Yardım - Arama - Üyeler - Takvim
Tam Forum Görünümü: Yunan Şiiri
Mevsimsiz Forum > EDEBİYATA BAKIŞ > Dünya Şiiri
Sayfalar: 1, 2
Ceyda
BELKİ BİR GÜN

Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede.
Ama görmüyorsun. Gece olmuş -insan neyi görebilir ki?

Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok,
diyor,
demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de
bir şey yok sana gösterdiğim yerde.

Sadece bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun,
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi,
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiç biri türkü söylemeyen,
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri.

Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte
çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım-
hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim-
ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip.


Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan
beliz
YADSIMA

Bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda
susadık öğle üzeri:
ama tuzluydu sular.

Sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.

Nasıl bir ruh, bir yürek,
nasıl bir istek ve tutkuyla
yaşadık:yanılmışız!
Değiştirdik öyle yaşamayı.


Yorgo SEFERIS

Çeviren : Cevat ÇAPAN
Aylin Deniz
GÜLÜN HOŞ KOKUSU


Yıldırım bu yıl karakışta
gençliğimden uzak ateşten yoksun
her an yıkılacağımı sandım
karla kaplı yollarda.

Ama dün Mart'ın gülüşüyle yüreklendim
eski patikalarla buluşmaya gittim,
ve uzek bir gülden gelen hoş kokuyla
yaşardı gözlerim.


Kostis Palamas
Çeviri: Herkül Millas
anilengin
DENİZE YAKIN MAĞARALARDA

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk,
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.



Yorgo SEFERIS

Çeviren : Cevat ÇAPAN
denizci
ÇIPLAK

Burada, karmakarışık odamda,
toz tutmuş kitaplarla
ölü ve dalgın bakışlar,
bu duraksayan gölgeler arasında,
bir ışık sızıntısı;
o gece durup
çırılçıplak soyunduğun yerde.

Yannis Ritsos

Bütün Şiirlerinden Seçmeler, Çeviri: Cevat Çapan, Kavram Yayınları, 1999
elf777
KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ

Göklere inanırdım eskiden
ama sen, denizlerin
derinliğini gösterdin bana,
ölü kentleri,
unutulmuş ormanları,
boğulmuş gürültüleriyle.

Gök, şimdi yaralı bir martı,
süzüldü denize.
Sana kargaşalığın üzerindeki
köprüyü kurmaya çalışan bu el
kırıldı.
Bak bana:
ne kadar çıplak ve suçsuz
duruyorum önünde.
Üşüyorum bacım.
Kim getirecek bize
ellerimizi ısıtacak güneşi?
Susuyorum. Dinliyorum.
Kimseler geçmiyor
gecemizin karanlık sokağından.
Yıldızlar kazaya uğramış
karanlık surların
ucunda sendelerken
koparılıp alınan bir kartalın
paslanmış gözlerinde.
Bağlı ellerin
kapıyor çıkış yolunu.
Yalnız senin sesin
adımlıyor gecenin dehlizini
çarparak taşlara
uzun kılıcını.
Vakit geç, Ölüm geri çeviriyor beni.
Hayat istemiyor.

Ben şimdi nereye gidebilirim ki?

YANNİS RİTSOS


BEKLİYORUZ

Yavaş yavaş gece iniyor mahalleye. Uyuyamıyoruz.
Şafağı bekliyoruz. Bekliyoruzki güneş
bir çekiç gibi çarpsın saç damlara,
çarpsın alınlarımıza, yüreklerimize,
bir ses olsun, o ses duyulsun- başka bir ses,
çünkü sessizlik silah sesleriyle dolu, başka yerlerden gelen

YANNİS RİTSOS
unrequited
KONSANTINOS KAVAFIS (AŞKIM BENİM... ITHAKA VE ŞEHİR İÇİN)
1863 yılında İskenderiye'de doğdu. Çağdaş Yunan şiirinin en özgün ve en 'gizli' şairi, silik bir memur hayatı yaşadı. Eşcinsel deneyimlerinde yaşadığı ender anları da dizeleştiren şairi asıl çağcıl yapan özellik, Büyük İskender'in fetihlerinden, doğduğu kenti işgal eden Victoria Çağı Medler'ine kadar geçen süre içinde Helen dünyasının yaşadığı değişkenlikleri sürekli olarak düşünmüş olmasıdır. Geçmişi şimdide yaşatmaya, geçmişin ve şimdinin ezilmişlerini özdeşleştirmeye önem verdi. Yaşamına İstanbul da dahil pek çok kent girdi.1933'te İskenderiye'de öldü. Kavafis yazdığı ve yayımladığı şiirlerden 154'ünü kabul etmiştir. (http://www.siir.7p.com/kavafis.htm)



ITHAKA


ithaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
ne lestrigonlardan kork,
ne kikloplardan, ne de öfkeli poseidon'dan.
bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer.
ne lestrigonlara rastlarsın,
ne kikloplara, ne azgın poseidon'a,
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.

dile ki uzun sürsün yolun.
nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
durup fenike'nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.

hiç aklından çıkarma ithaka'yı.
oraya varmak senin başlıca yazgın.
ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
ithaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.

sana bu güzel yolculuğu verdi ithaka.
o olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini ithakaların.





ŞEHİR

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."

Yeni bir ülke bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma-
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

(Çeviren: Cevat Çapan)
dr.evil©
İthaka
İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,

dile ki uzun sürsün yolculuğun,

serüven dolu, bilgi dolu olsun.

Ne Lestrigonlardan kork,

ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan.

Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,

düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu

ince bir heyecan sarmışsa eğer.

Ne Lestrigonlara rastlarsın,

ne Kikloplara, ne azgın Poseidon’a,

onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,

kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.



Dile ki uzun sürsün yolun.

Nice yaz sabahları olsun,

eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde

önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!

Durup Fenike’nin çarşılarında

eşi benzeri olmayan mallar al,

sedefle mercan, abanozla kehribar,

ve her türlü başdöndürücü kokular;

bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;

nice Mısır şehirlerine uğra,

ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.



Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.

Oraya varmak senin başlıca yazgın.

Ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.

Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;

sonunda kocamış biri olarak demir at adana,

yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,

İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.



Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.

O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.

Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.



Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.

Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,

Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.





Konstantinos Kavafis





Ithaca
As you set out for Ithaca
hope your road is a long one,
full of adventure, full of discovery.
Laistrygonians, Cyclops,
angry Poseidon - don't be afraid of them:
you' ll never find things like that on your way
as long as you keep your thoughts raised high,
as long as a rare excitement
stirs your spirit and your body.
Laistrygonians, Cyclops,
wild Poseidon - you won't encounter them
unless you bring them along inside your soul,
unless your soul sets them up in front of you.

Hope your road is a long one.
May there be many summer mornings when,
with what pleasure, what joy,
you enter harbours you're seeing for the first time;
may you stop at Phoenician trading stations
to buy fine things,
mother of pearl and coral, amber and ebony,
sensual perfume of every kind -
as many sensual perfumes as you can;
and may you visit many Egyptian cities
to learn and go on learning from their scholars.

Keep Ithaca always in your mind.
Arriving there is what you're destined for.
But don't hurry the journey at all.
Better if it lasts for years,
so you're old by the time you reach the island,
wealthy with all you've gained on the way,
not expecting Ithaca to make you rich.

Ithaca gave you the marvelous journey.
Without her you wouldn't have set out.
She has nothing left to give you now.
And if you find her poor, Ithaca won't have fooled you.
Wise as you will have become, so full of experience,
you'll have understood by then what these Ithakas mean.


K.Kavafis




günsu
GERİ DÖN

Geri dön sık sık ve al beni,
bedenin anısı uyanınca
ve bir eski tutku yeniden karışınca kana,
dudaklar ve ten hatırlayıp
ve yeniden buluşmalarını anımsayınca eller
geri dön sevgili duygu ve al beni.

Geri dön sık sık ve al beni geceleri
dudaklar ve ten hatırladığı zaman.

(1912)

Konstantinos Kavafis

Türkçesi: Herkül Millas, Özdemir İnce
mariacallas
TANRI'NIN ANTONIUS'U BIRAKMASI
Konstantin KAVAFIS

Gece yarısı ansızın duyarsan
eşsiz ezgilerle, naralarla
görünmeyen bir alayın geçtiğini
boş yere ağlama talihin döndü,
hiçbir iş başaramadın, her düşün
boş çıktı diye.
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
Hele kendini aldatmaya kalkma, deme ki
bir düştü bu, belki yanlış duydum;
böyle boş umutlara kapılacak kadar alçalma,
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir şehre layık olan sana yaraşırcasına,
kararlı adımlarla yaklaş pencereye;
duygulanarak dinle, ama korkakların
yanıp yakılmalarıyla değil,
son bir kez doya doya dinle o sesleri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
sonra veda et ona, yitirdiğin İskenderiye'ye.

Çeviren: Cevat Çapan
"Kavafis'ten Kırk Şiir" adlı kitabından...


Şiir, sevdiğimiz coğrafyayı; iç hesaplaşmalarımızın, başarısızlıklarımızın, yalnızlıklarımızın artçılında , "bir yiğit" gibi terki-diyar ettiğimizde hepimizin yaşayabileceği duygulara dokunuyor...Bir kentten ayrılışımda aynı hisleri, hem de aynı pencerede yaşamıştım belki de...Evrelsel dil bu olsa gerek, yüzyıllarca sonraya kalabilcek nitelikte...

Gelelim şiirdeki ANTONIUS'a...Bundan ikibin yıl evvel, Roma ve Mısır tarihinde şöhret olmuş karekterlere; Antonius Romalı bir komutan, Cesar bilindiği üzere son Mısır Kralı, Cleopatra Cesar'ın zevcezi, Octavius Antonius'un kayınbiraderi, ve Cesar'ın düşmanlarından...Yer M.Ö.30'da Roma egemenliğine geçen İskenderiye, Mısır eyaletinin merkezi...

Cesar'ın ölümünden sonra Kilikia yöresi Antonius'un yönetimine veriliyor. O devirde dünyaya güzelliği ile ün salan Mısır Kraliçesi Cleopatra da bir Akdeniz turnesine çıkıyor, Antonius'la karşılaşıyor. Antonius Octavius'un kızkardeşi olan karısı Oktaria'yı boşuyor ve Cleopatra'yla evleniyor...

Rivayete göre Cleopatra ve Antonius'un yaşantılarını çekemeyen Roma'daki rakibi Oktavius, "Senato"yu da kışkırtarak; varis olarak Kleopatra'nın oğullarının tanınmasını isteyen Antonius'un elinden bütün yetkilerini alıyor...Ardından da Cleopatra ve Antonius'a harp ilân ediyor. Bu sırada Cleopatra ve Antonius Yunanistan'dadırlar. Burada Oktavius'un büyük bir saldırısına uğrayan aşıklar, İskenderiye önlerine kadar kaçarlar. İlk önce yakalanacağını anlayan Antonius kendisini kılıcı üzerine atarak intihar etmiştir, daha sonra da Kleopatra intihar eder, şu meşhur yılan hikayesiyle...

Şiir, işte tam da Antonius'un İskenderiye'deki bu "ölüm"e gidiş anını simgeler, kenti terketmek "ölüm"dür aslında, ve "bir yiğit gibi", kendini kandırmadan, "nicedir hazır gibi"...

"Gece yarısı ansızın duyarsan
eşsiz ezgilerle, naralarla"
....
"son bir kez doya doya dinle o sesleri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,"

"Kommagene ordusunu askerleri ve atları kendileri adeta yenilmez kılan siyah çelikten zırlarını kuşandılar. Sayıları ancak bir kaç yüz kadardı ancak saldırılarına hiç bir düşman dayanamazdı. Bu çelik kuvvet ordunun gözbebeğiydi.

Kommagene atlıları sabah sisinde Roma süvarilerini bekliyorlar. Atlar sinirli sinirli toprağı eşeliyor. Aniden yürek titreten bir trompet sesi sisi yırtıyor." / interpretatie yarum

Görüldüğü gibi, şiir oldukça yalın, sade sözlerle söylenegelmiş, yüzyıllar öncesinin durumsal bir anını, yüzyıllar sonra (1912'de) büyük ozan Kavafis, nasıl bir ustalıkla şiirleştiriyor...Çeviri şiirden tad alınamayacağı iddia ediliyor, ama şiire her ne dilde yazılırsa yazılsın sırt çevirmemek gerekliliği bir gerçektir, yine Kavafis'ten bir alıntıyla tadlandıralım;

"Gövdemin ve yüzümün yaşlanması
korkunç bir hançerin yarası.
Dayanılır gibi değil.
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
merhemlerden az çok anlayan,
düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen."


"TANRI'NIN ANTONIUS'U BIRAKMASI"nın Cevat Çapan çevirisini internette bulamadım, ama bulduklarımda aslında çeviriyi yapanın, hele ki şiir çevirisiyse, ozan kadar ozan olması gerekliliğini ispatlar cinsten...


TANRININ ANTONIUS'U BIRAKMASIDIR

Birdenbire duyarsan geceyarısı
görünmeyen bir alayın geçtiğini
eşsiz ezgilerle, seslerle-
artık boyun eğen yazgına başarısız
yapıtlarına, tasarladığın işlere
hepsi aldanışlarla biten-
ağlamayasın boş yere.
Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
hoşçakal de ona, giden İskenderiye'ye.
Hele kendini aldatmayasın demeyesin:
bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı;
böyle boş umutlara eğilmeyesin.
Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
böyle bir kente erişmiş sana yaraşırcasına,
kesin adımlarla yaklaş pencereye,
dinle duygulanarak, ama
yanıp yıkılmalarıyla değil korkakların-
son bir kez, dinle doya doya ezgileri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
hoşçakal de ona, yitirdiğin İskenderiye'ye.

Constantino KAVAFIS
Çevirenler : Ionna KUÇURADİ ve A.Turan OFLAZOĞLU


TANRI ANTONİUS’U BIRAKIYOR

Birdenbire, gecenin yarısında
canalıcı müziklerle, seslerle geçen
görünmez çalgıcıları duyup da
artık talihin bitti diye, yaptıkların
çöküverdi; kanıtlandı diye
hayatının sahteliği, sakın ağlama.
Çok önceden hazır gibi, bir yiğit gibi,
Vedalaş, uzaklaşan İskenderiye ile.
Hele, hiç aldatma kendini
bu bir düştü, yanlış işittim deme
aşağılanma böyle boş umutlar içinde.
Çok önceden hazır gibi, bir yiğit gibi
böyle bir kente yaraştığını belli edercesine,
güvenli adımlarla yaklaş pencereye
ve coşkuyla dinle, ama korkakların
yakınmaları, yakarmalarıyla değil,
yüreğinin derinlerini açarak bu gizemli çalgılara
dinle canalıcı sesleri
Ve yitirdiğin İskenderiye’ye, elveda.

Konstantin KAVAFIS
Çeviren: İsmet Özel / Halkın Dostları/ Sayı: 4 / Haziran, 1970


günsu
TOPLAMA

Mutlu muyum, mutsuz muyum, hesaplamıyorum bunu.
Yalnız, her zaman aklımda hep aynı şey var-
içinde bunca sayı olan bu büyük toplamada
(nefret ediyorum onların toplamalarından) yer almıyorum
ben bir yığın sayının arasında. Sayılmıyorum ben
toplamanın içinde. İşte bunun sevinci yeter bana.

K. Kavafis

Türkçesi: Herkül Millas, Özdemir İnce
Vehbi
ŞİİR I
Sappho

Güzel tahtın ölümsüz Afroditi
Zeus’un kurnazlık dokuyan çocuğu, sana dua ediyorum,
eziyet etme bana acı ve kederle
ey kalbimin kraliçesi.


Fakat gel buraya, eğer varsa başka zaman hiç,
uzaktan dualarımı farkettiğin,
beni duydun, ve bırakıp babanın evini
altından yapılan, bana geldin,


Savaş araban altında, güzel
çabuk güvercinlerin siyah yeryüzünün üzerinde sürdüğü,
güçlü kanatlarıyla doğruca gökyüzünden
aşağıya kanat çırparak,


Ve onlar ve sen, ey kutsal olan, gelir gelmez,
ölümsüz yüzündeki bir gülümseyiş,
bana bu defa ne sorun var diye sordu, ve neden
çağırmıştım seni bu kez,


Ve neydi en çok olmasını istediğim şey,
deli kalbimde; “Kimi ikna edeceğim bu defa
senin o kadının tekrar ilgisini çekebilmen için? Kim, Ey
Safo, seni incitti?


Ve eğer şimdi kaçıyorsa senden, az sonra senin peşinde koşsun;
eğer şimdi hediyeleri reddediyorsa, onları sana armağan etsin;
eğer şimdi sevmiyorsa, az sonra sevsin,
kendi isteğine karşıt olsa bile o kadının.”


Şimdi gel bana sen de ve serbest bırak beni
üzücü ihtimamlarından, ve yap herşeyi
kalbimin yapılmasını istediği; ve yandaşım ol benim
kendin senin.

Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Milattan önce 630 yılları civarında Midilli (Lesbos) adasında yaşamış Safo,
şiirleriyle ismi Lesbos adasından gelmiş olan seviciliğin (lezbiyanlığın) adını koymuştur.




POEM I
Sappho

Immortal Aphrodite of the beautiful throne,
Guile-weaving child of Zeus, I pray you,
Do not oppress with pain and sorrow
(O queen) my heart.


But come here, if ever another time,
Noticing my prayers from far away,
You heard, and leaving your father's house
Of gold, you came,


Your chariot under you, driven by fair
Swift doves flying over the black earth,
With their strong wings, fluttering down
Straight from the sky,


And soon they arrived; and you, o blessed one,
A smile upon your immortal face,
Asked what was wrong this time, and why
I called you this time,


And what I wanted most of all to happen,
In my mad heart; "Who shall I persuade this time
To bring you back into her favor? Who, O
Sappho, has hurt you?


And if now she flees, she soon will chase you;
If now she refuses gifts, she will give them;
If now she does not love, soon she will love,
Though against her will."


Come to me now, too, and set me free
From bitter cares, and do everything
That my heart wishes done; and you yourself
Become my ally.


-- Sappho

bun çağrıştar
YALINLIĞIN ANLAMI



Basit şeylerin arkasına gizleniyorum, beni bulasınız diye;
beni bulamazsanız, nesneleri bulacaksınız,
dokunacaksınız elimin dokunduğu yere,
birleşecek ellerimizin izleri.


Ağustos ayı parlıyor mutfakta
kalaylı tencere gibi (size söylediğim şeyden dolayı böyle oluyor)
aydınlatıyor boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini –
her zaman diz çökmüştür sessizlik.


Bir yola çıkıştır her sözcük
bir buluşma için – sık sık vazgeçilen –
ve bir sözcük gerçektir ancak, bu buluşmada direttiği zaman.




Yannıs Rıtros


Türkçesi: Ö.İ – İoanna Kuçuradi


pinarcel
Tasos Livaditis'in Varşova Uluslararası Gençlik Festivali'nde birincilik ödülü aldığı Bir Yel Esiyor Dünya Kavşaklarında adlı uzun şiirinden kısa bir pasaj...

savaş
Bakan konuşuyor dikkat
savaş
aleluia
yel esiyor devlet kapılarını aşındıran malul gazilerin koltuk
değneklerinde


yel esiyor sokak kenarlarında gitar çalan amaların
çalgılarında
yel esiyor ölülerin kemikleri arasında

Bir kadın sıkıca sarılmış çocuğuna
çocuk acıdan kıvranıyor
kes sesini Bakan konuşuyor
bir ekmek fırını işçisi yere tükürüyor
alçaklar
aleluia
tükürüğü una bulaşıyor maya kabarıyor
yarının ekmeğine hazırlık
alınız yiyiniz
bir yel esiyor


çev.Panayot Abacı
Vehbi
Rumların Nobel Edebiyat Ödülü kazanan iki şairi vardır. Giorgos Seferis (1963), Odysseus Elytis (1979). Giorgos Seferis 1900 yılında İzmir’de doğmuştur. Rum edebiyatına sembolizm’i sokan Seferis’in ömrünün büyük bir kısmı Yunanistan Hükümeti için diplomatik misyonlarda ve Paris’te geçmiş ve 1971 de Atina’da ölmüştür.

1911 yılında Girit adasında doğan Odysseus Elytis ise daha çok Fransız sürrealizminden etkilenmiş, 2. Dünya harbinde Faşistlere karşı yapılan bir direnişe katılmış, 1996 da Atina’da ölmüştür. Her iki şair de Rum milliyetçilikleri, Helenistik idealleri ve mitoloji ve Ege adaları konusunda yazdıkları şiirlerle bilinir. Ben her ikisinin de İnternet’de zengin bir İngilizce çeviri koleksiyonlarını bulamadım. Eğer Türkçe’den direk çevirilerini bulabilirseniz ve buraya asarsanız çok mutlu olurum.
Saygılarımla,
Vehbi Taşar

BİR YUNAN AMFİTEATRISINDA
George Seferis

Burada sıcak yazda öğle üzeri bu çeyrek küresinde basamaklı taşın;
dağın kenarından aşağıya yuvarlanan kokusunda baharatlı otların,
ışık o kadar güçlü ki bütün düşünceyi ağartmış gözükür;
bir öğle uykusu alıyor zaman.

gel otur burada benimle bu neredeyse terkedilmiş amfiteatrda
iki bin yıldan daha fazla ayakta durmuş olan,
yalnız arılar kımıldıyor ses çıkarmadan,
arayarak çiçekleri bu kocaman taş bloklarının arasında büyüyen,
birilerinin kazıp çıkardığı taş ocağından, taşıdığı buraya birilerinin,
birilerinin üzerinde rol oynadığı dünyanın, birçoğunun oturduğu bazısının
etkilendirildiği korkuya ve gözyaşlarına;

zeytinler yediği birilerinin, çekirdekleri tükürülmüş taş blokların arasında;
şimdi bir zeytin ağacı tanıklık yapar onlara,
onun ağartılmış kökleri mafsalları iltihaplanmış bir tırmanıcı gibi,
yararak taş blokları tarihin israrıyla.

‘Bellek, nereye dokunursan dokun,
acı verirsin’…

merhametli tanrılar çıkarabilirlerdi bu taşları yerlerinden
iki bin senenin yağmuruyla, rüzgârıyla, yakıcı güneşiyle,
tarihin israrı olmasın diye
bir Yunan’ lıya bu kadar acı veren.

Bir tek başka şekil bu kocaman amfiteatrda –
görüyormusun onu aşağıda? Beyaz şapkalı
ve koyu renkli yaz elbisesi giymiş? O bir şairdir;
fakat aklıda mı onun, oturuyor içinde seyircilerin? Ya da o
sahnede mi? O yaşıyor mu
oyunu, kahramanı trajik kusurlu,
koro yorum yapıyor mu, trajedi göz önüne seriliyor mu?

Yunanca’da aynı sözcük şehit anlamına gelir
ve tanık anlamına.

O bir Yunanlı olarak doğdu bir Yunan kolonisinde;
22 yaşında, Türkler fırlatıp attılar onu;
o yelken açtı harplerin ve işgallerin şarap-koyusu denizlerinde;
ve gemici onun ölümsüz sarayında yerini almak için limana girdiğinde,
Yunanistan’ı buldu, barışı kutlayarak değil, fakat Rum Rum’la dövüşerek;
en zalim olanını harplerin.

Odise değildi fakat kendisiydi Yunanistan’ın
dolaşıyor olan, daha eve gelmemiş olan;
limanlar kayıksız; çobanın kavalı sessiz;
zeytin bağları bakımsız; kovanlar terkedilmiş;
üzümler şarabı hiç tatmamış; patlayan incirler yenilmemiş;
Olimpia’nın çayırları, hep sessiz ve çiğnenmemiş;
tapınaklar boş, mermer sütunların
soğuk güzelliklerinin kolları boş kalmış tapınanları olmaksızın.

Burada öğle üzeri, yaz sıcağı bunaltıcı ve yoğun,
hava sakin, bir arı geçiyor kucaklarımızdan boydan boya
biz otururken burada daha yüksek sırada;
koyu renkli elbiseli bir şair, tanık, şehit,
bir zeytin ağacı gibi katı taşın arasında,
acısını çeker dışarda oynanışının, acı veren güzelliğinin
karanlık bir düşünce gibi öğlenleyin,
israrını tarihin.

‘Bellek, nereye dokunursan
dokun, acı verirsin.’

Yunanca’dan İngilizceye Çeviren: Michael Shepherd
Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar


IN A GREEK AMPHITHEATRE
George Seferis

Noon here in hot summer in this quarter-sphere of stepped stone;
the smell of herbs rolling down from the mountainside,
the light so strong that it seems to have bleached away all thought;
time is taking a siesta.

come sit with me here in this almost deserted amphitheatre
which has stood for more than two thousand years,
only the bees are quietly moving,
searching the flowers which grow between these huge blocks of stone
which someone quarried, someone brought here,
someone acted out the world upon, some many sat
and were moved to fear and tears;

someone ate olives, spat the pits between the blocks of stone;
now an olive tree bears witness,
its bleached roots like an arthritic climber,
splitting the stone blocks with the insistence of history.

‘Memory, wherever you touch it,
hurts’…

merciful gods might have removed these stones
with two thousand years of rain, of wind, of searing sun,
so that the insistence of history might not be
so painful to a Greek.

The only other figure in this huge amphitheatre -
you see him down there? In the white hat
and dark suit of summer cloth? He’s a poet;
but is his mind too, sitting in the audience? Or is he
on the stage? Is he
living the play; the hero with a tragic flaw,
the chorus commenting, the tragedy unfolding?

In Greek, the same word means martyr
and means witness.

He was born a Greek in a Greek colony;
at 22, the Turks flung them out;
he sailed in wine-dark seas of wars and occupations;
and when the sailor sailed into the port to take his place in his immortal court,
found Greece, not celebrating peace, but Greek fighting Greek;
the cruellest of wars.

It was not Odysseus but Greece itself
that wandering, had not yet come home;
the harbours boatless; silent the shepherd's flute;
the olive groves untended; hives deserted;
grapes that never tasted wine; figs that burst uneaten;
Olympia's grass, all silent and untrodden;
temples empty, marble columns
their cool beauty empty-armed without their worshippers.

Here at noon, the summer heat pressing and intense,
the air still, a bee passing across our laps
as we sit here on the higher tier;
a dark-suited poet, witness, martyr,
like an olive tree between hard stone,
suffers the playing out, the painful beauty
like a dark thought at noon,
the insistence of history.

‘Memory, wherever
you touch it, hurts.’
Vehbi
GÜNÜN ERGENLİK ÇAĞI
Odysseus Elytis

Günün ergenlik çağı sevincin ilk zambağı
Bayrağını çırpar eski zamanlardan kalma mersin ağacı
Işığa açılacak tarlakuşlarının göğsü
Ve bir şarkı asılı duracak havanın orta noktasında
Ekerek ateşin altın arpadan ekinini
Beş rüzgârlara

Serbest bırakarak dünyayla ilgili bir güzelliği

Yunanca’dan İngilizce’ye Çeviren: Kimon Friar.
Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar

ADOLESCENCE OF DAY
By Odysseus Elytis

Adolescence of day first lily of joy
The ancient myrtle flutters its flag
The breast of skylarks shall open to the light
And a song shall hover in mid-air
Sowing the golden barley of fire
To the five winds

Setting free a terrestial beauty
Vehbi
GECEYİ ARTIK BİLMEM
Odysseus Elytis

Geceyi artık bilmem, korkunç isimsizliğini ölümün
Yıldızların bir filosu demir atar kalbimin limanında
Ah Hesperos, nöbetçi, sen parlayabilesin diye yanında
Gökmavisi bir meltemin bir adanın üstünde benim rüyamı gören
Şafağı haber verirken onun kayalık yüksekliklerinden
Benim ikiz gözlerim yelken açtırdı sana kucak kucağa
Kalbimin gerçek yıldızıyla: Geceyi artık bilmem
İsimlerini bilmem artık bir dünyanın beni inkâr eden
Denizkabuklarını, yaprakları, ve yıldızları okurum açıkça
Göğün yollarının üzerinde nefretim gereğinden fazla
Beni tekrar gözetleyen o rüya olmadıkça
Ölümsüzlüğün denizinin yanında yürüdüğümde göz yaşlarıyla
Ah, Hesperos, senin altın gibi ateşinin yayı altında
Geceyi artık bilmem bir gece olan yalnızca

Yunanca’dan Çeviren: Kimon Friar.
Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar

Hesperos: Yunanca’da Akşam Yıldızı’nı kişileştiren bir mitoloji karakteri


I KNOW THE NIGHT NO LONGER
Odysseus Elytis

I know the night no longer, the terrible anonymity of death
A fleet of stars moors in the haven of my heart
O Hesperos, sentinel, that you may shine by the side
Of a skyblue breeze on an island which dreams
Of me announcing the dawn from its rocky heights
My twin eyes set you sailing embraced
With my true heart's star: I know the night no longer
I know the names no longer of a world which disavows me
I read seashells, leaves, and the stars clearly
My hatred is superfluous on the roads of the sky
Unless it is the dream which watches me again
As I walked by the sea of immortality in tears
O Hesperos, under the arc of your golden fire
I know the night no longer that is a night only.


Vehbi
SEVİNÇ ARALIĞI
George Seferis

Mutluyduk biz o bütün sabah
Aman Tanrı ne mutlu.
Önce taşlar yapraklar ve çiçekler parladı
ve ondan sonra güneş
kocaman bir güneş hep diken fakat o kadar yüksekte ki göklerde.
Bir su perisi kaygılarımızı topluyordu ve onları asıyordu ağaçların üzerine
bir orman erguvan ağaçlarından.
Aşk tanrıları ve satirler şarkı söylüyordı ve oynuyorlardı
ve gül renkli dallara göz atılabilirdi siyah defne ağaçlarının arasından
eti genç çocukların.
Mutluyduk biz o bütün sabah;
uçurum kapalı bir kuyuydu.
içinde körpe ayağı tepindi bir keçi tanrının
hatırlarmıyım onun gülüşünü: ne mutluyduk bizler!
Ve sonra yağış yapar bulutlar ve yeryüzü nemli;
durdurdun gülmeyi ve uzandın kulübede,
ve açtın büyük gözlerini ve baktın
baş meleğin üzerine ateşten bir kılıç takan

“O açıklayamaz onu,” dedin, “O açıklayamaz onu,”
O insanları olanaksız bulur anlamak için
ne kadar çok oynayabilirlerse oynasınlar renklerle
hepsi siyahtırlar.

Yunanca’dan Çeviren: Kimon Friar
Türkçe’ye Çeviren: Vehbi Taşar

INTERVAL OF JOY
George Seferis

We were happy all that morning
Ï God how happy.
First the stones the leaves and the flowers shone
and then the sun
a huge sun all thorns but so very high in the heavens.
Á Nymph was gathering our cares and hanging them on the trees
a forest of Judas trees.
Cupids and satyrs were singing and playing
and rosy limbs could be glimpsed amid black laurel
the flesh of young children.
We were happy all that morning;
the abyss was a closed well
ïn which the tender foot of a young faun stamped
do ãïõ remember its laughter: how happy we were!
And then clouds rain and the damp earth;
you stopped laughing when you reclined in the hut,
and opened your large eyes and gazed
on the archangel wielding a fiery sword

"É cannot explain it," you said, "É cannot explain it,"
É find people impossible to understand
however much they may play with colors
they are all black.

Vehbi
TANRILAR GİBİ
Safo (M.Ö. 600 civarında)

Tanrılar gibi benim görme gücüm içindeki
o oturur gözlerinin içine bakabildiği yerde, dinleyen
gelerek sana yakına, işitmek için yumuşak sesi, onun tatlılığı
mırıldanır aşkın içersinde ve

kahkaha, tümüyle ona. Fakat o çatlatır ruhumu;
bütün kalp sallanır göğsümün altında.
İzin ver yalnız bakayım nerede olduğuna, ses ölür,
söyleyemem hiçbirşeyi,

fakat dudaklarım sessizlikle çarpılır, derimin altında
yüzeysel olararak yayılan alev yayılır hertarafa;
hiçbirşey gözükmez gözlerimin önünde, kulaklarım
suskun gök gürleyişinin içersinde.

Ve ter dökülmeye başlar üzerimde, ateş
Sallar bedenimi, daha solgunlaşır benzim olduğundan çimenin;
hissedebilirim değiştirildiğimi, hissederim ki
ölüm yakınıma geldi.

Eski Yunanca’dan Çeviren: Richard Lattimore
Türkçesi: Vehbi Taşar


LIKE THE GODS
By Sappho


Like the very gods in my sight is he who

sits where he can look in your eyes, who listens

close to you, to hear the soft voice, its sweetness

murmur in love and



laughter, all for him. But it breaks my spirit;

underneath my breast all the heart is shaken.

Let me only glance where you are, the voice dies,

I can say nothing,



but my lips are stricken to silence, under-

neath my skin the tenuous flame suffuses;

nothing shows in front of my eyes, my ears are

muted in thunder.



And the sweat breaks running upon me, fever

Shakes my body, paler I turn than grass is;

I can feel that I have been changed, I feel that

death has come near me.

Translation: Richard Lattimore
Vehbi
Asıl ismi “ O adam bana bir Tanrı gibi gözüküyor” olan yukardaki şiir belki de Safo’nun geride kalan en bilinen şiiridir. Nitekim Romanın en büyük şairi Catullus 500 sene sonra bu şiirin bir kopyesini Latince olarak yazmıştır. Bu da gösteriyor ki Romalılar zamanında Safo çok iyi bilinen ve tanınan bir şairdi.
Saygılarımla,

Vehbi
bun çağrıştar
ZORUNLU AÇIKLAMA



Bazı dizeler var – baştanbaşa şiirler bazen de – ben de
bilemem ne demek istediklerini. Hâlâ ayakta tutar beni
bu bilemediğim şey. Sen de haklısın sorarken. Sorma.
Söyledim ya bilmediğimi. Birbirine koşuk iki ışık
aynı özekten gelen. Suyun gürültüsü,
kışın, dolu oluklardan taşan
ya da sulanmış bir bahçede bir gülden
düşen su damlasının sesi
usulca usulcacık bir ilkyaz gecesi
hıçkırığı gibi bir kuşun. Bilmiyorum
nedir anlamı bu sesin; ama kabul ediyorum onu.
Açıklıyorum bildiğim şeyleri sana. Savsaklamıyorum.
Ama bunlar da katkıda bulunurlar yaşamımıza. Bakıyorum
onun uyurken çarşafı köşelendiren dizine –
Yalnızca Aşk değildi bu. Doruk çizgisiydi
sevecenliğin bu açı ve kokusu
çarşafın, temizliğin ve ilkyazın, tamamlıyordu
o açıklanmaz olanı, aradığım hâlâ boşu boşuna,
sana açıklamak istediğim.






Yannis Ritros


Türkçesi: ö.i – İoanna Kuçuradi
Vehbi
NEREDE İSE EKSİKSİZLİK
Yannis Ritsos (1909-1990)

O kadına dedi, biliyorsun, mevcut değildir ölüm.
Evet, biliyorum, diye yanıtladı, kadın.
Ütülendi iki gömleğin senin, içindedir çekmecenin.
Olmayan tek şeyim, küçük bir güldür benim.

Çeviren: Vehbi Taşar

COMPLETENESS ALMOST
Yannis Ritsos

You know, death doesn’t exist, he said to her.
I know, yes, now that I’m dead, she answered.
Your two shirts are ironed, in the drawer.
The only thing I’m missing is a small rose.

Vehbi
ELDE ETME BİÇİMİ
Yannis Ritsos

Neyi tutarsan tut ellerinin içinde
bu kadar özenle, neyi istersen iste bu kadar sevgi ile,
ne seninkiyse bu kadar bütünüyle, arkadaşım,
hediye etmelisin
o seninki olsun diye.

Çeviren: Vehbi Taşar

MODE OF ACQUISITION
Yannis Ritsos

Whatever you hold in your hands
so carefully, wish so much love,
yours so totally, my companion,
you must give away
in order for it to become yours.

Vehbi
DAN DOLAYI
Yannis Ritsos

Otobüsler parmaklığın önünde durduğundan
taş bebekler aydınlatılmış dükkan camekanlarında el kol oynattıklarından
bisikletli kız eczanenin dışında oyalandığından
marangoz bira salonunun cam kapısını kırdığından
çocuk asansörde çalınmış kalemle yalnızbaşına bırakıldığından
köpekler deniz kenarındaki villaları terketmiş olduklarından
paslı rendenin üstünü ısırganotları örtmüş olduğundan
gökyüzü kırmızı bir balıkla çok solduğundan
dağın üstündeki at yıldızdan daha yalnız olduğundan
bunların ve onların her ikisi de avlanıldığından
bunda dolayı, yalnız bundan dolayı, sana söyledim yalanlar.

Çeviren: Vehbi Taşar

BECAUSE
Yannis Ritsos

Because the buses were stopped in front of the railing
because the dolls in the lighted shop windows gesticulated
because the girl with the bicycle lingered outside the drugstore
because the carpenter broke the glass door of the beer hall
because the child was alone in the elevator with a stolen pencil
because the dogs had abandoned the seaside villas
because the rusty grater had been covered over by nettles
because the sky was ashen with a red fish
because the horse on the mountain was more alone than the star
because these and those both were hunted
because of this, only because of this, I told you lies.
pinarcel
KENDİNE MEKTUPLAR



Ne idiyse onu yansıtan

amansız bir ayna şu beyaz kağıt



Senin sesinle konuşur beyaz kağıt

Senin gerçek sesinle

Beğendiğinle değil;

Senin eserindir, boşuna harcadığın

Bu hayat.



Yeniden ele geçirebilirsin belki

Seni başladığın yere

Fırlatan bu kaygısız nesneye

Tutunabilirsen eğer.



Hayatın, sen ne verdiysen odur

Bu boşluk, sen ne verdiysen odur

Bu beyaz kağıt.



Yorgo SEFERİS

Vehbi
İşte 1900 yılında İzmir’in Urla ilçesinde doğan ve 1913 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanan Seferis’in başka bir güzel şiiri daha.

DENİZ MAĞARALARININ İÇİNDE
Yorgo Seferis

Bir susuzluk vardır bir aşk vardır
deniz mağaralarının içinde
bir kendinden geçiş vardır
sert deniz kabukları gibi hepsi de
tutabilirsiniz onları avucunuzun içinde.

Deniz mağaralarının içinde
bütün o günlerde,
baktığım gözlerinin içine
ve ne ben bilirdim seni ne sen bilirdin beni de.

Çeviren: Vehbi Taşar

IN THE SEA CAVES
Giorgos Seferis (1900-1971)

In the sea caves
there's a thirst there's a love
there's an ecstasy
all hard like shells
you can hold them in your palm.

In the sea caves
for whole days I gazed into your eyes
and I didn't know you nor did you know me.

English translations by Edmund Keeley and Philip Sherrard
Vehbi
ESKİDEN KALMA BİR TAPINAĞIN HARABELERİNDE
Yannis Ritsos

Müze bekçisi ağılın önünde sigara içiyordu.
Koyunlar mermer harabelerin arasında otluyordu.
Daha ötede aşağıda kadınlar nehirde çamaşır yıkıyordu.
Nalbantın tamirhanesinde vuruşunu işitebilirdiniz çekicin.
Çoban ıslık çaldı. Koyunlar ona koştular sanki mermer harabeler koşuşuyorlarmış gibi.
Suyun kalın ensesi iğdelerin ardındaki serinlikle parıldadı. Kadının biri
yıkanmış giysilerini yayar üstüne çalıların ve heykellerin –
kocasının iç çamaşırlarını yayar omuzları üstüne Hera’nın.

Yabancı, barış dolu, sessiz yakınlık – yıllarca ve yıllarca. Aşağıda sahilin üzerinde
balıkçılar başlarının üstünde balıkla dolu geniş sepetlerle yürüyerek geçtiler,
sanki uzun ve ensiz ışık parıltıları taşıyorlarmış gibi:
altın, gül ve eflatun – tıpkı o tören alayı gibi taşıyan uzun,
geçen gün parça parça kestiğimiz zengince nakışlı peçesini tanrıçanın
boşalmış evlerimizde perdeler ve masa örtüleri olarak kullanmak için.

Çeviren: Vehbi Taşar

IN THE RUINS OF AN ANCIENT TEMPLE
Yannis Ritsos

The museum guard was smoking in front of the sheepfold.
The sheep were grazing among the marble ruins.
Farther down the women were washing in the river.
You could hear the beat of the hammer in the blacksmith’s shop.
The shepherd whistled. The sheep ran to him as though the marble ruins were running.
The water’s thick nape shone with coolness behind the oleanders. A woman spread her
washed clothing on the shrubs and the statues -
she spread her husband’s underpants on Hera’s shoulders.

Foreign, peaceful, silent intimacy - years on years. Down on the shore
the fishermen passed by with broadbaskets full of fish on their heads,
as though they were carrying long and narrow flashes of light:
gold, rose, and violet - the same as that procession bearing the long,
richly embroidered veil of the goddess that we cut up the other day
to arrange as curtains and table-cloths in our emptied houses.

bun çağrıştar
VE BUNLARI ANLATARAK


İnsanlar, fikirler, sözcükler öylesine düştüler ki, ilgilenmiyoruz artık
eski zamanların ya sa son zamanların şanlarıyla, yaşam öyküleriyle
Aristeides’in; ve bazen biri
anımsayacak olsa Üçyüzleri ya da İkiyüzleri, birden ötekiler
durdururlar onu küçümsemeyle, en azından kuşkuyla ya da.
Ama kimi saatler, tıpkı şu saatler gibi,
havanın açtığında, bir pazar günü, bir sandalyede okaliptüsler altında
şu insafsız ışıkta, - gizli bir hasret bastırır içimizi
eski görkemler için – ucuz desek bile onlara. Şafakta
yola çıkan tören alayı –
borazancı önde ve arkada, hepsi de mersin dalları ve
çelenkler dolu arabalar,
sonra kara boğa, daha da sonra şarap ve süt kaplarıyla delikanlılar
ölülere sungu olarak, ve güzel koku ve yağ şişeleriyle –
Ama en göz kamaştırıcısı, alayın en sonunda erguvan kırmızısı giyinmiş,
bütün yıl boyunca demire dokunmaya hakkı olmayan,
beyazdan başka giyinemeyen, şimdi erguvan kırmızıları içinde,
Plataiai’nin efendisinin belinde uzun kılıç, görkemle geçmesi kenti,
kamu malı bir kap taşıyarak kahramanların gömütlerine kadar. Ve
mezar taşlarının yıkanmasından ve zengin kurbanlardan sonra
kupasını kaldırıp dökerken gömütlerin üzerine şarabı:
“Bu kupayı Yunanlıların özgürlüğü için şehit düşmüş en yiğitlere
sunuyorum” derken – bir ürperti geçiyordu
........çevredeki defneliklerin arasından,
bugün de geçen bir ürperti hâlâ şu okaliptüs yaprakları arasından
ve yamalı renk renk giysiler arasından şu çamaşır ipine serilmiş.


22.03.68



ç: ö.i- İonna Kuçuradi




bun çağrıştar
Yukarıya iletilediğim şiir değerli şair sevgili Yannis Ritros'a ait, sanırım iletilediğimiz iletileri gönderirken birkaç defa iletilemek zorunda kaldığımız için böyle bir sorun arada bir oluyor...


sevgiler...
ismailhaydaraksoy
Tanrı’nın Bıraktığı Antonius

Apansız duyarsan gecenin bir yarısı
görünmez çalgıcıların gidişatını
şarkıları ve mükemmel tınıları-
beyhude yaşlar dökme
seni terk eden talihe,
boşuna çabalarına,
hayatının sahte tasarılarına.
Haylidir hazırmış gibi, yüreklice
veda et yiten İskenderiye’ye.
En önemlisi aldanma, deme
bir düştü bu diye, kulaklarım yanılttı;
alçalmayasın böylesi faydasız bir ümitle.
Haylidir hazırmış gibi, yüreklice, dikil,
yaraşır gibi böylesi bir kente,
kararlı adımlarla yaklaş pencereye
ve içlenerek dinle
fakat korkak yakarılarla ve yakınmalarla değil
son bir zevkle dinle tınıları
gizemli ve muazzam çalgıları
ve veda et yitirdiğin İskenderiye’ye.

(1911)

Konstantin Kavafis (1863-1933, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
İthaka

İthaka’ya doğru yelken açtığında,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu olsun, bilgelik dolu olsun.
Korkma Laistrygonlardan, Kikloplardan
ve hiddetli Poseidon’dan,
çünkü yüce tutarsan düşüncelerini,
soylu bir duygu kuşatırsa ruhunu ve bedenini
karşılaşmazsın onlarla asla.
Ruhunda barındırmazsan onları,
ruhun onları gözlerinin önüne dikmezse
rastlamazsın Laistrygonlara, Kikloplara
ve hiddetli Poseidon’a.

Dile ki uzasın yolun,
gani gani olsun yaz günleri
büyük bir neşeyle ve memnuniyetle
gir daha önce hiç görmediğin limanlara;
değerli eşyalar almak için
Finike pazarlarına git,
inciler ve mercanlar, kehribar ve abanoz,
türlü türlü kösnül koku da al,
alabileceğin kadar al ayartıcı kokulardan,
bir sürü Mısır kentine de uğra
öğrenmek ve tekrar öğrenmek için bilgelerden.

Gönlünden çıkmasın İthaka asla.
Belirlenmiş amacındır oraya ulaşman.
Gene de hızlandırma yolculuğunu.
Bırak sürsün uzun yıllar,yaşlandığında dön adana
yol boyunca edindiklerinle varsıllaşmış olarak.
İthaka’nın sana varsıllık vermesini ummadan asla.

İthaka sana bu güzel yolculuğu verdi.
İthaka olmasa yola hiç koyulmayacaktın.
Şimdi sana vereceği başkaca şeyi yok İthaka’nın.

İthaka’yı yoksul bulsan da, kandırıldığını hissetme.
Şimdi, öyle bilgeleştin ki, öyle deneyimlisin ki,
biliyorsun artık anlamını İthaka’ların.

(1911)

Konstantin Kavafis (1863-1933, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Kent

Dedin ki: “Başka bir toprağa, başka bir denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir kent bulunmalı.
Yargıç yazgı ölüme mahkum etmiş her çabamı;
Yüreğim bir ceset gibi gömülü.
Daha ne kadar solacak ruhum?
Neye baksam, neye diksem gözümü
Hayatımın kararmış harabelerini görürüm yalnızca.
Enkaza döndürdüm ve mahvettim kendimi
Hayatımın uzun yıllarını geçirdiğim burada”.

Yeni yerler bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu kent seni izleyecektir.
Aynı sokaklarda dolanacaksın,
Aynı mahallelerde turlayacaksın,
Aynı evlerde yaşlanacaksın.
Hep aynı kente geleceksin. Başka bir şey umma,
Başka gemi yok, başka yol yok sana.
Bu köşecikte nasıl mahvettiysen hayatını
Öylece mahvettin demektir bütün dünyada.

(1909)

Konstantin Kavafis (1863-1933, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Deniz Mağaralarında

Deniz mağaralarında
bir susuzluk vardır, bir aşk vardır
bir esrime vardır
hepsi de kavkı gibi serttir
tutulabilir avuç içinde.

Deniz mağaralarında
günlerce baktım gözlerine
ve ne ben tanıdım seni ne de sen beni.

Yorgo Seferis (1900-1971)

(1963 yılı Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Bilmem Geceyi Artık

Bilmem geceyi artık, ölümün müthiş belirsizliğini
Bir yıldız filosu atar çapasını yüreğimin limanına
Ah nöbetçi Hesperos, kayalıklı tepelerinden
Şafağı bildirirken beni düşleyen bir adada
Gök mavisi bir esintinin yanında parlayabilesin diye
Yüreğimin gerçek yıldızıyla sarmaş dolaş
Yelkenlerini açar ikiz gözlerim: bilmem geceyi artık
Beni yadsıyan bir dünyanın adlarını bilmem artık
Okurum deniz kabuklarını, yaprakları ve yıldızları apaçık
Beni yeniden gözleyen bir düş değilse şayet
Nefretim gereksiz göğün yollarında
Ölümsüzlük denizi boyunca yürümüşken ağlayarak
Ey Hesperos, altın ateşinin takı altında
Bilmem yalnızca gece olan geceyi artık.

Odisseus Elitis (1911-1996, Yunanistan)
(1979 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notu:
Hesperos: Yunan Mitolojisi’nde, Akşam Yıldızı. Atlas’ın oğludur. Yıldızlara bakmak için dağa çıktığında fırtına kopmuş ve Hesperos kaybolmuştur. İyiliksever bir genç olduğu için Tanrılar onu Akşam Yıldızı’na çevirmişler. Hesperos insanlara yol göstermeyi sürdürerek, iyilikseverliğini de sürdürmektedir.
ismailhaydaraksoy
Çünkü

Çünkü otobüsler durmuştu parmaklığın önünde
çünkü mankenler ışıklı vitrinlerde ellerini oynatmıştı
çünkü bisikletli kız eczanenin dışında oyalanmıştı
çünkü marangoz birahanenin cam kapısını kırmıştı
çünkü çocuk asansörde çalınmış kalemle yalnızdı
çünkü köpekler deniz kıyısındaki villaları terk etmişti
çünkü paslı rendenin üstünü ısırganlar kaplamıştı
çünkü gök külrengiydi kırmızı bir balıkla
çünkü dağdaki at yıldızdan daha yalnızdı
çünkü bunların ve onların ikisi de avlanmıştı
bundan ötürü, yalnız bundan ötürü, sana yalanlar söyledim.

Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Hasta Bir Adamın Günü

Bütün gün, çürüyen ıslak tahtaların kokusu –
kuruyorlar ve sızıyorlar güneşte. Kuşlar
bakıyor ara sıra çatı sırtlarından ve uçup gidiyorlar.
Akşamları, yandaki tavernada, oturuyor kazıcılar,
küçük ringa balıkları yiyorlar, içiyorlar, şarkı söylüyorlar.
Kara deliklerle dolu bir şarkı.
Ve yapraklar, ışık titriyor,
raflardaki kağıt örtüler de titriyor.

Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Vehbi


Source


KURTULUŞ TAŞIYANLAR
(isimli oyunundan)

Aeschylus (M.Ö. 525-456)

Ah, yarışın beslediği işkence,
ölümün öğüten haykırışı
ve damara isabet eden darbe,
hiçkimsenin durduramadığı kan akışı, acı,
hiçbir adamın kaldıramayacağı kahır.

Fakat bir şifa vardır evin içinde,
ve hayır, değildir dışında,
ne de başkalarından fakat onlardan,
onların kana susamış çatışmalarından. Biz sizlere söyleriz şarkımızı,
yeryüzünün altındaki karanlığın tanrıları.

İşitin bunu şimdi, sizler, yeraltının çok mutlu güçleri –
cevap verin bağırışa, yardım yollayın bize.
Hayırdua edin çocuklara, zafer kazandırın onlara şimdi.

Çeviren: Vehbi Taşar






Vehbi


ANNE OLMALARINDAN ÖNCE
Sappho (M.Ö 625-570)

Anne olmalarından önce
Düşkün arkadaşlardı çok
Birbirlerine
Leto ve Niobe

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Leto Apollo ve Artemis’in annesidir. Niobe ise Leto’dan daha fazla çocuğu olduğu için övündüğünden dolayı bütün çocukları Apollo ve Artemis tarafından öldürülen bir kadındır. Niobe çocuklarının yasını tutarken bir duvar haline gelmiştir.

BEFORE THEY WERE MOTHERS
Sappho (M.Ö 625-570)

Before they were mothers
Leto and Niobe
had been the most
devoted of friends





bun çağrıştar
Kadınlar İçin Bir Dua


Bir şeyi görüp de ona karşı büyük bir sevgi

duyduğunuzda kendi kendinize söylenirsiniz:


Duvardaki lambayı yakarken boyum uzadı

Mezara mum dikerken boyum kısaldı


Eleni Vakalo


çeviri: Cevat Çapan
ismailhaydaraksoy
Tırmanış

Günlerce oturup durdu yabancı bir tarlada, bütün o zaman boyunca
Kimseler görmeden tırmanıp o çıplak incir ağacına
Bir yaprak ya da bir kuş olma duygusuyla
Bakmayı düşündü yükseklerden dünyaya,
Fakat hep birileri geçiyordu yoldan
Ve yapamıyordu düşündüğünü.

Bir akşam alacakaranlığında dikkatle baktı etrafına,
Kimseler yokken tırmanmaya başladı en yüksek dala.
O zamandı çalılıklar arasından sesler duymuştu:
“Ne yapıyorsun orada?”. Ve yanıt vermişti:
”Bir incir, en tepede son bir incir var” demişti.
Kırılmıştı dal. Kaldırmışlardı O’nu topraktan. Yumruk yapmıştı sağ elini.
Zorla açmışlardı parmaklarını, bir şey bulamamışlardı avucunda.



Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Hemen Hemen Eksiksizlik

Biliyorsun ölümün var olmadığını. Adam kadına böyle dedi.
Biliyorum, evet, diye yanıtladı kadın: ölü olduğumu şimdi.
Çekmeceye koydum ütülediğim iki gömleğini.
Özlem duyduğum tek şey küçük bir gül şimdi.


Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
An

Harabeye dönmüş bir denizci mahallesi. Uykulu gece lambaları.
Köhne meyhaneler sıra sıra dizilmişler umutsuzca
Devlet hastanesi kapısında bekleyen yoksul kadınlar misali.
Karanlıkta sokak. Erkenden uyumayı düşünmüş herkes.
Fakat ansızın
Aydınlanıyor meyhaneler son iskemlesine dek,
Bir delikanlının ak pak kahkahasıyla. Ve hemen akabinde
Duyulur sesi sonsuz, değişmez, yenilmez denizin.


Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Kazanma Biçimi

Ne tutarsan tut ellerinde
Onca özenle, istersen onca sevgiyle,
Tümüyle senin olanı, arkadaşım
Armağan etmelisin
Senin olmasını dilersen.


Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Islah Etme

Sükûnet ya da disiplin, dostluk ya da lakaytlık dediğin şey,
Bir ağzın şirin suskunluğunu gösteren ve sıkılmış dişleri saklayan
Sıkılı dişlerle kapalı bir ağız dediğin şey,
O yararlı çekiç altındaki metalin gücüdür sadece,
O korkunç çekicin altında – biliyorsun ne olduğunu:
Biçimsizlikten yol alıyorsun biçime doğru.


Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Balinaya Vuran Işık


Kadının ilk biçimi iç içe geçmiş iki dinozor boynu idi. Sonra değişti zamanlar, ve kadının biçimi de değişti. Giderek kadın daha küçük oldu, daha akışkan, daha bir biçimlendi. İki (bazı ülkelerde üç) direkli bir gemiye benzedi kadın. Yüzdü kadın gemi misali, ve hayat kavgalarından oluşan talihsizliklerden soyutladı kendini. Silindir taşıyıcısı güvercinin atış mevzisindeki balık pulunda bile yüzer kadın. Zamanlar değişir kuşkusuz, ve bizim zamanımızda daha çok bir bombanın fitil boşluğuna benzemektedir kadın.


Andréas Embiríkos (1901-1975, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Çevirenin notu:
Andréas Embiríkos, Romanya sınırları içerisinde bulunan Bralia’da 20 Ağustos 1901 tarihinde doğmuştu. 5 Ağustos 1975 tarihinde Atina’da öldü. Ailesi uluslararası deniz taşımacılığı işi yapan varlıklı bir aile idi. Andréas Embiríkos 1921-25 yılları arasında babasının Londra’daki armatör firmasında çalıştı. 1925 yılında deniz taşımacılığı konusunda kariyer yapma fikrini tümüyle terk ederek, Fransa’ya yerleşti. Psikoanaliz konusunda eğitim aldı ve başını André Breton’un çektiği Sürrealist grubun bir üyesi oldu. Andréas Embiríkos’un şiirlerinde Sürrealizm’in etkileri çok belirgindir.

ismailhaydaraksoy
Kış Üzümleri

Oyuncaklarını ve sevgilisini elinden aldılar kadının. Böyle, fakat sonra eğdi başını yere ve neredeyse ölmüştü kadın. Fakat onüç yazgısı ve de ondört yılı rast geldi kaçan bahtsızlıklara. Kimse konuşmadı. Kimse koşarak gelmedi korumak için O’nu okyanusun köpekbalıklarına karşı. O köpekbalıklardır ki, kötü niyetli gölgelerini bir sinek misali salmışlar şimdiden kadının üstüne. O sinektir ki, kötücül kötücül bakıp durur bir elmastan ya da sihirli bir ülkeden. Ve sonra bu hikâye unutuldu acımasızca. Zaten hep böyle olur, bir ormancı unutunca paratonerini ormanda.


Andréas Embiríkos (1901-1975, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Gözkapakları


Her zamanki gibi çileden çıkmış su
Bir şelale gibi düşüyor yıllar
Ve bir feryat ürkütüyor kuşları.

Fakat bahçeler kayıtsız bunlara
Mutluluk kozalakları ıslık çalar yapraklarda
Elmalar kıpkırmızıdır
Ve yoldan geçen biri koparır birkaç tane.


Andréas Embiríkos (1901-1975, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
“Romiosini”den


Bu ağaçlar yaşayamaz daha küçük bir gök altında,
bu taşlar yaşayamaz yabancıların ayakları altında,
bu yüzler yaşayamaz hissetmezlerse güneşi,
bu yürekler yaşayamaz adalet içinde yaşamazlarsa.

Sessizlik kadar keskindir bu arazi,
basar haşlanmış taşları bağrına,
anasız babasız zeytin ağaçlarını
ve asmaları ışığında kucaklar,
sıkar dişlerini. Hiç su yok. Yalnızca ışık var.
Yitiyor yollar ışıkta ve bir koyun ağılının gölgesi
demirden yapılı.

Ağaçlar, ırmaklar ve sesler taşa döndüler
güneşin söndürülmemiş kirecinde.
Mermer üzerinde dans ediyor kökler. Tozla kaplı ağaçlar.
Eşekler ve kayalar. İnliyor herkes. Hiç su yok.
Güneş altında ter içinde herkes. Yıllardır böyle bu.
Herkes çiğniyor bir parça göğü, gidermek için acılığı.

Gözleri kan çanaklarına dönmüş uykusuzluktan,
gün batımında iki dağın arasındaki bir servi gibi
derin bir saban izi oyulmuş kaşları arasında.

Elleriyle tüfekleri sanki kaynak yapılmış birbirine
tüfekleri ellerinin uzantısı
elleri ruhlarının uzantısı –
öfke yatıyor dillerinde
ve acı var gözlerinin derininde
bir tuz madenindeki yıldız misali.

Koca elleriyle bastırdıklarında, dünyadan emin olur güneş,
güldüklerinde, uçar küçük kırlangıçlar gür sakallarından,
uyuduklarında, düşer on iki yıldız boş ceplerinden,
öldürüldüklerinde, kayarak yükselir hayat havaya
davullarla ve dalgalanan bayraklarla.

Haylidir herkes aç ve susuz kaldı, öldürüldü herkes,
kuşatıldı karadan ve denizden;
kuraklık mahvetti tarlalarını,
evleri içti tuzlu gölden kana kana,
devirdi rüzgâr kapılarını
ve köy meydanındaki birkaç çalıyı,
paltolarındaki deliklerden gelir ve gider ölüm,
dilleri kekreleşti bir servi kozalağı gibi,
öldü köpekleri, kendi gölgelerinin içine sarıldı,
tıkırdıyor yağmur şimdi kemiklerinde.

Nöbet tutarken kaskatı tüttürürler
afyonlu sigarayı ve gece havasını,
ayın kırık direğinin battığı hırçın denize
arayan gözlerle bakarlar.

Artık yok ekmekleri, bitti cephaneleri,
şimdi yalnızca yürekleriyle doldururlar topları.

Karadan ve denizden onca yıl kuşatıldıktan sonra,
herkes öldü açlıktan, öldürüldü herkes,
ama gene de kimse yitip gitmedi –
nöbet tutarken alazlanır gözleri
muazzam bir bayrak, kıpkızıl bir dev yangın,
ve her sabah şafakta uçar binlerce güvercin ellerinden
ufuktaki dört kapıya doğru.


Yannis Ritsos (1909-1990, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Çevirenin notu:
Yukarıdaki çeviri, Yannis Ritsos’un “Romiosini” adlı uzun şiirinin giriş bölümüdür. “Romiosini”, “Yunan/Elen olmanın özü” anlamına gelen ve kökeni Bizans İmparatorluğu’na dayanan bir sözcüktür. Ritsos’un bu şiirini çevirirken Atina yakınlarında (30 Ağustos 2007 günü) halen sürmekte olan yangın hiç aklımdan çıkmadı. Ritsos’un “Romiosini” şiirinin giriş bölümünü ciğerlerim yana yana çevirdim.
ismailhaydaraksoy
Sonsuzluğu Gördüm Ormanda


Ormanda bir cesedi çiğneyerek
Sonsuzluğun bana doğru geldiğini gördüm.
Tutuştu an dirildiğinde herkes,
Gülümsedi yıldızlar
Ve doğruldu deniz yüreğin nabzı gibi.

Sonra göründü sonsuzluk,
Bir Yunan fistanı giymişti.


Yorgos Sarandaris (1908-1941)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
bun çağrıştar
Birden



Sessiz gece. Sessiz. Ve sen vazgeçtin
beklemekten. Nerdeyse dingindi her yer.
Birden, orada olmayan kişinin o canlı
dokunuşunu duydun yüzünde. Gelecek.
Sonra kendi kendine çarpan pancurların sesi.
İşte rüzgâr da çıktı. Ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz.

Yannis Ritros


çeviri: Cevat Çapan

Asıl içeriğin sadece basit bir görünümüdür. Resimlendirilmiş tam halini görüntülemek için lütfen, buraya tıklayınız.
Invision Power Board © 2001-2014 Invision Power Services, Inc.