happy life! O songs of joy!
In the air, in the woods, over fields,
Loved! loved! loved! loved! loved!
But my mate no more, no more with me!
We two together no more.

The aria sinking,
All else continuing, the stars shining,
The winds blowing, the notes of the bird continuous echoing,
With angry moans the fierce old mother incessantly moaning,
On the sands of Paumanok’s shore gray and rustling,
The yellow half-moon enlarged, sagging down, drooping, the face of the sea almost touching,
The boy ecstatic, with his bare feet the waves, with his hair the atmosphere dallying,
The love in the heart long pent, now loose, now at last tumultuously bursting,
The aria’s meaning, the ears, the soul, swiftly depositing,
The strange tears down the cheeks coursing,
The colloquy there, the trio, each uttering,
The undertone, the savage old mother incessantly crying,
To the boy’s soul’s questions sullenly timing, some drown’d secret hissing,
To the outsetting bard.

Demon or bird! (said the boy’s soul,)
Is it indeed toward your mate you sing? or is it really to me?
For I, that was a child, my tongue’s use sleeping, now I have heard you,
Now in a moment I know what I am for, I awake,
And already a thousand singers, a thousand songs, clearer, louder and more sorrowful than yours,
A thousand warbling echoes have started to life within me, never to die.

O you singer solitary, singing by yourself, projecting me,
O solitary me listening, never more shall I cease perpetuating you,
Never more shall I escape, never more the reverberations,
Never more the cries of unsatisfied love be absent from me,
Never again leave me to be the peaceful child I was before what there in the night,
By the sea under the yellow and sagging moon,
The messenger there arous’d, the fire, the sweet hell within,
The unknown want, the destiny of me.

O give me the clew! (it lurks in the night here somewhere,)
O if I am to have so much, let me have more!

A word then, (for I will conquer it,)
The word final, superior to all,
Subtle, sent up—what is it?—I listen;
Are you whispering it, and have been all the time, you sea-waves?
Is that it from your liquid rims and wet sands?

Whereto answering, the sea,
Delaying not, hurrying not,
Whisper’d me through the night, and very plainly before day-break,

Lisp’d to me the low and delicious word death,
And again death, death, death, death,
Hissing melodious, neither like the bird nor like my arous’d child’s heart,
But edging near as privately for me rustling at my feet,
Creeping thence steadily up to my ears and laving me softly all over,
Death, death, death, death, death.

Which I do not forget,
But fuse the song of my dusky demon and brother,
That he sang to me in the moonlight on Paumanok’s gray beach,
With the thousand responsive songs at random,
My own songs awaked from that hour,
And with them the key, the word up from the waves,
The word of the sweetest song and all songs,
That strong and delicious word which, creeping to my feet,
(Or like some old crone rocking the cradle, swathed in sweet garments, bending aside,)
The sea whisper’d me.


Gönderen: Vehbi 06 11 2006 - 04:55

ÇİÇEKLERDEN ÖBEK
Robert Frost (1874-1963)


Otları düzeltmeye gttim bir keresinde birinden sonra
Onları güneşten önce çiyde biçmiş olan.

Çiy gitmişti onun bıçağını o kadar keskinleştirmiş olan
Ben gelmeden önce düzleştirilen manzarayı görmek için.

Onu arkasında aradım bir ağaçlar adasının;
Duymaya çalıştım meltemde bileğitaşını onun.

Fakat o kendi yoluna gimişti, ve otlar biçilmişti bütün,
Ve ben olmalıyım, onun olmuş olduğu gibi,--yapayalnız,

‘Herkesin olduğu gibi,’ dedim kalbimin içinden,
‘İster birlikte çalışsınlar ister ayrı ayrı’

Fakat ben bunu derken, orada hızla geçti yanımdan,
Gürültüsüz kanatla şaşkın bir kelebek,

Gecenin üstünde soluklaşan anılarla araştıran
Geçen günün keyfinden kalmış dinlenecek bir çiçek.

Ve bir kez çizgiledim uçuşunu giden dönerek ve dönerek
Sanki birkaç çiçek orada yerde yatarmış gibi kuruyarak.

Ve ondan sonra uçtu gözün görebildiği kadar uzak,
Ve sonra geri geldi bana üzerinde titrek kanadın.

Sorular düşündüm cevabı olmayan,
ve dönecektim otu havaya savurmak için kurusun diye;

Fakat o ilkönce döndü, ve gözüme önderlik etti bakmak için
Yüksek bir öbeğe çiçeklerden yanıbaşında çayın,

Sıçrayan bir diline çiçek açmış çiçeklerin tırpanın esirgediği
Sazlık bir çayın yanında tırpanın çıplak hale getirdiği.

Yerimi terkettim isimleriyle bilmek için onları,
Geldiğim zaman anlayarak onların kelebek otu olduklarını.

Çiyde ot biçen adam onları böyle sevmişti,
Büyüsünler diye bırakarak onları, bizim için değil,

Ne de bizim tek düşüncemizi bile ona çekmek için.
Fakat katıksız sabah hoşnutluğundan dolayı ağzına kadar dolan.

Kelebek ve ben yakmıştık üzerinde,
Buna rağmen, şafaktan gelen özel bir haberi,

Benim etraftaki uyanan kuşları duymama neden olan,
Ve işitmeme onun uzun tırpanını yere fısıldayan,

Ve hissetmeme bir ruhu benim kendiminkine akraba olan;
Öyle ki bundan böyle ben artık yalnız çalışmadım;

Fakat onunla mutlu, onun yardımcısı gibi çalıştım,
Ve yorulduğumda, gölgeyi onunla araştırdım;

Ve rüya görerek, sanki o, kardeşçe tutturulan konuşmaymış gibi
Ümit etmemiş olduğum biriyle düşüncelerine erişmeyi.

‘İnsanlar beraber çalışırlar,’ dedim kalpten ona,
İster birlikte çalışsınlar, ister ayrı ayrı.’


Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Robert Frost’un ömrünün büyük bır kısmını geçirdiği Amerikanın kuzeydoğusu olan New England’da yetişen Kelebek Otu’nun (Asclepias tuberosa) keşke size bir resmini gösterebilseydim. Yerden yarım metre kadar büyüyen bu parlak portakal ya da kırmızı renkli çiçek öbekleri yalnız açık tarlalarda ilkbaharda büyürler ve gerçekten kimsenin kesmeye kıyamayacağı kadar güzeldirler. Bu şiirin başka bir anısı da Aralık 1999’da Palo Alto’daki Compaq Bilgisayar Şirketindeki işimden ayrıldığım zaman beraber çalıştığım benim çiçeklere olan sevgimi bilen 25 kadar arkadaş bana büyük bir çiçek ansiklopedisi almışlardı. Onlardan ayrılırken bütün departmana yazdığım mektubun en sonuna Robert Frost’un son iki mısrasını eklemiştim bu şiirden.

‘İnsanlar beraber çalışırlar,’ dedim kalpten ona,
İster birlikte çalışsınlar, ister ayrı ayrı.’

Ve Compaq’den ayrılış nedenim 25 senedir çalıştığım bir New England şirketi olan Digital Equipment Şirketininin Compaq'e satılmış olmasıydı.


THE TUFT OF FLOWERS
By Robert Frost


I went to turn the grass once after one
Who mowed it in the dew before the sun.

The dew was gone that made his blade so keen
Before I came to view the levelled scene.

I looked for him behind an isle of trees;
I listened for his whetstone on the breeze.

But he had gone his way, the grass all mown,
And I must be, as he had been,--alone,

`As all must be,' I said within my heart,
`Whether they work together or apart.'

But as I said it, swift there passed me by
On noiseless wing a 'wildered butterfly,

Seeking with memories grown dim o'er night
Some resting flower of yesterday's delight.

And once I marked his flight go round and round,
As where some flower lay withering on the ground.

And then he flew as far as eye could see,
And then on tremulous wing came back to me.

I thought of questions that have no reply,
And would have turned to toss the grass to dry;

But he turned first, and led my eye to look
At a tall tuft of flowers beside a brook,

A leaping tongue of bloom the scythe had spared
Beside a reedy brook the scythe had bared.

I left my place to know them by their name,
Finding them butterfly weed when I came.

The mower in the dew had loved them thus,
By leaving them to flourish, not for us,

Nor yet to draw one thought of ours to him.
But from sheer morning gladness at the brim.

The butterfly and I had lit upon,
Nevertheless, a message from the dawn,

That made me hear the wakening birds around,
And hear his long scythe whispering to the ground,

And feel a spirit kindred to my own;
So that henceforth I worked no more alone;

But glad with him, I worked as with his aid,
And weary, sought at noon with him the shade;

And dreaming, as it were, held brotherly speech
With one whose thought I had not hoped to reach.

`Men work together,' I told him from the heart,
`Whether they work together or apart.'

Gönderen: Vehbi 06 11 2006 - 23:20


DİKİLİP AĞLAMA MEZARIMDA BENİM
Mary Frye (1905-2004)

Dikilip ağlama mezarımda benim
Ben orda değilim; ben uyumam.
Binlerce rüzgârım esmekte olan,
Elmasım ben karda parıldayan.
Güneşim ben tahılın üstünde, olgunlaşan.
Hafif yağmuruyum sonbaharın.
Sessizliğinde uyandığın zaman sabahın
Hızla yukarı kaldıran acelesiyim
Çemberli uçuş içindeki sessiz kuşların.
Yumuşak yıldızlarım ben parlayan geceleyin.
Dikilip ağlama mezarımda benim,
Ben orda değilim; ben ölmedim.

Çeviren: Vehbi Taşar


DO NOT STAND AT MY GRAVE AND WEEP
By Mary Frye (1905-2004)

Do not stand at my grave and weep
I am not there; I do not sleep.
I am a thousand winds that blow,
I am the diamond glints on snow,
I am the sun on ripened grain,
I am the gentle autumn rain.
When you awaken in the morning's hush
I am the swift uplifting rush
Of quiet birds in circled flight.
I am the soft stars that shine at night.
Do not stand at my grave and cry,
I am not there; I did not die.



Gönderen: Vehbi 07 11 2006 - 17:53

KAYITSIZ ŞARTSIZ
Jennifer Welwood

Yalnızlık deneyinimine gönül vererek,
Farkına vardım her yerde bağlantıların;
Korkuma göğüs gererek,
İçimde yaşayan askerle tanıştım.

Kaybettiklerime açılarak
Hayal edilemeyecek armağanlar edindim;
Boşluğa teslim olarak
Sonu gelmeyecek doluşu buldum.

Ondan kaçtığım her koşul peşimden izler beni.
Hoş karşıladığım her koşul değiştirir biçimimi
Ve değiştirir kendisini
Işık saçan özüne onun, mücevher-gibi.

Önünde eğilirim onu böyle yapmış olanın,
Bu Temel Oyunu eliyle yapmış olanın;
Onu oynamak safkan sevinçtir,
Onu şereflendirmek gerçek ibadettir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Amerikalı psikoterapist Jennifer Welwood ünlü evlilik terapisti ve bu konuda birçok kitapları olan John Welwood’un karısıdır. Karı koca her ikisi de doğu ve batı kültürlerini bir araya getirmek için çalışmışlar ve hem Budistleri hem de Sufileri uzun senelerdir izlemişlerdir. Budistler tanrıya inanmadıkları için bu şiir daha ziyade Mevlâna' dan esinlenmiş olsa gerek diye düşünürüm.

UNCONDITIONAL
by Jennifer Welwood

Willing to experience aloneness,
I discover connection everywhere;
Turning to face my fear,
I meet the warrior who lives within;

Opening to my loss,
I am given unimaginable gifts;
Surrendering into emptiness,
I find fullness without end.

Each condition I flee from pursues me.
Each condition I welcome transforms me
And becomes itself transformed
Into its radiant jewel-like essence.

I bow to the one who has made it so,
Who has crafted this Master Game;
To play it is pure delight,
To honor it is true devotion.


Gönderen: Vehbi 11 11 2006 - 11:40

AŞK
Emily Dickinson (1830-1886)

O gereksinimine erişti adamın, bıraktı
Oyuncaklarını hayatının
Onurlu işini almak için
Kadının ve eş olmanın.

Eğer birşey olduysa yeni gününde özlediği onun
Büyüklükte, ya da huşuda,
Ya da ilk beklentide, ya da altında
Tükendi kullanımda.

Bahsedilmeden yattı, deniz gibi
İnci ve yosunu büyütür,
Fakat yalnız kocası tarafından bilinir
Oturdukları kulaçlar onların.

Çeviren: Vehbi Taşar

LOVE
By Emily Dickinson

SHE rose to his requirement, dropped
The playthings of her life
To take the honorable work
Of woman and of wife.

If aught she missed in her new day
Of amplitude, or awe,
Or first prospective, or the gold
In using wore away,

It lay unmentioned, as the sea
Develops pearl and weed,
But only to himself is known
The fathoms they abide’

Gönderen: Vehbi 12 11 2006 - 03:45

HUZUR
Emily Dickinson

Bir çok kereler huzurun geldiğini sandım,
Huzur çok uzaktayken;
Karayı görüşü gibi gemisi batmış adamların
Denizin ortasındayken,

Ve çırpındım daha tembelce, yine de kanıtlamak için,
Ne kadar umutsuz olsamda ben,
Varlığını kaç tane sahilin
Yatan limana gelmeden.

Çeviren: Vehbi Taşar


PEACE
Emily Dickinson

I MANY times thought peace had come,
When peace was far away;
As wrecked men deem they sight the land
At centre of the sea,

And struggle slacker, but to prove,
As hopelessly as I,
How many the fictitious shores
Before the harbor lie.

Gönderen: Vehbi 13 11 2006 - 06:14

ARI KORKMAZ BENDEN
Emily Dickinson

Arı korkmaz benden,
Tanırım Kelebeği;
Ağaçların sevimli insanları
İçtenlikle ağırlar beni.

Dereler daha yüksek sesle güler gelince ben,
Meltemler oynar daha deli.
Gözlerim benim, neden dolayı buğulanırsınız siz gümüş gibi?
Ne nedenle, Ah yaz günü?

Çeviren: Vehbi Taşar


THE BEE IS NOT AFRAID OF ME
By Emily Dickinson

The Bee is not afraid of me.
I know the Butterfly.
The pretty people in the Woods
Receive me cordially --

The Brooks laugh louder when I come --
The Breezes madder play;
Wherefore mine eye thy silver mists?
Wherefore, Oh Summer's Day?


Gönderen: Vehbi 17 11 2006 - 05:37

FARE EN KISA SÜRELİ KİRACIDIR.
Emily Dickinson

Fare en kısa süreli kiracıdır.
Kira ödemez,-
Yükümlülüğü reddeder,
Niyetlendiği düzenbazlılıklarla.

Kaçınarak aklımızdan
Gürültü etmeden ve tuzağa düşmeden,
Nefret zarar veremez
Bu kadar az konuşan bir düşmana.

Ne de emir
Engelleyebilir onu,
Yasalara uygun
Denge kadar.

Çeviren: Vehbi Taşar


THE RAT IS THE CONCISEST TENANT
By Emily Dickinson

The Rat is the concisest tenant.
He pays no Rent.
Repudiates the Obligation --
On Schemes intent

Balking our Wit
To sound or circumvent --
Hate cannot harm
A Foe so reticent --
Neither Decree prohibit him --
Lawful as Equilibrium.



Gönderen: Vehbi 17 11 2006 - 12:45

(İLK AĞAÇLA)
Emily Dickinson

Pembe, küçük ve dakik,
Aromatik, düşük,
Örtülü Nisanda,
Mayısta samimi,

Yosuna sevgili,
Tümseğin bildiği,
Kızılgerdanla başbaşa
Her bir insan ruhunda.

Çeviren: Vehbi Taşar


(WITH THE FIRST ARBUTUS)
By Emily Dickinson

Pink, small, and punctual,
Aromatic, low,
Covert in April,
Candid in May,

Dear to the moss,
Known by the moll,
Next to the robin
In every human soul.

Gönderen: Vehbi 18 11 2006 - 15:01

O KISA-- OLASI HEYECAN
Emily Dickinson

O kısa-- olası heyecan,
Herkesin yalnız bir kez yapabildiği,
Bir telaş o kadar şanlı şerefli
Sonucu hemen hemen olmayan,

Éclat’sıdır ölümün.
Ah sen bilinmeyen ün
Bir dilencinin bile kabul etmeyeceği,
Gücü olsaydı eğer reddetmeyi.

Çeviren: Vehbi Taşar

éclat: Üstün başarı, şöhret


THAT SHORT -- POTENTIAL STIR
By Emily Dickinson

That short -- potential stir
That each can make but once --
That Bustle so illustrious
'Tis almost Consequence --

Is the eclat of Death --
Oh, thou unknown Renown
That not a Beggar would accept
Had he the power to spurn --


Gönderen: Vehbi 22 11 2006 - 13:17

SESSİZLİĞİN BÜYÜK CADDELERİ YOL GÖSTERDİ UZAKLARA
Emily Dickinson

Sessizliğin büyük caddeleri yol gösterdi uzaklara
Duraklayan komşuluklara;
Uyarı yoktu burada, ne de aynı fikirde olmama,
Ne evren, ne yasalar.

Saatlere bakılırsa, sabah olmuştu, ve gece adına
Çanlar çaldı uzaklarda;
Fakat dönemin temeli yok olmuştu burada,
Çünkü soluğunu verdi devir.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Emily Dickinson’un bütün gece başında beklendikten sonra yatağında ölen yaşlı bir komşusunu anlattığı bu şiir muhtemelen ölümün ruh halini anlatan yazılmış en güzel kısa şiirlerden birisidir.

GREAT STREETS OF SILENCE LED AWAY
Emily Dickinson

Great Streets of silence led away
To Neighborhoods of Pause;
Here was no notice, no dissent,
No universe, no laws.

By clocks, 'twas morning, and for night
The bells at distance called;
But epoch had no basis here,
For period exhaled.

Gönderen: Vehbi 23 11 2006 - 17:08

EVLİLİK
Emily Dickinson

Kendimi ona verdim,
Kendisini aldım onun ücret için,
Heybetli anlaşmasını bir Ömrün
Onayladı bu durum.

Varlık hayal kırıklığı yaratabilirdi,
Kendim, daha fakir, kanıtıyım
Kuşkulandığından daha çok bu büyük alışverişi yapanın,
Hergün sahibi olmak bu sevginin.

Değerini düşürür görme gücünün;
Fakat, tüccar satın alıncaya kadar,
Baharat adalarında, hâla masal,
Güç farkedilen yükler yatar.

En azından karşılıklı alınan bir riskti,--
Bir haylisinin iki taraflı kazanç bulduğu;
Ömrün tatlı borçluluğu,-- borçlu olmak her gece vakti,
Borcunu ödeyememek, her öğle üstü.

Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Emily Dickinson hiçbir zaman evlenmedi.


MARRIAGE
By Emily Dickinson

I gave myself to him,
And took himself for pay.
The solemn contract of a life
Was ratified this way.

The wealth might disappoint,
Myself a poorer prove
Than this great purchaser suspect,
The daily own of Love

Depreciate the vision;
But, till the merchant buy,
Still fable, in the isles of spice,
The subtle cargoes lie.

At least, ‘t is mutual risk,--
Some found it mutual gain;
Sweet debt of Life, -- each night to owe,
Insolvent, every noon.






Gönderen: Vehbi 26 11 2006 - 03:43

CENNETE ULAŞMAK
Emily Dickinson

Kimisi sürdürür Kiliseye gitmeyi Pazarları--
Ben sürdürürüm Evde oturmayı—
Bir Pirinç Kuşu Koro Şefi—
Ve bir Meyve Bahçesi Kubbesi.

Kimisi sürdürür Beyaz Papaz Cübbesinde Pazarları—
Ben, yalnız takarım Kanatlarımı—
Ve çalmak yerine Kilisenin çanlarını
Bizim küçük Zangoçumuz söyler şarkıları.
Tanrı vaaz verir, ünlü bir Rahip gibidir—

Ve vaaz hiçbirzaman uzun değildir,
Bu şekilde, en sonunda Cennete ulaşmak yerine ben—
Gidiyorum, öteden beridir.

Çeviren: Vehbi Taşar


GETTING TO HEAVEN
Emily Dickinson

Some keep the Sabbath going to Church—
I keep it, staying at Home—
With a Bobolink for a Chorister—
And an Orchard, for a Dome.

Some keep the Sabbath in Surplice—
I, just wear my Wings—
And instead of tolling the bell, for Church,
Our little Sexton—sings.
God preaches, a noted Clergyman—

And the sermon is never long,
So instead of getting to Heaven, at last—
I’m going, all along.

Gönderen: Vehbi 30 11 2006 - 12:49

KADIN İŞİ
Maya Angelou (1928- )

Çocuklarım var bakılacak
Giysiler onarılacak
Yer silinecek
Yiyecek alınacak
Sonra tavuk kızartılacak
Ve bebek kurulanacak
Misafirim var doyurulacak
Bahçenin otları ayıtlanacak
Gömleklerim var ütülenecek
Bebekler giydirilecek
Konservelik kesilecek
Bu kulübeyi temizlemem gerek
Ondan sonra hastaya bakmam lâzım
Ve pamuk var toplanacak

Parla benim üstüme, güneş
Yağ benim üstüme, yağmur
Yavaşça düş, çiy damlası
Ve serinlet benim alnımı tekrar.

Fırtına, üfle beni burdan
En güçlü rüzgârınla senin
Bırak yüzeyim bir ucundan öbür ucuna göğün
Tekrar dinlenebilinceye kadar.

Yumuşakça düşün kar taneleri,
Örtün beni beyaz
Soğuk donuk öpücüklerle ve
Bırakın bu gece dinleneyim.

Güneş, yağmur, kıvrılan gökyüzü
Dağ, okyanuslar, yaprak ve taş
Yıldız parıltısı, ay kızartısı
Benimdir diyebileceğim herşeysiniz sizler.

Çeviren: Vehbi Taşar

WOMAN WORK
Maya Angelou (1928- )

I've got the children to tend
The clothes to mend
The floor to mop
The food to shop
Then the chicken to fry
The baby to dry
I got company to feed
The garden to weed
I've got shirts to press
The tots to dress
The can to be cut
I gotta clean up this hut
Then see about the sick
And the cotton to pick.
Shine on me, sunshine
Rain on me, rain
Fall softly, dewdrops
And cool my brow again.

Storm, blow me from here
With your fiercest wind
Let me float across the sky
'Til I can rest again.

Fall gently, snowflakes
Cover me with white
Cold icy kisses and
Let me rest tonight.

Sun, rain, curving sky
Mountain, oceans, leaf and stone
Star shine, moon glow
You're all that I can call my own.

Gönderen: Vehbi 30 11 2006 - 16:14

GEÇEN ZAMAN
Maya Angelou

Derin tanyerine benzer
Benimki misk geyiği gibi

Biri başlangıcını boyar
kesin bir sonucun

Öteki, sonucunu
emin bir başlangıcın.

Çeviren: Vehbi Taşar


PASSING TIME
Maya Angelou

Your skin like dawn
Mine like musk

One paints the beginning
of a certain end.

The other, the end of a
sure beginning.

Gönderen: Vehbi 30 11 2006 - 16:56

Bunu anlatmak gerektiği sonradan aklıma geldi ama belki de Maya Angelou’nun şiirlerini anlamaya yardımcı olur diye gene de buraya asıyorum. Afrika kökenli siyah derili Amerikan kadın şairlerinin içinde belki de en önemlisi olan Maya Angelou’nun birçok şiiri ‘kölelik’ temasını işler. Nitekim hem deri rengi hem de kölelik (emin başlangıcın sonucu) yukardaki kısa şiirde pek güzel işlenmiş diye çevirdim bu şiiri. Bütün siyah Amerika’lılar başında pamuk ve tütün tarlalarında çalışmak ve beyaz efendilere hizmet etmek için Afrika’nın çeşitli yerlerinden köle tüccarları tarafından kaçırılarak Amerika’ya getirilmişlerdir. Köleliğin izleri Amerika’da yakın zamanımıza kadar sürmüş ve hâla da tamamiyle yok olmuş değildir. Bu yüzden eski ABD başkanı Bill Clinton, 1993 de iş başına gelirken Maya Angelou’ya ‘On the Pulse of the Morning’, ya da ‘Sabahın Nabız Atışında’ isimli bir şiiri yazmak için görev verdi ve bu şiir Clinton’un işe başlama töreninde Maya Angelou tarafından okunmuştu.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 01 12 2006 - 23:17

ALTINDAN HİÇBİRŞEY KALMAZ GERİYE
Robert Frost

Doğanın ilk yeşili altındır,
En zor renk tonu onun elde tutmak için.
Onun önceki yaprağı bir çiçektir;
Fakat yalnız öyle kalır bir saat için.
Sonra çöker yaprak yaprağın dibine.
Cennet böyle battı kedere,
Şafak böyle söker güne.
Altın hiçbir şey kalmaz geriye.

Çeviren: Vehbi Taşar

NOTHING GOLD CAN STAY
By Robert Frost

Nature's first green is gold,
Her hardest hue to hold.
Her early leaf's a flower;
But only so an hour.
Then leaf subsides to leaf.
So Eden sank to grief,
So dawn goes down to day.
Nothing gold can stay.

Gönderen: Vehbi 03 12 2006 - 16:22

GİTTİ
Carl Sandburg

Çik Lorimer’i bizim şehrimizde herkes severdi,
Çok uzakta olsa bile
Herkes onu severdi.
Hepimiz böyle severiz yabani bir kızı
İstediği bir rüyayı elinde tutan sıkı sıkı.
Kimse bilmez Çik Lorimer nereye gitti.
Kimse bilmez bavuluna neden tıkıştırdı
Bir kaç eski şeyi ve gitti.

Küçük çenesi olan birisi
Dürtülmüş önüne
Ve yumuşak saçları uçarak rüzgârda dikkatsizce
Altında bir şapkanın genişçe,
Dansör, şarkıcı, ve kahkaha atan şehvetli sevgili.

Çik’i avlayan on tane adam mı vardı, yoksa yüz tanemiydi?
Kalp ağrıları olan beş tane adam mı vardı yoksa ellisimiydi?
Çik Lorimer’i herkes severdi.
Kimse bilmez nereye gitti.

Çeviren: Vehbi Taşar

GONE
By Carl Sandburg

Everybody loved Chick Lorimer in our town,
Far off
Everybody loved her.
So we all love a wild girl keeping a hold
On a dream she wants.
Nobody knows now where Chick Lorimer went.
Nobody knows why she packed her trunk.
A few old things and is gone.

One with her little chin
Thrust ahead of her
And her soft hair blowing careless
From under a wide hat,
Dancer, singer, a laughing passionate lover.

Were there ten men or a hundred hunting Chick?
Were there five men or fifty with aching hearts?
Everybody loved Chick Lorimer.
Nobody knows where she's gone.




Gönderen: Vehbi 04 12 2006 - 04:39

NE OLUR DERSEM?
Emily Dickinson

Ne olur dersem beklemeyeceğimi?
Ne olur patlatsam bedensel geçiti
Ve geçsem, kaçmış, sana doğru?

Ne olur törpüleyip çıkarsam bu ölümlüyü,
Baksam nerede acıttı beni ve görsem yeterince olduğunu,
Ve suyun içinde yürüsem özgürlüğü.

Onlar artık alamazlar beni
zindanlar çağırabilir, ve silahlar yalvarır;
Anlamsızca, benim için, şimdi,

Kahkaha bir saat önce olduğu gibi,
Ya da dantelalar, ya da bir yolculuk yapan gösteri,
Ya da O daha dün öldü!

Çeviren: Vehbi Taşar

WHAT IF I SAY?
Emily Dickinson

What if I say I shall not wait?
What if I burst the fleshly gate
And pass, escaped, to thee?

What if I file this mortal off,
See where it hurt me, that´s enough,
And wade in liberty?

They cannot take me any more,
Dungeons may call, and guns implore;
Unmeaning, now, to me

As laughter was an hour ago,
Or laces, or a traveling show,
Or Who died yesterday!


Gönderen: Vehbi 07 12 2006 - 13:28

AYNA

Sylvia Plath

Gümüşüm ve aynen. Yok önyargılarım.
Ne görürsem ben, yutarım aniden.
Tam olduğu gibi, sevgiyle ve nefretle puslanmamış
Zalim değilim ben, doğrusözlü yalnız —
Küçük tanrının gözü, dort-köşeli.
Çoğu zaman zıt duvarda düşünceye dalarım.
O pembedir, çillerle. Ona o kadar uzun süre baktım
Sanırım bir parçasıdır kalbimin. Fakat o titreşir.
Yüzler ve karanlık ayırır bizi yeniden ve yeniden.

Şimdi bir gölüm ben. Bir kadın eğilir üzerime.
Erişebilecek yerlerimi araştırarak o gerçekten nedir diye.
Sonra o yalancılara döner o kadın, mumlara ya da aya.
Arkasını görürüm onun, ve onu içtenlikle yansıtırım
O bana gözyaşlarıyla ve ellerden bir koşuşmayla karşılık verir.
Ben önemliyim ona. O gelir ve gider.
Onun yüzüdür her sabah karanlığın yerine geçen.
İçimde genç bir kızı boğdu o benim. ve içimde yaşlı bir kadın
Yükselir ona doğru, berbat bir balık gibi, günbe gün.

Çeviren: Vehbi Taşar

MIRROR

Sylvia Plath

I am silver and exact. I have no preconceptions.
Whatever I see, I swallow immediately.
Just as it is, unmisted by love or dislike
I am not cruel, only truthful –
The eye of a little god, four-cornered.
Most of the time I meditate on the opposite wall.
It is pink, with speckles. I have looked at it so long
I think it is a part of my heart. But it flickers.
Faces and darkness separate us over and over.

Now I am a lake. A woman bends over me.
Searching my reaches for what she really is.
Then she turns to those liars, the candles or the moon.
I see her back, and reflect it faithfully
She rewards me with tears and an agitation of hands.
I am important to her. She comes and goes.
Each morning it is her face that replaces the darkness.
In me she has drowned a young girl, and in me an old woman
Rises toward her day after day, like a terrible fish.

Gönderen: Vehbi 07 12 2006 - 18:27

ATEŞ VE BUZ
Robert Frost

Kimisi der dünya ateşte sona erecek,
Kimisi der buzda.
Benim arzudan tattığıma bakılacak olursa
Ateşin tarafını tutanlardan yanayım.
Fakat iki kez yok olmak zorunda kalsaydı eğer,
Sanırım yeterince anlarım nefretten
Bilmek için buzla yıkımın da
Kafi geleceğini
Ve mükemmel.

Çeviren: Vehbi Taşar

FIRE AND ICE
By Robert Frost

Some say the world will end in fire,
Some say in ice.
From what I've tasted of desire
I hold with those who favor fire.
But if it had to perish twice,
I think I know enough of hate
To know that for destruction ice
Is also great
And would suffice.



Gönderen: Vehbi 08 12 2006 - 14:27

ÇÖLDE
Stephen Crane (1871-1900)

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, hayvana benzeyen,
O, çömelerek yerin üzerinde,
Kalbini ellerinin arasında tuttu,
Ve ondan yedi.

Dedim, “Arkadaşım, o iyi mi?”
“Acı- acı,” diye cevap verdi;
“Fakat ben severim onu,
Acı olduğu için,
Ve çünkü o benim kalbim.”

Çeviren: Vehbi Taşar


IN THE DESERT
Stephen Crane(1871-1900)

In the desert
I saw a creature, naked, bestial,
Who, squatting upon the ground,
Held his heart in his hands,
And ate of it.

I said, "Is it good, friend?"
"It is bitter - bitter," he answered;
"But I like it
Because it is bitter,
And because it is my heart."

Gönderen: Vehbi 08 12 2006 - 23:37

ADAMLAR
Maya Angelou

Gençliğimde, alışıktım
perdelerin ardından bakmaya
genç adamların caddede aşağı yukarı yürümelerine. Ayyaş adamlar, yaşlı adamlar.
Genç adamlar hardal gibi keskin.
Görürdüm onları. Adamları herzaman
Biryere giden.
Bilirlerdi benim orda olduğumu. On beş
Yaşında ve onlara susamış.
Penceremin altında duraklarlardı,
Omuzları yüksek
Genç bir kızın göğüsleri gibi,
Ceket kuyrukları çarparak üzerine
O arkaların.
Adamlar.

Bir gün sizi tutarlar avuçlarında
ellerinin, nazik, sanki
Dünyada en son kalan çiğ yumurta imişsiniz gibi. Sonra
Sıkıştırırlar. Azıcık. İlk
Sıkıştırma hoştur. Bir hızlı kucaklayış.
Yumuşak savunmasızlığınızın içine. Biraz
Daha. Acıma başlar. Döndürüp çıkarırsınız bir
Gülümsemeyi korkunun çevresinde kayan. Hava
Yok olduğu zaman,
Aklınız pat diye bir ses çıkarır, patlayarak cayır cayır, kısa bir süre için,
Sanki başıymış gibi bir mutfak kibritinin. Paramparça edilmiş.
Sizin özsuyunuzdur
Onların bacaklarından aşağıya akan. Ayakkabılarını lekeleyerek.
Yeryüzü kendini tekrar düzelttiğinde,
Ve tat geri dönmeye çalıştığında dilinize,
Vücudunuz kapıyı çarparak kapattı. Herzaman için.

Anahtarlar yoktur.
Sonra aklınızın üstüne çekilir
bütün pencere.
Orada, Tam gerisinde
Perdelerin sallanışının, adamlar yürür.
Bilerek birşeyi.
Giderek biryere.
Fakat bu kez, sadece
Durup bakacağım.

Belki.

Çeviren: Vehbi Taşar


MEN
By Maya Angelou

When I was young, I used to
Watch behind the curtains
As men walked up and down the street. Wino men, old men.
Young men sharp as mustard.
See them. Men are always
Going somewhere.
They knew I was there. Fifteen
Years old and starving for them.
Under my window, they would pauses,
Their shoulders high like the
Breasts of a young girl,
Jacket tails slapping over
Those behinds,
Men.

One day they hold you in the
Palms of their hands, gentle, as if you
Were the last raw egg in the world. Then
They tighten up. Just a little. The
First squeeze is nice. A quick hug.
Soft into your defenselessness. A little
More. The hurt begins. Wrench out a
Smile that slides around the fear. When the
Air disappears,
Your mind pops, exploding fiercely, briefly,
Like the head of a kitchen match. Shattered.
It is your juice
That runs down their legs. Staining their shoes.
When the earth rights itself again,
And taste tries to return to the tongue,
Your body has slammed shut. Forever.

No keys exist.
Then the window draws full upon
Your mind. There, just beyond
The sway of curtains, men walk.
Knowing something.
Going someplace.
But this time, I will simply
Stand and watch.

Maybe.

Gönderen: Vehbi 09 12 2006 - 00:34

İÇKİ İÇİYORMUSUN?
Charles Bukowski (1920-1994)

bitmiş, karaya vurmuş, eski sarı defter
çıktı tekrar
yataktan yazarım
yaptığım gibi geçen
yıl.
doktoru göreceğim
Pazartesi.
“evet, doktor, bacaklar zayıf, başdönmesi, baş-
ağrıları ve sırtım
acır.”
“içki içiyormusun?” diye soracak bana.
“eksersizini alıyormusun, vitamin
lerini?”
sanırım ben hastayım
hayatla, aynı şekilde bayat fakat
dalgalanan faktörler.
yarış pistinde bile
atların koşup gitmesine bakarım
ve anlamsız
gözükür.
erkenden ayrılırım biletleri aldıktan sonra
geriye kalan yarışlar için.
“gidiyormusun?” diye sorar motel
memuru.
“evet, sıkıcıdır o,”
derim ona.
“Eğer sıkıcı buluyorsan
orayı,” der bana, “senin yerin
burası.”
işte burdayım bu şekilde
yastıklarıma yaslanmış arkamda
gene
sadece bir yaşlı herif
sadece yaşlı bir yazar
sarı bir
defterle.
birşey
yürüyor karşıdan karşıya
yerde
bana
doğru.
ah, o sadece
benim kedim
bu
sefer.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 1994 de lösemiden ölen Bukowski Almanya’da doğmuş ve neredeyse bütün ömrünü Los Angeles’de geçirmiştir. Öyküsünü yazdığı Barfly (Bar Sineği) isimli filim ün kazanıncaya kadar (1987) Amerika’da hiç bilinmeyen bir şairdi. Fakat çok içki içtiği ve uyuşturucu madde kullandığı için eserlerini eskiden beri hem Avrupa’da hem de Amerika’da izleyen guruplar vardı.


ARE YOU DRINKING?
Charles Bukowski (1920-1994)

washed-up, on shore, the old yellow notebook
out again
I write from the bed
as I did last
year.
will see the doctor,
Monday.
"yes, doctor, weak legs, vertigo, head-
aches and my back
hurts."
"are you drinking?" he will ask.
"are you getting your
exercise, your
vitamins?"
I think that I am just ill
with life, the same stale yet
fluctuating
factors.
even at the track
I watch the horses run by
and it seems
meaningless.
I leave early after buying tickets on the
remaining races.
"taking off?" asks the motel
clerk.
"yes, it's boring,"
I tell him.
"If you think it's boring
out there," he tells me, "you oughta be
back here."
so here I am
propped up against my pillows
again
just an old guy
just an old writer
with a yellow
notebook.
something is
walking across the
floor
toward
me.
oh, it's just
my cat
this
time.

Gönderen: Vehbi 10 12 2006 - 17:40

RÜYA İÇİNDE RÜYA
Edgar Allan Poe

Alnından al bu öpücüğü!
Ve, senden ayrılırken şimdi,
Açıkça söyleyim şu kadarını
Sen yanlış değilsin, zanneden
Benim günlerimin bir rüya olduğunu;
Ama ümit uçup gitmişse
Bir gecenin içinde, ya da gündüzün,
Bir hayalde, ya da hiçbirinde,
O daha mı az gitmiştir bu yüzden?
Gördüğümüz herşey ya da gözüken
Yalnız bir rüyadır bir rüyanın içinde.

Ortasında dururum gürleyişinin,
Çatlayan dalgaların eziyet ettiği sahilin
Ve tutarım elimin içinde
Tohumlarını altından yapılan kumun
Ne kadar az miktarda! fakat onlar nasıl sürünürler
Parmaklarımın arasından derine,
Ben ağlarken, ben ağlarken!
Ah Tanrım! yakalayamazmıyım
ben onları daha sıkı bir kavrayışla?
Ah Tanrım! kurtaramazmıyım
Birini senin acımasız dalgandan?
Bütün gördüklerimiz ya da gözükenler
Bir rüya değilmidir yalnız bir rüyanın içinde?

Çeviren: Vehbi Taşar

A DREAM WITHIN A DREAM

Edgar Allen Poe

Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you now,
Thus much let me avow
You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.

I stand amid the roar
Of a surftormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?.

Gönderen: Vehbi 11 12 2006 - 04:13

ÇABUK HAZIRLANAN YEMEK ISMARLAMAK
Charles Bukowski

Senin en son şiir okuyuşuna götürdüm kız arkadaşımı,
dedi.
evet, ne dedi? diye sordum.
genç ve güzeldir o, dedi.
ve? diye sordum.
o nefret etti senin
herşeyinden.
sonra, uzandı sedire,
ve çıkardı
çizmelerini.
bacaklarım pek güzel değillerdir benim,
dedi.
öyle olsun diye düşündüm, benim şiirim pek güzel
değil; onun bacakları pek güzel
değil.
çırpıp yağda yumurta pişir ikisinden.

Çeviren: Vehbi Taşar


SHORT ORDER
Charles Bukowski

I took my girlfriend to your last poetry reading,
she said.
yes, yes? I asked.
she's young and pretty, she said.
and? I asked.
she hated your
guts.
then she stretched out on the couch
and pulled off her
boots.
I don't have very good legs,
she said.
all right, I thought, I don't have very good
poetry; she doesn't have very good
legs.
scramble two.

Gönderen: Vehbi 12 12 2006 - 11:22

KIŞ AĞAÇLARI
Sylvia Plath

Islak şafak mürekkepleri mavi erimelerini yapıyor.
Üstünde kurutma kâğıdı sisin ağaçlar
botanik bir resme benziyorlar.
Anılar büyüyor, halka üstünde halka
Bir dizi düğünler.

Ne çocuk düşürmeler ne de şirretlik bilen,
Daha doğru olan kadınlardan,
Ne kadar çaba harcamadan tohum verirler!
Rüzgârların tadına bakarak, ayaksız,
Bellerine kadar içinde tarihin.

Kanatlarla dolu, öteki dünyanın işlerine dalan,
Bunda, Leda’lardır onlar.
Ey yaprakların ve tatlılığın annesi
Kimlerdir bu yas tutan Meryem analar?
Şarkı söyleyen gölgeleri boynu halkalı güvercinlerin, fakat hiçbirşeyin peşinden koşmayan.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Leda İlyada’daki Truvalı güzel Helen’in annesidir. Helen’in babası kuğu kılığına girerek Leda’yla cinsel ilişkide bulunan Tanrı Zeus’tur. Yas Tutan Meryem analar diye çevirdiğim “pietalar” sözcüğü Meryem ananın İsa’nın ölü cesedini tutan ya da onun üzerinde yas tutan halini gösteren resimler ya da heykeller demektir.


WINTER TREES
By Sylvia Plath

The wet dawn inks are doing their blue dissolve.
On their blotter of fog the trees
Seem a botanical drawing.
Memories growing, ring on ring,
A series of weddings.

Knowing neither abortions nor bitchery,
Truer than women,
They seed so effortlessly!
Tasting the winds, that are footless,
Waist-deep in history.

Full of wings, otherworldliness.
In this, they are Ledas.
O mother of leaves and sweetness
Who are these pietas?
The shadows of ringdoves chanting, but chasing nothing.

Gönderen: Vehbi 12 12 2006 - 21:09

PARMAKLARIMDA TUTTUM BIR MÜCEVHER
Emily Dickinson

Parmaklarımda tuttum bir mücevher
Ve uyuyakaldım.
Ilıktı gün, ve bıktırıcıydı rüzgârlar
“Ona birşey olmaz,” dedim.

Uyandım ve parmaklarımı azarladım güvendiğim,
Gitmişti Cevher.
Ve şimdi, bir Ametist kaldı yadigar
Hep benim denebilecek.

Çeviren: Vehbi Taşar

I HELD A JEWEL
By Emily Dickinson

I held a jewel in my fingers
And went to sleep.
The day was warm, and winds were prosy
I said, "Twill keep."

I woke and chide my honest fingers,
The Gem was gone
And now, an Amethyst remembrance
Is all I own.


Gönderen: Vehbi 13 12 2006 - 22:31

MEG
Carl Sandburg (1878-1967)

Keşke Tanrı seni hiç göstermeseydi bana Meg.
Keşke işini bırakıp benimle gelmeseydin hiç.
Keşke hiç almasaydık ruhsat ve beyaz elbise
Sana papaza koştuğumuz günde evlenmek için.
Ve ona söylediğimizde birbirimizi sevdiğimizi ve birbirimize bakacağımızı
Hiç durmadan ve hiç durmadan, güneşin ve yağmurun sürdüğü her yerde.
Evet, istiyorum şimdi yaşasaydın sen buradan uzak bir yerde
Ve ben bir serseri olsaydım çamurlukların üstünde bin mil ötede, ölü gibi beş parasız.

Keşke hiç gelmeseydi çocuklar,
Ve kira, kömür, ve giysiler ödenecek,
Ve bakkalın adamı telefon eden peşin para için.
Peşin para, her gün, fasulyeler ve kuru erikler için.
Keşke ben seni hiç görmeseydim, Meg!
Keşke hiç gelmeseydi çocuklar!

Çeviren: Vehbi Taşar

MAG
By Carl Sandburg

I wish to God I never saw you, Mag.
I wish you never quit your job and came along with me.
I wish we never bought a license and a white dress
For you to get married in the day we ran off to the minister
And told him we would love each other and take care of each other
Always and always, as long as the sun and the rain lasts anywhere.
Yes, I'm wishing now you lived somewhere away from here
And I was a bum on the bumpers a thousand miles away, dead broke.

I wish the kids had never come,
And the rent, and coal, and clothes to pay for,
And the grocery man calling for cash.
Every day, cash for beans and prunes.
I wish to God I never saw you, Mag!
I wish to God the kids had never come!.

Gönderen: Vehbi 14 12 2006 - 23:43

HESPERİDİYZ’İN ELMALARI
Amy Lowell (1874-1925)

Ağaçların içinden kıvılcım saçan altınlar,
Elmaları Hesperidiyz’in!
Gecenin ayla parçalanmış eğriltisi içinden
Araba okları fışkırtırlar sarı ışıktan,
Öpücük veren melteme karşı sallanarak
Hazineyi salıncakta sallarlar, altınparıldayan,
Elmaları Hesperidiyz’in!

Uzak ve mağrur fakat gene titreşirler,
Elmaları Hesperidiyz’in!
Şaşaalı parıldamalarıyla kör olmuş,
İterek ileriye yalnız bunlar için;
Çiypüskürtülmüş, böğürtlenyemiş,
Herzaman düşünerek az sonra yakalamayı
Ve sahip olmayı altınparıldayan
Elmalarına Hesperidiyz’in!

Top gibi, ve pırıl pırıl, ve sarkan,
Elmaları Hesperidiyz’in!
Bir tane bile eksik değildir, yine saydam,
Demet demet oğul veren arılar gibi.
Hiçbir adamın arzusuna teslim olmayan,
Safran çiçeğinden bir ateş gibi kızaran,
Muhteşem, saldırıya uğramamış, altından
Elmaları Hesperidiyz’in!

Çeviren: Vehbi Taşar

Hesperides (okunuşu hes-peri-diyz): Mitolojide içinde altın elmalar olan bir meyve bahçesine bir ejderhayla birlikte bekçilik eden orman perisi iki kızkardeşin ismidir.

Bir çift kadın göğsünü bu kadar güzel anlatabilmek için muhtemelen sevici (lezbiyen) olmak gerektir. Nitekim bu şiir ABD de lezbiyen olduğu anlaşılan ilk ünlü şair olan Amy Lowell tarafından yazılmıştır. Çok zengin bir aileden gelen Amy Lowell’in babası Boston’un kuzeyindeki iki ünlü şehir olan Lowell ve Lawrence’a isim babalığı yapmıştır. Kendisi şiir yazmaya çok geç başlayan (ailesinin zoruyla zengin bir adamla evlenmeye mecbur bırakıldıktan sonra) ve erken ölen Amy Lowell’in erkek kardeşi bir zamanlar Boston’da Harvard Üniversitesine dekanlık yapmıştır.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

APPLES OF HESPERIDES
By Amy Lowell (1874-1925)

Glinting golden through the trees,
Apples of Hesperides!
Through the moonpierced warp of night
Shoot pale shafts of yellow light,
Swaying to the kissing breeze
Swings the treasure, goldengleaming,
Apples of Hesperides!.

Far and lofty yet they glimmer,
Apples of Hesperides!
Blinded by their radiant shimmer,
Pushing forward just for these;
Dewbesprinkled, bramblemarred,
Poor duped mortal, travelscarred,
Always thinking soon to seize
And possess the goldenglistening
Apples of Hesperides!.

Orbed, and glittering, and pendent,
Apples of Hesperides!
Not one missing, still transcendent,
Clustering like a swarm of bees.
Yielding to no man's desire,
Glowing with a saffron fire,
Splendid, unassailed, the golden
Apples of Hesperides!.

Gönderen: Vehbi 15 12 2006 - 19:39

AÇ KALMIŞTIM
Emily Dickinson

Aç kalmıştım yıllar boyu;
Ay geldi benimle yemek yemeye;
Titreyerek masayı çektim, ben,
Ve tuhaf şaraba dokundum.

Bu masanın üzerindeydi onu görmüşlüğüm,
Kalırken, aç, kimsesiz,
Pencerelerden baktım içeri, zenginliği görmek için
Benim sahip olmayı ümit edemediğim.

Gerektiğinden fazla ekmeği bilmezdim,
O kadar değişikti ki kırıntılardan
Kuşlarla benim sık sık
Doğanın yemek salonunda paylaştığımız.

Çokluk canımı yaktı benim, o kadar yeniydi ki,
İyi hissetmedim kendimi ve garip,
Bir dağ çalısının çileği
Çimenin yerine dikilmişti sanki.

Ne de açtım artık; böylece anladım ben
Açlığın bir huyu olduğunu
Pencerelerin dışındaki insanların,
İçeri girildiğinde alıp götürülen.

Çeviren: Vehbi Taşar

I HAD BEEN HUNGRY
By Emily Dickinson

I had been hungry all the years;
My noon had come, to dine;
I, trembling, drew the table near,
And touched the curious wine.

‘Twas this on table I had seen,
When turning, hungry, lone,
I looked in windows, for the wealth
I could not hope to own.

I did not know the ample bread,
‘Twas so unlike the crumb
The birds and I had often shared
In Nature´s diningroom.

The plenty hurt me, ‘twas so new,
Myself felt ill and odd,
As berry of a mountain bush
Transplanted near the sod.

Nor was I hungry; so I found
That hunger was a way
Of persons outside windows,
The entering takes away.

Gönderen: Vehbi 18 12 2006 - 23:54


KALP, BİZ ONU UNUTACAĞIZ
Emily Dickinson

Kalp, sen ve ben unutacağız
Onu, bu gece, biz ikimiz!
Senin unutman gerek onun verdiği sıcaklığı,
Benim onun vereceği ışığı.

Bitirince unutmanı ne olur bana söyle,
O zaman ben, düşüncelerimi söndüreceğim.
Acele et! geride kalmayasın diye
Yoksa onu ben hatırlayabilirim!

Çeviren: Vehbi Taşar

HEART, WE WILL FORGET HIM
By Emily Dickinson

Heart, we will forget him,
You and I, tonight!
You must forget the warmth he gave,
I will forget the light.

When you have done pray tell me,
Then I, my thoughts, will dim.
Haste! ‘lest while you´re lagging
I may remember him!.


Gönderen: Vehbi 20 12 2006 - 00:51

TEK BAŞINA
Maya Angelou

Yatarak, düşünerek
Dün gece
Nasıl bir ev bulacağımı ruhuma
Suyun susamadığı
Ve ekmek somununun taş olmadığı
Ve inanmam yanıldığıma
Hiçkimsenin,
Ama hiçkimsenin
Tek başına yapamayacağına burada.

Yalnız, yapayalnız
Hiçkimse, ama hiçkimse
Yapamaz tek başına burada.

Milyonerler vardır bazı
Kullanamadıkları parayla
Top gibi karıları seğirtir ölü melekler gibi
Üzüntülü şarkılar söyler çocukları
Giderler pahalı doktorlara
Taştan kalplerini iyileştirmeye.
Fakat hiçkimse
Ama, hiçkimse
Yapamaz tek başına burada.

Yalnız, yapayalnız
Hiçkimse, ama hiçkimse
Yapamaz tek başına burada.

Yakından dinlersen eğer şimdi
Söyleyeceğim sana neyi bildiğimi
Toplanıyor fırtına bulutları
Rüzgâr esecek şiddetle
Acı çekiyor insan ırkı
Ve duyabilirim inlemeyi,
Çünkü hiçkimse,
Ama hiçkimse
Yapamaz tek başına burada.

Yalnız, yapayalnız
Hiçkimse, ama hiçkimse
Yapamaz tek başına burada.

Çeviren: Vehbi Taşar


ALONE
Maya Angelou

Lying, thinking
Last night
How to find my soul a home
Where water is not thirsty
And bread loaf is not stone
I came up with one thing
And I don't believe I'm wrong
That nobody,
But nobody
Can make it out here alone.

Alone, all alone
Nobody, but nobody
Can make it out here alone.

There are some millionaires
With money they can't use
Their wives run round like banshees
Their children sing the blues
They've got expensive doctors
To cure their hearts of stone.
But nobody
No, nobody
Can make it out here alone.

Alone, all alone
Nobody, but nobody
Can make it out here alone.

Now if you listen closely
I'll tell you what I know
Storm clouds are gathering
The wind is gonna blow
The race of man is suffering
And I can hear the moan,
'Cause nobody,
But nobody
Can make it out here alone.

Alone, all alone
Nobody, but nobody
Can make it out here alone.





Gönderen: Vehbi 20 12 2006 - 12:21

Benim şiirlerimi alan orospuya
Charles Bukowsky

Kimisi der kişisel pişmanlığı şiirden uzak tutsak iyi olur,
soyut kalsak, ve bunun için birtakım iyi sebepler var,
fakat aman allahım;
gitti oniki tane şiir ve ben karbon kopyeler saklamam ve sende
benim
resimlerim, en güzelleri hem de; boğultucu:
ezip bitirmeye mi çalışıyorsun sen beni diğerleri gibi?
paramı ne diye almadın? onlar genellikle alır
uyuyan sarhoş pantolonlardan köşede hasta yatan.
gelecek sefer benim sol kolumu al ya da bir ellilik
fakat benim şiirlerimi değil:
Ben Şekspir değilim.
fakat birzaman gelecek basitçe
başkası olmayacak artık, soyut ya da öteki türlü;
para herzaman olacak ve orospular ve sarhoşlar
en son bomba düşünceye kadar,
fakat Tanrının dediği gibi,
bacak bacak üstüne atarak,
görürüm nerelerde meydana getirdiğimi ben bir sürü şair
fakat öyle pek fazla
şiir değil.

Çeviren: Vehbi Taşar

To The Whore Who Took My Poems
Charles Bukowsky

Some say we should keep personal remorse from the poem,
stay abstract, and there is some reason in this,
but jezus;
twelve poems gone and I don't keep carbons and you have
my
paintings too, my best ones; its stifling:
are you trying to crush me out like the rest of them?
why didn't you take my money? they usually do
from the sleeping drunken pants sick in the corner.
next time take my left arm or a fifty
but not my poems:
I'm not Shakespeare
but sometime simply
there won't be any more, abstract or otherwise;
there'll always be mony and whores and drunkards
down to the last bomb,
but as God said,
crossing his legs,
I see where I have made plenty of poets
but not so very much
poetry.

Gönderen: Vehbi 21 12 2006 - 01:59

AMERİKAN RÜYASI
Robert Lowell (1917-1977)

İnkar edemediğiniz şeyler ona inansanız iyi olur istediğiniz herşey gidince vurulup düşürülerek
Sevmeseniz de onu kıymeti olan hiçbirşey bulunamaz
Şiddet şiddeti doğurur bilirsiniz biz asla durdurmayacağız onu ilerlemek için oyunu koruyacağız
Attırdık sigortayı onu reddedemezsiniz bellek kalacak olan tek şeydir politik sahneden
Dikişlerinden patlayıp dağılmak o sonudur amerikan rüyasının ısı hazırdır
Patlamaya
Gelecek gözüktüğü gibi değildir amerikan rüyası için
Zaman geldi bilirsiniz biz onu durduramayız bilirsiniz ki son yakına geliyor
Vurup düşürülmüş onun çöküşünün sesi o kadar yüksek hiç kimse işitemez akılsız yaşlı zorbalar işitir
Deniz kızlarının şarkısını duyarsınız müjdesini getirecek sizin ölümünüzün haddinden fazla oturumlar üzerinde sizin
İşlediğiniz günahların hepimiz bırakılırız yalanları içinden geçirmeye kalburun

Çeviren: Vehbi Taşar


Not: şiirde yaptığı icatlarla ikinci Dünya savaşından sonra İngilizce dilinde yazılan bütün şiirlerin akışını değiştiren Robert Traill Spence Lowell, birkaç şiir önce bahsettiğim Amy Lowell’ın uzaktan akrabası olur ve aynı köklü ve zengin Boston ailesinden gelmiştir. Amy Lowell’dan çok daha fazla ün kazanan Robert Lowell’ın yukardaki şiirde de görüleceği gibi her mısrada hiç nokta virgül kullanmadan iki ya da üç cümleyi birleştirmesi şiire getirdiği stilistik yeniliklerden birisidir. Daha sonra günümüzün şairi Derek Walcott’un Robert Lowell için yazmış olduğu R.T.S.L. (1917-1977) isimli şiiri de Türkçe’ye çevireceğim.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


AMERICAN DREAM
Robert Lowell (1917-1977)

Things you can’t deny you best believe it when everything you wanted is gone struck down
Although you don’t like it nothing of value to be found
Violence breeds violence you know we’ll never stop it for progress we will protect the game
We struck the fuse you can’t refuse it the memory is all that will remain the political scene
Coming apart at the seams it’s the end of the american dream the temperature is ready to
Burst
The future is not what it seems for the american dream
Time has come you know we can’t stop it you know that the end is drawing near
Knocked down the sound of it collapsing so loud no one can hear mindless old tyrants do
You hear the sirens song that will herald your demise excessive sessions on your
Transgressions we’re all left sifting through the lies





Gönderen: Vehbi 21 12 2006 - 11:29

YALNIZ MASTÜRBATÖRÜN BALADI
Anne Sexton (1928-1974)

Aşk ilişkisinin sonu ölümdür herzaman.
O kadın benim çalışma yerimdir. Kaygan gözlü,
kendi kendimin kabilesinin dışında nefesim
bulur seni gitmiş. Dehşete uğratırım
destekleyenleri. Yemek yedirilirim.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
Parmak parmağa, şimdi benimdir o kadın.
çok uzak değildir o kadın. Karşı karşıya kaldığımdır o kadın.
Onu bir çan gibi döverim. Geriye yaslanırım
çardakta bir zamanlar o kadının üzerine bindiğin.
Beni çiçekli örtünün üstünde ödünç aldın.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
Sevgilim, bu geceyi al örneğin,
her bir çiftin biraraya koyduğu
birleşik bir altüst edilme, alt alta, üst üste,
bol bol ikili süngerin ve kuş tüyünün üzerinde,
çömelerek ve iterek, kafa kafaya,
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
Bu şekilde kırılıp çıkarım vücudumdan,
rahatsız eden bir mucize. Rüya pazarını
sergiye koyabilirmiydim?
Yayılmışım, çarmıha gerilirim.
Benim küçük eriğim derdin.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
Sonra geldi benim kara-gözlü rakibem.
suyun hanımefendisi, plajda yükselerek,
parmak uçlarında bir piyano, dudaklarının üstünde
utangaçlık, ve konuşması bir flütün.
Ve ben çarpık-bacaklı süpürgeydim onun yerine.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
O seni bir kadının aldığı gibi aldı
ucuz bir elbiseyi askıdan
ve ben bir taşın kırıldığı gibi kırıldım.
Sana kitaplarını ve balık iplerini veririm.
Bugünkü gazete der sen evlenmişsin.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.
Kızlar ve oğlanlar birdir bu gece.
Bluzların düğmelerini çözerler. Fermuarlarını açarlar.
Ayakkabılarını çıkarırlar. Işığı söndürürler.
Işık veren yaratıklar yalanlarla doludurlar.
Birbirlerini yiyorlar onlar. Çok fazla beslidirler.
Geceleyin, yalnız, ben yatakla evlenirim.

Çeviren: Vehbi Taşar


THE BALLAD OF THE LONELY MASTURBATOR
Anne Sexton (1928-1974)

The end of the affair is always death.
She's my workshop. Slippery eye,
out of the tribe of myself my breath
finds you gone. I horrify
those who stand by. I am fed.
At night, alone, I marry the bed.
Finger to finger, now she's mine.
She's not too far. She's my encounter.
I beat her like a bell. I recline
in the bower where you used to mount her.
You borrowed me on the flowered spread.
At night, alone, I marry the bed.
Take for instance this night, my love,
that every single couple puts together
with a joint overturning, beneath, above,
the abundant two on sponge and feather,
kneeling and pushing, head to head.
At night, alone, I marry the bed.
I break out of my body this way,
an annoying miracle. Could I
put the dream market on display?
I am spread out. I crucify.
My little plum is what you said.
At night, alone, I marry the bed.
Then my black-eyed rival came.
The lady of water, rising on the beach,
a piano at her fingertips, shame
on her lips and a flute's speech.
And I was the knock-kneed broom instead.
At night, alone, I marry the bed.
She took you the way a women takes
a bargain dress off the rack
and I broke the way a stone breaks.
I give back your books and fishing tack.
Today's paper says that you are wed.
At night, alone, I marry the bed.
The boys and girls are one tonight.
They unbutton blouses. They unzip flies.
They take off shoes. They turn off the light.
The glimmering creatures are full of lies.
They are eating each other. They are overfed.
At night, alone, I marry the bed.

Gönderen: Vehbi 24 12 2006 - 08:14

PENCEREMİN DIŞINDA İNCİL OKUYAN MİNİ ETEKLİ KIZ
Charles Bukowski

Pazar, ben bir greyfurt
yiyorum, kilise orada Rus
Ortodoks batı tarafına
doğru.

o esmer
Doğu asıllı,
büyük kahverengi gözler İncilden yukarı bakar
sonra aşağı. küçük bir kırmızı ve siyah
İncil, ve okurken
bacakları kımıldıyor, kımıldıyor,
yavaş ritmik bir dans yapıyor
okuyarak İncili…

uzun altın küpeler;
2 altın bilezik her kolda,
ve o bir mini-elbisedir zannederim,
giysiler sarar bedenini,
en açık renkli güneş yanığıdır o kumaş,
o tarafa ve bu tarafa büker,
uzun sarı bacaklar güneşte kızarır…

kaçış yok onun orda oluşundan
istek yok ona…

radyom senfonik müzik çalıyor
onun işitemediği
fakat hareketleri denk geliyor tam olarak
ritimlerine
senfoninin…

o esmerdir, o esmerdir
okuyor hakkında Yaratanın.
Ben Yaratanım.

Çeviren: Vehbi Taşar

Girl In A Miniskirt Reading The Bible Outside My Window
Charles Bukowski

Sunday, I am eating a
grapefruit, church is over at the Russian
Orthadox to the
west.

she is dark
of Eastern descent,
large brown eyes look up from the Bible
then down. a small red and black
Bible, and as she reads
her legs keep moving, moving,
she is doing a slow rythmic dance
reading the Bible. . .

long gold earrings;
2 gold bracelets on each arm,
and it's a mini-suit, I suppose,
the cloth hugs her body,
the lightest of tans is that cloth,
she twists this way and that,
long yellow legs warm in the sun. . .

there is no escaping her being
there is no desire to. . .

my radio is playing symphonic music
that she cannot hear
but her movements coincide exactly
to the rythms of the
symphony. . .

she is dark, she is dark
she is reading about God.
I am God.

Gönderen: Vehbi 02 01 2007 - 03:34

YENİ BİR BAŞLANGICIN VAHŞİ RÜYALARI
Lawrence Ferlinghetti (1919- )

Nefessiz derin bir sessizlik vardır bu gece karayolunun üzerinde
Beton çıkıntıların ötesinde
lokantalar düşer düşlerin içersine
mum ışığında çiftlerle
Yanıyor hâla kaybolmuş Aleksandria
milyarlarca ampülün içersinde
Yaşamlar çaprazlar yaşamları
boşa çalışan kırmızı trafik işaretlerinde
Yonca yaprağı çıkışların arkasında
‘ruhlar ruhları yiyor genel bir boşluğun içersinde’
Bir piyano konçertosunun sesi geliyor mutfağın penceresinde
bir yogi konuşuyor Ohay’da
‘Hepsi adım atıyor tek bir aklın içersinde’
Aşıklar dinliyor ağaçların arasında çimenlikte
üstad onlara söylesin diye
evrenle bir olduklarını
Gözler koklar çiçekleri ve olurlar onlardan biri
Ölümsüz bir sessizlik vardır bu gece
karayolunun üzerinde
bir Pasifik deprem dalgası bir mil yüksekliğinde
süpürürken içeriye
Los Angeles koklar en son benzinini
ve batar denizin içersine bütün ışıkları yanan Titanik gibi
Dokuz dakika sonra Willa Kather’in Nebraskası
batar onunla birlikte
Deniz gelir Utah’ın üzerine
Mormon tapınakları suyla silinir sümüklüböcekler gibi
Karışır çakalların kafası & yüzerler hiçbiryere
Omaha’da bir orkestra sahnede
çalmasını sürdürür Hendel’in Su Müziğini
Nefesli çalgılar boynuz şeklinde
dolar suyla hepsi
ve çalanlar bas telli çalgıları
yüzerek uzaklaşırlar çaldıkları âletlerin üzerinde
onları aşıklar gibi tutarak yatay şekilde
Şikago’nun orta halkası olur bir döner daire
Gökdelenler dolar su bardakları gibi
Büyük Göller budistlerin tuzlu suyuyla karıştı
Büyük Kitaplara su verildi Evanston’un içinde
Milwoki’nin birası aniden deniz köpüğüyle tepelendi
Tuz olur aniden Buffalo’nun Bo Flövesi
Manhattan Adası süpürülüp temizlendi on altı saniyede
Amsterdam’ın gömülen direkleri yükseldi
büyük dalgalar süpürürlerken Doğuya
yıkamak için Avrupa’nın çok eski Kamembert peynirini
manhatta buğular tütsülüyor deniz-sarmaşıklarının arasında
yıkanan toprak yeniden uyanırken yabana
duyulan tek ses cırcır böceklerinin uçsuz bucaksız tekrarlayışı
deniz kuşlarından gelen bir bağırtı çok yukarıda
sonsuz boşluğun içersinde
Hudson Nehri geri alırken çalılıklarını
Ve Kızılderililer tekrar geri isterlerken kanolarını

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: New York’ta Columbia Üniversitesi ve Paris’te Sorbonne gibi okullara gitmiş olan Lawrence Ferlinghetti’nin ABD’de 1960 larda çok popüler olan beatnik akımını başlattığına inanmak güçtür. Fakat 1950 li yıllarda San Francisco’da açtığı Şehir Işıkları adındaki kitapçı dükkanı ve kitap basma şirketinden başta Allen Ginsberg olmak üzere bütün beatnik şair ve yazarlar teker teker geçmişlerdir. Nitekim Ferlinghetti Allen Ginsberg’ün Uluma ve Başka Şiirler isimli kitabını bastığı için 1957 senesinde ABD yetkilileri tarafından müstehcenlik suçundan tevkif edilip hapse atılmış ve ABD’de çok ün kazanan bir duruşmadan sonra tamamiyle suçsuz bulunarak beraat etmiştir. Yukardaki şiirde anlattığı Amerikanın batı sahiline vuran bir sunaminin en doğuya kadar giderek kızılderilileri özgürlüklerine kavışturma olayını anlamak için biraz ABD coğrafyası ve tarihi bilmek gerekir. Örneğin şiirin başında anlattığı Ohay (Ojai) Los Angeles’in kuzeyinde Santa Barbara’da denizden içerde dağların üzerinde bütün filim artistlerinin ve zenginlerin evleri ya da çiftlikleri olduğu pek güzel bir kasabadır. Nebraskalı Willa Kather çok ünlü Pulitzer ödülü kazanmış bir kadın roman yazarıdır. Batı eyaleti Utah, Mormon dininin merkezi ve Mormon tapınağıyla bilinen bir eyaletir. Doğuya doğru giderek Omaha ve Illionis ünlü şair Carl Sandburg’ün yaşadığı ve şiirlerinde sık sık bahsettiği iki eyaletin ismidir. Evanston Şikago’nun kuzeybatısında okullarıyla meşhur bir şehrin ismidir. Amerika’nın Büyük Göller bölgesi Wisconsin ve Milwoki şehri dahil olmak üzere birkaç eyalet ve birçok önemli şehri içine alan bir bölgenin ismidir. Milwoki bira yapımıyla ün kazanmış Mişigan Gölünün batı yakasında bir şehir. Bo Flöve ise Fransız kürk avcılarının New York’ta Buffalo nehrine verdikleri ilk isim (Güzel Irmak.) Ve Yeni Amsterdam New York’ta Manhattan adasına bu adayı deniz yoluyla gelip kızılderililerden satın olan Holandalı tüccarların New York şehrine verdikleri ilk isimdir. Hudson nehri New York şehrininin içinden geçip Atlantiğe dökülen bir ırmağın ismidir.

Saygılarımla ve hepinize mutlu bir yeni yıl dilerim!

Vehbi Taşar


WILD DREAMS OF A NEW BEGINNING
Lawrence Ferlinghetti (1919- )

There's a breathless hush on the freeway tonight
Beyond the ledges of concrete
restaurants fall into dreams
with candlelight couples
Lost Alexandria still burns
in a billion lightbulbs
Lives cross lives
idling at stoplights
Beyond the cloverleaf turnoffs
'Souls eat souls in the general emptiness'
A piano concerto comes out a kitchen window
A yogi speaks at Ojai
'It's all taking pace in one mind'
On the lawn among the trees
lovers are listening
for the master to tell them they are one
with the universe
Eyes smell flowers and become them
There's a deathless hush
on the freeway tonight
as a Pacific tidal wave a mile high
sweeps in
Los Angeles breathes its last gas
and sinks into the sea like the Titanic all lights lit
Nine minutes later Willa Cather's Nebraska
sinks with it
The sea comes over in Utah
Mormon tabernacles washed away like barnacles
Coyotes are confounded & swim nowhere
An orchestra onstage in Omaha
keeps on playing Handel's Water Music
Horns fill with water
and bass players float away on their instruments
clutching them like lovers horizontal
Chicago's Loop becomes a rollercoaster
Skyscrapers filled like water glasses
Great Lakes mixed with Buddhist brine
Great Books watered down in Evanston
Milwaukee beer topped with sea foam
Beau Fleuve of Buffalo suddenly become salt
Manhattan Island swept clean in sixteen seconds
buried masts of Amsterdam arise
as the great wave sweeps on Eastward
to wash away over-age Camembert Europe
manhatta steaming in sea-vines
the washed land awakes again to wilderness
the only sound a vast thrumming of crickets
a cry of seabirds high over
in empty eternity
as the Hudson retakes its thickets
and Indians reclaim their canoes

Gönderen: Vehbi 06 01 2007 - 17:06

GEL YAVAŞÇA
Emily Dickinson

Cennet, gel yavaşça
Sana alışmamış dudaklara.
Yudum yudum iç yaseminlerini, utangaçça,
Bayılan arı gibi,
Geç kalan çiçeğine ulaşmakta,
Vızıldayan yatak odası etrafında o kadının top gibi,
Sayarak alev almış balözlerini,
Ve teselli yağlarında kaybetmiş olan kendisini!

Çeviren: Vehbi Taşar

COME SLOWLY
By Emily Dickinson

Come slowly, Eden
Lips unused to thee.
Bashful, sip thy jasmines,
As the fainting bee,
Reaching late his flower,
Round her chamber hums,
Counts his nectars alights,
And is lost in balms!.



Gönderen: Vehbi 07 01 2007 - 11:37

OCAK
William Carlos Williams (1883-1963)

Tekrar cevap veririm üçlü rüzgârlara
alay etmenin kromatik beşincilerini koşturan
penceremin dışında:
Çalın daha yüksek sesle.
Kazanmayacaksınız başarı. Ben
o kadar çok yapışırım cümlelerime
ne kadar çok vurursanız bana
izlemek için sizleri.
Ve rüzgâr,
önceden olduğu gibi, kusursuzca parmaklar
alaycı müziğini

Çeviren: Vehbi Taşar


JANUARY
William Carlos Williams (1883-1963)

Again I reply to the triple winds
running chromatic fifths of derision
outside my window:
Play louder.
You will not succeed. I am
bound more to my sentences
the more you batter at me
to follow you.
And the wind,
as before, fingers perfectly
its derisive music.

Gönderen: Vehbi 08 01 2007 - 00:34

AŞK TANRISI
Ralph Waldo Emerson (1803-1882)

Kısadır dünyanın hissi,
Uzun ve çeşitli bildirisi,
Sevmek ve sevgili olmak;
Erkekler ve tanrılar bitirmediler yeterince öğrenmeyi,
ve her ne kadar çevirdilerse de sayfalarını sık sık
O düzeltilmeyecektir.

Çeviren: Vehbi Taşar

EROS
Ralph Waldo Emerson

The sense of the world is short,
Long and various the report,
To love and be beloved;
Men and gods have not outlearned it,
And how oft soe'er they've turned it,
'Tis not to be improved.

Gönderen: Vehbi 10 01 2007 - 03:50

DERS

Maya Angelou

Ben ölmeye devam ederim bir defa daha
Damarlar güçten düşer, açılarak
Küçük yumrukları gibi uyuyan
Çocukların.
Anısı eski mezarların
Çürüyen et ve solucanlar
Beni ikna etmezler karşılarında
Meydan okumaya. Seneler
Ve soğuk yenilgi yaşar derinde içinin
yüzümün yanındaki çizgilerin.
Onlar gözlerimi sönükleştirir benim, fakat
Ben ölmeye devam ederim,
Çünkü aşığım yaşamaya.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE LESSON

Maya Angelou

I keep on dying again.
Veins collapse, opening like the
Small fists of sleeping
Children.
Memory of old tombs,
Rotting flesh and worms do
Not convince me against
The challenge. The years
And cold defeat live deep in
Lines along my face.
They dull my eyes, yet
I keep on dying,
Because I love to live.




Gönderen: Vehbi 11 01 2007 - 23:44

YÜZÜ BİR ALIM SARAR
Emily Dickinson

Yüzü bir alım sarar
Kusurlu algılanan.
Kalkışmaz peçesini kaldırmaya bayan
Def edilmek korkusundan.

Fakat dikkatle bakar ağ örgüsünün arkasından,
Ve arzular, ve yalanlar,
Görüş iptal etmesin diye bir isteği
Görüntünün razı edeceği.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Hayatta karşılaşmış olduğu her olayın iç yüzünü kavrayışıyla beni öteden beridir şaşırtmış olan Emily Dickinson eğer yaşasaydı mutlaka tanışmak isteyeceğim tek kadın şairdir diyebilirim. Bu şiirde anlattığı şapkanın üstüne giyilen ve kadının yüzünü hafifçe örten peçe değişik biçimleriyle her toplumda kullanıldığı gibi asıl gayesi elbette herzaman alçakgönüllülük, din, ya da tutuculuk değildir.


A CHARM INVESTS A FACE
Emily Dickinson

A charm invests a face
Imperfectly beheld.
The lady dare not lift her veil
For fear it be dispelled.

But peers beyond her mesh,
And wishes, and denies,
´Lest interview annul a want
That image satisfies.

Gönderen: kithira 12 01 2007 - 03:54

Çalışmalarınız beni hayrete düşürdü Vehbi bey. Tebriklerimi kabul ediniz.


Gönderen: Vehbi 12 01 2007 - 18:51

Sayın Kithira,
Amerikan şiirinde kendiminkinden başka bir isim görünce çok şaşırdım. Bana sürpriz yaptınız. İlginize çok teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 17 01 2007 - 17:05


BİR TANE ÇARMIHA GERİLME KAYDEDİLDİ— SADECE —
Emily Dickinson

Bir tane Çarmıha Gerilme kaydedilmiştir— sadece —
Vardır kaç tane
Doğrulanmamıştır Matematikle –
Ya da Tarihle –
Bir tane Haç (İsa’nın çarmıha gerildiği) –sergilendi Dışardan Gelene—
O kadar çok olabilirdi
İnsanlar gibi – ya da Yarımadalar gibi–
Getsemeni—
Bir eyalettir sadece – Varoluşun Ortasında –
Jüdia –
Çıkmak için yolculuğa – ya da Haçlı Seferinin Başardığı –
Çok fazla yakında –
Tanrımız—denildiği üzere—Birleştirilmiş Tanıklar yaptı –
Ve gene de –
Vardır daha yeni – yakın Gerilme Çarmıha –
Ondan Daha Fazla

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiirin ana teması Hristiyanlıkta Tanrı olarak kabul edilen İsa’nın çarmıhta çektiği acıların ve dinin diğer sembollerinin insanın kendisinin, ya da kendi içinde olan İsa’nın, çektiği acılar kadar kendisine yakın olmadığını anlatmaktır sanırım. Şiirde bahsedilen Türkçe okunuşlarıyla çevirdiğim İncilden alınan iki yerin ismi İsanın çarmıha gerildiği ve yaşadığı yörelerin adlarıdır. “Birleştirilmiş Tanıklar” ise gene İncil’deki bir ayetten alınmıştır, ve Tanrı’nın İsanın yeniden doğmasına görgü şahidi olmak için yarattığı iki kutsal kişidir.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

ONE CRUCIFIXION IS RECORDED — ONLY —
By Emily Dickinson

One Crucifixion is recorded — only —
How many be
Is not affirmed of Mathematics —
Or History —
One Calvary — exhibited to Stranger —
As many be
As persons — or Peninsulas —
Gethsemane —
Is but a Province — in the Being's Centre —
Judea —
For Journey — or Crusade's Achieving —
Too near —
Our Lord — indeed — made Compound Witness —
And yet —
There's newer — nearer Crucifixion
Than That





Gönderen: Vehbi 20 01 2007 - 00:23

EĞER GELİYOR OLSAYDIN SONBAHARDA
Emily Dickinson

Eğer geliyor olsaydın sonbaharda
Hafiçe dokunup geçerdim yazı
Yarım bir gülüş ve yarım bir burun kıvırmasıyla
Ev hanımlarının bir sineğe yaptıkları gibi.

Eğer görebilseydim seni bir yılda
Ayları döndürürdüm toplarda
Ve ayrı çekmecelere koyardım onları
Gelinceye kadar zamanları.

Geciktirseydi yalnız yüzyıllar
Sayardım onları ellerimin üstünde
Eksilterek parmaklarım düşünceye kadar
Ven Diymen’in ülkesinin içine.

Kesin olsaydı eğer söndürülen bu hayatın
Seninkisi ve benimkisi olduğu
Hayatı öteye atardım bir meyve kabuğu gibi
Ve sonsuzluğun tadına bakardım.

Fakat şimdi bilgisiz bütünüyle uzunluktan,
Saatlerin kararsız kanadından,
Dürter beni o gulyabani arı gibi
Önceden haber vermeyen iğnesini!

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Van Diemen ‘ Land (Ven Diymen’in ülkesi) şimdiki Avustralya’nın bir parçası olan Tasmanya adasına Avrupalı’ların ilk verdiği isimdir. 1803 senesinde İngiltere Ven Diymen’in ülkesini yalnızca en azılı ve tehlikeli suçluların gönderildiği bir hapishane haline çevirdi. Bu hapishane 1877 de kapandıktan sonra İngiltere hükümeti, adayı bu ismin kötü anılarından kurtarmak için, isim değişikliği yaparak Tasmanya adını verdi.

IF YOU WERE COMING IN THE FALL
By Emily Dickinson

If you were coming in the fall
I´d brush the summer by
With half a smile and half a spurn
As housewives do a fly.

If I could see you in a year
I´d wind the months in balls
And put them into separate drawers
Until their time befalls.

If only centuries delayed
I´d count them on my hand
Subtracting ‘till my fingers dropped
Into Van Diemen´s land.

If certain when this life was out
That yours and mine should be
I´d toss life yonder like a rind
And taste eternity.

But now all ignorant of length,
Of times uncertain wing,
It goads me like the goblin bee
That will not state its sting!

Gönderen: Vehbi 25 01 2007 - 01:15

HER AN İÇİN KENDİNDEN GEÇİRTEN
Emily Dickinson

Her an için kendinden geçirten,
Ödemeliyiz bir elem.
Yoğun ve titreyen orantıda
Aşırı mutluluğa.

Her saate sevilen
İçe işleyen çok düşük ücretli yıllar,
Şiddetle münakaşa edilen şeyler azar azar
Ve gözyaşlarıyla öbeklenen sandıklar.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Hiçbir evlilik yapmamış olan Emily Dickinson’ın evlilik kurumunu bu kadar iyi bildiği için mi evlenmediğini bilemem. 19 uncu yüzyılın ilk yarısında Boston’un 110km kadar batısında olan Amherst şehrinde geçen çocukluk ve genç kızlık yıllarının ve etrafında gördüğü evliliklerin bu çeşit gözlemlere yol açtığına hiçbir kuşku olamaz. Fakat ben yaşadığı sürece hiçbirzaman adı bilinmeyen ve hattâ kendi evinden bile çok nadiren dışarıya çıkan Emily’nin evlilik konusunda görüşlerinin çoğunun tek kızkardeşi olan Lavinia’dan geldiğini sanıyorum. Nitekim eğer Lavinia olmasaydı muhtemelen 1886 da ölen Emily’nin bütün şiirleri öldükten sonra kaybolacaktı. Emily öldükten sonra onun şiirlerini bastıran ve isminin yayılmasına neden olan tek kişi kızkardeşi Lavinia olmuştur.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

FOR EACH ECSTATIC INSTANT
Emily Dickinson

For each ecstatic instant
We must an anguish pay.
In keen and quivering ratio
To the ecstasy.

For each beloved hour
Sharp pittances of years,
Bitter contested farthings
And coffers heaped with tears.



Gönderen: Vehbi 26 01 2007 - 18:44

KARI VE KOCA
Robert Lowell (1917-1977)

Annemin yatağında yatarız Miltown’la uysallaştırılmış;
bizi kırmızıya boyar harp boyasının içinde yükselen güneş;
güpegündüz onun altınla kaplı karyola direklerini parlatır,
terkedilmiş, neredeyse Dionysus gibi.
Ağaçlar yeşildir en sonunda Marlboro Caddesinde,
çiçekler tutuşturur Manolyamızın üzerinde
sabahı öldürücü beş günlük beyazlarıyla.
Elini tuttum bütün gece,
sanki sen
dördüncü bir kez karşılaşmıssın gibi kraliyetiyle delinin –
sokak arabası gibi konuşuşuyla onun, öldürmeye eğilimli gözleriyle onun –
ve eve sürüklenmiş gibi hayatta olarak… Ah Narim Yapılım benim,
en safı bütün yarattıklarının Tanrının, gene de tüm hava ve sinir:
yirmilerindeydin, ve ben,
birzamanlar bardağın üstünde el
ve ağzın içinde yürek,
içki içmekte Rahvları geçtim sıcağında
Grinwiç Köyünün, bayılarak ayaklarında senin –
çok kaynamış ve çekingen
ve ifadesiz-yüzlü bir kıza asılmak için,
cırtlak canlılığı senin
sövüp saymanın geleneksel Güneyi güneş gibi kavururken.

Şimdi on iki sene sonra, arkanı dönersin.
Uyumadan, tutarsın
oyuklarına yastığını bir çocuk gibi,
modası-geçmiş uzun sıkıcı konuşman –
sevgin, hızla akan, amansız –
Atlantik Okyanusu gibi çatlar üstünde başımın.


Çeviren: Vehbi Taşar


Not: Miltown: O zamanlar moda olan bir uyku ilacının ismi.
Philip Rahv (1908-1973)- Rus Yahudisi asıllı ünlü bir Amerikalı edebiyat eleştirmeni.

Bu kadar uzun bahsettiğim Robert Lowel’in bir şiirini daha en sonunda çevirebildim. Bunları çevirmek elbette kolayca kafiyelenebilen şiirleri çevirmekten çok daha zor. Onun için çok sık çevirmiyorum. Eğer Robert Lowell’in Türkçe’ye çevrilmiş başka şiirlerini de bulursanız okumanızı tavsiye ederim. İngilizce biliyorsanız tabii ki İngilizceleri de çok güzel!

Saygılarımla,
Vehbi Taşar



MAN AND WIFE
Robert Lowell

Tamed by Miltown, we lie on Mother's bed;
the rising sun in war paint dyes us red;
in broad daylight her gilded bed-posts shine,
abandoned, almost Dionysian.
At last the trees are green on Marlborough Street,
blossoms on our magnolia ignite
the morning with their murderous five day's white.
All night I've held your hand,
as if you had
a fourth time faced the kingdom of the mad –
its hackneyed speech, its homicidal eye -
and dragged me home alive. . . . Oh my Petite,
clearest of all God's creatures, still all air and nerve:
you were in your twenties, and I,
once hand on glass
and heart in mouth,
outdrank the Rahvs in the heat
of Greenwich Village, fainting at your feet -
too boiled and shy
and poker-faced to make a pass,
while the shrill verve
of your invective scorched the traditional South.

Now twelve years later, you turn your back.
Sleepless, you hold
your pillow to your hollows like a child,
your old-fashioned tirade -
loving, rapid, merciless -
breaks like the Atlantic Ocean on my head.






Gönderen: Vehbi 28 01 2007 - 13:51


KALBİN NASIL?
Charles Bukowsky

en kötü zamanlarımda
park sıralarının üstünde
hapislerde
ya da yaşarken
orospularla
her zaman olmuştur benim bu belirli
gönül rahatlığım-
demezdim ona
mutluluk-
bir iç dengeydi o
daha ziyade razı olan
her ne oluyorduysa ona
ve yardım etti o
fabrikalarda
ve ilişkiler
kötü gittiği zaman
kızlarla.

Çeviren: Vehbi Taşar


HOW IS YOUR HEART?
Charles Bukowsky

during my worst times
on the park benches
in the jails
or living with
whores
I always had this certain
contentment-
I wouldn't call it
happiness-
it was more of an inner
balance that settled for
whatever was occuring
and it helped in the
factories
and when relationships
went wrong
with the girls.

Gönderen: Vehbi 29 01 2007 - 16:55

GÜNEYDE GÜNEŞ DOĞUŞU
Sylvia Plath

Mango, şeftali, limon rengi,
Bu villalar hikaye kitabı gibi
Hâla rüya görürler pencere kepenklerinin,
Amfi şeklinde yükselen balkonların gerilerinde
El gibi ince-
Dantela yapan, ya da yaprak-ve-çiçek resmi çizen kalemle.

Yana yatarak meltemlerle
Ok gibi dalların üzerlerinde,
Ananas-kabuklu,
Palmiyelerin yeşil bir hilâli
Yukarı gönderir çatal şeklinde
Palmiye yapraklarından havai fişeğini.

Kuvars temizliğinde bir tan yeri
Her bir parlak santimetresiyle
Altınla kaplar bütün Bulvarımızı,
Ve Melekler Koyunun
Sırılsıklam olmuş maviliğinden dışarı
Karpuz güneşi çıkar yuvarlak kırmızı.

Çeviren: Vehbi Taşar


SOUTHERN SUNRISE
Sylvia Plath

Color of lemon, mango, peach,
These storybook villas
Still dream behind
Shutters, thier balconies
Fine as hand-
Made lace, or a leaf-and-flower pen-sketch.

Tilting with the winds,
On arrowy stems,
Pineapple-barked,
A green crescent of palms
Sends up its forked
Firework of fronds.

A quartz-clear dawn
Inch by bright inch
Gilds all our Avenue,
And out of the blue drench
Of Angels' Bay
Rises the round red watermelon sun.

Gönderen: Vehbi 03 02 2007 - 13:46

ŞUBAT ÖĞLEDEN SONRASI
Henry Wadsworth Longfellow (1807-1882)

Gün bitiyor,
Gece iniyor,
Bataklık donmuş
Nehir ölü.

Kül gibi bulutların içinden
Yanıp söner kırmızı güneş
Üzerinde köy pencerelerinin
Kırmızı ışık vererek.

Tekrar başlar kar
Gömülmüş parmaklıklar
Belirlemezler artık
Yolu düzlüğün üstünde giden;

Çayırların içinden,
Korkulu gölgeler gibi,
Yavaşça geçerken
Cenaze alayında bir tren.

Çınlıyor çan,
Ve her duygu içimde olan
Yanıtlar sesini
Matem çanının iç karartan.

Sürükleniyor gölgeler,
Dövünüyor kalbim
Ve çınlayan içerde
Bir cenaze çanı aynen.

Çeviren: Vehbi Taşar


AFTERNOON IN FEBRUARY
Henry Wadsworth Longfellow (1807-1882)

The day is ending,
The night is descending;
The marsh is frozen,
The river dead.

Through clouds like ashes
The red sun flashes
On village windows
That glimmer red.

The snow recommences;
The buried fences
Mark no longer
The road o'er the plain;

While through the meadows,
Like fearful shadows,
Slowly passes
A funeral train.

The bell is pealing,
And every feeling
Within me responds
To the dismal knell;

Shadows are trailing,
My heart is bewailing
And tolling within
Like a funeral bell.

Gönderen: Vehbi 06 02 2007 - 03:33

Küçük Bir Kafiye Yakala
Eve Merriam (1916-1992)

Bir süre önce
yakaladım küçük bir kafiye

Üzerine koydum onu yerin
fakat o hemencecik dışına koştu eşiğin

Bisikletimle onun peşinden gittim
fakat o içinde eridi bir buz demetinin

Alıp boşalttım onu şapkamın içine kepçe ile
fakat o döndü bir kediye

Yakaladım onun kuyruğunu
fakat o genişleyip bir balina oldu

İzledim onu bir kayığın içersinde
fakat o değişti bir keçiye

Beslediğimde kâğıt ve tenekeyle onu
o uzun bir gökdelen oldu

Sonra o büyüyüp bir uçurtma oldu
ve gözden çok uzaklara uçtu…


Çeviren: Vehbi Taşar


Catch A Little Rhyme
By Eve Merriam(1916-1992)

Once upon a time
I caught a little rhyme

I set it on the floor
but it ran right out the door

I chased it on my bicycle
but it melted to an icicle

I scooped it up in my hat
but it turned into a cat

I caught it by the tail
but it stretched into a whale

I followed it in a boat
but it changed into a goat

When I fed it tin and paper
it became a tall skyscraper

Then it grew into a kite
and flew far out of sight...

Gönderen: Vehbi 06 02 2007 - 14:05

DÜNYANIN GEREKSİNDİĞİ
Ella Wheeler Wilcox (1850-1919)

Ah bir hayli tanrılar, o kadar çok inançlar,
O kadar çok patikalar kıvrılan ve kıvrılan,
Sanatıyken yalnız iyi kalpli olmanın
Bütün gereksindiği acılı dünyanın

Çeviren: Vehbi Taşar

THE WORLD’S NEED
Ella Wheeler Wilcox

O many gods, so many creeds,
So many paths that wind and wind,
While just the art of being kind
Is all the sad world needs.



Gönderen: Vehbi 09 02 2007 - 21:43

VE AY VE YILDIZLAR VE DÜNYA
Charles Bukowski

Uzun yürüyüşler geceleyin—
odur ruha iyi gelen:
dikizleyerek içine pencerelerin
yorgun ev hanımlarını gözetleyerek
kendilerini savunmaya çalışan
bira-delisi kocalarından.

Çeviren: Vehbi Taşar

AND THE MOON AND THE STARS AND THE WORLD
Charles Bukowski

Long walks at night--
that's what good for the soul:
peeking into windows
watching tired housewives
trying to fight off
their beer-maddened husbands.

Gönderen: Vehbi 10 02 2007 - 01:02

selma ve belma ve esra ve sermin
ee cummings (1894-1962)

selma ve belma ve esra ve sermin
plaja indiler (bir gün oynamak için)

ve selma şarkı söyleyen bir deniz kabuğu keşfetti
o kadar tatlı bir şekilde ki hatırlayamadı dertlerini,ve

belma yolda kalmış bir yıldız arkadaş edindi
beş uyuşuk parmak tı onun ışınları;

ve esra korkunç bir şey tarafından kovalandı
yan yan yarıştı üflerken hava kabarcıklarını: ve

sermin düzgün yuvarlak bir taşla eve geldi
bir dünya kadar küçük ve büyük tek başınaymış gibi

neyi kaybedersek kaybedelim ondan beri(bir sen ya da bir ben benzeri)
kendimizdir denizde keşfettiğimiz öteden beri

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Umarım bu çevirim ee cummings’in şiir tarzını ve dehasını doğru olarak Türkçe’ye yansıtıyordur.



maggie and milly and molly and may
ee cummings

maggie and milly and molly and may
went down to the beach (to play one day)

and maggie discovered a shell that sang
so sweetly she couldn’t remember her troubles,and

milly befriended a stranded star
whose rays five languid fingers were;

and molly was chased by a horrible thing
which raced sideways while blowing bubbles:and

may came home with a smooth round stone
as small as a world and as large as alone.

For whatever we lose(like a you or a me)
it’s always ourselves we find in the sea




Gönderen: Vehbi 13 02 2007 - 04:32

NİNNİ
Eve Merriam (1916-1992)

Mor,
Mor,
Alacakaranlık
Gök aydınlık.
Mor bir kralın pelerini kadar …
Mor bir üzüm kadar.
Mor akşam yüzünden
Gün ışığı ayrılırken
Yumuşak ve mırıltılı
Hassas ve kürklü,
Kadife akşam-vakti.
Mor,
Mor.
Gök aydınlık
Hoşçakal ışık
Koyu renkli
Misk kokulu
Gecenin içine doğru.

Çeviren: Vehbi Taşar


LULLABY
Eve Merriam (1916-1992)

Purple,
Purple,
Twilight
Sky light.
Purple as a king's cape
Purple as a grape.
Purple for the evening
When daylight is leaving.
Soft and purry,
Gentle and furry,
Velvet evening-time.
Purple,
Purple.
Sky light
Goodbye light.
Dusky
Musky
Into night.


Gönderen: Vehbi 17 02 2007 - 21:37

HİÇBİRZAMAN KAYBETMEDİM DAHA FAZLA
Emily Dickinson

Hiçbirzaman kaybetmedim daha fazla iki kezden,
Ve o da içindeydi mezarın.
İki kez bir dilenci gibi durdum ayakta
Tanrının kapısı huzurunda!

İki kez yere inen melekler,
Dükkanımın parasını geri verdiler.
Soyguncu, bankacı, baba,
Yoksulum bir kez daha!

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Ömrünün büyük bir kısmında despot bir babanın gölgesi altında yaşamış olan Emily Dickinson’un babasının mesleği avukatlık ve politikacılıktı. Belki bankerlikte de bir payı vardı. Çünkü Emily’nin çok zengin olan büyükbabası Amherst Kolejinin kurucularındandır. Boston’un batısında Amherst Koleji halen Amerika’nın İngiliz edebiyatı konusunda en iyi okullarından biridir. Emily’nin kendisi de orada okula gitmiştir. Kaybettiği iki kişi muhtemelen annesi ve babası olsa gerek. Aslında çimen demek olan “sod” sözcüğünü mezar diye çevirdim. Çünkü çimenin içinde diyerek mezarın içinde demek istiyor. “Under the sod” mezarın içinde demektir. Bundan sonraki 4 mısra muhtemelen iki kez intihar etmeye kalkışmasıyla açıklanabilir. Eğer öyleyse, muhtemelen iflas etmekle kendini öldürmek arasında bir ilişki kuruyor bu şiirde. En son iki mısranın ne demek olduğundan çok emin değilim. Fakat sanırım soyguncu, bankacı ve baba diyerek hep kendi babasından bahsediyor ve bu şiiri babasının ölümünden sonra yazdı. Bir kez daha yoksul olmasını başka türlü nasıl açıklayabilirim bilmiyorum.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar

I NEVER LOST AS MUCH
Emily Dickinson

I never lost as much but twice,
And that was in the sod.
Twice have I stood a beggar
Before the door of God!

Angels, twice descending,
Reimbursed my store.
Burglar, banker, father,
I am poor once more!


Gönderen: Vehbi 19 02 2007 - 13:19

AŞKTAN SONRA
Sara Teasdale (1884–1933)

Yok artık büyü
Buluşuruz başka insanlar gibi,
Mucizeler işlemezsin artık bana
Ne de ben sana.

Sen rüzgârdın ve ben derya -
İhtişam yok artık daha fazla,
Kayıtsızlaştım su birikintisi gibi
Sahilin yanında.

Fakat fırtınadan emin olsa da su birikintisi
Ve gelgitten kesilse de ardı,
Daha fazla acılaşır denizden.
Bütün huzurunun içinden.

Çeviren: Vehbi Taşar


AFTER LOVE
Sara Teasdale

There is no magic any more,
We meet as other people do,
You work no miracle for me
Nor I for you.

You were the wind and I the sea—
There is no splendor any more,
I have grown listless as the pool
Beside the shore.

But though the pool is safe from storm
And from the tide has found surcease,
It grows more bitter than the sea,
For all its peace.

Gönderen: Vehbi 23 02 2007 - 11:55

DUVAR TAMİRİ
Robert Frost

Birşey vardır orada sevmeyen bir duvarı,
Donmuş-yerin-şişkinliğini getiren onun altına,
Ve güneşte döken yukardaki kayaları,
Ve arasında iki kişinin geçeceği kadar aralıklar yapan yanyana.
Başka bir şeydir avcıların işi:
Ardından geldim ben onların tamirat yapmaya
Bir taş üstüne taş bırakmadıkları yerlerde,
Fakat çıkarırlardı saklandığı yerden tavşanı,
Memnun etsin diye kesik kesik havlayan köpekleri. Aralıklar diyorsam eğer,
Onların yapıldığını kimse görmedi ya da duymadı,
Fakat tamirat zamanı gelince baharda biz buluruz orada onları.
Haber veriririm tepenin öbür tarafındaki komşuma;
Ve buluşuruz bir günde hattı yürümek için birlikte
Ve giderken duvarı tutarız ikimizin arasında.
Her birine kendi tarafına düşen kaya.
Ve bazıları somun gibidir ve bazısı neredeyse toplar gibi
Bir tılsım kullanmamız gerekir onları dengelemeye:
‘Sen olduğun yerde kal duvar biz sırtlarımızı dönünceye kadar!’
Parmaklarımızı aşındırırız acımasız tutmaktan onları.
Ah, yalnız başka türlü bir oyun bu oynanan dışarıda,
Biri bir tarafta. Biraz daha fazlaya gelir o:
Onun olduğu yerde bizim gereğimiz yok duvara:
Hep çam ormanıdır o ve ben elma bahçesi.
Benim elma ağaçlarım hiçbirzaman geçmeyecekler karşıya
Ve yiyecekler kozalakları onun çamlarının altında, derim ona.
O der yalnızca, ‘iyi parmaklıklar iyi komşular yaparlar’.
Benim içimdeki yaramazlıktır ilkbahar, ve merak ederim
Koyabilirmiydim bir fikir onun aklına:
Ne diye iyi komşular yapar onlar? Değilmidir onlar
İneklerin oldukları yerlerde?
Fakat inekler yok ki burada.
Bir duvar yapmadan önce bilmek isterdim ben
Neyi duvarladığımı, içerisini yoksa dışarısını mı,
Ve muhtemelen kimi gücendireceğimi.
Birşey vardır orada sevmeyen bir duvarı,
İsteyen onun yıkılmasını.’Periler’ diyebilirdim ona,
Fakat periler değillerdir tam anlamıyla, ve isterdim ben
Deseydi o kendine. Görürüm onu orada
Getirirken sıkı sıkı tepesinden kavranmış bir taşı
Her iki elde, sanki silahlanmış eski bir taş-yabanisi gibi.
O kımıldar gibi gözükür bana karanlıkta,
Karanlığında değil yalnız ormanlığın ve ağaçların gölgesinin.
Ötesine gitmeyecek o babasının özdeyişinin.
Ve onu düşünmüş olmak o kadar çok hoşuna gider ki
Bir daha söyler, “İyi parmaklıklar iyi komşular yaparlar.”

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 1874 de San Francisco’da doğan Robert Frost, Amerika’nın kuzeydoğusundaki kırlık New Hampshire eyaletinde bir arazi alıp orada, ondan sonra İngiltere’ye gidip kendini tamamiyle şiire adamadan önce, uzun bir süre yaşamıştır. Amerika’nın bu en çetin iklimli bölgesinin en ilginç yönlerinden birisi insanların ağaçlıkların içinde birbirlerinden çok uzakta olan büyük evlerde yaşamalarına rağmen arazilerinin sınırlarını belirlemek için orada çok bulunan restgele taş ve kaya parçaları kullanarak alçak fakat çok uzun duvarlar örmesidir. 1979 ile 1984 arasında ben de Boston’un 30 mil kadar kuzeyinde Harvard diye bir şehirde böyle bir evde yaşadım. Evimin sınırını belirleyen bu taş duvarın tamir ve onarımı yılda bir defa ilkbaharda herkesin yaptığı çok büyük ve başbelası bir projeydi. Elbette Robert Frost’un bu şiiri insanların kendilerini komşu insanlardan ayırabilmek için ne kadar saçma fakat gayretli çabalar harcadığını anlatmak için yazılmıştır ve Robert Frost’un Amerika’da en iyi bilinen şiirlerinden birisidir.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

MENDING WALL
By Robert Frost

Something there is that doesn't love a wall,
That sends the frozen-ground-swell under it,
And spills the upper boulders in the sun,
And makes gaps even two can pass abreast.
The work of hunters is another thing:
I have come after them and made repair
Where they have left not one stone on a stone,
But they would have the rabbit out of hiding,
To please the yelping dogs. The gaps I mean,
No one has seen them made or heard them made,
But at spring mending-time we find them there.
I let my neighbor know beyond the hill;
And on a day we meet to walk the line
And set the wall between us once again.
We keep the wall between us as we go.
To each the boulders that have fallen to each.
And some are loaves and some so nearly balls
We have to use a spell to make them balance:
'Stay where you are until our backs are turned!'
We wear our fingers rough with handling them.
Oh, just another kind of out-door game,
One on a side. It comes to little more:
There where it is we do not need the wall:
He is all pine and I am apple orchard.
My apple trees will never get across
And eat the cones under his pines, I tell him.
He only says, 'Good fences make good neighbors'.
Spring is the mischief in me, and I wonder
If I could put a notion in his head:
'Why do they make good neighbors? Isn't it
Where there are cows?
But here there are no cows.
Before I built a wall I'd ask to know
What I was walling in or walling out,
And to whom I was like to give offence.
Something there is that doesn't love a wall,
That wants it down.' I could say 'Elves' to him,
But it's not elves exactly, and I'd rather
He said it for himself. I see him there
Bringing a stone grasped firmly by the top
In each hand, like an old-stone savage armed.
He moves in darkness as it seems to me,
Not of woods only and the shade of trees.
He will not go behind his father's saying,
And he likes having thought of it so well
He says again, "Good fences make good neighbors."

Gönderen: Vehbi 24 02 2007 - 23:21

39.5° ATEŞ
Sylvia Plath

Saf? O ne demek:
Cehennemin dilleri
Kördür, kör üçlü dilleri

Kadar körün, şişko Serebus
Kapıda aksıran. Elinden gelmeyen
Kendini yalayıp temizlemek

Sıtmalı kiriş, günah, günah
ağlıyor kav
kokusu silinemez

Söndürülen bir mumun!
Aşk, aşk, düşük dumanlar yuvarlanır
Benden İzadora’nın eşarpları gibi, bir dehşetin içindeyim

Bir eşarp yakalanacak ve tekerlekte çapalanacak.
Böyle sarı somurtkan dumanlar
Kendi elemanlarını yapar. Onlar kalkmayacak,

Fakat yuvarlanacak etrafında dünyanın
Boğarak yaşlı ve yumuşak başlıyı,
Güçsüzü

Beşiğinde limonluktaki bebeği,
Sarı benizli orkideyi
Onun asılı bahçesini havaya asan,

Şeytani leoparı!
Radyasyon onu beyaza döndürdü
Ve bir saatin içinde öldürdü.

Bedenlerini yağlayarak karılarını aldatan erkekleri
Hiroşima’nın külü gibi ve yiyerek içersini.
Günah, Günah.

Sevgilim, bütün gece
Sönüp yanmaktayım, kapalı, açık, kapalı, açık.
çarşaflar ağırlaştı seks düşkünü bir adamın öpüşü gibi.

Üç gün. Üç gece.
Limonlu su, tavuk
Suyu, su kusturur beni.

Ben çok safım senin için ya da herhangibirisi için.
Senin vücudun
Beni dünyanın Tanrıyı acıttığı gibi acıtır. Bir fenerim ben ---

Başım bir ay
Japon kâğıdından. benim dövülmüş altından derim
Sınırsızca narin ve sınırsızca masraflı.

Seni hayrete düşürmez mi benim sıcaklığım. Ve benim ışığım.
Tamamiyle kendi başıma ben kocaman bir kamelyayım
Akkor halinde kızaran ve gelen ve giden, kızarık üzerinde kızarık.

Sanırım yukarı çıkıyorum,
Kalkabilirim sanarım ---
Sıcak metalin boncukları havada uçuşur, ve ben, sevgili, ben

Saf bir asetilenim
Bakire
Güllerle bakılan,

Öpücüklerle, nur yüzlü meleklerle,
Onlar tarafından bu pembe şeyler ne demekse.
Sana değil, ne de ona.

Ona değil, ne de ona
(Eriyerek benim kendilerim, yaşlı orospu iç etekleri) ---
Cennete.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not:

Cerebus: Şişman bir karıncayiyen olarak canlandırılan çok ünlü bir karton karikatür karakteridir.

Isadora Duncan (1877-1927) Komunist ve çift cinselliğiyle bilinen çok ünlü bir Amerikan dansözüdür. San Francisco’da doğan ve 1909 da Paris’e yerleşen Isadora Duncan devamlı giyindiği renkli eşarplarıyla meşhurdu. Amerika’da 1922 de verdiği bir dans gösterisine çıplak göğüslerini yarım kapatan kırmızı renkli bir eşarpla çıktı. Bu yüzden ve gösterinin sonunda, “bu kızıl, ben de kızılım” dediği için Amerika’da çok büyük sansasyon yaratmıştı.

FEVER 103°
Sylvia Plath

Pure? What does it mean?
The tongues of hell
Are dull, dull as the triple

Tongues of dull, fat Cerebus
Who wheezes at the gate. Incapable
Of licking clean

The aguey tendon, the sin, the sin.
The tinder cries.
The indelible smell

Of a snuffed candle!
Love, love, the low smokes roll
From me like Isadora's scarves, I'm in a fright

One scarf will catch and anchor in the wheel.
Such yellow sullen smokes
Make their own element. They will not rise,

But trundle round the globe
Choking the aged and the meek,
The weak

Hothouse baby in its crib,
The ghastly orchid
Hanging its hanging garden in the air,

Devilish leopard!
Radiation turned it white
And killed it in an hour.

Greasing the bodies of adulterers
Like Hiroshima ash and eating in.
The sin. The sin.

Darling, all night
I have been flickering, off, on, off, on.
The sheets grow heavy as a lecher's kiss.

Three days. Three nights.
Lemon water, chicken
Water, water make me retch.

I am too pure for you or anyone.
Your body
Hurts me as the world hurts God. I am a lantern ----

My head a moon
Of Japanese paper, my gold beaten skin
Infinitely delicate and infinitely expensive.

Does not my heat astound you. And my light.
All by myself I am a huge camellia
Glowing and coming and going, flush on flush.

I think I am going up,
I think I may rise ----
The beads of hot metal fly, and I, love, I

Am a pure acetylene
Virgin
Attended by roses,

By kisses, by cherubim,
By whatever these pink things mean.
Not you, nor him.

Not him, nor him
(My selves dissolving, old whore petticoats) ----
To Paradise.



Gönderen: Vehbi 27 02 2007 - 00:37

BAĞLILIK
Robert Frost

Anımsayamaz kalp hiçbir bağlılık
Daha çok okyanusa kıyı olmaktan ---
Tek konumlu kıvrımı tutarak,
Sonsuz bir tekrarı sayan.

Çeviren: Vehbi Taşar

DEVOTION
Robert Frost

The heart can think of no devotion
Greater than being shore to the ocean--
Holding the curve of one position,
Counting an endless repetition.




Gönderen: Vehbi 03 03 2007 - 16:11

EL DORADO
Edgar Allan Poe

Parlak renkler giyinerek,
Yürekli bir gecede,
Gün ışığında ve gölgede,
Yolculuk yapmıştı pek çok,
Bir türkü çağırarak,
El Doradonun peşinde.

Fakat yaşlandı o –
Onca gözüpek şövalye –
Ve –kalbinin üstüne bir gölge
Düştü bulmadığında
Yerde hiçbir leke
Benzeyen El Doradoya.

Ve, onun dayanma gücü
Onu boylu boyunca bırakırken
Bir yolcu gölgeyle karşılaştı –
“Gölge,” dedi,
“Nerede olabilir ki –
Ülkesi bu Eldoradonun?”

“Ay Dağlarının
Üzerinde
Gölgeler Vadisinin güneyinde,
At sür”, dedi Gölge
“At sür cesaretle, –
Bulmak istersen eğer El Doradoyu.”

Çeviren: Vehbi Taşar

EL DORADO
Edgar Allan Poe

Gaily bedight,
A gallant night
In sunshine and in shadow,
Had journeyed long,
Singing a song,
In search of El Dorado.

But he grew old --
This knight so bold --
And -- o'er his heart a shadow
Fell as he found
No spot of ground
That looked like El Dorado.

And, as his strength
Failed him at length,
He met a pilgrim shadow --
"Shadow," said he,
"Where can it be --
This land of El Dorado?"

"Over the Mountains
Of the Moon,
Down the Valley of the Shadow,
Ride, boldly ride,"
The shade replied --
"If you seek for El Dorado."

Gönderen: Vehbi 06 03 2007 - 17:01

SOHBETİN SEVİŞTİKTEN SONRAKİ AŞK OYUNU
Donald Hall

İlk gecelerinin akşam yemeğinde
O baktı ona, gözlerine parlak yeşil
Mum ışığında.
Güldüler ve söylediler yüzlerce masalları,
Ve öpüştüler ve gittiler yatağa.
“Şışş, şışş,” dedi o,
“Bacaklarımı dolamak istiyorum başının etrafına.”
Yeşil gözleri, yeşil gözleri.

Kahveyle oturdular şafakta
Ve içtiler bir sigara daha
Olduğu kadar yavaşça
Arkadaşlık ve aşk tanrısı karşılaştığında
Sohbetin seviştikten sonraki aşk oyununda,
İlk günlerinde,
Ve geç kalmış sevdiği işe, o sürüp gitti.
Yeşil gözleri, yeşil gözleri.

Çeviren: Vehbi Taşar


CONVERSATION’S AFTERPLAY
By Donald Hall

At dinner their first night
He looked at her, her bright green eyes,
In candlelight.
They laughed and told the hundred stories,
And kissed, and went to bed.
"Shh, shh," she said,
"I want to put my legs around your head."
Green eyes, green eyes.

At dawn they sat with coffee
And smoked another cigarette
As quietly
Companionship and eros met
In conversation's afterplay,
On their first day,
And late for the work she loved, she drove away.
Green eyes, green eyes.

Gönderen: Vehbi 10 03 2007 - 17:09

GERÇEK OLANIN ARKASINDA
Allen Ginsberg

demiryolu avlusu Sen Hose’de
gezindim terkedilmiş
bir tank fabrikasının önünde
ve oturdum bir sıranın üzerine
yanında makasçının kulübesinin.

Bir çiçek yatıyordu üstünde samanın
asfalt karayolunun üzerinde –
korkulu saman çiçeği
diye düşündüm—Vardı
narin bir siyah sapı ve
taçyaprakları sarımsı kirli
sivri uçlarla İsa’nın inç uzunluğunda
tacı gibi, ve kirlenmiş bir
kuru merkezi pamuk sorguçlu
kullanılmış bir traş fırçası gibi
altında yatan
bir garajın bir senedir.

Sarı, sarı çiçek, ve
çiçeği endüstrinin,
çetin çivili çirkin çiçek,
çiçek herşeye rağmen,
büyük sarının biçimiyle
beyninizdeki Gül!
Budur çiçeği Yeryüzünün.

Çeviren: Vehbi Taşar


IN BACK OF THE REAL
Allen Ginsberg

railroad yard in San Jose
I wandered desolate
in front of a tank factory
and sat on a bench
near the switchman's shack.

A flower lay on the hay on
the asphalt highway --
the dread hay flower
I thought--It had a
brittle black stem and
corolla of yellowish dirty
spikes like Jesus' inchlong
crown, and a soiled
dry center cotton tuft
like a used shaving brush
that's been lying under
the garage for a year.

Yellow, yellow flower, and
flower of industry,
tough spiky ugly flower,
flower nonetheless,
with the form of the great yellow
Rose in your brain!
This is the flower of the World.




Gönderen: Vehbi 23 03 2007 - 15:25

SADAKAT
Elsa Gidlow (1898-1986)

Kıskanırmısın ben öpüşürsem bu kızla ya da o kızla,
Zannedermisin sadık kalmalıyım bir tek ağıza?
Bildiğin çok azdır benim bastırılamayan susuzluğum konusunda:
Kız kardeşim, ben inancı saklarım içimde aşka, değil aşıklara.

Hayat kalbimin üstüne alevler içinde bir parmak yerleştirdi,
Altın bir iplik verdi bana,
Bir boncuk yığınını işaret etti:
Ve dedi, ötekilerden daha görkemli birini bağla bana.

İplik aşktır, kız kardeşim benim, sen bir boncuk tanesi,
Fildişinden biri, o kadar narin.
Önce yananlardan birisi kül rengi gri- o kadar daha fazla ateşli.
Binen daha uzaktaki renklerin üzerine ve şarkı söyleyen.

En son boncuk boyanıldığında en son desenle
Ve kaydırıldığında ipin üzerine, bağlayacağım ben onu böylece;
Sonra dönüp gideceğim gülerek sessizce
Nafile hayat övünürken onun en son takısıyla.

Çeviren: Vehbi Taşar


CONSTANCY

Elsa Gidlow

You're jealous if I kiss this girl and that,
You think I should be constant to one mouth?
Little you know of my too quenchless drouth:
My sister, I keep faith with love, not lovers.

Life laid a flaming finger on my heart,
Gave me an electric golden thread,
Pointed to a pile of beads and said:
Link me one more glorious than the rest.

Love's the thread, my sister, you a bead,
An ivory one, you are so delicate.
Those first burned ash-grey--far too passionate.
Further on the colors mount and sing.

When the last bead's painted with the last design
And slipped upon the thread, I'll tie it: so;
Then smiling quietly I'll turn and go
While vain Life boasts her latest ornament.

Gönderen: Vehbi 24 03 2007 - 01:10

CAZ HAYRANI ARKAYA BAKAR
Jayne Cortez (1936- )

Mank’la ileri geri gittim
Bad’la feryat ettim
Stit’le her yıldızı saydım
Seray’la “Bana Kusur Bulma” yı söyledim
Bili gibi bir çiçek takındım
Dayna’nın ses menzilinde haykırdım
& Ella Fitzjerald’la “Ay Ne Kadar Yükseği” heceledim
o Şirayn Oditoryum Cazın çatısını patlatırken
hiddetle Filharmonik’de.
Saçımı permanant bir tem’e kestirdim
Ayaklarımı isyancı metronomlar yaptım
Boya içinde plak iğnelerini kâğıdın içine yerleştirdim
Bopoloji konuşması konuştum
Yüksek perdeli saksafon deyimleriyle güldüm
Her Börd tekrarlayışının saklayıcısı oldum
her Lestır yalayışının
hovk aklı baştan alıcı dilleri benim kulağımda melodileştirirken
& Bleykiy saldırgan haberleri içinde gümbürdetirken
alkışlayan dişlerimin zenci müziğinin
& Rey vururken kemiklerimin içinde kalan en son aşk oturağına bas notaları
Meks’le üçlü zamanda kımıldadım
Diz’le yüksekte olukladım
Petiford’la perdidoladım
Hemp’le eve uçtum
Dekster’in güvertesinde ayak sürüdüm
Peterson’la çömelip balık yumurtası yumurtladım
Fets’le bir “52inci Cadde Tema’sı” düşledim
& Ella Fitzjerald’la “Hanım İyi Ol’u” heceledim
o Şirayn Oditoryum Cazın çatısını patlatırken
hiddetle Filharmonik’de.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Eğer hayatta olsaydı rahmetli Ahmet Ertegün’den başka kimsenin başından sonuna kadar hakkıyla anlayamayacağı bu şiiri Türk caz hayranları için Türkçe’ye çeviriyorum.

JAZZ FAN LOOKS BACK
Jayne Cortez

I crisscrossed with Monk
Wailed with Bud
Counted every star with Stitt
Sang "Don't Blame Me" with Sarah
Wore a flower like Billie
Screamed in the range of Dinah
& scatted "How High the Moon" with Ella Fitzgerald
as she blew roof off the Shrine Auditorium
Jazz at the Philharmonic
I cut my hair into a permanent tam
Made my feet rebellious metronomes
Embedded record needles in paint on paper
Talked bopology talk
Laughed in high-pitched saxophone phrases
Became keeper of every Bird riff
every Lester lick
as Hawk melodicized my ear of infatuated tongues
& Blakey drummed militant messages in
soul of my applauding teeth
& Ray hit bass notes to the last love seat in my bones
I moved in triple time with Max
Grooved high with Diz
Perdidoed with Pettiford
Flew home with Hamp
Shuffled in Dexter's Deck
Squatty-rooed with Peterson
Dreamed a "52nd Street Theme" with Fats
& scatted "Lady Be Good" with Ella Fitzgerald
as she blew roof off the Shrine Auditorium
Jazz at the Philharmonic

Gönderen: Vehbi 25 03 2007 - 15:59

SENİ SEVİYORUM
Ella Wheeler (1850-1919)

Dudaklarını seviyorum şarapla ıslandıklarında
Ve kızıl vahşi bir arzuyla;
Gözlerini seviyorum aşkın ışığı içlerinde yattığında
Tutuşturularak ateşli bir yangınla.
Kollarını seviyorum sıcak beyaz et dokunduğunda
Benimkisine şefkatli bir kucaklayışla;
Saçını seviyorum telleri ağ gibi sardığında
Öpüşlerini yüzümün karşısında.

Benim için değil öpüşmesi soğuk sakin
Kansız aşkı bir bakirenin;
Benim için değil beyaz neşesi bir azizenin,
Ne de kalbi lekesiz bir güvercinin.
Fakat aşkı ver bana o kadar rahatça veren
Ve gülüşleri bütün dünyanın kusur bulmasına rağmen,
O kadar genç ve sıcak kollarımda duran bedeninle,
Zavallı kalbimi tutuşturan alevle

Böyle öp beni tatlılıkla sıcak ıslak ağzınla,
Hâla güzel kokulu yakut şarapla,
Ve hararetiyle söyle Güneyde doğmuş birisinin
Bana aittir senin ruhun ve bedenin.
Kavra beni yakına sıcak genç kollarında,
Soluk yıldızlar parlarken yukarda,
Ve biz yaşayacağız bütün genç yaşamlarımızı uzakta
Yaşayan bir aşkın mutluluklarıyla

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Wisconsin eyaletinin ilk kadın şairi Ella Wheeler Wilcox’un kocası Robert Wilcox için yazdığı bu şiir Amerikan klasikleri arasındadır. Robert’ın 30 yıllık bir evlilikten sonra ölümünden sonra Ella hayatının geri kalan kısmını onun ruhuyla bağlantı kurmak için yaptığı çeşitli deneyimler ve seanslarla geçirmiştir.


I LOVE YOU
Ella Wheeler (1850-1919)

I love your lips when they're wet with wine
And red with a wild desire;
I love your eyes when the lovelight lies
Lit with a passionate fire.
I love your arms when the warm white flesh
Touches mine in a fond embrace;
I love your hair when the strands enmesh
Your kisses against my face.

Not for me the cold calm kiss
Of a virgin's bloodless love;
Not for me the saint's white bliss,
Nor the heart of a spotless dove.
But give me the love that so freely gives
And laughs at the whole world's blame,
With your body so young and warm in my arms,
It sets my poor heart aflame.

So kiss me sweet with your warm wet mouth,
Still fragrant with ruby wine,
And say with a fervor born of the South
That your body and soul are mine.
Clasp me close in your warm young arms,
While the pale stars shine above,
And we'll live our whole young lives away
In the joys of a living love



Gönderen: Vehbi 27 03 2007 - 03:53

ARMAĞAN DOSDOĞRU
Robert Frost

Toprak kendimizinkiydi biz olmadan önce toprağınki
Yüz seneden daha fazla o bizim toprağımızdı
Biz olmadan önce onun insanları. O bizimkisiydi
Mesaçusets’de, Virjinya’da.
Fakat biz İngiltere’ninkisiydik, hâla sömürgeyle ilgili,
Sahip olarak hâla elimizden alınmışa
Sahip çıkılarak artık bizim olmayan tarafından şimdi.
Kendimize sakladığımız birşey zayıflattı bizi.
Keşfettiğimiz zamana kadar onun kendimiz olduğumuzu,
Ve kurtuluş hemen vaz geçmekte bulundu
Öyleydik ki biz kendimizi verdik dosdoğru
(Armağanın bedeli bir çok savaşların bedeliydi)
Toprağa hayal meyal farkına vararak onun batıya doğru gittiğini
Fakat hala hikayesiz, sanatsız, eklenmemiş
O ne idiyse, öyle kalacaktı.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bugün Robert Frost’un doğum günü olduğu için izin verirseniz bu şiir konusunda küçük bir açıklama yapayım.

1803 senesinde Amerika o zamanki ABD nin yarısından çoğunu teşkil eden çok büyük bir araziyi Fransa’dan satın aldı. O zaman başkan olan Thomas Jefferson bu araziyi politik nedenlerle çok zayıflamış olan ve zaten bu arazinin hiçbir işe yaramayacağına karar vermiş olan Napolyon’dan 15 Million dolar gibi az bir miktara satın almayı başardı. Bu tarihlerde kürk tüccarlarından başka hiç kimsenin gidemediği, hepsi o zaman keşfedilmemiş Amerika’nın batısında olan ve üzerinde bir sürü kızılderili kabilesi ve bizonların yaşadığı bu arazinin satın alınışı Amerikan tarihinde Luiziana Alımı diye bilinir. Robert Frost’un yukardaki şiiri bu Luiziana Alımı konusundan yazdığı çok bilinen bir şiirdir.

Ancak, 1961 de John Kennedy iş başına gelme töreninde Robert Frost’un bu şiiri bir tek kelime değişikliğiyle okumasını istedi. Bu şiirin en son satırındaki üç kelime olan “she would become” yerine “she will become” demesini rica etti. Bunun da nedeni bu arazinin eski vahşi halinde kalacağını söylemek yerine, “O ne idiyse, o öyle olacak” gibi daha pozitif bir mesaj vermekti. Fakat o zaman 87 yaşında olan Frost o gün yağan kardan gözleri kamaştığı için yazılı olan şiiri göremeyip bir kenara attı, ve zaten ezberinde olan yukardaki metni son derece güzel bir ses tonuyla başında sonuna kadar okumayı başardı!

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


THE GIFT OUTRIGHT
Robert Frost

The land was ours before we were the land's.
She was our land more than a hundred years
Before we were her people. She was ours
In Massachusetts, in Virginia.
But we were England's, still colonials,
Possessing what we still were unpossessed by,
Possessed by what we now no more possessed.
Something we were withholding made us weak.
Until we found out that it was ourselves
We were withholding from our land of living,
And forthwith found salvation in surrender.
Such as we were we gave ourselves outright
(The deed of gift was many deeds of war)
To the land vaguely realizing westward,
But still unstoried, artless, unenhanced,
Such as she was, such as she would become.

Gönderen: Vehbi 27 03 2007 - 11:39

BİRAZ DELİLİK BAHARDA
Emily Dickinson

Biraz Delilik Baharda
Sağlıklıdır Krala dahi,
Fakat Tanrı olsa gerek Soytarıyla –
Enine boyuna düşünen bu kocaman sahneyi –
Bütün bu Yeşil Deneyimini –
Sanki kendisininmiş gibi!

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 1875 de yazılan bu şiir ilk defa olarak 1914 yılında basılmıştır. (Bu İnternet’in hayatlarımızı ne kadar değiştirdiğinin güzel bir örneği olsa gerek.)

A LITTLE MADNESS IN THE SPRING
By Emily Dickinson

A little Madness in the Spring
Is wholesome even for the King,
But God be with the Clown –
Who ponders this tremendous scene –
This whole Experiment of Green –
As if it were his own!

Gönderen: Vehbi 01 04 2007 - 23:42

NİSAN
Sara Teasdale (1884-1933)

Çatılar parıldıyor yağmurdan.
Serçeler cıvıldıyor uçarken,
Zarafetiyle rüzgârlı bir Nisanın
Geçiyor küçük bulutlar.

Yine çıplak ve kahverengi arka avlular
Yalnız tek ağaçla değişmeyen—
Bu kadar emin olamazdım ben Bahardan
O şarkı söylemeseydi içimden.

Çeviren: Vehbi Taşar

APRIL
Sara Teasdale

The roofs are shining from the rain.
The sparrows tritter as they fly,
And with a windy April grace
The little clouds go by.

Yet the back-yards are bare and brown
With only one unchanging tree--
I could not be so sure of Spring
Save that it sings in me.

Gönderen: paskokusu 03 04 2007 - 19:42

İş Ararken


Her zaman derede avlanmış
alabalık isterdim kahvaltıda.

Birden, yeni bir yol buluyorum
çağlayana giden.

Hızlanıyorum
Uyan,

diyor karım
düş görüyorsun.

Ama kalkmaya davranınca,
yana kaykılıyor ev.

Kim düş görüyor?
Öğlen oldu, diyor karım.

Kapının yanında pırıl pırıl beni bekliyor
yeni ayakkabılarım.


Raymond Cerver

Çeviri: Cevat Çapan

Gönderen: Vehbi 12 04 2007 - 19:40

ÇİMEN PARMAKLARI
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

Dokunun bana, dokunun bana,
Küçük serin çimen parmakları,
Kolayca ele geçmeyen, hassas çimen parmakları.
Utangaç döküntülerinizle,
Dokunun yüzüme,
Dokunun çıplak kollarıma,
Kalçalarıma,
Ayaklarıma.
Yokmudur hiçbirşey şefkatli?
Gerek duymayın benden korkmaya.
Çok fazla altınızda olacağım sizin az sonra,
Bana ulaşmanız için bile, hatta,
Ufacık ürkek ayak parmaklarınızla.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Zenci bir köle ailesinin torunu olan Angelina Grimke’nin avukat olan babası Harvard Üniversitesinden mezun olmuş ikinci siyah Amerikalıdır.

GRASS FINGERS
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

Touch me, touch me,
Little cool grass fingers,
Elusive, delicate grass fingers.
With your shy brushings,
Touch my face,
My naked arms,
My thighs,
My feet.
Is there nothing that is kind?
You need not fear me.
Soon I shall be too far beneath you,
For you to reach me, even,
With your tiny timorous toes.

Gönderen: Vehbi 12 04 2007 - 20:05

GEÇ KALMIŞ KISIM
Raymond Carver (1938-1988)

Ve aldın mı
ne istediğini bu hayattan, öyle olmasına rağmen?
Aldım.
Ve neydi istediğin?
sevilmişti demek kendime, kendimi
sevilmiş hissetmek yeryüzünün üzerinde.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Şiirden ziyade küçük hikayeleriyle bilinen ve alkolizm ve ciğer kanserinden ölen Raymond Carver’ın şiir yönünü bana öğrettiği için sayın Paskokusuna teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Vehbi Taşar


LATE FRAGMENT
By Raymond Carver

And did you get what
you wanted from this life, even so?
I did.
And what did you want?
To call myself beloved, to feel myself
beloved on the earth.

Gönderen: Vehbi 12 04 2007 - 21:55

ÖLÜNÜN RUHUNA FATİHA
Kurt Vonnegut (1922-2007)

En son canlı olan şey
öldüğü zaman bizim yüzümüzden,
ne kadar şiirsel olurdu
yeryüzü diyebilseydi,
yukarıya doğru yüzen bir sesle
belki de
Grand Kanyon’un dibinden,
“Bitti işte.”
İnsanlar sevmedi burasını.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Ünlü Amerikan roman yazarı Kurt Vonnegut dün öldü. Bu şiir 2005 de yazdığı en son romanı olan, “Vatansız Bir Adam” isimli kitabın son satırlarından alınmıştır.

REQUIEM
Kurt Vonnegut (1922-2007)

When the last living thing
has died on account of us,
how poetical it would be
if Earth could say,
in a voice floating up
perhaps
from the floor
of the Grand Canyon,
“It is done.”
People did not like it here.

Gönderen: Vehbi 13 04 2007 - 10:52

SERSERİLER
Langston Hughes (1902-1967)

Çaresizleriz biz
Aldırış etmeye,
Açlar
Olmayan hiçbir yeri
Yemek yemeye,
Olmayan uyuyacak yeri,
Kurumuş gözleri
Ağlayabilmeye.

Çeviren: Vehbi Taşar

VAGABONDS
By Langston Hughes

We are the desperate
Who do not care,
The hungry
Who have nowhere
To eat,
No place to sleep,
The tearless
Who cannot
Weep.




Gönderen: Vehbi 13 04 2007 - 11:13

İNTİHAR NOTU
Langston Hughes

Nehrin
Sakin,
Serin çehresi
Benden bir öpücük istedi.

Çeviren: Vehbi Taşar

SUICIDE’S NOTE
By Langston Hughes

The calm,
Cool face of the river
Asked me for a kiss.

Gönderen: Vehbi 13 04 2007 - 19:36

Kurt Vonnegut'un Kedinin Beşiği isimli kitabından—1963

Kaplanın avlanması gerek,
Kuşun uçması gerek;
Adamın oturup merak etmesi gerek,
“ne gerek, ne gerek, ne gerek?”

Kaplanın uyuması gerek,
Kuşun konması gerek;
Adamın kendi kendine söylemesi gerek,
“anlamış olsam gerek.”

Çeviren: Vehbi Taşar

Kurt Vonnegut (From Cat’s Cradle —1963)

Tiger got to hunt,
Bird got to fly;
Man got to sit and wonder why, why, why?

Tiger got to sleep,
Bird got to land;
Man got to tell himself he understand

Gönderen: Vehbi 14 04 2007 - 13:49

MEZZO FORTE (ÇOK YÜKSELTİLMEYEN SES)
William Carlos Williams (1883-1963)

Al onu, allah kahretsin seni; ve onu!
Ve işte bir gül
Onu doğrultmak için tekrar!
Allah bilir
Üzüldüm Greys; fakat sonuç olarak,
Eğer sen bir kedi olacaksan o benim suçum değil.

Çeviren: Vehbi Taşar

MEZZO FORTE
William Carlos Willams

Take that, damn you; and that!
And here’s a rose
To make it right again!
God knows
I’m sorry, Grace; but then,
It’s not my fault if you will be a cat.

Gönderen: Vehbi 15 04 2007 - 16:54

KÖTÜ HABERLERİN TAŞIYICISI
Robert Frost

Taşıyıcısı kötü haberlerin,
Yarı yoluna gelmişken gideceği yerin,
Hatırladı kötü haberlerin
Tehlikeli şeyler olduğunu taşımak için.

Bu yüzden geldiği zaman ayrıldığı yere
Bir yolun gittiği tahta doğru
Ve birinin ayrılıp gittiği dağlara doğru
Ve bilinmeyenin içersine,

O dağlara doğru giden yolu aldı.
İçinden koşturdu Kaşmir Vadisinin,
İçinden koşturdu katmerli zakkumların
Ülkesine varıncaya kadar Pamir Dağlarının.

Ve orada içinde uçurumlarla dolu bir vadinin
Karşılaştı kendi yaşında bir kızla
Onu çardağına götürdü kızın evinin,
O hâla koşturuyor olacaktı yoksa.

Kız ona dinini öğretti kabilesinin;
Nasıl, nesillerden ve nesillerden bu yana,
Bir prenses Çinden çıkan yola
Bir İran prensiyle evlenmek için

Bulunmuştu hamile bir çocukla; ve ordusu prensesin
Gelmişti bunalımlı bir molaya.
Ve çocuğun babası bir tanrı olmuş olsa da
Ve başka hiçkimse kusurlu olmasa da.

İhtiyatlı görünmüştü orada kalmak
Ve ileri gitmemek ya da geri dönmemek.
Bu yüzden kaldılar ve sahip çıktılar bir köye
Orada Yak’ların ülkesinde.

Ve çocuk prensesin doğurduğu
Bir kraliyet çizgisi saptadı,
Ve onun buyruklarına uyuldu
Çünkü o bir tanrıdan oluşmuştu.

Ve işte bu yüzden insanlar vardı
Bir Himalaya dağları rafının üzerinde;
Ve kötü haberlerin taşıyıcısı
Orada kalmaya karar verdi kendisi de.

En azından bu vardı ona ait olan ortaklaşa
Evlat edinmeyi seçtiği ırkla:
Kendi sebepleri vardı her ikisinin de
Durmak için durmuş oldukları yerde.

Kötü haberle gelince,
Belşazar’ın devrilmesi konusunda
Ne diye koşup söylemeli Belşazar’a
Onun nasılsa öğreneceğini yeterince çabukça?

Çeviren: Vehbi Taşar

15 Nisan 2007, St Petersburg, Florida

THE BEARER OF EVIL TIDINGS
Robert Frost

The bearer of evil tidings,
When he was halfway there,
Remembered that evil tidings
Were a dangerous thing to bear.

So when he came to the parting
Where one road led to the throne
And one went off to the mountains
And into the wild unknown,

He took the one to the mountains.
He ran through the Vale of Cashmere,
He ran through the rhododendrons
Till he came to the land of Pamir.

And there in a precipice valley
A girl of his age he met
Took him home to her bower,
Or he might be running yet.

She taught him her tribe's religion:
How, ages and ages since,
A princess en route from China
To marry a Persian prince

Had been found with child; and her army
Had come to a troubled halt.
And though a god was the father
And nobody else was at fault,

It had seemed discreet to remain there
And neither go on nor back.
So they stayed and declared a village
There in the land of the Yak.

And the child that came of the princess
Established a royal line,
And his mandates were given heed to
Because he was born divine.

And that was why there were people
On one Himalayan shelf;
And the bearer of evil tidings
Decided to stay there himself.

At least he had this in common
With the race he chose to adopt:
They had both of them had their reasons
For stopping where they had stopped.

As for his evil tidings,
Belshazzar's overthrow,
Why hurry to tell Belshazzar
What soon enough he would know?


Gönderen: Vehbi 15 04 2007 - 23:49

ŞANS
Langston Hughes

Bazen bir kırıntı düşer
Sevinç masalarından,
Bazen bir kemik
Savrulur havaya.

Bazı insanlara
Sevgi verilir
Başkalarına
Yalnız sema.

LUCK
By Langston Hughes

Sometimes a crumb falls
From the tables of joy,
Sometime a bone
Is flung.

To some people
Love is given,
To others
Only heaven.

Gönderen: Vehbi 16 04 2007 - 03:04

ŞEFKATLE YARGILAYIN BENİ
Emily Dickinson

Bu benim mektubumdur Dünyaya
Hiçbir zaman yazmamış olan Bana--
Basit Haberleri Doğanın söylediği--
Şefkatli İhtişamla

Teslim edilmiştir Onun Mesajı
Benim göremediğim Ellere-
Onun aşkı için benim –Tatlı—hemşerilerim—
Şefkatle yargılayın – Beni

Çeviren: Vehbi Taşar

JUDGE TENDERLY OF ME
By Emily Dickinson

This is my letter to the World
That never wrote to Me—
The simple News that Nature told—
With tender Majesty

Her message is committed
to Hands I cannot see—
For love of Her – Sweet—countrymen—
Judge tenderly – of Me

Gönderen: paskokusu 16 04 2007 - 17:07

Asıl ben teşekkür ederim sevgili Vehbi, şairin eklediğim şiirinin çeviren'i notunda belirttiğim gibi özgün bir Cevap Çapan çevirisi'ydi ve ben izbe bir il kütüphanesinde yıllardan beri durup küflenmesine rağmen hiç kimsenin alıpta okumadığı veya okuyası gelmediği bir şiir atlasında buldum tanıştım bu şairle, bir kaç şiiri daha var atlasta ve hepsi birbirinden güzel, mümkün olursa ekleyeceğim diğerlerini...

sevgiler, teşekkürler...smile.gif

Gönderen: Vehbi 17 04 2007 - 00:18

Sayın Paskokusu,

Raymond Carver’ın şiirlerini burada İnternet’de bulmak kolay. İki seneden az bir sürede 4 defa hastaneye kaldırılmasına neden olan alkolizm ve yoksulluk ve karşılaştığı yoksul insanlar Raymond Carver’ın ömrünü olduğu gibi şiirlerini de renklendirmiştir. Onun şiirlerini ben de çok sevdim. Ölmeden üç sene önce tamamiyle içkiyi bırakıp evlenmiş ve bir çok kısa hikaye yazmıştır. İşte tipik bir şiiri daha.

Saygılarımla,
Vehbi

SIYRIK
Raymond Carver

Uykudan uyandım bir kan lekesiyle
yüzümün üzerinde. Bir sıyrık
alnımın ortasında bir uçtan öteki uca.
Fakat yalnız başıma yatıyorum şu sıralarda.
Ne diye elini kaldırırdı adamın biri bu dünyada
kendi kendisine, rüyada bile olsa?
İşte bu ve buna benzer sorular
bu sabah uğraştığım cevaplamaya.
İncelerken yüzümü camda.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE SCRATCH
Raymond Carver

I woke up with a spot of blood
over my eye. A scratch
halfway across my forehead.
But I'm sleeping alone these days.
Why on earth would a man raise his hand
against himself, even in sleep?
It's this and similar questions
I'm trying to answer this morning.
As I study my face in the window.

Gönderen: Vehbi 18 04 2007 - 11:48

KORKU
Raymond Carver

Bir polis arabasının garajın önüne çekileceğinin korkusu.
Geceleyin uyuyakalmanın korkusu.
Uyuyakalmamanın korkusu.
Geçmişin kalkıp uyanacağının korkusu.
Şimdinin uçmaya kalkacağının korkusu.
Gecenin hareketsizliğinde çalan telefonunun korkusu.
Elektrikli fırtınaların korkusu.
Yanağında bir leke olan temizleyici kadının korkusu!
Beni ısırmayacak dedikleri köpeklerin korkusu.
Kuruntunun korkusu!
Ölmüş bir dostun cesedinin kimliğini teşhis etmek zorunda kalmanın korkusu.
Parasız kalmanın korkusu.
Çok fazla şeyi olmanın korkusu, fakat insanlar inanmayacaklar buna.
Psikolojik profilleri yapılmanın korkusu.
Geç kalmanın korkusu ve herkesten önce varmanın korkusu.
Kendi çocuklarımın zarfların üzerine yazdıkları el yazılarının korkusu.
Benden önce ölürlerse benim kendimi suçlu hissedeceğimin korkusu.
İhtiyar yaşında ve ben de ihtiyarken annemle yaşamak zorunda kalmanın korkusu.
Zihin karışıklığının korkusu.
Bu günün mutsuz bir alâmetle biteceğinin korkusu.
Uyanmanın ve seni gitmiş bulmanın korkusu.
Sevmemenin korkusu ve yeterince sevmemenin korkusu.
Neyi sevdiğimin sevdiklerimi mutlaka öldüreceğinin korkusu.
Ölüm korkusu.
Çok uzun yaşamanın korkusu.
Ölüm korkusu.

Ben söyledim onu.

Çeviren: Vehbi Taşar

FEAR
Raymond Carver

Fear of seeing a police car pull into the drive.
Fear of falling asleep at night.
Fear of not falling asleep.
Fear of the past rising up.
Fear of the present taking flight.
Fear of the telephone that rings in the dead of night.
Fear of electrical storms.
Fear of the cleaning woman who has a spot on her cheek!
Fear of dogs I've been told won't bite.
Fear of anxiety!
Fear of having to identify the body of a dead friend.
Fear of running out of money.
Fear of having too much, though people will not believe this.
Fear of psychological profiles.
Fear of being late and fear of arriving before anyone else.
Fear of my children's handwriting on envelopes.
Fear they'll die before I do, and I'll feel guilty.
Fear of having to live with my mother in her old age, and mine.
Fear of confusion.
Fear this day will end on an unhappy note.
Fear of waking up to find you gone.
Fear of not loving and fear of not loving enough.
Fear that what I love will prove lethal to those I love.
Fear of death.
Fear of living too long.
Fear of death.

I've said that.

Gönderen: Vehbi 18 04 2007 - 22:12

DOKTOR NE DEDİ
Raymond Carver

O durum iyi gözükmüyor dedi
o durum kötü gözüküyor dedi gerçekten kötü
o otuz iki tanesini saydım onların dedi bir ciğerin üzerinde
saymaktan vaz geçmeden önce
Ben memnun oldum dedim bilmeyi istemezdim
ondan daha ne kadar fazla olduğunu orada
o dedi sen dine düşkün bir adammısın diz çökermisin
ağaçların koruluklarında ve kendine izin verirmisin yardım istemek için
geldiğin zaman bir çağlayana
suyun dumanı yüzüne ve kollarına karşı püskürürken
durup sorarmısın anlamak için böyle anlarda
Daha değil dedim fakat bugün başlamak niyetindeyim
o dedi gerçekten üzgünüm dedi o
keşke başka türlü haberim olsaydı verecek sana
Amin dedim ve o başka birşey dedi
Yakalamadığım ve ne yapacağımı bilmeyerek başka
ve tekrar etmek zorunda kalmasını istemeyerek onun aynı şeyi
ve benim hazmetmek zorunda kalmamı onu bütünüyle
Yalnızca ona baktım
bir dakika için ve o geri baktı o zamandı işte
Yerimden zıpladım ve ellerini sıktım bu adamın bana az önce vermiş olan
birşeyi bu yeryüzünde bana başka hiçkimsenin şimdiye kadar vermediği
Ona teşekkür bile edebilirdim hattâ alışkanlık o kadar güçlüydü ki

Çeviren: Vehbi Taşar

WHAT THE DOCTOR SAID
Raymond Carver

He said it doesn't look good
he said it looks bad in fact real bad
he said I counted thirty-two of them on one lung before
I quit counting them
I said I'm glad I wouldn't want to know
about any more being there than that
he said are you a religious man do you kneel down
in forest groves and let yourself ask for help
when you come to a waterfall
mist blowing against your face and arms
do you stop and ask for understanding at those moments
I said not yet but I intend to start today
he said I'm real sorry he said
I wish I had some other kind of news to give you
I said Amen and he said something else
I didn't catch and not knowing what else to do
and not wanting him to have to repeat it
and me to have to fully digest it
I just looked at him
for a minute and he looked back it was then
I jumped up and shook hands with this man who'd just given me
something no one else on earth had ever given me
I may have even thanked him habit being so strong


Gönderen: Vehbi 20 04 2007 - 16:29

ÖRÜMCEK AĞI
Raymond Carver

Balkonuna çıktım evin birkaç dakika önce.
Oradan görebilirdim ve duyabilirdim suyu,
ve başıma gelen herşeyi bütün bu yıllar boyu.
Hava sıcak ve durgundu. Gelgit uzakta.
Hiçbir kuş şarkı söylemiyordu. Trabzana karşı eğildiğimde
alnıma bir örümcek ağı değdi.
Saçlarımın içine tutundu. Ayıplayamaz beni hiçkimse
geri döndüğüm ve içeriye girdiğim için. Rüzgâr dinmişti.
Deniz ölücesine sakin. Astım örümcek ağını lâmbanın abajurundan.
Onun ürperdiğini hissediyorum orada ara sıra
değdiğinde nefesim. İnce bir iplik. Narin.
Az sonra, hiç kimse daha önce farkına varmadan,
ben gitmiş olacağım buradan.

Çeviren: Vehbi Taşar


COBWEB
By Raymond Carver

A few minutes ago, I stepped onto the deck
of the house. From there I could see and hear the water,
and everything that's happened to me all these years.
It was hot and still. The tide was out.
No birds sang. As I leaned against the railing
a cobweb touched my forehead.
It caught in my hair. No one can blame me that I turned
and went inside. There was no wind. The sea
was dead calm. I hung the cobweb from the lampshade.
Where I watch it shudder now and then when my breath
touches it. A fine thread. Intricate.
Before long, before anyone realizes,
I'll be gone from here.


Gönderen: Vehbi 21 04 2007 - 03:37

KARLI BİR AKŞAMDA AĞAÇLARIN YANINDA DURMA
Robert Frost

Kimin ağaçlarıdır bunlar sanırım bilirim ben.
Onun evi köyün içinde olmasına rağmen;
O beni görmeyecek burada dururken
Karla dolmasına bakmak için ağaçlarının.
Garip bulsa gerek küçük atım
Durmayı bir çiftlik evi olmadan yakın
Arasında donmuş gölün ve ağaçların
En karanlık akşamında yılın.

O koşum takımının çanlarına bir sallantı verir
Sormak için bir yanlışlık mı vardır.
Başka tek ses yalnız süpürüşüdür
Rahat rüzgârın ve ince tüylü lapa lapa karın.
Ağaçlar hoştur, karanlık ve derin,
Fakat tutacak sözlerim vardır benim,
Ve uyumadan önce gidecek kilometrelerim.
Ve uyumadan önce gidecek kilometrelerim.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiiri metrik sisteme çevirdiğim içim Robert Frost’dan ve sizlerden özür dilerim.


STOPPING BY WOODS ON A SNOWY EVENING
By Robert Frost

Whose woods these are I think I know.
His house is in the village, though;
He will not see me stopping here
To watch his woods fill up with snow.
My little horse must think it queer
To stop without a farmhouse near
Between the woods and frozen lake
The darkest evening of the year.

He gives his harness bells a shake
To ask if there is some mistake.
The only other sound's the sweep
Of easy wind and downy flake.
The woods are lovely, dark and deep,
But I have promises to keep,
And miles to go before I sleep,
And miles to go before I sleep.






Gönderen: Vehbi 23 04 2007 - 11:51

TAKSİ
Amy Lowell

Bırakıp gittiğimde seni
Dünya vurur ölü ölü
Gevşemiş bir davul gibi.
Adınla çağırırım seni dışarı fırlamış yıldızlara karşı
Ve bağırırım rüzgârın dağ silsilerinin içine doğru.
Gelen sokaklar hızlı hızlı,
Birinin ardından diğeri,
Keskiyle ayırırlar senden uzağa beni,
Ve gözlerimi deler şehrin lâmbaları
Artık göremeyeyim diye yüzünü.
Ne diye bırakmam gerekiyor seni,
Kendimi gecenin keskin kenarları üzerinde yaralayayım diye mi?

Çeviren: Vehbi Taşar

TAXI
Amy Lowell

When I go away from you
The world beats dead
Like a slackened drum.
I call out for you against the jutted stars
And shout into the ridges of the wind.
Streets coming fast,
One after the other,
Wedge you away from me,
And the lamps of the city prick my eyes
So that I can no longer see your face.
Why should I leave you,
To wound myself upon the sharp edges of the night?

Gönderen: Vehbi 26 04 2007 - 14:48

KEDERİN HISIMI
Edna St.Vincent Millay (1892-1950)

Ben hısımımıyım kederin
Bu kadar sık
Aşağı düşüren kapımın tokmağını —
Ne çok yüksek ne de yumuşak,
Fakat uzun süredir alışılageldiği gibi
Kederin elinin altında?
Kadife çiçekleri basamağın etrafında
Ve biberiye sehpası,
Ve keder gelir sonra —
Fakat keder aldırış eder mi
Biberiye
Ya da kadifeçiçeği
Oradalarmıdır diye?
Ben hısımımıyım kederin?
Biz hısımmıyız ki?
Sen bu kadar sık sık vurursun kapımın üzerine—
Öyle mi, gir içeriye!

Çeviren: Vehbi Taşar


KIN TO SORROW
Edna St.Vincent Millay

Am I kin to Sorrow,
That so oft
Falls the knocker of my door—
Neither loud nor soft,
But as long accustomed,
Under Sorrow’s hand?
Marigolds around the step
And rosemary stand,
And then comes Sorrow—
And what does Sorrow care
For the rosemary
Or the marigolds there?
Am I kin to Sorrow?
Are we kin?
That so oft upon my door—
Oh, come in!






Gönderen: Vehbi 27 04 2007 - 02:53

KALBİNİ TAŞIRIM
E.E.Cummings

Kalbini benimle taşırım (içinde taşırım
onu kalbimin) hiç birzaman onsuz değilim (gittiğim
heryere gidersin, sevgilim; ve ne yapıldıysa yalnız benim
tarafımdan senin işindir, şekerim)
korkmam
kaderden (çünkü sen benim kaderimsin, tatlım) istemem
dünya (çünkü dünyam sen güzelsin, gerçeğim benim)
ve bir ay herzaman ne demek istediyse istesin o sensin
ve bir güneş herzaman ne şarkısı söyleyecekse söylesin o sensin
burdadır en derin gizem bilmediği hiçkimsenin
(burdadır kökü kökün ve filizi filizin
ve bir ağacın gökyüzünün gökyüzü hayat denilen; daha yüksek büyüyen
ruhun ümit edebildiğinden ve aklın saklayabildiğinden)
ve mucize budur yıldızları birbirinde ayrı tutan
kalbini taşırım (içinde taşırım onu kalbimin)

Çeviren: Vehbi Taşar


I CARRY YOUR HEART
E.E. Cummings

I carry your heart with me (I carry it in
my heart) I am never without it (anywhere
I go you go, my dear; and whatever is done
by only me is your doing, my darling)
I fear
no fate (for you are my fate, my sweet) I want
no world (for beautiful you are my world, my true)
and it's you are whatever a moon has always meant
and whatever a sun will always sing is you
here is the deepest secret nobody knows
(here is the root of the root and the bud of the bud
and the sky of the sky of a tree called life; which grows
higher than soul can hope or mind can hide)
and this is the wonder that's keeping the stars apart
I carry your heart (I carry it in my heart)

Gönderen: Vehbi 28 04 2007 - 13:57

OKUYUCU
Wallace Stevens (1879–1955)

Bütün gece oturdum okuyarak bir kitabı,
Oturdum okuyarak sanki içindeymiş gibi bir kitabın
Kasvetli sayfalarda.

Sonbahardı ve düşen yıldızlar
Örttü büzülmüş cisimleri
Çökmüş ayışığında.

Yoktu yanan lâmba, okurken ben,
Bir ses mırıldanıyordu, “Herşey
Geri dökülür kayıtsızlığa,

Misket şarapları bile misk kokulu,
Kavunlar, parlak kırmızı armutlar
yapraksız bahçenin mahsulleri.”

Kasvetli sayfalar taşımadı basılmış yazı
Yanan yıldızların sürdüğü izden başka
Dondurucu semada.


Çeviren: Vehbi Taşar

20 inci yüzyılın en önemli Amerikan şairlerinden biri olan Wallace Stevens, hayal gücünü kullanarak karmakarışık bir dünyaya düzen getirmeye çalışan bir şairdir. Birçok şiirleri yukardaki şiirinde de olduğu gibi gizemli ve büyülü bir ses tonu taşıdığı için bunu hakkıyla Türkçe’ye çevirmek çok zor.

Saygılarımla,

Vehbi

THE READER
Wallace Stevens

All night I sat reading a book,
Sat reading as if in a book
Of sombre pages.

It was autumn and falling stars
Covered the shrivelled forms
Crouched in moonlight.

No lamp was burning as I read,
A voice was mumbling, "Everything
Falls back to coldness,

Even the musky muscadines,
The melons, the vermilion pears
Of the leafless garden."

The sombre pages bore no print
Except the trace of burning stars
In the frosty heaven.

Gönderen: Vehbi 29 04 2007 - 20:49

BİRİSİNİN ŞARKISI
Dorothy Parker (1893-1967)

İşte ben buna ettim yemin;
O kalbimi alacak saklamak için,
Tatlılıkla kımıldayacak ve uyuyacağız,
Bütün seneler, şimdiki kadar.
Hızla akabilir ölçülmüş kumlar;
Bunun gibi aşk asla görülmemiştir;
Ben ve o lehimlenmiş biriz:
İşte ben buna ettim yemin.

İşte ben buna ettim yemin:
Onu yanımda tut yumuşak ve kibar bir şekilde;
Onu tatlılıkla tut beni beğensin diye,
Herzaman ve hergün;
Beni uzak tut eski endişeden;
İzin ver, mutluluğumuz için,
Ben olayım daha az seven:
İşte ben buna ettim yemin.

İşte budur bildiğim benim:
İncedir yeminleri aşıkların yağmur gibi;
Aşk bir habercisidir acı çekmenin-
Eğer öyle olmasaydı
Susuz kalırmıydı herzaman benim kalbim,
Lanetlenirmiydi herzaman benim sevgim;
O ne en sonucusudur ne de en birincisi:
İşte budur bildiğim benim.

Çeviren: Vehbi Taşar


SOMEBODY'S SONG
Dorothy Parker

This is what I vow;
He shall have my heart to keep,
Sweetly will we stir and sleep,
All the years, as now.
Swift the measured sands may run;
Love like this is never done;
He and I are welded one:
This is what I vow.

This is what I pray:
Keep him by me tenderly;
Keep him sweet in pride of me,
Ever and a day;
Keep me from the old distress;
Let me, for our happiness,
Be the one to love the less:
This is what I pray.

This is what I know:
Lovers’ oaths are thin as rain;
Love’s a harbinger of pain-
Would it were not so!
Ever is my heart a-thirst,
Ever is my love accurst;
He is neither last nor first:
This is what I know.







Gönderen: Vehbi 03 05 2007 - 02:36

IŞIK SAÇAN YILDIZ, IŞIL IŞIL YILDIZ –
Dorothy Parker

Dağıtan yıldız merhametle bir sadaka,
Ben neyi seçsem acaba?
Uf, buruşuk bir ruh mu olacak o,
Yoksa küçük tokalı pabuçlar mı?

Bir evlenme yüzüğü mü isteyeyim,
Parlak, ince ve bütün,
Yoksa bana döşemesini gönder diye mi yalvarayım sana -
Yeni kazılan bir mezara?

Tatlı ışın, ben altın mı istesem
Yoksa yelkenli-gemiler mi
Ya da sonsuza kadar nefret mi dilensem
Bir çift yalan söyleyen dudağa?

İster alçakta sallan ister yukarıki tarafta,
İster ateş gibi yan ister donukça;
Tek dileğim benim, yüreğim yok söylemeye-
Beni nasip etmeyesindir diye ona.

Çeviren: Vehbi Taşar

Sevgili Dostlar,

Uzun yıllar New Yorker ve Vanity Fair dergilerinin editörlüğünü yapmış olan New York’lu sosyete kadını, şair, yazar, entellektüel Dorothy Parker’ın “Ben bir martini severim, En fazla iki tane” diye başlayan şiiri sanırım benim Türkçe’ye çevirdiğim ilk şiirdir. Herhalde hâla bu sayfada Amerikan şiiri altında olsa gerek.

Saygılarımla,

Vehbi


STAR LIGHT, STAR BRIGHT—
Dorothy Parker

Star, that gives a gracious dole,
What am I to choose?
Oh, will it be a shriven soul,
Or little buckled shoes?

Shall I wish a wedding-ring,
Bright and thin and round,
Or plead you send me covering-
A newly spaded mound?

Gentle beam, shall I implore
Gold, or sailing-ships,
Or beg I hate forevermore
A pair of lying lips?

Swing you low or high away,
Burn you hot or dim;
My only wish I dare not say-
Lest you should grant me him.

Gönderen: Vehbi 05 05 2007 - 19:22

İSYANKÂR KIZ
Dorothy Parker

Oyuncu isyankâr kız burda gördüğümüz en son moda,
En güzelin en güzeli.
O değildir Büyükannesinin olduğu gibi,—
Hâtta diyebilirsiniz, ‘tam aksi.’
Onun davranış tarzları, kız gibi, heyecanlandırabilir sizleri.
Onun adabı ve görgüsü neden olabilir bir rezalete,
Fakat daha çok kötülük yoktur onun içinde
Olduğundan bir denizaltı gemisinin içinde.

O her gece bir gol atar birçoklarına
Genellikle dans eden adamlara.
Büyüktür onun hızı, fakat onun kontrolu
Başka birşeydir yine de.
Bütün sahne ışıkları odaklanır onun eşek şakalarına,
Herkesin diline düşer onun maharetinin haberleri
Bunun için o geri verebilir teşekkürleri
Allaha ve Sıkat Fitzjerald’a.

Onun Altın Kuralı basittir yeterince—
Yalnız gençken al onları ve onlara davran sertçe.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Scott Fitzgerald (1896-1940)- Great Gatsby (Büyük Gatsby) romanının yazarı ünlü Amerikan romancısı Scott Fitzgerald, Dorothy Parker’ın gençliğinde düşüp kalktığı New York sosyetesinin yakışıklı genç adamlarından biriydi.


THE FLAPPER
By Dorthy Parker

The playful flapper here we see,
The fairest of the fair.
She's not what Grandma used to be, --
You might say, au contraire.
Her girlish ways may make a stir,
Her manners cause a scene,
But there is no more harm in her
Than in a submarine.

She nightly knocks for many a goal
The usual dancing men.
Her speed is great, but her control
Is something else again.
All spotlights focus on her pranks.
All tongues her prowess herald.
For which she well may render thanks
To God and Scott Fitzgerald.

Her golden rule is plain enough -
Just get them young and treat them rough.

Gönderen: Vehbi 06 05 2007 - 18:29

ASONANSA KISA YOLCULUK
Dorothy Parker

Ayağımla ezdim düz kumu
Grinin bir uzantısı boyunca—
Kum tepeciğinin tepesinden denizin sonuna,
Yoktu nefes alan şey benden başka.

Düşürdüm ağır kapı mandalını
Yağmurun pıtırtısına karşı,
Ve ateşin yanında titredim bakmaya
Karanlık saatlerin kayışına.

Kimsesiz plaj, fırtına geceyarısı —
Oturdum yalnızbaşıma bunlarla;
Fakat burada, senin bükülen kolunun içinde-
Dir yalnızlık aslında.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Asonans – telaffuz benzerliği

---VE GERİ DÖNÜŞ
Dorothy Parker

Yürüdüm boş bir sahilin üzerinde
Alçak ve kalınlaşan bir gökyüzünün altında;
Boş denize çevirdim yüzümü ve küfür ettim,
“Yoktur benden daha yalnız biri.”

Kurşundan bir gecenin içinde bekledim;
Yağmurların akıp gittiğini ve tısladığını işittim,
Ve ürktüm kendi sesimden, diyen,
“Değildir hiçbir yalnızlık bundan ayrı.”

Fakat burada, benim kalbim seninkine karşı,
Senin huysuz öpüşün beni susturmak için,
Bilirim asla bilmemiştim
Ne kadar amansız yalnız olabildiğimi.

Çeviren: Vehbi Taşar

EXCURSION INTO ASSONANCE
Dorothy Parker

I have trodden level sand
Along a reach of gray—
From dune-top to sea's end,
No breathing thing but me.

I have dropped the heavy latch
Against the rain's tap,
And shivered by the fire, to watch
The dark hours slip.

The desolate beach, the midnight storm—
I dwelt alone with these;
But here, within your bended arm,
Is loneliness.

—AND RETURN
Dorothy Parker

I walked upon a vacant shore
Beneath a low and thickening sky;
I faced the empty sea, and swore,
"There is no lonelier one than I."

I waited through a night of lead;
I heard the showers slide and hiss,
And started at my voice, that said,
"No loneliness has been but this."

But here, my heart against your own,
Your petulant kiss to silence me,
I know that I had never known
How bitter lonely I could be.






Gönderen: Vehbi 07 05 2007 - 15:05

HAYATIN AĞLATISI
Paul Laurence Dunbar (1872-1906)

Hiç bir suretle şarkı söylememek perişanlık olabilir
Ve sessiz durmak taşan günün içersinde.
Asla sevilmemek hüzünlü olabilir,
Fakat kuşatılmıştır yol bunlardan daha derin kederlerle.

Kusursuz şarkıyı söylemenin yakınına gelmek
Ve yalnız yarım perdeyle anahtarı kaybetmek,
Burdadır kudretli hüzün, burda pişmanlık,
Solgun, üzgün ağlatısı hayatın bize bakan dik dik.

Kusursuz aşkı kaçırmış olmak kıl payıyla,
Gençliğin sıcak deliliğini değil daha getirilmeyen kıvamına
Fakat kendini beğenmişliği bir yana atan cinsini
Ve, senin güvenilir tapınman için veren, sana gerçeği

Bu, bu bedduaya uğramaktır gerçekten;
Çünkü biz ölümlüler sevdiğimizde, ya da şarkı söylediğimizde,
Sevinçlerimizi saymayız bizim olan şeylerle,
Fakat bizi alıkoyanlarla, kusursuzdan.

Çeviren: Vehbi Taşar

LIFE'S TRAGEDY
Paul Laurence Dunbar (1872-1906)

It may be misery not to sing at all
And to go silent through the brimming day.
It may be sorrow never to be loved,
But deeper griefs than these beset the way.

To have come near to sing the perfect song
And only by a half-tone lost the key,
There is the potent sorrow, there the grief,
The pale, sad staring of life’s tragedy.

To have just missed the perfect love,
Not the hot passion of untempered youth,
But that which lays aside its vanity
And gives thee, for thy trusting worship, truth

This, this it is to be accursed indeed;
For if we mortals loves, or if we sing,
We count our joys not by the things we have,
But by what kept us from the perfect thing.

Gönderen: Vehbi 08 05 2007 - 11:57


BİR RUH HIZLA GİTTİ
Stephen Crane (1871-1900)

Bir ruh hızla gitti
Gecenin boşlukları içinden;
Giderken, çağırdı,
“Tanrı, Tanrı!”
Gitti vadilerinin içinden
Siyah ölüm-balçığının,
Bağırarak hiç durmadan
“Tanrı! Tanrı!”
Onların yankıları
Yarıktan ve oyuktan
Onunla alay etti:
“Tanrı! Tanrı! Tanrı!”
Boşluğun düzlükleri içine fişek gibi
O durmadan bağırarak gitti,
“Tanrı! Tanrı!”
Ondan sonra, en sonunda, haykırdı,
Yalanlamanın içinde deli,
“Ah, yok Tanrı!”
Bir el hızlı,
Bir kılıç gökten,
Ona kuvvetle bir darbe vurdu,
Ve o ölmüştü.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 28 yaşında veremden ölen Stephen Crane “Red Badge of Courage” ya da “Kırmızı Cesaret Nişanı’ isimli Amerikan İc Harbi konusunda ünlü bir romanın yazarıdır.


A SPIRIT SPED
Stephen Crane (1871-1900)

A spirit sped
Through spaces of night;
And as he sped, he called,
"God! God!"
He went through valleys
Of black death-slime,
Ever calling,
"God! God!"
Their echoes
From crevice and cavern
Mocked him:
"God! God! God!"
Fleetly into the plains of space
He went, ever calling,
"God! God!"
Eventually, then, he screamed,
Mad in denial,
"Ah, there is no God!"
A swift hand,
A sword from the sky,
Smote him,
And he was dead.



Gönderen: Vehbi 08 05 2007 - 11:58

BİR RUH HIZLA GİTTİ
Stephen Crane (1871-1900)

Bir ruh hızla gitti
Gecenin boşlukları içinden;
Giderken, çağırdı,
“Tanrı, Tanrı!”
Gitti vadilerinin içinden
Siyah ölüm-balçığının,
Bağırarak hiç durmadan
“Tanrı! Tanrı!”
Onların yankıları
Yarıktan ve oyuktan
Onunla alay etti:
“Tanrı! Tanrı! Tanrı!”
Boşluğun düzlükleri içine fişek gibi
O durmadan bağırarak gitti,
“Tanrı! Tanrı!”
Ondan sonra, en sonunda, haykırdı,
Yalanlamanın içinde deli,
“Ah, yok Tanrı!”
Bir el hızlı,
Bir kılıç gökyüzünden,
Ona kuvvetle vurdu,
Ve o ölmüştü.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 28 yaşında veremden ölen Stephen Crane “Red Badge of Courage” ya da “Kırmızı Cesaret Nişanı’ isimli Amerikan İc Harbi konusunda ünlü bir romanın yazarıdır.


A SPIRIT SPED
Stephen Crane (1871-1900)

A spirit sped
Through spaces of night;
And as he sped, he called,
"God! God!"
He went through valleys
Of black death-slime,
Ever calling,
"God! God!"
Their echoes
From crevice and cavern
Mocked him:
"God! God! God!"
Fleetly into the plains of space
He went, ever calling,
"God! God!"
Eventually, then, he screamed,
Mad in denial,
"Ah, there is no God!"
A swift hand,
A sword from the sky,
Smote him,
And he was dead.

Gönderen: Vehbi 19 05 2007 - 13:19

BİR ÇİÇEKLE
Emily Dickinson

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,

O giyiş göğsünün üstünde,
Kuşkulanmadan giyersin beni de –
Ve melekler bilir geri kalanı.

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,
O soluş senin vazondan,
Kuşkulanmadan hissedersin bana karşı
Bir yalnızlık, az kalsın.

Çeviren: Vehbi Taşar

WITH A FLOWER
Emily Dickinson

I hide myself within my flower,

That wearing on your breast,
You, unsuspecting, wear me too --
And angels know the rest.

I hide myself within my flower,
That, fading from your vase,
You, unsuspecting, feel for me
Almost a loneliness.

Gönderen: Vehbi 19 05 2007 - 14:55

soluş ya da solma; giyiş ya da giyme; az kalsın ya da az kaldı ya da neredeyse; gerisi, geri kalanı, geriye kalanı ya da sonrası ya da bundan sonrası. Türkçe yeterince zengin bir dil değildir diyen kişiler hiçbir şiiri Türkçe’ye çevirmemişlerdir sanırım. Şiir ne kada kısaysa çevirmek o kadar zor geliyor bana. Yukardakı sözcükleri bu çevirinin belki bir düzinesini yapmak için kullandıktan sonra bu son iki örneğinde karar kıldım.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

BİR ÇİÇEKLE
Emily Dickinson

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,

O giyiş göğsünün üstünde,
Kuşkulanmadan giyersin beni de –
Ve melekler bilir sonrasını.

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,
O soluş senin vazondan
Kuşkulanmadan hissedersin az kaldı
Bir yalnızlık, bana karşı.

Çeviren: Vehbi Taşar

Gönderen: Vehbi 20 05 2007 - 01:50

SEN
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

Severim boğazını, o kadar güzel kokulu, alımlı
Orada atan küçük çarpıntıları;
Kaşlarının utangaç ve sorgu soran havasını;
Severim gölgeli saçlarını.

Severim alevin-dokunduğu fildişi cildini;
Narin ve ince küçük parmaklarını;
Gamzeni sürünen içeri ve dışarı;
Severim sivri uçlu çeneni.

Severim hareket etme, kalkma şeklini;
Çırpınan vücut hareketlerini, zamanında-yakalanan bağırmalarını;
Değilim mantıklı, değilim akıllı,
Tanrı! gözlerini o denli severim ki!

Çeviren: Vehbi Taşar

YOU
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

I love your throat, so fragrant, fair,
The little pulses beating there;
Your eye-brows' shy and questioning air;
I love your shadowed hair.

I love your flame-touched ivory skin;
Your little fingers frail and thin;
Your dimple creeping out and in;
I love your pointed chin.

I love the way you move, you rise;
Your fluttering gestures, just-caught cries;
I am not sane, I am not wise,
God! how I love your eyes!

Gönderen: Vehbi 21 05 2007 - 22:09

ŞİMDİ ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMUŞ
Dorothy Parker

Küçük kusursuz aşk, sen gittin kendi yoluna;
Ben şimdi yalnız bırakıldım, kendi başıma.
Küçük kusursuz aşk, yüzüstü bırakıldı kalbim.
(Ben kimi arayacağım şimdi telefonla?)
Geri dönüş olmadığını çok iyi bilirim;
Çekip gittiysen bir kez, o bitmiştir, bitmiştir.
Hasretle grileşti benim bütün günlerim.
(Buna rağmen, bir kızın eğlenmesi gerektir.)

Küçük kusursuz aşk, aklı karışmış ve çok bitkin halde,
Bayrağın acıklı bir şekilde çırpınarak aşağı inmiştir.
İç karartıcıdır günler, ve kara, kara.
(Oğlanların hangileri şehirde hâla?)
Mutluluk saçarak ve emin, uçarak geldin;
Şaşırmış, terkettin geri giden ayaklarla.
Göğsümün içinde yavaşlamış, ölüyor kalbim.
(Bir kızın buna rağmen, yemesi gerektir.)

Küçük kusursuz aşk, selamladım seni hoşnutlukla;
Şimdi el sallamalıyım sana gözden ırağa.
(Ah, fakat kullandın sen beni çok fena, çok fena.
(Kim beni çıkarmak ister bu gece dışarıya?)
Bütün düşünmeden söylemiş olduğum sözleri, konuşulmuş,
Küçük kusursuz aşk, bağışla, bağışla.
Sen kalkıp gider gitmez, kalbim yere düştü, kırılmış.
(Buna rağmen, bir kızın yaşaması gerektir.)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: ‘kusursuz’ diye Türkçe’ye çevirdiğim ‘beyaz’ sözcüğü aslında bu adamın kendisiyle evleneceğini (beyaz gelinlik gibi) düşündüğünü gösteriyor. Fakat bunu bir sözcükte Türkçe olarak anlatmanın bir yolunu düşünemedim.
Saygılarımla,
Vehbi


NOW AT LIBERTY
Dorothy Parker

Little white love, your way you've taken;
Now I am left alone, alone.
Little white love, my heart's forsaken.
(Whom shall I get by telephone?)
Well do I know there's no returning;
Once you go out, it's done, it's done.
All of my days are gray with yearning.
(Nevertheless, a girl needs fun.)

Little white love, perplexed and weary,
Sadly your banner fluttered down.
Sullen the days, and dreary, dreary.
(Which of the boys is still in town?)
Radiant and sure, you came a-flying;
Puzzled, you left on lagging feet.
Slow in my breast, my heart is dying.
(Nevertheless, a girl must eat.)

Little white love, I hailed you gladly;
Now I must wave you out of sight.
Ah, but you used me badly, badly.
(Who'd like to take me out tonight?)
All of the blundering words I've spoken,
Little white love, forgive, forgive.
Once you went out, my heart fell, broken.
(Nevertheless, a girl must live.)

Gönderen: Vehbi 03 06 2007 - 13:42

SEN AYRILDIĞIN ZAMAN
Ella Wheeler

Sen ayrıldığın zaman dostum,
En son hoşçakalını söylediğinde,
Yaz vakti sona erecek o zaman,
Ve kış gelecek neredeyse.

Yeşil çayır donatsa bile fundayı,
Ve kuşlar şarkı söylese bile bütün gün,
Olmayacak yaz havası
Eğer sen bırakıp gitmişsen.

Gözlerinin içine baktığım zaman,
En derin acıyla titreyeceğim,
Düşünerek altında göklerin
Hiç bakamayabileceğimi yeniden.

Sen bir anın kederini duyacaksın,
Ben hiç bitmeyen kederi hissedeceğim;
Sen unutarak geleceğini yarının,
Ben acı çekerek iç rahatlığı olmaksızın.

Söylediğimizde en son acı veren sözü,
Ve sen artık değilken yakın,
Ve rüzgârlar ve kuşların hepsi
Yazı burada tutamazlarken,

Yaşam kaybedecek onun bütün eksiksizliğini —
Kaybedecek onu senin için değil, fakat benim için;
Güzelliğin ve tatlılığın hepsini
Tutabileceği her birinin, ben göremeyeceğim.

Çeviren: Vehbi Taşar

WHEN YOU GO AWAY
Ella Wheeler

When you go away, my friend,
When you say your last good-bye,
Then the summer time will end,
And the winter will be nigh.

Though the green grass decks the heather,
And the birds sing all the day,
There will be no summer weather
After you have gone away.

When I look into your eyes,
I shall thrill with deepest pain,
Thinking that beneath the skies
I may never look again.

You will feel a moment's sorrow,
I shall feel a lasting grief;
You forgetting on the morrow,
I to mourn with no relief.

When we say the last sad word,
And you are no longer near,
And the winds and all the birds
Cannot keep the summer here,

Life will lose its full completeness---
Lose it not for you, but me;
All the beauty and the sweetness
Each can hold, I shall not see.

Gönderen: Vehbi 04 06 2007 - 02:37

BİR KIZ ÇOCUK
Ezra Pound (1885-1972)

Bu çeviri kızım Elif’e

Ağaç giriverdi ellerime,
Bitki özü tırmanıverdi kollarıma,
Ağaç büyüyüverdi gönlümün içinde—
Aşağı doğru,
Dallar doğar benden, kollar gibi.

Ağaç sensin,
Yosun sen,
Menekşeler sensin onların üzerinde rüzgârla.
Bir çocuk – o kadar muhteşemsin- sen,
Ve hepsi bunun deliliktir dünyaya.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiiri kızım için çevirdiğimden başka hiç kimseye olmasa bile ona bu şiiri Türkçe’ye çevirmenin niye zor olduğunu anlatmam gerek diye düşündüm. Belki başkalarının da işine yarar diye bunu buraya yazıyorum. Türkçe’ de bir iş geçmişte başlamış ve bitmişse (örneğin girdi çıktı, gitti gibi sözler) bunun adı basit geçmiş zaman. Bu İngilizce’de de aynen Türkçe gibi. Fakat eğer bir iş geçmişte başlamış ve hâla da devam etmekte ise. Ya da bir iş geçmişte başlamış ve az önce bitmişse bunu Türkçe de ifade etmek kolay değil. Halbuki İngilizce’de bunun için özel bir zaman var. Yukardaki şiirde “Ağaç girdi kollarıma” desem doğru değil. Çünkü İngilizcesi girdi ve girmekte devam ediyor diyor. “Ağaç girmiş” desem gene doğru değil. Çünkü bu mişli geçmiş zaman her iki lisanda da var ve uzun geçmişte olan bir olayı anlatıyor. “Ağaç girmekte” desem sanki geçmişte değil de şimdi olan bir olayı anlatıyor olacağım. Bunun için sanki az önce olmuş gibi “giriverdi” deyiverdim. Fakat bu da tam manasıyla doğru değil. Çünkü İngilizce dilinde olan deyimde bir olayın ne kadar daha az önce olduğunun bilinmemesi gerek. Halbuki “giriverdi” hemen şimdi oldu demek.

Bunun için ben bu şiirleri çevirirken genellikle bunu basit geçmiş zaman olarak ve çok nadiren de olsa şiirin tipine göre mişli geçmiş zaman olarak çeviriyorum. Fakat yukardaki şiirde bu gizli anlamı yitirmek istemedim.

Saygılarımla,

Vehbi


A GIRL
Ezra Pound

The tree has entered my hands,
The sap has ascended my arms,
The tree has grown in my breast--
Downward,
The branches grow out of me, like arms.

Tree you are,
Moss you are,
You are violets with wind above them.
A child -- so high -- you are,
And all this is folly to the world.







Gönderen: Vehbi 05 06 2007 - 16:56


DİL BİLİM ÜZERİNE NOT:

Yukardaki şiir yüzünden dil bilimine doğru beklenmedik bir hamle yapmak zorunda kaldım. Epeydir İspanyolca dilini konuşan ve bu dili çalışan kızıma göre içinde 19 tane değişik zaman olan İspanyolca dilinin geçmiş zamanlarıyla İngilizce’nin gecmiş zamanları arasında benzerlikler var. Yani bir “mişti” geçmiş zaman var (gitmişti) gibi. Bir de “miş”li geçmiş zaman var (gitmiş gibi.) Miş’li geçmiş zaman İngilizce’de geçmişte başlayan ve hâla devam eden ya da kısa bir süre önce biten, ya da zamanı belirsiz olan şeyler için kullanılıyor. Bu Türkçe’de doğru değil. “Gitmişti” dediğimiz zaman epey zaman önce olan bir olay. Türkçe’de gitmiş dediğimiz zaman, bu bir zaman çekiminden ziyade actif zamanı pasif zamana çevirmek için yapılıyor. Yani gitmiş o, ya da o gitmiş İngilizce’de pasif zaman olan “he is gone” la aynı. Fakat “he has gone” da o gitmiş diye çevirilebilir. Belki daha iyi bir örnek “ben pabucumu boyadım” cümlesi İngilizce’de “I polished my shoes” demek. “I have polished my shoes” dersem, bunun tam Türkçe çevirisi “pabucumu boyadım “değil. “Pabucumu boyamıştım”da değil. Fakat “pabucum yeni boyanmış.”

Demek istediğim Türkçe’de bu zaman olmamasına rağmen bir çok durumda bir cümleyi aktif haline getirip ondan sonra pasif haline çevirerek bu güçlüğün hakkından gelmek mümkün. Örneğin “Ellerime ağaç girdi” demek yerine onun pasif formu olan “Ağaç girmiş ellerime” demek muhtemelen daha doğru olurdu herhalde.

Saygılarımla,
Vehbi

Gönderen: Vehbi 05 06 2007 - 16:58

DONDURMANIN İMPARATORU
Wallace Stevens

Büyük puroları saranı ara,
Adeleli olanı, ve çırptırmaya kalkış ona
Şehvet dolusu kaymakları mutfak bardaklarında.
Bırak hizmetçi kızlar oyalansınlar bunun gibi elbiselerin içersinde
Onların giymeye alışık oldukları, ve bırakın oğlan çocukları
Çiçekler getirsinler geçen ayın gazete kâğıtlarının içersinde.
Bırak bitiş olsun sanki görünürde.
Tek imparator dondurmanın imparatorudur kala kala.

Al çam tahtasından şifoniyeri,
Üç tane camdan tokmağı eksik olan, o yatak çarşafını
Birzamanlar o kadının üzerine yelpaze şeklinde kuyruklar işlediği nakışla
Ve yay onu yüzünün üzerini örtsün diye.
Eğer onun nasırlı ayağı dışarı uzanırsa, göstermeye
Gelirler onlar onun ne kadar soğuk olduğunu, ve yuttuğunu dilini.
Bırak lâmba bassın ışığının mühürünü.
Tek imparator dondurmanın imparatorudur kala kala.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Wallace Steven’s bu çok ünlü hiciv şeklinde yazılan şiiri oturduğu apartmanda kendi yatağında ölen fakir ve yaşlı bir kadın konusundadır. Bu kadın için yapılan ölüyü ziyaret töreninde ziyarete gelen komşulara, tanıdıklara ve hâtta yabancılara orada bir adam dondurma ikram ediyor. Şiirin konusu insanların bencillikleri ve bir çoğunun ya da hepsinin ölen kadından çok dondurmayla ilgilendikleri ve hâtta bir çoğunun dondurma yemek için ölüyü ziyarete gelmiş olduğudur.

Saygılarımla,
Vehbi


THE EMPEROR OF ICE-CREAM
Wallace Stevens

Call the roller of big cigars,
The muscular one, and bid him whip
In kitchen cups concupiscent curds.
Let the wenches dawdle in such dress
As they are used to wear, and let the boys
Bring flowers in last month's newspapers.
Let be be finale of seem.
The only emperor is the emperor of ice-cream.

Take from the dresser of deal,
Lacking the three glass knobs, that sheet
On which she embroidered fantails once
And spread it so as to cover her face.
If her horny feet protrude, they come
To show how cold she is, and dumb.
Let the lamp affix its beam.
The only emperor is the emperor of ice-cream.

Gönderen: Vehbi 06 06 2007 - 21:52

DEĞİŞİNİM
William Cullen Bryant (1794-1878)

Kısa-ömürlü zevkten konuşurlar onlar—bırakın o kısa olsun—
Acı da hızlıca ölür onun kadar: sap gibi, katı yüzlü acının
Hükmü geçer, ve yorgun tutsağını bırakır gitsin diye.
En kısadır hükmü en azgın ısdırapların;
Ve korkulu düşler bittikten sonra gelir yine
Hoş geldin diyen sabah, ışık izleriyle huzurun.
Unutmak, lekeyi çıkarırken yavaşça,
Güçlü gizemli sancılarını dindirmeye girişir utancın.
Vicdan azabı köküdür erdemli oluşun; onun dosdoğru artışı
Meyveleridir masumiyetin ve kutsanmışlığın:
Sevinç, böylece, ağır basan ve bağlanmış, serbest bırakır hâla
Onun taze dallarını zincirlerden, onun etrafına baskı yapan.
Dünya değişiyor diye ağlama —o devam ettirseydi
Sarsılmadan değişmez bir hal, o ağlamaya neden olurdu gerçekten.

Çeviren: Vehbi Taşar


MUTATION
William Cullen Bryant (1794-1878)

They talk of short-lived pleasure--be it so--
Pain dies as quickly: stem, hard-featured pain
Expires, and lets her weary prisoner go.
The fiercest agonies have shortest reign;
And after dreams of horror, comes again
The welcome morning with its rays of peace.
Oblivion, softly wiping out the stain,
Makes the strong secret pangs of shame to cease.
Remorse is virtue's root; its fair increase
Are fruits of innocence and blessedness:
Thus joy, o'erborne and bound, doth still release
His young limbs from the chains that round him press.
Weep not that the world changes--did it keep
A stable changeless state, 'twere cause indeed to weep.

Gönderen: Vehbi 09 06 2007 - 12:50

HALSİZLİK
Witter Bynner (1881-1968)

Değerli bir halsizliği vardır aşkın…
El elde gevşemiş,
Omuz omuz üstünde hareketsiz.
Ve benim için o halsizlik gölcüğü daha harikuladedir
Yanardağ ağzından, büyük çağlayandan,
Büyük girdaptan, yer sarsıntısından…
Çünkü o bir çifte gölcüktür
İçinde sessiz yatan,
Altından yapılmış balıkları uykunun.

Çeviren: Vehbi Taşar


WEARINESS
Witter Bynner (1881-1968)

There is a dear weariness of love...
Hand relaxed in hand,
Shoulder at rest upon shoulder.
And to me that pool of weariness is more wonderful
Than crater, cataract,
Maelstrom, earthquake...
For it is a double pool
In which lie, silent,
The golden fishes of sleep.





Gönderen: Vehbi 11 06 2007 - 00:16

CEVAP
Orrick Johns (1887-1946)

“Bağıran turnalar ve dönen kargalar...
Onları hatırlayacağım, “ dedi;
Ve ben sana ait olacağım, Tanrının işi,
Ve günahı bana ait.

Ben sana ait olacağım ve mutlu;
Aşıklar enayi olurlardı aldırsalardı
Niçin iyidir bir şey ya da kötü,
Her yerdeyken gökyüzü...

“Ben sana ait olacağım,” dedi,
"Çünkü senin sesin yağmur gibi,
Ve öpücüğün şarap ve nimet
Babamın hububatından daha iyi."

Bu yüzden götürdüm onu konuştuğu yere,
Göğüsleri kardan ve ağzı yakan…
Bağıran turnalar ve sürüklenen duman
Ve karatavuklar dönerek güneye.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE ANSWER
Orrick Johns (1887-1946)

"Crying cranes and wheeling crows...
I'll remember them," she said;
And I will be your own, God knows,
And the sin be on my head.

I will be your own and glad;
Lovers would be fools to care
How a thing is good or bad,
When the sky is everywhere...

"I will be your own," she said,
"Because your voice is like the rain,
And your kiss is wine and bread
Better than my father's grain."

So I took her where she spoke,
Breasts of snow and burning mouth...
Crying cranes and drifting smoke
And the blackbirds wheeling south.

Gönderen: Vehbi 11 06 2007 - 23:04

DELİ KIZIN AŞK ŞARKISI
Sylvia Plath (1932-1963)

"Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü;
Kapaklarını kaldırırım ve herşey doğar yeni.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals ederek gider kırmızıda ve mavi,
Ve nedensiz siyahlık dörtnala girer içeri:
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.

Düşledim yatağa afsunladığını beni
Ve bana çılgınca şarkı söylediğini, beni gerçekten delicesine öptüğünü.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Tanrı gökten düşecek gibi olur, solar cehennem yangınlarının rengi:
Çıkarlar dışarı en yüce melek ve şeytanın adamları:
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.

Döneceğini düşledim dediğin gibi,
Fakat ben yaşlanırım ve unuturum ismini.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevseydim keşke sevecek yerde seni;
En azından bahar geldiğinde yeniden gümbürderdi geri.
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)”

Çeviren: Vehbi Taşar

MAD GIRL'S LOVE SONG
Sylvia Plath

“I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)"




Gönderen: Vehbi 13 06 2007 - 00:21

SEN GELDİĞİN ZAMAN
Maya Angelou

Sen geldiğin zaman bana, davetsiz,
Beni baş işaretiyle çağırarak
Uzun süre öncenin iki odasına,
Yattığı belleklerin.

Bana teklif ederek bir tavanarası, bir çocuğaymış gibi,
Günlerin birikintilerini çok az.
Çalınmış öpücüklerden mücevherler.
Ödünç alınmış aşklardan ıvır zıvır.
Gizemli sözcüklerden sandıklar,

AĞLARIM.

Çeviren: Vehbi Taşar


WHEN YOU COME
Maya Angelou

When you come to me, unbidden,
Beckoning me
To long-ago rooms,
Where memories lie.

Offering me, as to a child, an attic,
Gatherings of days too few.
Baubles of stolen kisses.
Trinkets of borrowed loves.
Trunks of secret words,

I CRY.







Gönderen: Vehbi 17 06 2007 - 18:02

AÇIK SEÇİK BİR GECE YARISI
Walt Whitman (1881)

SAATİDİR bu, Ey ruh, senin serbest uçuşunun sözcüksüzlüğün içersine,
Kitaplardan uzakta, sanattan uzakta, gün silinmiş, ders sona erdi,
Sen tam olarak meydana çıkarak dışarıya, sessiz, göz dikerek, kafa yorarak en sevdiğin temalara:
Gece, uyku, ölüm, ve yıldızlara.

Çeviren: Vehbi Taşar
17 Haziran, 2007, St Petersburg, FL

A CLEAR MIDNIGHT
Walt Whitman (1881)

THIS is the hour, O soul, thy free flight into the wordless,
Away from books, away from art, the day erased, the lesson done,
Thee fully forth emerging, silent, gazing, pondering the themes thou lovest best:
Night, sleep, death, and the stars.

Gönderen: Vehbi 20 06 2007 - 11:55

BİR DAĞ KENARINDA AÇIK ORDUGÂH
Walt Whitman (1865)

Önümde durduğunu görürüm şimdi yolculuk eden bir ordunun,
Aşağıda verimli bir vadi yayılır, büyük ahırlarla ve bostanlarıyla yazın,
Geride, sekilenmiş yamaçları bir dağın, dik, yer yer yükseğe çıkarak,
Kırılmış, kayalarla, yapışan sedirlerle, uzun şekillerle soluk bir şekilde gözüken,
Çok sayıda kamp ateşi serpiştirilmiş yakın ve uzak, ötede bazıları yukarıda üstünde dağın,
Hayal meyal şekilleri adamların ve atların, karaltı gibi gözüken, büyük boyutlu, titreşerek yanan,
Ve üzerinde bütün hava sahasının—gökyüzü! uzak, uzak erişilemeyecek kadar, Saplanmış, kaçarak, başı ve sonu olmayan yıldızlar.

Çeviren: Vehbi Taşar

BIVOUAC ON A MOUNTAIN SIDE
Walt Whitman (1865)

I SEE before me now a traveling army halting,
Below a fertile valley spread, with barns and the orchards of summer,
Behind, the terraced sides of a mountain, abrupt, in places rising high,
Broken, with rocks, with clinging cedars, with tall shapes dingily seen,
The numerous camp-fires scatter'd near and far, some away up on the mountain,
The shadowy forms of men and horses, looming, large-sized, flickering,
And over all the sky--the sky! far, far out of reach, Studded, breaking out, the eternal stars.

Gönderen: Vehbi 20 06 2007 - 18:24

SIĞ BİR GEÇİTTEN GEÇEN SÜVARİLER
Walt Whitman (1865)

Uzun safta bir dizi yeşil adaların ortasında, döndükleri yerde,
Yılankavi bir yol alır onlar, ışıldar kolları güneşte—kulak ver ahenkli tangırtıya,
Dikkat et gümüş gibi ırmağa, onun içinde sıçrayan atların aylakça dolaştığı, su içmeye,
Dikkat et esmer yüzlü adamlara, her manga, her adam kayıtsız dinlenişin bir resmi selelerin üzerinde,
Bir kısmı aksi yakada çıkar ortaya, başkaları sığ geçide giriyor neredeyse —
Kıpkırmızı ve mavi ve kar beyazı,
Bayrak flamaları keyifli bir şekilde dalgalanırken rüzgârda.

Çeviren: Vehbi Taşar

CAVALRY CROSSING A FORD
Walt Whitman (1865)

A LINE in long array where they wind betwixt green islands,
They take a serpentine course, their arms flash in the sun--hark to the musical clank,
Behold the silvery river, in it the splashing horses loitering stop to drink,
Behold the brown-faced men, each group, each person a picture, the negligent rest on the saddles,
Some emerge on the opposite bank, others are just entering the ford--while,
Scarlet and blue and snowy white,
The guidon flags flutter gayly in the wind.

Gönderen: Vehbi 21 06 2007 - 21:43

BIR GEMİNİN İÇİNDE DÜMEN YEKESİNDE
Walt Whitman (1867)

Bir geminin içinde, dümen yekesinde,
Genç bir dümenci gemiyi dikkatle yönlendiriyor.
Bir deniz kıyısının üstünde, sisin içersinde, bir okyanus çanı hüzünlü bir şekilde çalıyor,
Bir ikaz çanı-Aman, dalgalarla sallanan.
Aman iyi haber ver sen evvelden, sahiden, Sen çan, denizin sığ kayalıklarının yanında
çalarak,
Çalarak, çalarak, gemiyi uyarmak için onun harap olacağı yerden.
Ey dümenci, tıpkı tetikteymiş gibi sen, yükses sesle gelen
uyarıya dikkat et,
Pruvalar döner, korkmuş gemi çabucak uzaklaşır beyaz yelkenlerinin
altında faça ederek,
Harika ve heybetli gemi onun bütün değerli malıyla, neşeli bir şekilde ve güvencede,
hızla uzağa gider.
Fakat Ey gemi, ölümsüz gemi! Ey gemi içinde gemi!
Bedenin gemisi, ruhun gemisi, yolculuk yapıyor, yolculuk yapıyor,
yolculuk yapıyor.

Çeviren: Vehbi Taşar

ABOARD AT A SHIP'S HELM
Walt Whitman (1867)

ABOARD at a ship's helm,
A young steersman steering with care.
Through fog on a sea-coast dolefully ringing,
An ocean bell-O a warning bell, rock'd by the waves.
O you give good notice indeed, you bell by the sea-reefs
ringing,
Ringing, ringing, to warn the ship from its wreck-place.
For as on the alert O steersman, you mind the loud
admonition,
The bows turn, the frightened ship tacking speeds away
under her gray sails,
The beautiful and noble ship with all her precious wealth
speeds away gayly and safe.
But O the ship, the immortal ship! O ship aboard the ship!
Ship of the body, ship of the soul, voyaging, voyaging,
voyaging.

Gönderen: Vehbi 21 06 2007 - 23:57

OKYANUS
Nathaniel Hawthorne (1804-1864)

Okyanusun kendi sessiz mağaraları vardır,
Derin, sessiz ve yalnız;
Gazap olsa da üstünde dalgaların,
Hiç yoktur altlarında onların.
Korkunç hayaletleri derinliğin
Görüş alışverişlerini orada sürdürür;
Ve onların içinde bizim ağladıklarımız vardır,
Genç, zeki, temiz.

Yorgun denizciler sakince dinlenir
Altında kendi mavi denizlerinin.
Okyanusun tenhalıkları kutsanmıştır,
Arılık olduğu için.
Dünyanın suçu vardır, yeryüzünün endişesi vardır,
Huzursuzdur mezarları onların;
Fakat huzurlu uyku herzaman oradadır,
Altında koyu mavi dalgaların.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Nathaniel Hawthorne 19unu yüzyılın en ünlü Amerikan romancılarından birisidir (Kızıl Mektup- Scarlet Letter, Yedi Eğri Tavanlı Ev- House of Seven Gables.)


THE OCEAN
Nathaniel Hawthorne (1804-1864)

The Ocean has its silent caves,
Deep, quiet and alone;
Though there be fury on the waves,
Beneath them there is none.
The awful spirits of the deep
Hold their communion there;
And there are those for whom we weep,
The young, the bright, the fair.

Calmly the wearied seamen rest
Beneath their own blue sea.
The ocean solitudes are blest,
For there is purity.
The earth has guilt, the earth has care,
Unquiet are its graves;
But peaceful sleep is ever there,
Beneath the dark blue waves.

Gönderen: Vehbi 22 06 2007 - 18:41

YANINDA ORDUGÂHIN KESİNTİLİ YANAN ALEVİNİN
Walt Whitman (1865)

Yanında ordugâhın kesintili yanan alevinin
Bir tören alayı dönüyor etrafımda, ağırbaşlı ve tatlı ve yavaş—fakat dikkat ederim önce ben,
Uyuyan ordunun çadırlarına, tarlaların ve korulukların bulanık ana hatlarına,
Tutuşturulmuş ateşten beneklerle yanan karanlığa, sessizliğe,
Bir hayalet gibi uzakta ya da yakında ara sıra gözüken bir insan şeklinin hareketine,
Çalılara ve ağaçlara (ben gözlerimi kaldırdığımda beni gözetler gibi gözükürler onlar sinsice),
Tören alayında kıvrıla kıvrıla geçerken düşünceler, Ey duyarlı ve şaşılacak düşünceler,
Yaşamdan ve ölümden, evden, geçmişten ve sevilenden, ve onlardan, çok uzaktakilerden;
Ağırbaşlı ve yavaş bir tören alayı orada, ben yerde otururken,
Yanında ordugâhın kesintili yanan alevinin.

Çeviren: Vehbi Taşar

BY THE BIVOUAC'S FITFUL FLAME
Walt Whitman (1865)

By the bivouac's fitful flame
A procession winding around me, solemn and sweet and slow--but first I note,
The tents of the sleeping army, the fields' and the woods' dim outline,
The darkness lit by spots of kindled fire, the silence,
Like a phantom far or near an occasional figure moving,
The shrubs and trees (as I lift my eyes they seem to be stealthily watching me),
While wind in procession thoughts, O tender and wondrous thoughts,
Of life and death, of home and the past and loved, and of those that are far away;
A solemn and slow procession there as I sit on the ground,
By the bivouac's fitful flame.

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:09

Kaliforniya’da Bir Süpermarket


Hakkında neler düşünürüm bu gece Walt Whit-
man, ara sokaklarda dolandım ağaçların altında,
başım ağrıyordu, utangaç baktım dolunaya.
Aç bitaplığımda ve hayal alışverişinde,
girdim neonlu meyve süpermarketine, düşlüyordum
senin sayıp dökmelerini!

Amma da şeftali ve amma da yarı gölgeler! Bütün ai-
leler gece alışverişinde! Koridorlar koca dolu! Hanımlar
avokadoların içinde, bebekler domateslerin! – ve sen,
Garcia Lorca, ne yapıyordun yanı başında
karpuzların?

Gördüm seni, Walt Whitman, çocuksuz, yalnız yaşlı
kazıcı, karıştırırken buzdolabındaki etleri
ve bakarken bakkal çıraklarına.

Sorduğun her bir soruyu duydum: Kim öldürdü
domuz pirzolalarını? Nedir fiyatı muzların? Benim
meleğim misin sen?

Seni izleyen konserve kutuların parıltılı yığıntısı
içinde ve dışında dolandım, ve imgelemimde izledim
dükkan dedektifleriyle.

Uzun adımlarla birlikte yürüdük açık koridorlarda
kaliteli lezzetli yalnız enginarlarımıza, her bir dondurulmuş
lezzetin sahibi olarak, ve asla geçmiyorduk kasiyerlerin önünden.

Nereye gidiyoruz, Walt Whitman? Kapılar
kapanır bir saate kadar. Nereyi işaretler sakalın
bu gece?

(Dokunurum kitabına ve süpermarketteki yolculuğumuzu
hayal edip duyumsarım saçmalığı) .

Yürüyecek miyiz bütün gece ıssız caddelerde?
Gölgeye gölge ekler ağaçlar, sönmüş ışıklar evlerde,
yalnız kalacağız ikimiz de.

Aşkın kaybolmuş Amerikası geçerken
sayfiye evlerimizin garaj yolundaki mavi otomobillerinde,
gezinecek miyiz düşleyerek?

Ah, sevgili baba, ak sakallı, yalnız yaşlı cesaret –
öğretmen, Charon vazgeçtiğinde kayığının küreğini çekmeyi
ve dumanlı bir kıyıdayken sen
ve durup bakıyorken kayığın Lethe’nin kara sularında
gözden yitmesine, Amerika’nın yaptığı sende miydi?

Allan Ginsberg (1926-1997, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çeviri notları:

Charon, Yunan Mitolojisinde, Yeraltı Dünyası olan Hades’teki kayıkçıdır. Ölmüş insanları yeraltı ırmağından kayığıyla karşıdan karşıya geçirip öteki dünyaya götürmekle görevlidir. Lethe, Hades’teki ırmaklardan biridir.

Federico Garcia Lorca, İspanyol İç Savaşı sırasında öldürülmüş İspanyol şairdir

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:10

Hesperides’in Elmaları


Altın gibi ışıldar ağaçların arasından,
Hesperides’in elmaları!
Ayla delinmiş gece kavisi arasından
Sarı ışığın solgun temrenlerini fırlatırlar,
Buse dolu melteme yönelip
Sallarlar defineyi, altın parıltılı
Hesperides’in elmaları!

Uzak ve ulaşılmaz olsalar da parıldar
Hesperides’in elmaları!
Yalnızca neşe saçan
Dürtükleyen ışığıyla körleşmiş,
Şebnemle örtülmüş, böğürtlenle boyanmış,
Zavallı safdil ölümlü, yolculuktan ürkmüş,
Altın pırıltısına yakında ulaşmayı
Ve sahip olmayı hep düşünür
Hesperides’in elmaları!

Kuşatılmış, ve pırıltılı, ve asılı,
Hesperides’in elmaları!
Hepsi tastamam, doğa üstü yine de,
Arı sürüsü gibi kümelenmiş.
Teslim olmamış hiçbir erkeğin arzusuna,
Safran ateşiyle tutuşmuş,
Şahane, saldırılmamış, altın
Elmaları Heseperides’in.

Amy Lowell (1874-1925, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notu: Hesperides, Yunan mitolojisinde altın elmalarla dolu bir bahçenin bakımını üstlenmiş orman perilerinin adıdır.

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:11

Çimen Parmaklar

Dokun bana, dokun bana,
Küçük hoş çimen parmaklara,
Nadir, kırılgan çimen parmaklara.
Utangaç dokunuşlarınla
Dokun yüzüme,
Dokun çıplak kollarıma,
Kalçalarıma,
Ayaklarıma.
Yok mudur nazik olan bir şey?
Benden korkmana gerek yok.
Yakında fazlasıyla altında olacağım.
Değil mi ki ulaşırsın bana, minnacık
Ürkek ayak parmaklarınla bile.

Angelina Weld Grimke (1880-1958, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:12

Yalnız Masturbasyoncunun Baladı


İlişkinin sonu ölümdür hep.
Kadın atölyemdir benim. Kaypak gözlü,
kabilemin ve nefesimin dışında
gittiğini saptar. Korkuturum
sadık kalanları. Casusum ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Parmaklar kenetli, kadınımdır artık benim.
Çok uzakta değildir. Karşılaştığımdır.
Bir çan gibi çalarım O’nu. Üzerine çıktığın
o çardakta yaslanırım arkama.
Ödünç almıştın beni o çiçekli yayılışta.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Her bir bereketli çiftin süngerle tüyün üstünde
eklemlerle alt alta üst üste birlikte devrildiği
diz çöktüğü ve dürttüğü bu geceyi ele alalım mesela, aşkım.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kopar bedenim böylece,
sıkıntılı bir mucize. Düş pazarında
sergileyebilir miydim?
Dağılırım. Çarmıha gererim.
Küçük eriğim demiştin.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Sonra kara gözlü rakibim geldi.
Suyun hanımı, doğrularak sahilde,
parmak uçlarında bir piyano, dudaklarında
utanç ve bir flütün hitabı.
Ve çarpık bacaklı katırtırnağıydım ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kadının kelepir bir elbiseyi
raftan alması gibi aldı seni
ve taşın kırılması gibi koptum.
Kitaplarını ve misinalarını geri veririm.
Günün gazetesi evlendiğini yazıyor.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Oğlanlar ve kızlar birdir bu gece.
Açarlar döşlerini. İndirirler fermuarları.
Çıkarırlar ayakkabıları. Söndürürler ışığı.
Pırıltılı yaratıklar yalan doludur.
Birbirlerini yerler. Aşırı besilidirler.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.

Anne Sexton (1928-1974, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:13

Bir Telefon Direği Altında


Havada asılı bakır bir telim ben
Cılızım güneş altında, bir çizgi bile değildir gölgem
Gece ve gündüz şakır, mırıldanır ve tıngırdarım
Aşktır ve savaştır ve paradır; kavgadır ve ağlayıştır; iştir ve arzudur;
Ölümü ve kahkahalarıdır içimden geçen erkeklerin ve kadınların, konuşmalarınızın hamalı
Yağmur altında, ve ıpıslak, ve şafakta ve güneşte kuruyan
Bakır bir tel.

Carl Sandburg
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:13

Sis


Küçük kedi ayaklarla
gelir sis.

Sessiz kalçalarla
oturur bakar
limanla kente
ve sonra çeker gider.

Carl Sandburg
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:14

Yüreğin Nasıl?

en berbat anlarımda
parktaki banklarda
mahpushanelerde
ya da yaşarken
fahişelerle
hep bu memnuniyeti
taşırdım içimde
mutluluk diyemem
ismine-
ne olursa olsun
rıza gösterirdi
içimdeki dengeydi
ve yardım ederdi
fabrikalarda
ve yanlış
gittiğinde
ilişkiler kızlarla.
yardım etmişti
savaşların
ve akşamdan kalmaların
arka sokak kavgalarının
ve hastanelerin
arasından.
uyanmak ucuz bir odada
garip bir şehirde
ve açmak perdeyi-
en çılgın memnuniyet
şekliydi bu.

ve yürümek boylu boyunca
kırık aynalı
eski bir süs masasına-
görmek kendimi, çirkin,
sırıtarak olana bitene.
en önemli olan
nasıl iyi
yürüdüğündür
ateşin arasından.

Charles Bukowski
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:15

Ve Ay ve Yıldızlar ve Dünya

Ruh için iyi olan
geceleyin uzun yürüyüşlerdir:
dikizlemektir pencereleri
birayla çıldırmış kocalarından
kurtulmaya çalışan
yorgun kadınları seyretmektir.

Charles Bukowski
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:16

Yıldız Işığı, Yıldız Işıltısı

Yıldız hoş bir nafaka verecek,
Neyim ben ki seçecek?
Ah, günah çıkartan bir ruh mu olacak,
Küçük tokalı ayakkabılar mı ancak?

Bir alyans mı dilemeli
Işıltılı ve zarif ve değirmi,
Ya da rica mı etsem örtüsünü göndermeni
Yeni bellenmiş bir höyüğün?

Zarif ışıltı, altın mı
İstesem yoksa yüzen gemiler mi,
Yoksa her daim lânet mi okusam
Bir çift yalancı dudağa?

İster salın alçakta istersen yüksekte,
İster sön istersen yan sıcacık;
Tek dileğimi söylemeye cesaretim yok-
Onu bana bağışlamandan korkarım.

Dorothy Parker (1893-1967, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:17

Martini

Bir martini isterim.
En çok iki tane.
Altındayım masanın üçten sonra,
Ev sahibinin dörtten sonra.

Dorothy Parker (1893-1967, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:18

aşkım



aşkım
kralı karanlık olan
bir ülkedir saçın
çiçeklerin kaçışıdır alnın

uyuyan kuşlarla dolu
yaşayan bir ormandır başın
bedeninin dallarında kaynaşan
beyaz arı sürüsüdür memelerin
koltuk altında bahar yeşerir
Nisan’ımdır bedenin

kralların arabasına koşulu beyaz atlardır
her zaman aralarında hoş bir ezgi olan
iyi bir ozanın alıştırmalarıdır kalçaların

aşkım
soğuk mücevher olan aklının
kutusudur başın
başındaki saç
yenilmez bir savaşçıdır
utkuyla ve trampetlerle ilerleyen
bir ordudur omuzlarındaki saç

meyvesi unutuşun kendisi olan
düş ağaçlarıdır bacakların

öpüşlerinde kralları birleştiren dudakların
kırmızı giysili satraplardır
kanının anahtarlarını taşıyan
bileklerin
kutsaldır
bileklerine oranla ayakların
gümüş vazolarda çiçeklerdir

güzelliğinde flütlerin ikilemleri vardır

tütsünün arasından duyulan
çanların ihanetidir gözlerin

Edward Estling Cummings
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:20

Annabel Lee


Evvel zaman içinde
Bir deniz ülkesinde,
Adı Annabel Lee idi,
Bilirsiniz belki,
Yaşardı bir körpecik,
Sevilmek ve beni sevmek
Kızcağızın tek fikri.
Çocuktuk ikimiz de
O deniz ülkesinde,
Fakat sevgiden daha bir sevgiyle
Sevdik birbirimizi
Ben ve Annabel Lee.
Cennetin kanatlı ferişteleri
İmrenirlerdi bize ve sevgimize.

Ve bundandır ki hayli zaman önce
Bu deniz ülkesinde bir gece
Bir bulutun rüzgârı esti
Üşüttü Annabel Lee’mi.
Sonra soylu yakınları geldi
Ve alıp götürdüler onu benden,
Bu deniz ülkesinde
Kapatmak için bir gömüte.

Cennetteki melekler bilmezlerdi
Mutluluğumuzun yarısını bile.
Kıskanıp durdular bizi:
Evet! Buydu nedeni
(Herkes bilir bunu o deniz ülkesinde)
Bir bulutun rüzgârı geldi
Üşütüp öldürdü Annabel Lee’mi.

Ama kim varsa ki
Yaşça başça ileri
Sevgimizin gücünü geçemezdi.
Ne gökteki cennet melekleri
Ne de deniz altı cinleri
Canımı ayıramaz bile
Canından güzel Annabel Lee’min

Cananımın hayali olmadan
Işıldamaz ay asla.
Ve gördüğüm yıldızlar değil asla
Parlak gözleridir güzel Annabel Lee’min.
Ve gece boyu uzanıp dururum yanına
Sevgilimin, cananımın, hayatımın ve gelinimin,
Deniz kıyısındaki gömütünde,
Deniz kenarındaki kabrinde.

Edgar Allan Poe
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:21

Elizabeth Childers

Toprağımın toprağısın,
Ve toprağımdaki topraksın,
Ah, dünyaya gelir gelmez ölen çocuk,
Ölümümde ölensin!
Öyle çaba göstersen de, bilmeden nefesi,
Ve içimde yaşarken çarpan yüreğin durmuştu
Yaşamak için benden ayrıldığında.
Pekâlâ, çocuğum. Değil mi ki hiç gitmeyeceksin
Okul günleriyle başlayan o uzun, upuzun yoldan,
Çarpık harflerin üstüne düşen gözyaşları altında
Belirsizleşir küçük parmakların.
Ve ilk yara, küçük bir arkadaşın
Bıraktığında seni başkası yüzünden;
Ve hastalık, ve yatağa düşmüşken korkunun yüzü;
Babanın ya da annenin ölümü;
Ya da onları utandırmak, ya da sefalet;
Okul bitiminde genç kızlık üzüntüleri;
Ve kör içgüdü hazırlar içkini
Aşkın kabında, zehirli olduğunu bilsen bile;
Kime gülümseyecek o çiçek yüzün?
Çiçekçiye mi, iradesiz birine mi? Hangi kanın çığlığı sana doğru? –
Saf ya da aptal, fark etmez,
Kandır çağıran kanımızı,
Ve senin çocukların – ah, ne bekler orada?
Ve hangi üzüntülerin? Ah çocuk! Çocuğum!

Ölüm daha iyidir hayattan!

Edgar Lee Masters (1869-1950)
(“Spoon River Anthology”den, 1915)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:22

Bahar


Hangi akla hizmet geri dönersin, ey Nisan?
Güzellik yeterli değil.
Sırnaşık açan küçük yapraklarının kızıllığıyla
Susturamazsın artık beni.
Bildiğimi bilirim ben.
Ensemi kızartıyor güneş gözlemlerken
Çiğdemlerin başaklarını.
Toprağın kokusu iyidir.
Besbelli ki ölüm yok.
Fakat anlamı nedir bunun?
Yalnızca toprak altında yemiyor kurtçuklar
İnsan beyinlerini.
Kendi başına hayat
Bir hiçtir,
Boş bir fincan, halısız bir merdiven
Yeterli değil, her yıl yamaç aşağı
Nisan’ın bir budala gibi gelişi
Saçmalayışı ve çiçekleri yayması.




Edna St.Vincent Millay (1892 - 1950, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:23

Luke Havergal



Asmaların duvarlara kırmızısını yapıştırdığı
Batı kapısına git, Luke Havergal,
Ve alacakaranlıkta bekle gelecek olanı.
Yapraklar fısıldayacak onu ve başka şeyleri,
Uçan sözcükler gibi düşercesine çarpacaklar sana,
Fakat git oraya ve kulak verirsen çağırır seni.
Luke Havergal, Batı kapısına git,
Luke Havergal.

Hayır, gözlerindeki ateşli geceyi yaracak
Şafak atmadı doğu göklerinde;
Fakat orada, Batı hüzünlerinin toplandığı yerde,
Bitecek karanlık karanlıkla: başka bir şey olmazsa
Uçan her yaprakla intihar eder Tanrı.
Ve cehennem cennetin yarısından fazladır.
Hayır, Doğu göklerinde şafak atmadı-
O Doğu göklerinde.

Mezardan çıkıp geldim bunları sana anlatmak için,
Gitmen gereken yolda seni körleştiren
Ve kor gibi alnını yandıran öpüşü
Serinletmek için çıkıp geldim mezardan.
Evet, onun bulunduğu kekre,
fakat inancın hiç kaybetmeyeceği bir yer var gene de.
Mezardan çıkıp geldim bunları söylemeye,-
Sana bunu söylemeye.

Batı kapısı var, Luke Havergal,
Duvar üstünde kızıl yapraklar.
Git, çünkü aşındırır durur rüzgâr onları,-
Düşünme sana söyledikleri ölü sözcükleri,
Düşerken onlar bir şey de hissetme;
Fakat git, ve güvenirsen ona çağırır seni,
Batı kapısı var, Luke Havergal,-
Ey Luke Havergal.


Edwin Arlington Robinson
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:24

Cirque d’Hiver


Yüzyıllar önceki bir krala yakışırdı
o mekanik oyuncak. Bir uçtan bir uca uçardı.
Sahici beyaz saçıyla küçük bir sirk atıydı.
Siyah gözleri parlaktı.
Sırtında bir dansözü taşırdı.

Dansöz ayak uçlarında dururdu ve dönerdi ve dönerdi.
Yapay güllerden eğimli bir serpinti
eteğine ve gümüş şeritten korsasına dikilmişti.
Başının üstüne yerleştirirdi
yapay güllerden başka bir serpintiyi.

Yelesi ve kuyruğu saf Chirico’ydu.
Biçimsel ve melankolikti ruhu.
Dansözün bedenini ve ruhunu delen
küçük direğin yanı başında hissederdi
dansözün pembecik ayak parmaklarını sırtında.

Ve delerdi direk onu da, yeniden görünürdü
büyük bir kalay anahtar olarak, karnının altında.
Üç adım eşkin gider, sonra eğilip selâmlardı,
tekrar eşkin gider, bir dizi üstünde eğilip selâmlardı,
eşkin gider, sonra çıtırdar ve dururdu, ve bana bakardı.

Bu zamana değin sırtı dönüktü dansözün.
Dansözden kat kat akıllıydı.
Yüz yüze bakmak umutsuzca-
gözü bir yıldız gibiydi-
dikerdik gözümüzü ve “pekiyi, onca yol aldık” derdik.


Elizabeth Bishop (1911-1979, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Çeviri notları:

“Cirque d’Hiver”: İngilizce yazılmış şiirin özgün başlığı Fransızca olduğu için, çeviride de başlığı Fransızca olarak bırakmayı yeğledim. “Cirque d’Hiver”, kış sirki anlamına gelmektedir.

Chirico: 1888-1978 arasında yaşamış İtalyan fütürist ressam.

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:25

Seviyorum Seni


Yabanıl bir arzuyla kırmızı
Ve şarapla ıslanmış dudaklarını seviyorum;
Tutkulu bir ateşle yanan
Aşk ışığının yatağı gözlerini seviyorum.
Şefkatli bir kucaklayışta sıcak beyaz etleri
Dokunurken kollarıma, seviyorum kollarını;
Saçların sarmalarken öpüşlerini yüzüme
Seviyorum saçlarını.

Cansız aşkında sakince sunulan
Soğuk bir bakire öpüşü bana göre değil;
Ne azizlerin kusursuz mutluluğu
Ne de lekesiz kumrunun yüreği bana göre.
Ama özgür bir aşk bana göre
Ve bütün dünyanın töhmetine gülüşler.
Kollarımda diri ve sıcak bedenin
Tutuşturur yoksul yüreğimi.

Tatlı öpüşler ver bana, hâlâ rayihalı
yakut şarapla ıslak sıcak ağzınla;
Güneyli birinin ateşiyle söyler
Bedeninin ve ruhunun benim olduğunu.
Sımsıkı sarıl bana sıcak diri kollarınla,
Parlarken soluk yıldızlar semada,
Ve yaşayıp tüketirken bütün gençliğimizi
Diri bir aşkın hazlarında.

Ella Wheeler Wilcox (1850-1919, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:25

Dünyanın İhtiyacı

Ah ne çok tanrı var, ne çok tarikat,
Ne çok tarik dönerek kıvrılır,
Halbuki bütün hüner bilmektir:
Kederli dünyanın bütün ihtiyacı merhamettir.

Ella Wheeler Wilcox (1850-1919, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:26

Hiç Bu Kadar Kaybetmedim

İki kereden fazla hiç kaybetmedim,
Çimin altındaydı bu.
İki kere durdum dilenci gibi
Tanrı’nın kapısında!

İki kere gökten inen melekler
Ödediler parasını dükkanımın.
Hırsız, banker, baba,
Yoksulum bir kere daha!

Emily Dickinson (1835-1886, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:27

Baharda Küçük Bir Çılgınlık

Baharda küçük bir çılgınlık
Erdemdir bir Kral için bile,
Bütün bu yeşil tecrübeyi
Bu muazzam sahneyi
Sanki kendisininmiş gibi düşünüp duran
Soytarıyı Tanrı korusun fakat!

Emily Dickinson (1835-1886, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:28

Bir Cazibe Kuşatır Yüzü

Tümüyle görülmeyen yüzü
Kuşatır bir cazibe.
Dağılmasından korktuğu için
Peçeyi kaldırmaya yok cesareti.

Fakat dikkatle bakar ağ gözünün ardından,
Ve diler, ve yadsır,
Görüntünün hoşnut ettiği
Görüşme isteğini yok edeceğinden korkar.

Emily Dickinson (1835-1886, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:33

Küçük Bir Kafiye Tut

Evvel zaman içinde
Tuttum küçük bir kafiye

Koydum onu yere
Ama kaçtı kapıdan aceleyle

Kovaladım onu bisikletimle
Ama eridi saçak buzunun içinde

Doldurdum onu şapkama kepçeyle
Ama dönüştü bir kediye

Tuttuğumda kuyruğunu
Esneyerek balina oldu

Takip ettim tekneyle
Ama dönüştü bir keçiye

Kalayla ve kağıtla besledim onu
Başı bulutlarda bir gökdelen oldu

Sonra büyüdü bir çaylak oldu
Ve uçarak gözden kayboldu…


Eve Merriam (1916-1992, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:34

Bir Metro İstasyonunda


Kalabalıkta bu yüzlerin belirişi:
Islak siyah bir dalda taçyaprakları.

Ezra Pound
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:35

Say Çi



Düşer kaynağa taç yaprakları,
portakal rengi gül yaprakları.
Yapışır rengi taşa.

Ezra Pound
(“Lustra’nın Şiirleri”nden, 1913)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:36

Bir Kız


Ağaç geldi girdi ellerime,
Özü yükseldi kollarıma doğru,
Büyüdü ağaç göğsümde -
Aşağı doğru
kollar gibi büyüyor dallar benden dışarı.

Ağaçsın sen,
Yosunsun sen,
Sen üzerinden rüzgârın geçtiği menekşelersin.
Sen - ne de büyük - bir çocuksun,
Ama bu dünya için çılgınlık bütün bunlar.

Ezra Pound (1885-1972)
(1912, ‘Ripostes’ten)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:37

Papirüs



İlkbahar…
Amma da uzun…
Gongula…

Ezra Pound (1885-1972)
(1916. ‘Lustra’dan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:38

Şubat İkindisi

Gün bitiyor,
Gece çöküyor.
Donmuştur bataklık.
Ölüdür ırmak.

Kül gibi bulutlar arasında
Kızıl güneş geçer hızla,
Köyün camlarında
Parıldar kızılca.

Yeniden yağar kar.
Gömülmüş çitler
Göstermez artık
Ovadaki yolu.

Çayırlıklar içindeki
Korkulu gölgeler gibi
Geçer ağır ağır
Bir cenaze treni.

Çan çalar
Ve içimde her duygu
Karşılık verir
Kasvetli matem çanına.

Gölgeler sürüklenir,
Ve içimde çalar ağır ağır
Bir cenaze çanı gibi
Ağlayan yüreğim.

Henry Wadsworth Longfellow (1807-1882)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:40

Sürgün



Ellerinden bu yana ne sevinç gördü ellerim,
Ne de “elveda”dan bu yana bir gülüş salıverdi dudaklarım.
Dönerek açılan bir deniz kabuğu gibi sessizce
Geçerken gün genişler aramızda mesafe.

Açlığa ve yalnızlığa rağmen dayanır aşk yine de.
Yüreğimin çevresine tutunur her gece
Bir kumrunun kanatları taşkın nezaketle,
Ve buluşma yüzüğündeki aşınmış mavi taş daha da parlar.

Hart Crane (1899-1932, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:41

Ve “Ut Pictura Poesis” Adıdır Onun


Artık bu şekilde söyleyemezsin.
Güzellikle başın belâda ise çıkmalısın
Açık havaya, bir derleniş toplanışa,
Ve dinlenmelisin. Kuşkusuz hangi gülünç şey gelse de başına
Hepsi TAMAM. Daha çoğunu istemek tuhaf davranman olur
Senin, çok çok sevgilisi olan senin,
Sana bakar insanlar ve senin için
Bir şeyler yapmak isterler, ama sence
Doğru değil, ki seni gerçekten tanısalardı…
Çok fazla öz-analiz oldu bu. Şimdi,
Ne ad koyacağına gelelim senin resim-şiirine:
Çiçekler her zaman hoştur, özellikle hezarenler.
Bir zamanlar tanıdığın delikanlıların adlarını ve kızaklarını,
İşaret raketleri iyidir - hâlâ bulunur mu onlardan?
Çok daha fazla şey var aynı kalitede
Benim bahsettiklerim gibi. Şimdi birimiz
çok önemli bir kaç söz bulmalı, ve bir çok da sıradan söz,
Can sıkıcı olmalı bazıları. Bana başvurdu kadın
Masa almak için kendine. Birdenbire karıştı
Cadde ve Japon çalgılarının çınlayışları.
Yavan vasiyetnameler saçıldı ortalığa. Adamın kafası
Kilitlendi benimkine. Bir tahterevalliydik biz. Bir şeyler
Yazılmalı nasıl etkilediğine dair
Seni sen şiir yazarken:
Neredeyse boş bir kafanın müthiş haşinliği
çarpıyor bereketle, Rousseau-benzeri ağaç yapraklarının arzusu
İletişim kurmak
Bir şeyler soluk alışlar arasında, yalnızca hatırı için
Başkalarının ve onların arzusu seni anlamanın ve terk etmenin
Başka iletişim merkezleri için, işte böylece anlayış
Başlamalı, ve başlarken böyle durdurulmalı.


John Ashbery (d. 1927, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:46

İntihar Notu

Sakin,
Serin çehresi nehrin
Öp beni dedi.

Langston Hughes
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:48

Irmaklar Hakkında Konuşur Zenci


Irmaklar tanıdım:
Dünya kadar yaşlı ve insan damarlarındaki
İnsan kanının çağıltısından daha yaşlı
Irmaklar tanıdım.
Irmaklar kadar derindi ruhum.

Şafaklar gençken yıkandım Fırat’ta,
Kongo’nun kıyılarına taşıdım kulübemi,
Ve ninni söyleyerek uyuttu beni.
Baktım Nil’e ve orada yükselttim piramitleri.
Mississippi’nin şarkı söylediğini duydum, Orleans’a
Doğru giderken Abraham Lincoln,
Ve gördüm güneş batarken altın içinde
Yüzdüğünü bağrının.

Irmaklar tanıdım.
Yaşlı, kara ırmaklar.
Irmaklar kadar derindi ruhum.

Langston Hughes (1902-1962, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:49

Yeni Bir Başlangıcın Yabanıl Düşleri

Soluksuz bir suskunluk var çevre yolunda bu gece
Ötesinde beton resiflerin
düşer lokantalar düşlere
mum ışığı çiftlerle
Yitik Alexandria yanıyor daha
milyarlarca ampülde
Kırmızı ışıkta avare hayatlar
kesişir hayatlarla
Yonca yaprağı yan yolların ötesinde
“Ruhlar ruhları yer genel boşluklarda”
Mutfak penceresinden duyulur bir piyano konçertosu
Bir yogacı konuşur Ojai’de
“Bütün adımlar bir zihnin içinde”
Ağaçlar arasındaki çayırlıkta
dinliyor aşıklar
evrenle yek vücud
olduklarını söyleyen üstadı
Giderek çiçekleşen gözler koklar çiçekleri
Ölümsüz bir suskunluk vardır
çevre yolunda bu gece
Pasifik gelgit dalgası gibi bir mil boyu
silip süpürür
Los Angeles en son gazını çeker içine
ve bütün ışıkları yanan Titanik gibi batar denizde
dokuz dakika sonra onunla birlikte batar
Willa Cather’in Nebraska’sı
Utah’ın üzerine gelir deniz
Mormon sandukaları sürüklenir midyeler gibi
kör olası bozkır kurtları & hiçliğe yüz
Omaha’da sahnede bir orkestra
Handel’in Su Müziği’ni çalmayı sürdürür
nefesli çalgılar suyla dolar
ve kenetlenir bascılar aşıklar gibi yatay şekilde
sanki bir duba olan enstrümanlarıyla
Şikago’nun Ortası bir kaydırak oluverir
gökdelenler doludur su bardakları gibi
Büyük Göller karışmıştır Budist salamurayla
Büyük Kitaplar yumuşatıldı Evanston’da
Milwaukee birası deniz köpüğüyle üste çıktı
Buffalo’nun Beau Fleuve’si birden tuz oldu
Manhattan Adası silinip süpürüldü onaltı saniyede
Amsterdam’ın gömülü direkleri yükseldi
Eastward’ı süpürürken büyük dalga
taşkınla alıp götürmek için eski Camembert Avrupayı
deniz asmalarında buğulanıyor manhatta
yıkanmış toprak uyanıyor yeniden yabanıllığa
duyulan tek ses engin bir tıngırtısıdır cırcırböceklerinin
deniz kuşlarının bir çığlığı yücelerde
boş sonsuzlukta
Hudson geri alırken çalılıklarını
ve Kızılderililer talep ederken kanolarını


Lawrence Ferlinghetti (d.1919, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:50

Uçuş

Kemiksi, su gibi, kardiyak, hepatik-
kemikten geri çarpar yankılar, geriye
yarıya bölünmüş yürekten, akciğerler
üç yıllık hafiflikle tutunmuş solungaçlara.
Deri bir arabadan, astronotun solgun bacakları
sallanır durur, geri gelir gibi, sesler
gaga biçimli bir perküsyon tokmağı irkiltiyle biçimlenir.
Hekim çevirir başını ve tıkırdatır – sanki
arduvazını ikiye bölmekte bölen şey, başkalaşmış kaya
keskiyle dehşetli, tekrar dehşete düşmüş, yarılanmış

ve yarılanmış, bir çatı görünene dek, boşluk gibi kara.
Yaklaşıyorum yeryüzüne, der, dünyanın
yalnız mavi yeşil bir parıltı olduğunu bilen astronot,
etrafında döndüğü o yükselmiş cılız ışık, hızla uçar
kirişlerin ve atmosferlerin üzerinden, yarı kendisi
ve öbür yarısı bazı başkalaşmış kilit dilleri,
bellek gibi nesli tükenmiş. Yeryüzüne yaklaşıyorum,
der, ve geriye döner, bulutlarla kesişen
dünyanın pırıltısıdır onunki: cılız bir ışık
ya da sarmalanmış yaprak, mevsimin bebekliğinde yeşil.

Linda Bierds (d. 1945, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:51

Son Sahneye Şarkı



Yüzün şimdi yüreğimde olduğundan ötürü,
Ayva ve kavunun, taze bir alaz gibi sarının
Dikenli yıldızçiçekleri ve çoban asasıyla uzandığı
Yüreğinin kararan çerçevesine oranla
Daha az bakarım yüzünün çehresine.
Ötede, bir bahçe. Tırpanlar asılı dursa da elma ağaçlarında,
Orada, küstah rahatlıkta kurşun ve mermer figürler seyreder
Gönülsüzce giden başka bir yazın gösterisini.

Yüzün şimdi yüreğimde olduğundan, bakarım.

Sesin şimdi yüreğimde olduğundan, anlarım
Kasvetli bir sayfadaki kara akortları.
Sallayan ve kanayan sözcüklerle
Karışmış simgeleriyle müzik
Müziğin hapishanesi için yapılmamıştır.
Notalar mekik dokur saf yankısız sessizlikte.
Çifte bir düşte hecelemeliyim fırtınayı, akan seli.
Vuruş aşırı hızlıdır. Karanlıkta değişir notalar.

Sesin şimdi yüreğimde olduğundan, anlarım.

Yüreğin şimdi yüreğimde olduğundan, görürüm
Kocaman gemileri ve dış çerçeveleriyle iskeleleri;
Donanımı ve yükü ve köleleri
Bozuk bir göğün altındaki tuhaf bir sahilde.
Ayrılış değildir ey, fakat tamamlanmış bir yolculuktur!
Balyalar durur taşta; kızıl pası aşağı doğru inerken
İnilder çapa, ve uzun asmalar emekler
Tuz otunun yanı sıra, uzayan güneşte.

Yüreğin şimdi yüreğimde olduğundan, görürüm.

Louise Bogan (1897-1970, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:52

Nedir Yıllar?


Nedir masumiyetimiz,
suçumuz ne? Çıplak
herkes, güvende değil kimse. Ve bundandır
cesaret: yanıtlanmamış soru,
kararlı şüphe –
dilsizce çağırır, sağırca duyar- ki
bahtsızlıkta, ölümde bile,
cesaret verir diğerlerine
ve yenilgisinde

güçlendirir ruhu?
Derin bakıyor
ve mesut, ölümlülüğe razı
ve tutsaklığında yığılıyor üst üste
sürekliliğini kuşatılmışlığında bulan
kanyonundaki deniz gibi, ulaşamayacağı
özgürlük için boğuşuyor.

Hisleri güçlü olan
Memnundur. Şakıdıkça uzayan o kuş
çelikleştirir kendi biçimini. Tutsak olsa da
kudretli şarkısı der ki, memnuniyet rezilce
şeydir, nasıl saf bir şeydir sevinç.
Ölümlülüktür bu,
Sonsuzluktur.


Marianne Moore (1887-1972)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:53

Bir Tılsım


Gemi enkazının yakınında
Kopmuş ve parçalanmış
Bir direğin altında,
Buldu topal çoban
Yere batmış
Lacivert taştan
Denizin çöpçüsü
Bir martıyı.
Yayılmış kanatlarıyla
Bükmüştü mercan ayaklarını,
Haylidir ölmüş adamları
Selâmlamak için açmıştı gagasını.


Marianne Moore (1887-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:54

Aile

Bükerek kaslarını
Geliyor mağaralarından
Korunun kara şeyleri.

Yemiş bahçesini karıştırırlar,
Sarı odalarımızın etrafımızdaki
Çimen denizini kemirirler.

Bizi hâlâ tanıyorlarsa
Seyrek bakarlar
Ne yaptığımıza.

Duyarız onları, ya da öyle sanırız:
Ay ışığının yalayan hayvan burnu,
Elmadaki diş.

Bir odun daha at ateşe;
Mozart, yeniden, pikapta,
Hâlâ bir üzünç var

Bizimle odada.
Anımsarız mağarayı.
Düşlerimizde geri döneriz

Ya da onlar görmeye gelir.
Müziği de severler.
Birlikte yaprak yeriz.

Biraderlerimizdir.
Ailemizdir.
Kaçtığımızdır.

Mary Oliver (d.1935, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:56

Kedi Yavrusu



Bir kedi yavrusunun sorunlu tarafı
Büyüdüğünde hep bir kedi olacak olması.



Ogden Nash (1902 – 1971, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:57

Bir Tane de Gül İçin



27 yıl önce Ohio’daki Akron’a,
gitmek için otobüse bindiğim
köşe başına gelmiştim üç hafta önce.
Fakat dağılmış bira kutularıyla
kırılmış şişelerle ve terk edilmiş bir otelin
anlamsız arka cephesinin görüntüsüyle
bir kaç beton inşaat bloğu barındıran
boş bir alan vardı şimdi yalnızca.
Ohio’nun yüzlerce mil uzayan
küçük bayağı ağaçları arasında saklanmış Akron
hâlâ orada mıdır diye merak ettim.
Yurttaşlarının yaşları, boyları, cinsiyetleri, gelirleri,
ve her bir şeyin daha önceki durumu hakkında yalan söylediği,
o yenilginin kokusuyla olgunlaşmış kent. Bütün bir Cumartesi
orada kaldım, benden yirmi pound daha ağır olan
bir adamdan çalınmış kaşmir bir ceketle, düğmelerini
asla iliklemeden tebdil-i kıyafet gezdim. Anımsıyorum biri
biriyle evleniyordu, fakat yalnızca gelinin
annesi ve babası çıktılar muşamba kaplı dans pistine
ve abandılar birbirlerine pataklanmış öğrenciler gibi.
Ne bulduysam içtim ve terminale giden
yoluma yalnız koyuldum
ve şekerleme yaptım ayyaşlarla dulların arasında
şafağa ve kuzeydeki ilk şeye kadar.
Ohio’daki Akron’da, ne yapıyordum
1951’in tiksinç çiftlikleri arasından
ağır ağır inleyen bir otobüsü beklerken
ve nihayet girdim cehennemin o bulaşıcı havasına
allık fabrikasının ufku mahvettiği U.S 24’e? Paris’te
Getrude Stein’in ayağı altında olabilirdim,
berrak bir sazlığın akıntısında
sürüklenebilirdim
Musa’nın çocukluğu gibi, bir ece tarafından
bulunmak için ve bir devin adı verilebilirdi bana
ya da Yahudi bir kahramanın. Bunun yerine, doğdum
yanlış bir senede ve yanlış bir yerde,
yolumu öyle ağır ve berbat yürüdüm ki
anımsıyorum her bir dönemeci,
ve her biri abartılmış bir gül gibi kokuyor,
sarı, Amerikan, güzel ve gerçek.


Philip Levine (d. 1928, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:58

Korku



Bir polis aracının caddede durduğunu görme korkusu.
Gece uykuya dalma korkusu.
Uykuya dalamama korkusu.
Geçmişin ayaklanması korkusu.
Şimdinin kaçacak olması korkusu.
Gecenin ölüsünde telefonun çalma korkusu.
Elektrikli fırtınalar korkusu.
Yanağı benekli temizlikçi kadından korku.
Beni ısırmayacakları söylenmiş köpeklerden korku.
Yersiz kaygıdan korku!
Ölmüş bir arkadaşın bedenini teşhis etmekten korku.
Parasız kalma korkusu.
İnsanlar buna inanmasa da, aşırı sahip olma korkusu,
Psikolojik profillerden korku.
Geç kalma korkusu ve herkeslerden önce varma korkusu.
Çocuklarımın zarfların üstündeki el yazısından korku.
Benden önce ölecekleri ve kendimi suçlu hissedeceğim korkusu.
Yaşlandığında ve yaşlandığımda annemle birlikte yaşayacağım korkusu.
Kafa karışıklığı korkusu.
Bahtsız bir belirtiyle bugünün bitmesinden korku.
Uyanınca gittiğini görme korkusu.
Sevmeme korkusu ve yeterince sevmeme korkusu.
Sevdiğim şeylerin sevdiklerimi öldürecek olması korkusu.
Ölüm korkusu.
Aşırı uzun yaşama korkusu.
Ölüm korkusu.

Bunu söylemiştim.



Raymond Carver (1938-1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 22:59

Geç Saat Kırığı

Ve bu hayattan umduğunu
buldun mu, her şeye rağmen?
Buldum.
Ne ummuştun?
Umduğum kendime sevilmiş denmesiydi,
Kendimi sevilmiş hissetmekti yeryüzünde.

Raymond Carver (1938-1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:00

Duvar Onarımı

Donmuş toprağın dalgasını duvar dibine gönderen
Duvarı sevmeyen bir şeyler vardır,
Ve güneş altında kazara döker yukarıdaki iri kayaları,
Ve iki kişinin yan yana geçebileceği boşluklar oluşturur.
Avcıların marifeti başka bir şeydir:
Taş üstünde taş bırakmadıklarında
Onarım yapmaya geldim onların ardı sıra,
Fakat gizlendiği yerden çıkarırlardı tavşanı,
Hoşnut etmek için havlayan köpekleri. Bahsettiğim boşlukların
Yapımını ne kimse gördü ne de işitti,
Fakat baharın onarım zamanında buluruz onları orada.
Tepenin ardını bilsin istedim komşum;
Ve bir gün buluştuk çizgide yürümek için
Ve tekrar belirlemek için aramızdaki duvarı.

Yürürken koruruz aramızdaki duvarı.
Her birimizin payı tarafımıza düşen kayalardır.
Ve bazıları somun gibidir ve bazıları handiyse gülle
Dengede tutabilmek için onları nöbet tutmalı:
“Sırtlarımızı dönene kadar sen orada kal! ”
Dokunarak onlara kuşanırız parmaklarımızın pürtüklülüğünü.
Ah, yalnızca başka bir oyundur dışarıda oynanan,
Herkes bir tarafta. Dahası da var:
Duvarın olduğu yerde duvarın gereği yoktur:
Onun ağaçları hep çamdır ve benim bahçemde ise elmalar.
Elma ağaçlarım asla karşıya geçerek
Çam ağaçlarındaki kozalaklarını yemezler, diyorum O’na.
“İyi çitler iyi komşular yaratır” diyor yalnızca.
İçimdeki haylazlıktır bahar, ve merak ederim
O’nun aklına bir fikir koyabilir miydim diye:

“Çitler ne diye iyi komşular yaratsın ki? Çitler
İneklerin olduğu yerde değil midir?
Fakat burada inek yok ki.
Bir duvar örmeden önce bilmek isterdim
Neyi duvarın içinde ve dışında bırakıyorum,
Ve kime bir suç yükleyeceğimi.
Duvarı sevmeyen bir şeyler vardır,
Duvarı yıkmak isteyen”. “Peri” adını takabilirim O’na,
Fakat tam olarak peri değil, ve keşke
Kendisi söyleyebilseydi kendisine. Orada görürüm O’nu
Her bir elinde tepesinden kavradığı bir taşı
Kararlılıkla getirir, tıpkı taş devrinin yabanisi gibi silâhlanmış.
Karanlıkta kımıldar gibi gelir bana,
Ağaçların ve ağaç gölgelerinin değil yalnızca.
Babasının söyleyişinin ötesine geçmeyecek,
Ve bunu çok iyi düşünmüş olmaktan hoşlanır
Ve yeniden der ki, “iyi çitler iyi komşular yaratır”.

Robert Frost (1874-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:01

Sadakat

Okyanusa kıyı olmaktan daha büyük
Sadakat düşünemez yürek,
Bir duruşun kıvrımını tutarak,
Sayısız bir tekrarı sayarak.

Robert Frost (1874-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:02

Geceyle Tanışık


Geceyle tanışık biri oldum çıktım.
Yağmurun dışında ve içinde yürüdüm.
Çıktım şehir ışıklarının dışına.
En hüzünlü kentin daracık sokağına bakıp durdum.
Geçtim bekçinin yanından
Ve indirdim gözlerimi, açıklama yapmak istemeden.
Uzakta bölünmüş bir ağlayış
Başka caddeden evlerin üstüne geldiğinde
Sessiz durdum ve durdurdum ayaklarımın sesini.
Fakat geri çağırış veya veda için değildi,
Ve dahası dünyasal olmayan bir tepede
Göğe karşı ışıklı bir saatti,
İkrar ediyordu zamanın ne doğru ne de yanlış olduğunu.
Geceyle tanışık biri oldum çıktım.

Robert Frost
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:03

Ateş ve Buz


Dünyanın sonu ateştir diyor bazıları
Bazıları da buz.
Arzuyu tatmış biri olarak
Ateşin tarafını tutuyorum ben.
Fakat dünya iki kere yok edilebilse
Buzla yok oluş da
Şahane ve yeterli olur diyebilecek kadar
Biliyorum nefreti de sanırım.

Robert Frost
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:03

O Kış Pazarları

Pazarları da erken kalkardı babam
kuşanırdı giysilerini o mavi kara soğukta,
sonra sızlayan çatlak ellerle
hafta içi günlerinin havasında zahmetle
yığılmış ateşleri harlardı. Kimse teşekkür etmedi ona.
Uyanıp duyardım soğuk ufalanışları, parçalanışları.
Odalar sıcakken, çağırırdı,
ve yavaşça doğrulur giyinirdim,
korkarak evin süreğen öfkelerinden,
soğuğu kapı dışarı etmişle
ve de güzel pabuçlarımı boyamış olanla
aldırmadan konuşarak.
Ne biliyordum, ne biliyordum ki
aşkın sadeliği ve yalnız bürolar hakkında?

Robert Hayden (1913-1980, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:15

Sudaki Bir Çınar Gibi



Karanlık karanlığı çağırdı, ve paramızın konuştuğu
Bu planlanmış Boston Babil’inde
Pencerelerimizi dirsekler rezalet.
Bakire’nin yürüyüşüyle
Çoğaltır hazırlanan ülkenin karanlığını
Ve güller döndürür emaye çehresini
Veya düşer kıymıklara sulanmamış caddelerde.
Babilli Meryem Ana çeker gider, gider.
Bir zaman gözünün bebeğiydim.
Sinekler, sineklerdir çınardaki, caddelerdeki.

Sinekler, sinekler, Babil’in sinekleri
Vızıldar kulak zarımda iblisin insanlara uzun mersiyesi
Patlatırken saatleri
Suda yüzen şehirler için
Altın diliyle büyülerken Babil Kulesi’nin duvarcılarını
Yükseltsinler diye asla kurulmayan yarının kentini güneşe
bu cehennem ateşidir Boston caddelerine,
Efendimizin kalkanına vuran
Bir kılıçtır güneş:
Sinekler, çınardaki sinekler, caddelerdeki.

Sinekler vurur Atlas’ın buzlu tansıksı sularına
Ve Meryem Ana’mızın Massabielle’deki
Mağarasında durduğunu gören Bernadette’nin gözlerine,
Doğrudan gördü onu ki
Görüntüsü mantığın gözlerinden çıkmıştı.
Mezar açıktı ve İsa çıktı içinden.
Ah Jeriko’nun duvarları! Ve Atlas duvarlarımızın
Bütün caddelerinde şarkı söylenir:
“Şarkı söyle, şarkı söyle
Kral’ın dirilişine”
Sinekler, çınardaki sineklerdir, caddelerdeki.


Robert Lowell (1917-1977, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:16

Aşktan Sonra

Aramızda büyü kalmadı artık
Diğer insanlar gibiyiz birlikte,
Ne sen yaratırsın bende tansık
Ne de ben sende.

Rüzgârdın, ve denizdim,
Artık yok görkem
Deniz kıyısında havuzum
Neşesiz dururum.

Fırtınaya ya da gelgitin baskınına
Havuz maruz kalmasa da
Denize oranla kekreleşir daha da,
Bütün o huzuru boşuna.

Sara Teasdale (1884–1933, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:17

Alacakaranlık


Düşleyerek çatıların üzerinden
Düşüyor soğuk bahar yağmuru;
Dışarıdaki yalnız ağaçta
Haykırıyor bir kuş, haykırıyor.

Toprağın üstüne düşüyor
Yavaşça gecenin kanatları;
Yüreğim ağaçtaki kuş gibi
Haykırıyor, haykırıyor, haykırıyor.


Sara Teasdale (1884-1933)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:18

Ayna


Gümüştenim ve hatasızım. Önyargısızım.
Gördüğümü anında yutarım.
Olduğum gibiyim, sevgiyle ya da sevgisizlikle puslanmadım.
Zalim değilim ben, yalnızca gerçekçiyim –
Dört köşeli, küçük bir Tanrı gözüyüm.
Çoğu zaman karşı duvarı düşünürüm.
Benekleriyle pembedir. Sanırım o denli baktığımdan
Yüreğimin bir parçasıdır. Fakat çırpınır.
Yüzler ve karanlık bizi tekrar tekrar ayırır.

Bir gölüm şimdi ben. Araştırarak
Kendisi olan ufuklarımı, eğilir üzerime bir kadın.
Sonra döner o yalancılara, mumlara ya da aya.
Sırtını görürüm, ve yansıtırım sadık bir şekilde.
Göz yaşlarıyla ve ellerin tahrikiyle ödüllendirir beni.
Onun için önemliyim. Gelir ve gider.
Yüzüdür her sabah karanlığın yerini alan.
İçimde boğdu genç bir kızı, ve korkunç bir balık gibi
Yaşlı bir kadın doğrulur ona doğru içimde günden güne.

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:19

Bir Kadın Tanıdım

Bir kadın tanıdım, kemikleriyle güzeldi,
Küçük kuşlar göğüs geçirdiğinde, o da göğüs geçirirdi;
Ah, devindiğinde, devinirdi bir çok yönde:
Işıltılı bir kabın barındırabileceği biçimlerde!
Yalnızca tanrılar söz edebilir seçtiği erdemlerden,
Ya da Yunanca’yla yetişmiş İngiliz şairler
(Yanak yanağa, şarkı söyletirdim onlara koro halinde) .

Nasıl da gerçekleşti dilekleri! Sıvazladı çenemi,
Öğretti bana Dönüş’ü ve Karşı-dönüş’ü, ve ayakta durmayı;
Öğretti bana beyaz teni titreten Dokunma’yı:
Uysalca yedim cömert elinden;
Bir oraktı; ben, zavallı ben, tırmık,
Güzel hatırı için ardından gidiyordum
(Fakat ne de müthiş bir ekin biçtik) .

Bir bakıştan hoşlanır aşk, ve hayran kalır bir kaza:
O serseri notayı yakalamaya büzer dolgun dudaklarını,
Hızla yorumlar, hafif ve serbestçe yorumlar şarkıyı;
Akan dizlerinden gözlerim kamaştı;
Değişik bölümleri saf bir huzuru barındırabilirdi,
Ya da oynak çıkıntısıyla bir kalça titreyebilirdi
(Ki devinen daireler şeklinde deviniyordu) .

Çimen olsun tohum, ve saman olsun çimen:
Benim olmayan bir hareketten öldüm ben;
Neye yarar özgürlük? Sonsuzluğu bilmeye.
Ant olsun ki, taş kadar beyaz bir gölge bıraktı.
Fakat kim sayabilir ki sonsuzluğu günlerle?
Bu eski kemikler yaşıyor öğrenmek için iffetsiz yollarını:
(Ölçerim zamanı ben bir bedenin sallanışlarıyla) .

Theodore Roethke (1908-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:20

Dondurma Sultanı

Çağır büyük puroları saranı,
O iri kıyımı, ve emret ona
İsterik kaymakları çırpsın mutfak kaplarında.
Oyalansınlar giymeye alışkın oldukları
Böylesi giysilerde hizmetçi kızlar, oğlanlar da
Getirsin çiçekleri geçen ayın mecmualarında.
Görünen bitişin kendisi ola.
Yegâne sultan, sultan dondurma.

Al çam komodinden şifoniyeri,
Noksandır üç cam yumrusu, ki
Çarşaf üstüne işlemişti bir zaman kumruları
Ve ört onunla o kadının simasını.
O nasırlı ayakları pırtlarsa dışarı, ne denli
Soğuk ve suskun olduğunun delili.
Lamba taksın takıştırsın ışığını.
Yegâne sultan, dondurma sultanı.

Wallace Stevens (1879-1955, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:21

Kardan Adam

Çam dallarındaki kar kabuğuna
Ve kırağıya bakmak için
Kıştan bir zihin gerekir;

Ve üşümüş olmalı haylidir, görmek için
Ardıçların buzla aşna fişne olduklarını.
Ocak güneşinin ırak pırıltısında

Zımparalar ladinler; ve düşünmemek
Rüzgârın sesindeki acıyı. Toprağın sesidir
Bir avuç yaprağın sesi; aynı rüzgârla doludur.

Karda kulak veren biri için eser aynı çıplak yerde,
Ve bir hiç olan kendisi ayrımsayamaz
Orada olmayan ve olan herhangi bir şeyi.

Wallace Stevens (1879-1955, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:21

Kalabalıkta



Kalabalıkta, arasında erkeklerle kadınların,
Farkına varıyorum birinin seçtiğine beni
gizli ve kutsal işaretlerle,
Benden başkası kabullenmiyor O’nu, babası bile, eşi, kardeşi,
çocuğu bile benden yakın değil O’na.
Bazıları şaşırmış, O değil - O tanıyor beni.
Ah sevgili ve kusursuz eşit adam,
Düşündüm ki keşfedersin beni böyle zayıf, dolaylı işaretlerle,
Ve aynı işaretlerle tanıyacağım ben de seni karşılaştığımızda.

Walt Whitman
(31 Mayıs 1819 - 26 Mart 1892, A.B.D.)

(”Calamus”dan)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:22

Hayat Dolu Şimdi


Hayat dolu şimdi, yoğun, görünebilir,
Ben, kırk yaşında Birleşik Devletler’in sekseninci yaşında,
Yüzyıl sonra ya da yüzlerce yüzyıl sonraki birine bunlar
Henüz doğmamış olan seni arıyor bu dizeler.

Bunları okuduğunda görünebilir olan ben görünmez olurum,
şimdi sensin, yoğun, görünebilir, şiirlerimi gerçekleştiren,
beni arayan,
Yanında olduğumu ve senin yoldaşın olduğumu düşünüp
çok mutlu olacağını kurguluyorsun;
Say ki yanındayım.
(Yanında olmadığım konusunda çok emin olma.)

Walt Whitman
(31 Mayıs 1819 - 26 Mart 1892, A.B.D.)
(“Calamus”dan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:23

Bir Tarihçiye



Ey sen geçmişi yücelten
Araştıran görünüşü, yüzeyini ırkların,
kendini sergileyen hayatı,
Ey sen insanı politik bir varlık olarak algılayan,
toplantılarda, hükümdar ve dinadamı olarak,
Ben, Alleghani-dağlarının yerlisi, davranıyorum insana
kendisi nasılsa kendi içinde kendi şartlarında,
çok ender görünen damarını sıkıyorum hayatın,
(çok gurur duyması insanın kendisiyle) ,
şimdiye değin yapılanların taslağını çiziyorum
Ben, Kişiliğin şarkıcısı, kurguluyorum geleceğin tarihini.

Walt Whitman
(31 Mayıs 1819 - 26 Mart 1892, A.B.D.)
[’Inscriptions”dan]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:25

Kırmızı El Arabası


yağmur suyuyla
parlamış

kırmızı
el arabasının

ne çok şey yığılmış
üstüne

beyaz tavukların
yanında


William Carlos Williams (1883-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: ismailhaydaraksoy 25 06 2007 - 23:25

Olduğu Gibi

İzlediğin bir iplik vardır. Değişen şeylerin
içinden geçer. Fakat değişmezdir o.
Merak eder insanlar neyi izlediğini.
İpliği açıklaman gerekir.
Fakat başkalarının onu görmesi zordur.
Onu tuttuğun sürece kaybolmazsın.
Trajediler olur; insanlar incinir
ya da ölür; ve acı çekersin ve yaşlanırsın.
Hiçbir çaban durduramaz zamanın açılmasını.
İplikle gitmesine izin bile vermezsin.

William Stafford (1914-1993, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gönderen: Vehbi 26 06 2007 - 03:32

Sayın İsmail Haydar Aksoy’un bu güzel çevirilerine pek çok sevindim. Bir seneden fazla zamandır benden başka biri de bu şiirleri Türkçe’ye çevirsin de ben her nasılsa ve tamamen bir şans eseri olarak üzerime alınmış bulunduğum bu “Mevsimsiz’in baş tercümanlığı” görevime azıcık ara vereyim diye dua ediyordum. Umarım bu katkılar gelmeye devam eder. Geçen gün baktım 1500 ün üzerinde şiiri Türkçe’ye çevirmişim. Bildiğiniz gibi bu işin sonu yok. Çevirmekle bitecek gibi değil. Ne kadar çok kişi katkıda bulunursa o kadar çok daha iyi olur.

Fakat ben yine de 1936 da Nobel ödülünü kazanan ünlü Amerikan oyun yazarı Eugene O’Neill’in (Yujiyn Oniyl diye okunur) yazdığı aşağıdaki şiiri çevirmeden edemedim.

Hepinize saygılar ve esenlikle,

Vehbi Taşar

ÖZGÜR
Eugene O'Neill (1888-1953)

Bezginim kargaşalıktan, bıkkınım göz diken kalabalıktan,
Vahşi deniz mevkilerini ümit ederek, ruhun yüksek sesle düşünebileceği.
Kaçmış şehirlerin büyüsü, ölü bir düşün hayaleti gibi
Ben tekrar ümit ederken mavinin nüansını, bağrında Golfistrimin,

Nasibimi aldım Budalalıkla danstan, ne de kaçınırım kınanmaktan;
Yudum yudum içtim sözde Hayatın Şarabından ve ödedim bedelini utancın;
Fakat bilirim bulacağımı duruşu, huzuru ruhumun can attığı,
Gökkuşaklarının oynadığı yerde, uçuşan serpintinin içinde,
Keskin tuzlu öpücüğünün arasında dalgaların.

Haydi gidelim o zaman! bir geminin dalgalar dökülen güvertesine, tayfaların çatal sesli şarkılarına,
Bıraktıklarımızın ya da ne yapacağımızın hiçbir düşüncesi olmadan;
Ne de kulak asmadan yanmasına eski geminin, kelepçelerini kırmaktan başka endişenin
Ve özgürlüğümüze kavuşalım en sonunda, açık denizin üzerinde, saçlarımızda ticaret rüzgârlarıyla.

Çeviren: Vehbi Taşar

FREE
Eugene O'Neill (1888-1953)

Weary am I of the tumult, sick of the staring crowd,
Pining for wild sea places where the soul may think aloud.
Fled is the glamour of cities, dead as the ghost of a dream,
While I pine anew for the tint of blue on the breast of the old Gulf Stream.

I have had my dance with Folly, nor do I shirk the blame;
I have sipped the so-called Wine of Life and paid the price of shame;
But I know that I shall find surcease, the rest my spirit craves,
Where the rainbows play in the flying spray,
'Mid the keen salt kiss of the waves.

Then it's ho! for the plunging deck of a bark, the hoarse song of the crew,
With never a thought of those we left or what we are going to do;
Nor heed the old ship's burning, but break the shackles of care
And at last be free, on the open sea, with the trade wind in our hair.


Powered by Invision Power Board
© Invision Power Services