Yardım - Arama - Üyeler - Takvim
Tam Forum Görünümü: Amerikan Şiiri
Mevsimsiz Forum > EDEBİYATA BAKIŞ > Dünya Şiiri
Sayfalar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15
Vehbi
Kurt Vonnegut'un Kedinin Beşiği isimli kitabından—1963

Kaplanın avlanması gerek,
Kuşun uçması gerek;
Adamın oturup merak etmesi gerek,
“ne gerek, ne gerek, ne gerek?”

Kaplanın uyuması gerek,
Kuşun konması gerek;
Adamın kendi kendine söylemesi gerek,
“anlamış olsam gerek.”

Çeviren: Vehbi Taşar

Kurt Vonnegut (From Cat’s Cradle —1963)

Tiger got to hunt,
Bird got to fly;
Man got to sit and wonder why, why, why?

Tiger got to sleep,
Bird got to land;
Man got to tell himself he understand
Vehbi
MEZZO FORTE (ÇOK YÜKSELTİLMEYEN SES)
William Carlos Williams (1883-1963)

Al onu, allah kahretsin seni; ve onu!
Ve işte bir gül
Onu doğrultmak için tekrar!
Allah bilir
Üzüldüm Greys; fakat sonuç olarak,
Eğer sen bir kedi olacaksan o benim suçum değil.

Çeviren: Vehbi Taşar

MEZZO FORTE
William Carlos Willams

Take that, damn you; and that!
And here’s a rose
To make it right again!
God knows
I’m sorry, Grace; but then,
It’s not my fault if you will be a cat.
Vehbi
KÖTÜ HABERLERİN TAŞIYICISI
Robert Frost

Taşıyıcısı kötü haberlerin,
Yarı yoluna gelmişken gideceği yerin,
Hatırladı kötü haberlerin
Tehlikeli şeyler olduğunu taşımak için.

Bu yüzden geldiği zaman ayrıldığı yere
Bir yolun gittiği tahta doğru
Ve birinin ayrılıp gittiği dağlara doğru
Ve bilinmeyenin içersine,

O dağlara doğru giden yolu aldı.
İçinden koşturdu Kaşmir Vadisinin,
İçinden koşturdu katmerli zakkumların
Ülkesine varıncaya kadar Pamir Dağlarının.

Ve orada içinde uçurumlarla dolu bir vadinin
Karşılaştı kendi yaşında bir kızla
Onu çardağına götürdü kızın evinin,
O hâla koşturuyor olacaktı yoksa.

Kız ona dinini öğretti kabilesinin;
Nasıl, nesillerden ve nesillerden bu yana,
Bir prenses Çinden çıkan yola
Bir İran prensiyle evlenmek için

Bulunmuştu hamile bir çocukla; ve ordusu prensesin
Gelmişti bunalımlı bir molaya.
Ve çocuğun babası bir tanrı olmuş olsa da
Ve başka hiçkimse kusurlu olmasa da.

İhtiyatlı görünmüştü orada kalmak
Ve ileri gitmemek ya da geri dönmemek.
Bu yüzden kaldılar ve sahip çıktılar bir köye
Orada Yak’ların ülkesinde.

Ve çocuk prensesin doğurduğu
Bir kraliyet çizgisi saptadı,
Ve onun buyruklarına uyuldu
Çünkü o bir tanrıdan oluşmuştu.

Ve işte bu yüzden insanlar vardı
Bir Himalaya dağları rafının üzerinde;
Ve kötü haberlerin taşıyıcısı
Orada kalmaya karar verdi kendisi de.

En azından bu vardı ona ait olan ortaklaşa
Evlat edinmeyi seçtiği ırkla:
Kendi sebepleri vardı her ikisinin de
Durmak için durmuş oldukları yerde.

Kötü haberle gelince,
Belşazar’ın devrilmesi konusunda
Ne diye koşup söylemeli Belşazar’a
Onun nasılsa öğreneceğini yeterince çabukça?

Çeviren: Vehbi Taşar

15 Nisan 2007, St Petersburg, Florida

THE BEARER OF EVIL TIDINGS
Robert Frost

The bearer of evil tidings,
When he was halfway there,
Remembered that evil tidings
Were a dangerous thing to bear.

So when he came to the parting
Where one road led to the throne
And one went off to the mountains
And into the wild unknown,

He took the one to the mountains.
He ran through the Vale of Cashmere,
He ran through the rhododendrons
Till he came to the land of Pamir.

And there in a precipice valley
A girl of his age he met
Took him home to her bower,
Or he might be running yet.

She taught him her tribe's religion:
How, ages and ages since,
A princess en route from China
To marry a Persian prince

Had been found with child; and her army
Had come to a troubled halt.
And though a god was the father
And nobody else was at fault,

It had seemed discreet to remain there
And neither go on nor back.
So they stayed and declared a village
There in the land of the Yak.

And the child that came of the princess
Established a royal line,
And his mandates were given heed to
Because he was born divine.

And that was why there were people
On one Himalayan shelf;
And the bearer of evil tidings
Decided to stay there himself.

At least he had this in common
With the race he chose to adopt:
They had both of them had their reasons
For stopping where they had stopped.

As for his evil tidings,
Belshazzar's overthrow,
Why hurry to tell Belshazzar
What soon enough he would know?

Vehbi
ŞANS
Langston Hughes

Bazen bir kırıntı düşer
Sevinç masalarından,
Bazen bir kemik
Savrulur havaya.

Bazı insanlara
Sevgi verilir
Başkalarına
Yalnız sema.

LUCK
By Langston Hughes

Sometimes a crumb falls
From the tables of joy,
Sometime a bone
Is flung.

To some people
Love is given,
To others
Only heaven.
Vehbi
ŞEFKATLE YARGILAYIN BENİ
Emily Dickinson

Bu benim mektubumdur Dünyaya
Hiçbir zaman yazmamış olan Bana--
Basit Haberleri Doğanın söylediği--
Şefkatli İhtişamla

Teslim edilmiştir Onun Mesajı
Benim göremediğim Ellere-
Onun aşkı için benim –Tatlı—hemşerilerim—
Şefkatle yargılayın – Beni

Çeviren: Vehbi Taşar

JUDGE TENDERLY OF ME
By Emily Dickinson

This is my letter to the World
That never wrote to Me—
The simple News that Nature told—
With tender Majesty

Her message is committed
to Hands I cannot see—
For love of Her – Sweet—countrymen—
Judge tenderly – of Me
bun çağrıştar
Asıl ben teşekkür ederim sevgili Vehbi, şairin eklediğim şiirinin çeviren'i notunda belirttiğim gibi özgün bir Cevap Çapan çevirisi'ydi ve ben izbe bir il kütüphanesinde yıllardan beri durup küflenmesine rağmen hiç kimsenin alıpta okumadığı veya okuyası gelmediği bir şiir atlasında buldum tanıştım bu şairle, bir kaç şiiri daha var atlasta ve hepsi birbirinden güzel, mümkün olursa ekleyeceğim diğerlerini...

sevgiler, teşekkürler...smile.gif
Vehbi
Sayın Paskokusu,

Raymond Carver’ın şiirlerini burada İnternet’de bulmak kolay. İki seneden az bir sürede 4 defa hastaneye kaldırılmasına neden olan alkolizm ve yoksulluk ve karşılaştığı yoksul insanlar Raymond Carver’ın ömrünü olduğu gibi şiirlerini de renklendirmiştir. Onun şiirlerini ben de çok sevdim. Ölmeden üç sene önce tamamiyle içkiyi bırakıp evlenmiş ve bir çok kısa hikaye yazmıştır. İşte tipik bir şiiri daha.

Saygılarımla,
Vehbi

SIYRIK
Raymond Carver

Uykudan uyandım bir kan lekesiyle
yüzümün üzerinde. Bir sıyrık
alnımın ortasında bir uçtan öteki uca.
Fakat yalnız başıma yatıyorum şu sıralarda.
Ne diye elini kaldırırdı adamın biri bu dünyada
kendi kendisine, rüyada bile olsa?
İşte bu ve buna benzer sorular
bu sabah uğraştığım cevaplamaya.
İncelerken yüzümü camda.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE SCRATCH
Raymond Carver

I woke up with a spot of blood
over my eye. A scratch
halfway across my forehead.
But I'm sleeping alone these days.
Why on earth would a man raise his hand
against himself, even in sleep?
It's this and similar questions
I'm trying to answer this morning.
As I study my face in the window.
Vehbi
KORKU
Raymond Carver

Bir polis arabasının garajın önüne çekileceğinin korkusu.
Geceleyin uyuyakalmanın korkusu.
Uyuyakalmamanın korkusu.
Geçmişin kalkıp uyanacağının korkusu.
Şimdinin uçmaya kalkacağının korkusu.
Gecenin hareketsizliğinde çalan telefonunun korkusu.
Elektrikli fırtınaların korkusu.
Yanağında bir leke olan temizleyici kadının korkusu!
Beni ısırmayacak dedikleri köpeklerin korkusu.
Kuruntunun korkusu!
Ölmüş bir dostun cesedinin kimliğini teşhis etmek zorunda kalmanın korkusu.
Parasız kalmanın korkusu.
Çok fazla şeyi olmanın korkusu, fakat insanlar inanmayacaklar buna.
Psikolojik profilleri yapılmanın korkusu.
Geç kalmanın korkusu ve herkesten önce varmanın korkusu.
Kendi çocuklarımın zarfların üzerine yazdıkları el yazılarının korkusu.
Benden önce ölürlerse benim kendimi suçlu hissedeceğimin korkusu.
İhtiyar yaşında ve ben de ihtiyarken annemle yaşamak zorunda kalmanın korkusu.
Zihin karışıklığının korkusu.
Bu günün mutsuz bir alâmetle biteceğinin korkusu.
Uyanmanın ve seni gitmiş bulmanın korkusu.
Sevmemenin korkusu ve yeterince sevmemenin korkusu.
Neyi sevdiğimin sevdiklerimi mutlaka öldüreceğinin korkusu.
Ölüm korkusu.
Çok uzun yaşamanın korkusu.
Ölüm korkusu.

Ben söyledim onu.

Çeviren: Vehbi Taşar

FEAR
Raymond Carver

Fear of seeing a police car pull into the drive.
Fear of falling asleep at night.
Fear of not falling asleep.
Fear of the past rising up.
Fear of the present taking flight.
Fear of the telephone that rings in the dead of night.
Fear of electrical storms.
Fear of the cleaning woman who has a spot on her cheek!
Fear of dogs I've been told won't bite.
Fear of anxiety!
Fear of having to identify the body of a dead friend.
Fear of running out of money.
Fear of having too much, though people will not believe this.
Fear of psychological profiles.
Fear of being late and fear of arriving before anyone else.
Fear of my children's handwriting on envelopes.
Fear they'll die before I do, and I'll feel guilty.
Fear of having to live with my mother in her old age, and mine.
Fear of confusion.
Fear this day will end on an unhappy note.
Fear of waking up to find you gone.
Fear of not loving and fear of not loving enough.
Fear that what I love will prove lethal to those I love.
Fear of death.
Fear of living too long.
Fear of death.

I've said that.
Vehbi
DOKTOR NE DEDİ
Raymond Carver

O durum iyi gözükmüyor dedi
o durum kötü gözüküyor dedi gerçekten kötü
o otuz iki tanesini saydım onların dedi bir ciğerin üzerinde
saymaktan vaz geçmeden önce
Ben memnun oldum dedim bilmeyi istemezdim
ondan daha ne kadar fazla olduğunu orada
o dedi sen dine düşkün bir adammısın diz çökermisin
ağaçların koruluklarında ve kendine izin verirmisin yardım istemek için
geldiğin zaman bir çağlayana
suyun dumanı yüzüne ve kollarına karşı püskürürken
durup sorarmısın anlamak için böyle anlarda
Daha değil dedim fakat bugün başlamak niyetindeyim
o dedi gerçekten üzgünüm dedi o
keşke başka türlü haberim olsaydı verecek sana
Amin dedim ve o başka birşey dedi
Yakalamadığım ve ne yapacağımı bilmeyerek başka
ve tekrar etmek zorunda kalmasını istemeyerek onun aynı şeyi
ve benim hazmetmek zorunda kalmamı onu bütünüyle
Yalnızca ona baktım
bir dakika için ve o geri baktı o zamandı işte
Yerimden zıpladım ve ellerini sıktım bu adamın bana az önce vermiş olan
birşeyi bu yeryüzünde bana başka hiçkimsenin şimdiye kadar vermediği
Ona teşekkür bile edebilirdim hattâ alışkanlık o kadar güçlüydü ki

Çeviren: Vehbi Taşar

WHAT THE DOCTOR SAID
Raymond Carver

He said it doesn't look good
he said it looks bad in fact real bad
he said I counted thirty-two of them on one lung before
I quit counting them
I said I'm glad I wouldn't want to know
about any more being there than that
he said are you a religious man do you kneel down
in forest groves and let yourself ask for help
when you come to a waterfall
mist blowing against your face and arms
do you stop and ask for understanding at those moments
I said not yet but I intend to start today
he said I'm real sorry he said
I wish I had some other kind of news to give you
I said Amen and he said something else
I didn't catch and not knowing what else to do
and not wanting him to have to repeat it
and me to have to fully digest it
I just looked at him
for a minute and he looked back it was then
I jumped up and shook hands with this man who'd just given me
something no one else on earth had ever given me
I may have even thanked him habit being so strong

Vehbi
ÖRÜMCEK AĞI
Raymond Carver

Balkonuna çıktım evin birkaç dakika önce.
Oradan görebilirdim ve duyabilirdim suyu,
ve başıma gelen herşeyi bütün bu yıllar boyu.
Hava sıcak ve durgundu. Gelgit uzakta.
Hiçbir kuş şarkı söylemiyordu. Trabzana karşı eğildiğimde
alnıma bir örümcek ağı değdi.
Saçlarımın içine tutundu. Ayıplayamaz beni hiçkimse
geri döndüğüm ve içeriye girdiğim için. Rüzgâr dinmişti.
Deniz ölücesine sakin. Astım örümcek ağını lâmbanın abajurundan.
Onun ürperdiğini hissediyorum orada ara sıra
değdiğinde nefesim. İnce bir iplik. Narin.
Az sonra, hiç kimse daha önce farkına varmadan,
ben gitmiş olacağım buradan.

Çeviren: Vehbi Taşar


COBWEB
By Raymond Carver

A few minutes ago, I stepped onto the deck
of the house. From there I could see and hear the water,
and everything that's happened to me all these years.
It was hot and still. The tide was out.
No birds sang. As I leaned against the railing
a cobweb touched my forehead.
It caught in my hair. No one can blame me that I turned
and went inside. There was no wind. The sea
was dead calm. I hung the cobweb from the lampshade.
Where I watch it shudder now and then when my breath
touches it. A fine thread. Intricate.
Before long, before anyone realizes,
I'll be gone from here.

Vehbi
KARLI BİR AKŞAMDA AĞAÇLARIN YANINDA DURMA
Robert Frost

Kimin ağaçlarıdır bunlar sanırım bilirim ben.
Onun evi köyün içinde olmasına rağmen;
O beni görmeyecek burada dururken
Karla dolmasına bakmak için ağaçlarının.
Garip bulsa gerek küçük atım
Durmayı bir çiftlik evi olmadan yakın
Arasında donmuş gölün ve ağaçların
En karanlık akşamında yılın.

O koşum takımının çanlarına bir sallantı verir
Sormak için bir yanlışlık mı vardır.
Başka tek ses yalnız süpürüşüdür
Rahat rüzgârın ve ince tüylü lapa lapa karın.
Ağaçlar hoştur, karanlık ve derin,
Fakat tutacak sözlerim vardır benim,
Ve uyumadan önce gidecek kilometrelerim.
Ve uyumadan önce gidecek kilometrelerim.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiiri metrik sisteme çevirdiğim içim Robert Frost’dan ve sizlerden özür dilerim.


STOPPING BY WOODS ON A SNOWY EVENING
By Robert Frost

Whose woods these are I think I know.
His house is in the village, though;
He will not see me stopping here
To watch his woods fill up with snow.
My little horse must think it queer
To stop without a farmhouse near
Between the woods and frozen lake
The darkest evening of the year.

He gives his harness bells a shake
To ask if there is some mistake.
The only other sound's the sweep
Of easy wind and downy flake.
The woods are lovely, dark and deep,
But I have promises to keep,
And miles to go before I sleep,
And miles to go before I sleep.





Vehbi
TAKSİ
Amy Lowell

Bırakıp gittiğimde seni
Dünya vurur ölü ölü
Gevşemiş bir davul gibi.
Adınla çağırırım seni dışarı fırlamış yıldızlara karşı
Ve bağırırım rüzgârın dağ silsilerinin içine doğru.
Gelen sokaklar hızlı hızlı,
Birinin ardından diğeri,
Keskiyle ayırırlar senden uzağa beni,
Ve gözlerimi deler şehrin lâmbaları
Artık göremeyeyim diye yüzünü.
Ne diye bırakmam gerekiyor seni,
Kendimi gecenin keskin kenarları üzerinde yaralayayım diye mi?

Çeviren: Vehbi Taşar

TAXI
Amy Lowell

When I go away from you
The world beats dead
Like a slackened drum.
I call out for you against the jutted stars
And shout into the ridges of the wind.
Streets coming fast,
One after the other,
Wedge you away from me,
And the lamps of the city prick my eyes
So that I can no longer see your face.
Why should I leave you,
To wound myself upon the sharp edges of the night?
Vehbi
KEDERİN HISIMI
Edna St.Vincent Millay (1892-1950)

Ben hısımımıyım kederin
Bu kadar sık
Aşağı düşüren kapımın tokmağını —
Ne çok yüksek ne de yumuşak,
Fakat uzun süredir alışılageldiği gibi
Kederin elinin altında?
Kadife çiçekleri basamağın etrafında
Ve biberiye sehpası,
Ve keder gelir sonra —
Fakat keder aldırış eder mi
Biberiye
Ya da kadifeçiçeği
Oradalarmıdır diye?
Ben hısımımıyım kederin?
Biz hısımmıyız ki?
Sen bu kadar sık sık vurursun kapımın üzerine—
Öyle mi, gir içeriye!

Çeviren: Vehbi Taşar


KIN TO SORROW
Edna St.Vincent Millay

Am I kin to Sorrow,
That so oft
Falls the knocker of my door—
Neither loud nor soft,
But as long accustomed,
Under Sorrow’s hand?
Marigolds around the step
And rosemary stand,
And then comes Sorrow—
And what does Sorrow care
For the rosemary
Or the marigolds there?
Am I kin to Sorrow?
Are we kin?
That so oft upon my door—
Oh, come in!





Vehbi
KALBİNİ TAŞIRIM
E.E.Cummings

Kalbini benimle taşırım (içinde taşırım
onu kalbimin) hiç birzaman onsuz değilim (gittiğim
heryere gidersin, sevgilim; ve ne yapıldıysa yalnız benim
tarafımdan senin işindir, şekerim)
korkmam
kaderden (çünkü sen benim kaderimsin, tatlım) istemem
dünya (çünkü dünyam sen güzelsin, gerçeğim benim)
ve bir ay herzaman ne demek istediyse istesin o sensin
ve bir güneş herzaman ne şarkısı söyleyecekse söylesin o sensin
burdadır en derin gizem bilmediği hiçkimsenin
(burdadır kökü kökün ve filizi filizin
ve bir ağacın gökyüzünün gökyüzü hayat denilen; daha yüksek büyüyen
ruhun ümit edebildiğinden ve aklın saklayabildiğinden)
ve mucize budur yıldızları birbirinde ayrı tutan
kalbini taşırım (içinde taşırım onu kalbimin)

Çeviren: Vehbi Taşar


I CARRY YOUR HEART
E.E. Cummings

I carry your heart with me (I carry it in
my heart) I am never without it (anywhere
I go you go, my dear; and whatever is done
by only me is your doing, my darling)
I fear
no fate (for you are my fate, my sweet) I want
no world (for beautiful you are my world, my true)
and it's you are whatever a moon has always meant
and whatever a sun will always sing is you
here is the deepest secret nobody knows
(here is the root of the root and the bud of the bud
and the sky of the sky of a tree called life; which grows
higher than soul can hope or mind can hide)
and this is the wonder that's keeping the stars apart
I carry your heart (I carry it in my heart)
Vehbi
OKUYUCU
Wallace Stevens (1879–1955)

Bütün gece oturdum okuyarak bir kitabı,
Oturdum okuyarak sanki içindeymiş gibi bir kitabın
Kasvetli sayfalarda.

Sonbahardı ve düşen yıldızlar
Örttü büzülmüş cisimleri
Çökmüş ayışığında.

Yoktu yanan lâmba, okurken ben,
Bir ses mırıldanıyordu, “Herşey
Geri dökülür kayıtsızlığa,

Misket şarapları bile misk kokulu,
Kavunlar, parlak kırmızı armutlar
yapraksız bahçenin mahsulleri.”

Kasvetli sayfalar taşımadı basılmış yazı
Yanan yıldızların sürdüğü izden başka
Dondurucu semada.


Çeviren: Vehbi Taşar

20 inci yüzyılın en önemli Amerikan şairlerinden biri olan Wallace Stevens, hayal gücünü kullanarak karmakarışık bir dünyaya düzen getirmeye çalışan bir şairdir. Birçok şiirleri yukardaki şiirinde de olduğu gibi gizemli ve büyülü bir ses tonu taşıdığı için bunu hakkıyla Türkçe’ye çevirmek çok zor.

Saygılarımla,

Vehbi

THE READER
Wallace Stevens

All night I sat reading a book,
Sat reading as if in a book
Of sombre pages.

It was autumn and falling stars
Covered the shrivelled forms
Crouched in moonlight.

No lamp was burning as I read,
A voice was mumbling, "Everything
Falls back to coldness,

Even the musky muscadines,
The melons, the vermilion pears
Of the leafless garden."

The sombre pages bore no print
Except the trace of burning stars
In the frosty heaven.
Vehbi
BİRİSİNİN ŞARKISI
Dorothy Parker (1893-1967)

İşte ben buna ettim yemin;
O kalbimi alacak saklamak için,
Tatlılıkla kımıldayacak ve uyuyacağız,
Bütün seneler, şimdiki kadar.
Hızla akabilir ölçülmüş kumlar;
Bunun gibi aşk asla görülmemiştir;
Ben ve o lehimlenmiş biriz:
İşte ben buna ettim yemin.

İşte ben buna ettim yemin:
Onu yanımda tut yumuşak ve kibar bir şekilde;
Onu tatlılıkla tut beni beğensin diye,
Herzaman ve hergün;
Beni uzak tut eski endişeden;
İzin ver, mutluluğumuz için,
Ben olayım daha az seven:
İşte ben buna ettim yemin.

İşte budur bildiğim benim:
İncedir yeminleri aşıkların yağmur gibi;
Aşk bir habercisidir acı çekmenin-
Eğer öyle olmasaydı
Susuz kalırmıydı herzaman benim kalbim,
Lanetlenirmiydi herzaman benim sevgim;
O ne en sonucusudur ne de en birincisi:
İşte budur bildiğim benim.

Çeviren: Vehbi Taşar


SOMEBODY'S SONG
Dorothy Parker

This is what I vow;
He shall have my heart to keep,
Sweetly will we stir and sleep,
All the years, as now.
Swift the measured sands may run;
Love like this is never done;
He and I are welded one:
This is what I vow.

This is what I pray:
Keep him by me tenderly;
Keep him sweet in pride of me,
Ever and a day;
Keep me from the old distress;
Let me, for our happiness,
Be the one to love the less:
This is what I pray.

This is what I know:
Lovers’ oaths are thin as rain;
Love’s a harbinger of pain-
Would it were not so!
Ever is my heart a-thirst,
Ever is my love accurst;
He is neither last nor first:
This is what I know.






Vehbi
IŞIK SAÇAN YILDIZ, IŞIL IŞIL YILDIZ –
Dorothy Parker

Dağıtan yıldız merhametle bir sadaka,
Ben neyi seçsem acaba?
Uf, buruşuk bir ruh mu olacak o,
Yoksa küçük tokalı pabuçlar mı?

Bir evlenme yüzüğü mü isteyeyim,
Parlak, ince ve bütün,
Yoksa bana döşemesini gönder diye mi yalvarayım sana -
Yeni kazılan bir mezara?

Tatlı ışın, ben altın mı istesem
Yoksa yelkenli-gemiler mi
Ya da sonsuza kadar nefret mi dilensem
Bir çift yalan söyleyen dudağa?

İster alçakta sallan ister yukarıki tarafta,
İster ateş gibi yan ister donukça;
Tek dileğim benim, yüreğim yok söylemeye-
Beni nasip etmeyesindir diye ona.

Çeviren: Vehbi Taşar

Sevgili Dostlar,

Uzun yıllar New Yorker ve Vanity Fair dergilerinin editörlüğünü yapmış olan New York’lu sosyete kadını, şair, yazar, entellektüel Dorothy Parker’ın “Ben bir martini severim, En fazla iki tane” diye başlayan şiiri sanırım benim Türkçe’ye çevirdiğim ilk şiirdir. Herhalde hâla bu sayfada Amerikan şiiri altında olsa gerek.

Saygılarımla,

Vehbi


STAR LIGHT, STAR BRIGHT—
Dorothy Parker

Star, that gives a gracious dole,
What am I to choose?
Oh, will it be a shriven soul,
Or little buckled shoes?

Shall I wish a wedding-ring,
Bright and thin and round,
Or plead you send me covering-
A newly spaded mound?

Gentle beam, shall I implore
Gold, or sailing-ships,
Or beg I hate forevermore
A pair of lying lips?

Swing you low or high away,
Burn you hot or dim;
My only wish I dare not say-
Lest you should grant me him.
Vehbi
İSYANKÂR KIZ
Dorothy Parker

Oyuncu isyankâr kız burda gördüğümüz en son moda,
En güzelin en güzeli.
O değildir Büyükannesinin olduğu gibi,—
Hâtta diyebilirsiniz, ‘tam aksi.’
Onun davranış tarzları, kız gibi, heyecanlandırabilir sizleri.
Onun adabı ve görgüsü neden olabilir bir rezalete,
Fakat daha çok kötülük yoktur onun içinde
Olduğundan bir denizaltı gemisinin içinde.

O her gece bir gol atar birçoklarına
Genellikle dans eden adamlara.
Büyüktür onun hızı, fakat onun kontrolu
Başka birşeydir yine de.
Bütün sahne ışıkları odaklanır onun eşek şakalarına,
Herkesin diline düşer onun maharetinin haberleri
Bunun için o geri verebilir teşekkürleri
Allaha ve Sıkat Fitzjerald’a.

Onun Altın Kuralı basittir yeterince—
Yalnız gençken al onları ve onlara davran sertçe.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Scott Fitzgerald (1896-1940)- Great Gatsby (Büyük Gatsby) romanının yazarı ünlü Amerikan romancısı Scott Fitzgerald, Dorothy Parker’ın gençliğinde düşüp kalktığı New York sosyetesinin yakışıklı genç adamlarından biriydi.


THE FLAPPER
By Dorthy Parker

The playful flapper here we see,
The fairest of the fair.
She's not what Grandma used to be, --
You might say, au contraire.
Her girlish ways may make a stir,
Her manners cause a scene,
But there is no more harm in her
Than in a submarine.

She nightly knocks for many a goal
The usual dancing men.
Her speed is great, but her control
Is something else again.
All spotlights focus on her pranks.
All tongues her prowess herald.
For which she well may render thanks
To God and Scott Fitzgerald.

Her golden rule is plain enough -
Just get them young and treat them rough.
Vehbi
ASONANSA KISA YOLCULUK
Dorothy Parker

Ayağımla ezdim düz kumu
Grinin bir uzantısı boyunca—
Kum tepeciğinin tepesinden denizin sonuna,
Yoktu nefes alan şey benden başka.

Düşürdüm ağır kapı mandalını
Yağmurun pıtırtısına karşı,
Ve ateşin yanında titredim bakmaya
Karanlık saatlerin kayışına.

Kimsesiz plaj, fırtına geceyarısı —
Oturdum yalnızbaşıma bunlarla;
Fakat burada, senin bükülen kolunun içinde-
Dir yalnızlık aslında.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Asonans – telaffuz benzerliği

---VE GERİ DÖNÜŞ
Dorothy Parker

Yürüdüm boş bir sahilin üzerinde
Alçak ve kalınlaşan bir gökyüzünün altında;
Boş denize çevirdim yüzümü ve küfür ettim,
“Yoktur benden daha yalnız biri.”

Kurşundan bir gecenin içinde bekledim;
Yağmurların akıp gittiğini ve tısladığını işittim,
Ve ürktüm kendi sesimden, diyen,
“Değildir hiçbir yalnızlık bundan ayrı.”

Fakat burada, benim kalbim seninkine karşı,
Senin huysuz öpüşün beni susturmak için,
Bilirim asla bilmemiştim
Ne kadar amansız yalnız olabildiğimi.

Çeviren: Vehbi Taşar

EXCURSION INTO ASSONANCE
Dorothy Parker

I have trodden level sand
Along a reach of gray—
From dune-top to sea's end,
No breathing thing but me.

I have dropped the heavy latch
Against the rain's tap,
And shivered by the fire, to watch
The dark hours slip.

The desolate beach, the midnight storm—
I dwelt alone with these;
But here, within your bended arm,
Is loneliness.

—AND RETURN
Dorothy Parker

I walked upon a vacant shore
Beneath a low and thickening sky;
I faced the empty sea, and swore,
"There is no lonelier one than I."

I waited through a night of lead;
I heard the showers slide and hiss,
And started at my voice, that said,
"No loneliness has been but this."

But here, my heart against your own,
Your petulant kiss to silence me,
I know that I had never known
How bitter lonely I could be.





Vehbi
HAYATIN AĞLATISI
Paul Laurence Dunbar (1872-1906)

Hiç bir suretle şarkı söylememek perişanlık olabilir
Ve sessiz durmak taşan günün içersinde.
Asla sevilmemek hüzünlü olabilir,
Fakat kuşatılmıştır yol bunlardan daha derin kederlerle.

Kusursuz şarkıyı söylemenin yakınına gelmek
Ve yalnız yarım perdeyle anahtarı kaybetmek,
Burdadır kudretli hüzün, burda pişmanlık,
Solgun, üzgün ağlatısı hayatın bize bakan dik dik.

Kusursuz aşkı kaçırmış olmak kıl payıyla,
Gençliğin sıcak deliliğini değil daha getirilmeyen kıvamına
Fakat kendini beğenmişliği bir yana atan cinsini
Ve, senin güvenilir tapınman için veren, sana gerçeği

Bu, bu bedduaya uğramaktır gerçekten;
Çünkü biz ölümlüler sevdiğimizde, ya da şarkı söylediğimizde,
Sevinçlerimizi saymayız bizim olan şeylerle,
Fakat bizi alıkoyanlarla, kusursuzdan.

Çeviren: Vehbi Taşar

LIFE'S TRAGEDY
Paul Laurence Dunbar (1872-1906)

It may be misery not to sing at all
And to go silent through the brimming day.
It may be sorrow never to be loved,
But deeper griefs than these beset the way.

To have come near to sing the perfect song
And only by a half-tone lost the key,
There is the potent sorrow, there the grief,
The pale, sad staring of life’s tragedy.

To have just missed the perfect love,
Not the hot passion of untempered youth,
But that which lays aside its vanity
And gives thee, for thy trusting worship, truth

This, this it is to be accursed indeed;
For if we mortals loves, or if we sing,
We count our joys not by the things we have,
But by what kept us from the perfect thing.
Vehbi

BİR RUH HIZLA GİTTİ
Stephen Crane (1871-1900)

Bir ruh hızla gitti
Gecenin boşlukları içinden;
Giderken, çağırdı,
“Tanrı, Tanrı!”
Gitti vadilerinin içinden
Siyah ölüm-balçığının,
Bağırarak hiç durmadan
“Tanrı! Tanrı!”
Onların yankıları
Yarıktan ve oyuktan
Onunla alay etti:
“Tanrı! Tanrı! Tanrı!”
Boşluğun düzlükleri içine fişek gibi
O durmadan bağırarak gitti,
“Tanrı! Tanrı!”
Ondan sonra, en sonunda, haykırdı,
Yalanlamanın içinde deli,
“Ah, yok Tanrı!”
Bir el hızlı,
Bir kılıç gökten,
Ona kuvvetle bir darbe vurdu,
Ve o ölmüştü.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 28 yaşında veremden ölen Stephen Crane “Red Badge of Courage” ya da “Kırmızı Cesaret Nişanı’ isimli Amerikan İc Harbi konusunda ünlü bir romanın yazarıdır.


A SPIRIT SPED
Stephen Crane (1871-1900)

A spirit sped
Through spaces of night;
And as he sped, he called,
"God! God!"
He went through valleys
Of black death-slime,
Ever calling,
"God! God!"
Their echoes
From crevice and cavern
Mocked him:
"God! God! God!"
Fleetly into the plains of space
He went, ever calling,
"God! God!"
Eventually, then, he screamed,
Mad in denial,
"Ah, there is no God!"
A swift hand,
A sword from the sky,
Smote him,
And he was dead.


Vehbi
BİR RUH HIZLA GİTTİ
Stephen Crane (1871-1900)

Bir ruh hızla gitti
Gecenin boşlukları içinden;
Giderken, çağırdı,
“Tanrı, Tanrı!”
Gitti vadilerinin içinden
Siyah ölüm-balçığının,
Bağırarak hiç durmadan
“Tanrı! Tanrı!”
Onların yankıları
Yarıktan ve oyuktan
Onunla alay etti:
“Tanrı! Tanrı! Tanrı!”
Boşluğun düzlükleri içine fişek gibi
O durmadan bağırarak gitti,
“Tanrı! Tanrı!”
Ondan sonra, en sonunda, haykırdı,
Yalanlamanın içinde deli,
“Ah, yok Tanrı!”
Bir el hızlı,
Bir kılıç gökyüzünden,
Ona kuvvetle vurdu,
Ve o ölmüştü.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: 28 yaşında veremden ölen Stephen Crane “Red Badge of Courage” ya da “Kırmızı Cesaret Nişanı’ isimli Amerikan İc Harbi konusunda ünlü bir romanın yazarıdır.


A SPIRIT SPED
Stephen Crane (1871-1900)

A spirit sped
Through spaces of night;
And as he sped, he called,
"God! God!"
He went through valleys
Of black death-slime,
Ever calling,
"God! God!"
Their echoes
From crevice and cavern
Mocked him:
"God! God! God!"
Fleetly into the plains of space
He went, ever calling,
"God! God!"
Eventually, then, he screamed,
Mad in denial,
"Ah, there is no God!"
A swift hand,
A sword from the sky,
Smote him,
And he was dead.
Vehbi
BİR ÇİÇEKLE
Emily Dickinson

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,

O giyiş göğsünün üstünde,
Kuşkulanmadan giyersin beni de –
Ve melekler bilir geri kalanı.

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,
O soluş senin vazondan,
Kuşkulanmadan hissedersin bana karşı
Bir yalnızlık, az kalsın.

Çeviren: Vehbi Taşar

WITH A FLOWER
Emily Dickinson

I hide myself within my flower,

That wearing on your breast,
You, unsuspecting, wear me too --
And angels know the rest.

I hide myself within my flower,
That, fading from your vase,
You, unsuspecting, feel for me
Almost a loneliness.
Vehbi
soluş ya da solma; giyiş ya da giyme; az kalsın ya da az kaldı ya da neredeyse; gerisi, geri kalanı, geriye kalanı ya da sonrası ya da bundan sonrası. Türkçe yeterince zengin bir dil değildir diyen kişiler hiçbir şiiri Türkçe’ye çevirmemişlerdir sanırım. Şiir ne kada kısaysa çevirmek o kadar zor geliyor bana. Yukardakı sözcükleri bu çevirinin belki bir düzinesini yapmak için kullandıktan sonra bu son iki örneğinde karar kıldım.

Saygılarımla,
Vehbi Taşar

BİR ÇİÇEKLE
Emily Dickinson

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,

O giyiş göğsünün üstünde,
Kuşkulanmadan giyersin beni de –
Ve melekler bilir sonrasını.

Çiçeğimin içinde saklarım kendimi,
O soluş senin vazondan
Kuşkulanmadan hissedersin az kaldı
Bir yalnızlık, bana karşı.

Çeviren: Vehbi Taşar
Vehbi
SEN
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

Severim boğazını, o kadar güzel kokulu, alımlı
Orada atan küçük çarpıntıları;
Kaşlarının utangaç ve sorgu soran havasını;
Severim gölgeli saçlarını.

Severim alevin-dokunduğu fildişi cildini;
Narin ve ince küçük parmaklarını;
Gamzeni sürünen içeri ve dışarı;
Severim sivri uçlu çeneni.

Severim hareket etme, kalkma şeklini;
Çırpınan vücut hareketlerini, zamanında-yakalanan bağırmalarını;
Değilim mantıklı, değilim akıllı,
Tanrı! gözlerini o denli severim ki!

Çeviren: Vehbi Taşar

YOU
Angelina Weld Grimke (1880-1958)

I love your throat, so fragrant, fair,
The little pulses beating there;
Your eye-brows' shy and questioning air;
I love your shadowed hair.

I love your flame-touched ivory skin;
Your little fingers frail and thin;
Your dimple creeping out and in;
I love your pointed chin.

I love the way you move, you rise;
Your fluttering gestures, just-caught cries;
I am not sane, I am not wise,
God! how I love your eyes!
Vehbi
ŞİMDİ ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMUŞ
Dorothy Parker

Küçük kusursuz aşk, sen gittin kendi yoluna;
Ben şimdi yalnız bırakıldım, kendi başıma.
Küçük kusursuz aşk, yüzüstü bırakıldı kalbim.
(Ben kimi arayacağım şimdi telefonla?)
Geri dönüş olmadığını çok iyi bilirim;
Çekip gittiysen bir kez, o bitmiştir, bitmiştir.
Hasretle grileşti benim bütün günlerim.
(Buna rağmen, bir kızın eğlenmesi gerektir.)

Küçük kusursuz aşk, aklı karışmış ve çok bitkin halde,
Bayrağın acıklı bir şekilde çırpınarak aşağı inmiştir.
İç karartıcıdır günler, ve kara, kara.
(Oğlanların hangileri şehirde hâla?)
Mutluluk saçarak ve emin, uçarak geldin;
Şaşırmış, terkettin geri giden ayaklarla.
Göğsümün içinde yavaşlamış, ölüyor kalbim.
(Bir kızın buna rağmen, yemesi gerektir.)

Küçük kusursuz aşk, selamladım seni hoşnutlukla;
Şimdi el sallamalıyım sana gözden ırağa.
(Ah, fakat kullandın sen beni çok fena, çok fena.
(Kim beni çıkarmak ister bu gece dışarıya?)
Bütün düşünmeden söylemiş olduğum sözleri, konuşulmuş,
Küçük kusursuz aşk, bağışla, bağışla.
Sen kalkıp gider gitmez, kalbim yere düştü, kırılmış.
(Buna rağmen, bir kızın yaşaması gerektir.)

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: ‘kusursuz’ diye Türkçe’ye çevirdiğim ‘beyaz’ sözcüğü aslında bu adamın kendisiyle evleneceğini (beyaz gelinlik gibi) düşündüğünü gösteriyor. Fakat bunu bir sözcükte Türkçe olarak anlatmanın bir yolunu düşünemedim.
Saygılarımla,
Vehbi


NOW AT LIBERTY
Dorothy Parker

Little white love, your way you've taken;
Now I am left alone, alone.
Little white love, my heart's forsaken.
(Whom shall I get by telephone?)
Well do I know there's no returning;
Once you go out, it's done, it's done.
All of my days are gray with yearning.
(Nevertheless, a girl needs fun.)

Little white love, perplexed and weary,
Sadly your banner fluttered down.
Sullen the days, and dreary, dreary.
(Which of the boys is still in town?)
Radiant and sure, you came a-flying;
Puzzled, you left on lagging feet.
Slow in my breast, my heart is dying.
(Nevertheless, a girl must eat.)

Little white love, I hailed you gladly;
Now I must wave you out of sight.
Ah, but you used me badly, badly.
(Who'd like to take me out tonight?)
All of the blundering words I've spoken,
Little white love, forgive, forgive.
Once you went out, my heart fell, broken.
(Nevertheless, a girl must live.)
Vehbi
SEN AYRILDIĞIN ZAMAN
Ella Wheeler

Sen ayrıldığın zaman dostum,
En son hoşçakalını söylediğinde,
Yaz vakti sona erecek o zaman,
Ve kış gelecek neredeyse.

Yeşil çayır donatsa bile fundayı,
Ve kuşlar şarkı söylese bile bütün gün,
Olmayacak yaz havası
Eğer sen bırakıp gitmişsen.

Gözlerinin içine baktığım zaman,
En derin acıyla titreyeceğim,
Düşünerek altında göklerin
Hiç bakamayabileceğimi yeniden.

Sen bir anın kederini duyacaksın,
Ben hiç bitmeyen kederi hissedeceğim;
Sen unutarak geleceğini yarının,
Ben acı çekerek iç rahatlığı olmaksızın.

Söylediğimizde en son acı veren sözü,
Ve sen artık değilken yakın,
Ve rüzgârlar ve kuşların hepsi
Yazı burada tutamazlarken,

Yaşam kaybedecek onun bütün eksiksizliğini —
Kaybedecek onu senin için değil, fakat benim için;
Güzelliğin ve tatlılığın hepsini
Tutabileceği her birinin, ben göremeyeceğim.

Çeviren: Vehbi Taşar

WHEN YOU GO AWAY
Ella Wheeler

When you go away, my friend,
When you say your last good-bye,
Then the summer time will end,
And the winter will be nigh.

Though the green grass decks the heather,
And the birds sing all the day,
There will be no summer weather
After you have gone away.

When I look into your eyes,
I shall thrill with deepest pain,
Thinking that beneath the skies
I may never look again.

You will feel a moment's sorrow,
I shall feel a lasting grief;
You forgetting on the morrow,
I to mourn with no relief.

When we say the last sad word,
And you are no longer near,
And the winds and all the birds
Cannot keep the summer here,

Life will lose its full completeness---
Lose it not for you, but me;
All the beauty and the sweetness
Each can hold, I shall not see.
Vehbi
BİR KIZ ÇOCUK
Ezra Pound (1885-1972)

Bu çeviri kızım Elif’e

Ağaç giriverdi ellerime,
Bitki özü tırmanıverdi kollarıma,
Ağaç büyüyüverdi gönlümün içinde—
Aşağı doğru,
Dallar doğar benden, kollar gibi.

Ağaç sensin,
Yosun sen,
Menekşeler sensin onların üzerinde rüzgârla.
Bir çocuk – o kadar muhteşemsin- sen,
Ve hepsi bunun deliliktir dünyaya.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Bu şiiri kızım için çevirdiğimden başka hiç kimseye olmasa bile ona bu şiiri Türkçe’ye çevirmenin niye zor olduğunu anlatmam gerek diye düşündüm. Belki başkalarının da işine yarar diye bunu buraya yazıyorum. Türkçe’ de bir iş geçmişte başlamış ve bitmişse (örneğin girdi çıktı, gitti gibi sözler) bunun adı basit geçmiş zaman. Bu İngilizce’de de aynen Türkçe gibi. Fakat eğer bir iş geçmişte başlamış ve hâla da devam etmekte ise. Ya da bir iş geçmişte başlamış ve az önce bitmişse bunu Türkçe de ifade etmek kolay değil. Halbuki İngilizce’de bunun için özel bir zaman var. Yukardaki şiirde “Ağaç girdi kollarıma” desem doğru değil. Çünkü İngilizcesi girdi ve girmekte devam ediyor diyor. “Ağaç girmiş” desem gene doğru değil. Çünkü bu mişli geçmiş zaman her iki lisanda da var ve uzun geçmişte olan bir olayı anlatıyor. “Ağaç girmekte” desem sanki geçmişte değil de şimdi olan bir olayı anlatıyor olacağım. Bunun için sanki az önce olmuş gibi “giriverdi” deyiverdim. Fakat bu da tam manasıyla doğru değil. Çünkü İngilizce dilinde olan deyimde bir olayın ne kadar daha az önce olduğunun bilinmemesi gerek. Halbuki “giriverdi” hemen şimdi oldu demek.

Bunun için ben bu şiirleri çevirirken genellikle bunu basit geçmiş zaman olarak ve çok nadiren de olsa şiirin tipine göre mişli geçmiş zaman olarak çeviriyorum. Fakat yukardaki şiirde bu gizli anlamı yitirmek istemedim.

Saygılarımla,

Vehbi


A GIRL
Ezra Pound

The tree has entered my hands,
The sap has ascended my arms,
The tree has grown in my breast--
Downward,
The branches grow out of me, like arms.

Tree you are,
Moss you are,
You are violets with wind above them.
A child -- so high -- you are,
And all this is folly to the world.






Vehbi

DİL BİLİM ÜZERİNE NOT:

Yukardaki şiir yüzünden dil bilimine doğru beklenmedik bir hamle yapmak zorunda kaldım. Epeydir İspanyolca dilini konuşan ve bu dili çalışan kızıma göre içinde 19 tane değişik zaman olan İspanyolca dilinin geçmiş zamanlarıyla İngilizce’nin gecmiş zamanları arasında benzerlikler var. Yani bir “mişti” geçmiş zaman var (gitmişti) gibi. Bir de “miş”li geçmiş zaman var (gitmiş gibi.) Miş’li geçmiş zaman İngilizce’de geçmişte başlayan ve hâla devam eden ya da kısa bir süre önce biten, ya da zamanı belirsiz olan şeyler için kullanılıyor. Bu Türkçe’de doğru değil. “Gitmişti” dediğimiz zaman epey zaman önce olan bir olay. Türkçe’de gitmiş dediğimiz zaman, bu bir zaman çekiminden ziyade actif zamanı pasif zamana çevirmek için yapılıyor. Yani gitmiş o, ya da o gitmiş İngilizce’de pasif zaman olan “he is gone” la aynı. Fakat “he has gone” da o gitmiş diye çevirilebilir. Belki daha iyi bir örnek “ben pabucumu boyadım” cümlesi İngilizce’de “I polished my shoes” demek. “I have polished my shoes” dersem, bunun tam Türkçe çevirisi “pabucumu boyadım “değil. “Pabucumu boyamıştım”da değil. Fakat “pabucum yeni boyanmış.”

Demek istediğim Türkçe’de bu zaman olmamasına rağmen bir çok durumda bir cümleyi aktif haline getirip ondan sonra pasif haline çevirerek bu güçlüğün hakkından gelmek mümkün. Örneğin “Ellerime ağaç girdi” demek yerine onun pasif formu olan “Ağaç girmiş ellerime” demek muhtemelen daha doğru olurdu herhalde.

Saygılarımla,
Vehbi
Vehbi
DONDURMANIN İMPARATORU
Wallace Stevens

Büyük puroları saranı ara,
Adeleli olanı, ve çırptırmaya kalkış ona
Şehvet dolusu kaymakları mutfak bardaklarında.
Bırak hizmetçi kızlar oyalansınlar bunun gibi elbiselerin içersinde
Onların giymeye alışık oldukları, ve bırakın oğlan çocukları
Çiçekler getirsinler geçen ayın gazete kâğıtlarının içersinde.
Bırak bitiş olsun sanki görünürde.
Tek imparator dondurmanın imparatorudur kala kala.

Al çam tahtasından şifoniyeri,
Üç tane camdan tokmağı eksik olan, o yatak çarşafını
Birzamanlar o kadının üzerine yelpaze şeklinde kuyruklar işlediği nakışla
Ve yay onu yüzünün üzerini örtsün diye.
Eğer onun nasırlı ayağı dışarı uzanırsa, göstermeye
Gelirler onlar onun ne kadar soğuk olduğunu, ve yuttuğunu dilini.
Bırak lâmba bassın ışığının mühürünü.
Tek imparator dondurmanın imparatorudur kala kala.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Wallace Steven’s bu çok ünlü hiciv şeklinde yazılan şiiri oturduğu apartmanda kendi yatağında ölen fakir ve yaşlı bir kadın konusundadır. Bu kadın için yapılan ölüyü ziyaret töreninde ziyarete gelen komşulara, tanıdıklara ve hâtta yabancılara orada bir adam dondurma ikram ediyor. Şiirin konusu insanların bencillikleri ve bir çoğunun ya da hepsinin ölen kadından çok dondurmayla ilgilendikleri ve hâtta bir çoğunun dondurma yemek için ölüyü ziyarete gelmiş olduğudur.

Saygılarımla,
Vehbi


THE EMPEROR OF ICE-CREAM
Wallace Stevens

Call the roller of big cigars,
The muscular one, and bid him whip
In kitchen cups concupiscent curds.
Let the wenches dawdle in such dress
As they are used to wear, and let the boys
Bring flowers in last month's newspapers.
Let be be finale of seem.
The only emperor is the emperor of ice-cream.

Take from the dresser of deal,
Lacking the three glass knobs, that sheet
On which she embroidered fantails once
And spread it so as to cover her face.
If her horny feet protrude, they come
To show how cold she is, and dumb.
Let the lamp affix its beam.
The only emperor is the emperor of ice-cream.
Vehbi
DEĞİŞİNİM
William Cullen Bryant (1794-1878)

Kısa-ömürlü zevkten konuşurlar onlar—bırakın o kısa olsun—
Acı da hızlıca ölür onun kadar: sap gibi, katı yüzlü acının
Hükmü geçer, ve yorgun tutsağını bırakır gitsin diye.
En kısadır hükmü en azgın ısdırapların;
Ve korkulu düşler bittikten sonra gelir yine
Hoş geldin diyen sabah, ışık izleriyle huzurun.
Unutmak, lekeyi çıkarırken yavaşça,
Güçlü gizemli sancılarını dindirmeye girişir utancın.
Vicdan azabı köküdür erdemli oluşun; onun dosdoğru artışı
Meyveleridir masumiyetin ve kutsanmışlığın:
Sevinç, böylece, ağır basan ve bağlanmış, serbest bırakır hâla
Onun taze dallarını zincirlerden, onun etrafına baskı yapan.
Dünya değişiyor diye ağlama —o devam ettirseydi
Sarsılmadan değişmez bir hal, o ağlamaya neden olurdu gerçekten.

Çeviren: Vehbi Taşar


MUTATION
William Cullen Bryant (1794-1878)

They talk of short-lived pleasure--be it so--
Pain dies as quickly: stem, hard-featured pain
Expires, and lets her weary prisoner go.
The fiercest agonies have shortest reign;
And after dreams of horror, comes again
The welcome morning with its rays of peace.
Oblivion, softly wiping out the stain,
Makes the strong secret pangs of shame to cease.
Remorse is virtue's root; its fair increase
Are fruits of innocence and blessedness:
Thus joy, o'erborne and bound, doth still release
His young limbs from the chains that round him press.
Weep not that the world changes--did it keep
A stable changeless state, 'twere cause indeed to weep.
Vehbi
HALSİZLİK
Witter Bynner (1881-1968)

Değerli bir halsizliği vardır aşkın…
El elde gevşemiş,
Omuz omuz üstünde hareketsiz.
Ve benim için o halsizlik gölcüğü daha harikuladedir
Yanardağ ağzından, büyük çağlayandan,
Büyük girdaptan, yer sarsıntısından…
Çünkü o bir çifte gölcüktür
İçinde sessiz yatan,
Altından yapılmış balıkları uykunun.

Çeviren: Vehbi Taşar


WEARINESS
Witter Bynner (1881-1968)

There is a dear weariness of love...
Hand relaxed in hand,
Shoulder at rest upon shoulder.
And to me that pool of weariness is more wonderful
Than crater, cataract,
Maelstrom, earthquake...
For it is a double pool
In which lie, silent,
The golden fishes of sleep.




Vehbi
CEVAP
Orrick Johns (1887-1946)

“Bağıran turnalar ve dönen kargalar...
Onları hatırlayacağım, “ dedi;
Ve ben sana ait olacağım, Tanrının işi,
Ve günahı bana ait.

Ben sana ait olacağım ve mutlu;
Aşıklar enayi olurlardı aldırsalardı
Niçin iyidir bir şey ya da kötü,
Her yerdeyken gökyüzü...

“Ben sana ait olacağım,” dedi,
"Çünkü senin sesin yağmur gibi,
Ve öpücüğün şarap ve nimet
Babamın hububatından daha iyi."

Bu yüzden götürdüm onu konuştuğu yere,
Göğüsleri kardan ve ağzı yakan…
Bağıran turnalar ve sürüklenen duman
Ve karatavuklar dönerek güneye.

Çeviren: Vehbi Taşar

THE ANSWER
Orrick Johns (1887-1946)

"Crying cranes and wheeling crows...
I'll remember them," she said;
And I will be your own, God knows,
And the sin be on my head.

I will be your own and glad;
Lovers would be fools to care
How a thing is good or bad,
When the sky is everywhere...

"I will be your own," she said,
"Because your voice is like the rain,
And your kiss is wine and bread
Better than my father's grain."

So I took her where she spoke,
Breasts of snow and burning mouth...
Crying cranes and drifting smoke
And the blackbirds wheeling south.
Vehbi
DELİ KIZIN AŞK ŞARKISI
Sylvia Plath (1932-1963)

"Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü;
Kapaklarını kaldırırım ve herşey doğar yeni.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals ederek gider kırmızıda ve mavi,
Ve nedensiz siyahlık dörtnala girer içeri:
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.

Düşledim yatağa afsunladığını beni
Ve bana çılgınca şarkı söylediğini, beni gerçekten delicesine öptüğünü.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Tanrı gökten düşecek gibi olur, solar cehennem yangınlarının rengi:
Çıkarlar dışarı en yüce melek ve şeytanın adamları:
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.

Döneceğini düşledim dediğin gibi,
Fakat ben yaşlanırım ve unuturum ismini.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevseydim keşke sevecek yerde seni;
En azından bahar geldiğinde yeniden gümbürderdi geri.
Gözlerimi kaparım ve düşer bütün dünya ölü.
(Sanırım ben kafamdan uydurdum seni.)”

Çeviren: Vehbi Taşar

MAD GIRL'S LOVE SONG
Sylvia Plath

“I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)"



Vehbi
SEN GELDİĞİN ZAMAN
Maya Angelou

Sen geldiğin zaman bana, davetsiz,
Beni baş işaretiyle çağırarak
Uzun süre öncenin iki odasına,
Yattığı belleklerin.

Bana teklif ederek bir tavanarası, bir çocuğaymış gibi,
Günlerin birikintilerini çok az.
Çalınmış öpücüklerden mücevherler.
Ödünç alınmış aşklardan ıvır zıvır.
Gizemli sözcüklerden sandıklar,

AĞLARIM.

Çeviren: Vehbi Taşar


WHEN YOU COME
Maya Angelou

When you come to me, unbidden,
Beckoning me
To long-ago rooms,
Where memories lie.

Offering me, as to a child, an attic,
Gatherings of days too few.
Baubles of stolen kisses.
Trinkets of borrowed loves.
Trunks of secret words,

I CRY.






Vehbi
AÇIK SEÇİK BİR GECE YARISI
Walt Whitman (1881)

SAATİDİR bu, Ey ruh, senin serbest uçuşunun sözcüksüzlüğün içersine,
Kitaplardan uzakta, sanattan uzakta, gün silinmiş, ders sona erdi,
Sen tam olarak meydana çıkarak dışarıya, sessiz, göz dikerek, kafa yorarak en sevdiğin temalara:
Gece, uyku, ölüm, ve yıldızlara.

Çeviren: Vehbi Taşar
17 Haziran, 2007, St Petersburg, FL

A CLEAR MIDNIGHT
Walt Whitman (1881)

THIS is the hour, O soul, thy free flight into the wordless,
Away from books, away from art, the day erased, the lesson done,
Thee fully forth emerging, silent, gazing, pondering the themes thou lovest best:
Night, sleep, death, and the stars.
Vehbi
BİR DAĞ KENARINDA AÇIK ORDUGÂH
Walt Whitman (1865)

Önümde durduğunu görürüm şimdi yolculuk eden bir ordunun,
Aşağıda verimli bir vadi yayılır, büyük ahırlarla ve bostanlarıyla yazın,
Geride, sekilenmiş yamaçları bir dağın, dik, yer yer yükseğe çıkarak,
Kırılmış, kayalarla, yapışan sedirlerle, uzun şekillerle soluk bir şekilde gözüken,
Çok sayıda kamp ateşi serpiştirilmiş yakın ve uzak, ötede bazıları yukarıda üstünde dağın,
Hayal meyal şekilleri adamların ve atların, karaltı gibi gözüken, büyük boyutlu, titreşerek yanan,
Ve üzerinde bütün hava sahasının—gökyüzü! uzak, uzak erişilemeyecek kadar, Saplanmış, kaçarak, başı ve sonu olmayan yıldızlar.

Çeviren: Vehbi Taşar

BIVOUAC ON A MOUNTAIN SIDE
Walt Whitman (1865)

I SEE before me now a traveling army halting,
Below a fertile valley spread, with barns and the orchards of summer,
Behind, the terraced sides of a mountain, abrupt, in places rising high,
Broken, with rocks, with clinging cedars, with tall shapes dingily seen,
The numerous camp-fires scatter'd near and far, some away up on the mountain,
The shadowy forms of men and horses, looming, large-sized, flickering,
And over all the sky--the sky! far, far out of reach, Studded, breaking out, the eternal stars.
Vehbi
SIĞ BİR GEÇİTTEN GEÇEN SÜVARİLER
Walt Whitman (1865)

Uzun safta bir dizi yeşil adaların ortasında, döndükleri yerde,
Yılankavi bir yol alır onlar, ışıldar kolları güneşte—kulak ver ahenkli tangırtıya,
Dikkat et gümüş gibi ırmağa, onun içinde sıçrayan atların aylakça dolaştığı, su içmeye,
Dikkat et esmer yüzlü adamlara, her manga, her adam kayıtsız dinlenişin bir resmi selelerin üzerinde,
Bir kısmı aksi yakada çıkar ortaya, başkaları sığ geçide giriyor neredeyse —
Kıpkırmızı ve mavi ve kar beyazı,
Bayrak flamaları keyifli bir şekilde dalgalanırken rüzgârda.

Çeviren: Vehbi Taşar

CAVALRY CROSSING A FORD
Walt Whitman (1865)

A LINE in long array where they wind betwixt green islands,
They take a serpentine course, their arms flash in the sun--hark to the musical clank,
Behold the silvery river, in it the splashing horses loitering stop to drink,
Behold the brown-faced men, each group, each person a picture, the negligent rest on the saddles,
Some emerge on the opposite bank, others are just entering the ford--while,
Scarlet and blue and snowy white,
The guidon flags flutter gayly in the wind.
Vehbi
BIR GEMİNİN İÇİNDE DÜMEN YEKESİNDE
Walt Whitman (1867)

Bir geminin içinde, dümen yekesinde,
Genç bir dümenci gemiyi dikkatle yönlendiriyor.
Bir deniz kıyısının üstünde, sisin içersinde, bir okyanus çanı hüzünlü bir şekilde çalıyor,
Bir ikaz çanı-Aman, dalgalarla sallanan.
Aman iyi haber ver sen evvelden, sahiden, Sen çan, denizin sığ kayalıklarının yanında
çalarak,
Çalarak, çalarak, gemiyi uyarmak için onun harap olacağı yerden.
Ey dümenci, tıpkı tetikteymiş gibi sen, yükses sesle gelen
uyarıya dikkat et,
Pruvalar döner, korkmuş gemi çabucak uzaklaşır beyaz yelkenlerinin
altında faça ederek,
Harika ve heybetli gemi onun bütün değerli malıyla, neşeli bir şekilde ve güvencede,
hızla uzağa gider.
Fakat Ey gemi, ölümsüz gemi! Ey gemi içinde gemi!
Bedenin gemisi, ruhun gemisi, yolculuk yapıyor, yolculuk yapıyor,
yolculuk yapıyor.

Çeviren: Vehbi Taşar

ABOARD AT A SHIP'S HELM
Walt Whitman (1867)

ABOARD at a ship's helm,
A young steersman steering with care.
Through fog on a sea-coast dolefully ringing,
An ocean bell-O a warning bell, rock'd by the waves.
O you give good notice indeed, you bell by the sea-reefs
ringing,
Ringing, ringing, to warn the ship from its wreck-place.
For as on the alert O steersman, you mind the loud
admonition,
The bows turn, the frightened ship tacking speeds away
under her gray sails,
The beautiful and noble ship with all her precious wealth
speeds away gayly and safe.
But O the ship, the immortal ship! O ship aboard the ship!
Ship of the body, ship of the soul, voyaging, voyaging,
voyaging.
Vehbi
OKYANUS
Nathaniel Hawthorne (1804-1864)

Okyanusun kendi sessiz mağaraları vardır,
Derin, sessiz ve yalnız;
Gazap olsa da üstünde dalgaların,
Hiç yoktur altlarında onların.
Korkunç hayaletleri derinliğin
Görüş alışverişlerini orada sürdürür;
Ve onların içinde bizim ağladıklarımız vardır,
Genç, zeki, temiz.

Yorgun denizciler sakince dinlenir
Altında kendi mavi denizlerinin.
Okyanusun tenhalıkları kutsanmıştır,
Arılık olduğu için.
Dünyanın suçu vardır, yeryüzünün endişesi vardır,
Huzursuzdur mezarları onların;
Fakat huzurlu uyku herzaman oradadır,
Altında koyu mavi dalgaların.

Çeviren: Vehbi Taşar

Not: Nathaniel Hawthorne 19unu yüzyılın en ünlü Amerikan romancılarından birisidir (Kızıl Mektup- Scarlet Letter, Yedi Eğri Tavanlı Ev- House of Seven Gables.)


THE OCEAN
Nathaniel Hawthorne (1804-1864)

The Ocean has its silent caves,
Deep, quiet and alone;
Though there be fury on the waves,
Beneath them there is none.
The awful spirits of the deep
Hold their communion there;
And there are those for whom we weep,
The young, the bright, the fair.

Calmly the wearied seamen rest
Beneath their own blue sea.
The ocean solitudes are blest,
For there is purity.
The earth has guilt, the earth has care,
Unquiet are its graves;
But peaceful sleep is ever there,
Beneath the dark blue waves.
Vehbi
YANINDA ORDUGÂHIN KESİNTİLİ YANAN ALEVİNİN
Walt Whitman (1865)

Yanında ordugâhın kesintili yanan alevinin
Bir tören alayı dönüyor etrafımda, ağırbaşlı ve tatlı ve yavaş—fakat dikkat ederim önce ben,
Uyuyan ordunun çadırlarına, tarlaların ve korulukların bulanık ana hatlarına,
Tutuşturulmuş ateşten beneklerle yanan karanlığa, sessizliğe,
Bir hayalet gibi uzakta ya da yakında ara sıra gözüken bir insan şeklinin hareketine,
Çalılara ve ağaçlara (ben gözlerimi kaldırdığımda beni gözetler gibi gözükürler onlar sinsice),
Tören alayında kıvrıla kıvrıla geçerken düşünceler, Ey duyarlı ve şaşılacak düşünceler,
Yaşamdan ve ölümden, evden, geçmişten ve sevilenden, ve onlardan, çok uzaktakilerden;
Ağırbaşlı ve yavaş bir tören alayı orada, ben yerde otururken,
Yanında ordugâhın kesintili yanan alevinin.

Çeviren: Vehbi Taşar

BY THE BIVOUAC'S FITFUL FLAME
Walt Whitman (1865)

By the bivouac's fitful flame
A procession winding around me, solemn and sweet and slow--but first I note,
The tents of the sleeping army, the fields' and the woods' dim outline,
The darkness lit by spots of kindled fire, the silence,
Like a phantom far or near an occasional figure moving,
The shrubs and trees (as I lift my eyes they seem to be stealthily watching me),
While wind in procession thoughts, O tender and wondrous thoughts,
Of life and death, of home and the past and loved, and of those that are far away;
A solemn and slow procession there as I sit on the ground,
By the bivouac's fitful flame.
ismailhaydaraksoy
Kaliforniya’da Bir Süpermarket


Hakkında neler düşünürüm bu gece Walt Whit-
man, ara sokaklarda dolandım ağaçların altında,
başım ağrıyordu, utangaç baktım dolunaya.
Aç bitaplığımda ve hayal alışverişinde,
girdim neonlu meyve süpermarketine, düşlüyordum
senin sayıp dökmelerini!

Amma da şeftali ve amma da yarı gölgeler! Bütün ai-
leler gece alışverişinde! Koridorlar koca dolu! Hanımlar
avokadoların içinde, bebekler domateslerin! – ve sen,
Garcia Lorca, ne yapıyordun yanı başında
karpuzların?

Gördüm seni, Walt Whitman, çocuksuz, yalnız yaşlı
kazıcı, karıştırırken buzdolabındaki etleri
ve bakarken bakkal çıraklarına.

Sorduğun her bir soruyu duydum: Kim öldürdü
domuz pirzolalarını? Nedir fiyatı muzların? Benim
meleğim misin sen?

Seni izleyen konserve kutuların parıltılı yığıntısı
içinde ve dışında dolandım, ve imgelemimde izledim
dükkan dedektifleriyle.

Uzun adımlarla birlikte yürüdük açık koridorlarda
kaliteli lezzetli yalnız enginarlarımıza, her bir dondurulmuş
lezzetin sahibi olarak, ve asla geçmiyorduk kasiyerlerin önünden.

Nereye gidiyoruz, Walt Whitman? Kapılar
kapanır bir saate kadar. Nereyi işaretler sakalın
bu gece?

(Dokunurum kitabına ve süpermarketteki yolculuğumuzu
hayal edip duyumsarım saçmalığı) .

Yürüyecek miyiz bütün gece ıssız caddelerde?
Gölgeye gölge ekler ağaçlar, sönmüş ışıklar evlerde,
yalnız kalacağız ikimiz de.

Aşkın kaybolmuş Amerikası geçerken
sayfiye evlerimizin garaj yolundaki mavi otomobillerinde,
gezinecek miyiz düşleyerek?

Ah, sevgili baba, ak sakallı, yalnız yaşlı cesaret –
öğretmen, Charon vazgeçtiğinde kayığının küreğini çekmeyi
ve dumanlı bir kıyıdayken sen
ve durup bakıyorken kayığın Lethe’nin kara sularında
gözden yitmesine, Amerika’nın yaptığı sende miydi?

Allan Ginsberg (1926-1997, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çeviri notları:

Charon, Yunan Mitolojisinde, Yeraltı Dünyası olan Hades’teki kayıkçıdır. Ölmüş insanları yeraltı ırmağından kayığıyla karşıdan karşıya geçirip öteki dünyaya götürmekle görevlidir. Lethe, Hades’teki ırmaklardan biridir.

Federico Garcia Lorca, İspanyol İç Savaşı sırasında öldürülmüş İspanyol şairdir
ismailhaydaraksoy
Hesperides’in Elmaları


Altın gibi ışıldar ağaçların arasından,
Hesperides’in elmaları!
Ayla delinmiş gece kavisi arasından
Sarı ışığın solgun temrenlerini fırlatırlar,
Buse dolu melteme yönelip
Sallarlar defineyi, altın parıltılı
Hesperides’in elmaları!

Uzak ve ulaşılmaz olsalar da parıldar
Hesperides’in elmaları!
Yalnızca neşe saçan
Dürtükleyen ışığıyla körleşmiş,
Şebnemle örtülmüş, böğürtlenle boyanmış,
Zavallı safdil ölümlü, yolculuktan ürkmüş,
Altın pırıltısına yakında ulaşmayı
Ve sahip olmayı hep düşünür
Hesperides’in elmaları!

Kuşatılmış, ve pırıltılı, ve asılı,
Hesperides’in elmaları!
Hepsi tastamam, doğa üstü yine de,
Arı sürüsü gibi kümelenmiş.
Teslim olmamış hiçbir erkeğin arzusuna,
Safran ateşiyle tutuşmuş,
Şahane, saldırılmamış, altın
Elmaları Heseperides’in.

Amy Lowell (1874-1925, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notu: Hesperides, Yunan mitolojisinde altın elmalarla dolu bir bahçenin bakımını üstlenmiş orman perilerinin adıdır.
ismailhaydaraksoy
Çimen Parmaklar

Dokun bana, dokun bana,
Küçük hoş çimen parmaklara,
Nadir, kırılgan çimen parmaklara.
Utangaç dokunuşlarınla
Dokun yüzüme,
Dokun çıplak kollarıma,
Kalçalarıma,
Ayaklarıma.
Yok mudur nazik olan bir şey?
Benden korkmana gerek yok.
Yakında fazlasıyla altında olacağım.
Değil mi ki ulaşırsın bana, minnacık
Ürkek ayak parmaklarınla bile.

Angelina Weld Grimke (1880-1958, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Yalnız Masturbasyoncunun Baladı


İlişkinin sonu ölümdür hep.
Kadın atölyemdir benim. Kaypak gözlü,
kabilemin ve nefesimin dışında
gittiğini saptar. Korkuturum
sadık kalanları. Casusum ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Parmaklar kenetli, kadınımdır artık benim.
Çok uzakta değildir. Karşılaştığımdır.
Bir çan gibi çalarım O’nu. Üzerine çıktığın
o çardakta yaslanırım arkama.
Ödünç almıştın beni o çiçekli yayılışta.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Her bir bereketli çiftin süngerle tüyün üstünde
eklemlerle alt alta üst üste birlikte devrildiği
diz çöktüğü ve dürttüğü bu geceyi ele alalım mesela, aşkım.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kopar bedenim böylece,
sıkıntılı bir mucize. Düş pazarında
sergileyebilir miydim?
Dağılırım. Çarmıha gererim.
Küçük eriğim demiştin.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Sonra kara gözlü rakibim geldi.
Suyun hanımı, doğrularak sahilde,
parmak uçlarında bir piyano, dudaklarında
utanç ve bir flütün hitabı.
Ve çarpık bacaklı katırtırnağıydım ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kadının kelepir bir elbiseyi
raftan alması gibi aldı seni
ve taşın kırılması gibi koptum.
Kitaplarını ve misinalarını geri veririm.
Günün gazetesi evlendiğini yazıyor.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Oğlanlar ve kızlar birdir bu gece.
Açarlar döşlerini. İndirirler fermuarları.
Çıkarırlar ayakkabıları. Söndürürler ışığı.
Pırıltılı yaratıklar yalan doludur.
Birbirlerini yerler. Aşırı besilidirler.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.

Anne Sexton (1928-1974, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Bir Telefon Direği Altında


Havada asılı bakır bir telim ben
Cılızım güneş altında, bir çizgi bile değildir gölgem
Gece ve gündüz şakır, mırıldanır ve tıngırdarım
Aşktır ve savaştır ve paradır; kavgadır ve ağlayıştır; iştir ve arzudur;
Ölümü ve kahkahalarıdır içimden geçen erkeklerin ve kadınların, konuşmalarınızın hamalı
Yağmur altında, ve ıpıslak, ve şafakta ve güneşte kuruyan
Bakır bir tel.

Carl Sandburg
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Sis


Küçük kedi ayaklarla
gelir sis.

Sessiz kalçalarla
oturur bakar
limanla kente
ve sonra çeker gider.

Carl Sandburg
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Yüreğin Nasıl?

en berbat anlarımda
parktaki banklarda
mahpushanelerde
ya da yaşarken
fahişelerle
hep bu memnuniyeti
taşırdım içimde
mutluluk diyemem
ismine-
ne olursa olsun
rıza gösterirdi
içimdeki dengeydi
ve yardım ederdi
fabrikalarda
ve yanlış
gittiğinde
ilişkiler kızlarla.
yardım etmişti
savaşların
ve akşamdan kalmaların
arka sokak kavgalarının
ve hastanelerin
arasından.
uyanmak ucuz bir odada
garip bir şehirde
ve açmak perdeyi-
en çılgın memnuniyet
şekliydi bu.

ve yürümek boylu boyunca
kırık aynalı
eski bir süs masasına-
görmek kendimi, çirkin,
sırıtarak olana bitene.
en önemli olan
nasıl iyi
yürüdüğündür
ateşin arasından.

Charles Bukowski
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Ve Ay ve Yıldızlar ve Dünya

Ruh için iyi olan
geceleyin uzun yürüyüşlerdir:
dikizlemektir pencereleri
birayla çıldırmış kocalarından
kurtulmaya çalışan
yorgun kadınları seyretmektir.

Charles Bukowski
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
Yıldız Işığı, Yıldız Işıltısı

Yıldız hoş bir nafaka verecek,
Neyim ben ki seçecek?
Ah, günah çıkartan bir ruh mu olacak,
Küçük tokalı ayakkabılar mı ancak?

Bir alyans mı dilemeli
Işıltılı ve zarif ve değirmi,
Ya da rica mı etsem örtüsünü göndermeni
Yeni bellenmiş bir höyüğün?

Zarif ışıltı, altın mı
İstesem yoksa yüzen gemiler mi,
Yoksa her daim lânet mi okusam
Bir çift yalancı dudağa?

İster salın alçakta istersen yüksekte,
İster sön istersen yan sıcacık;
Tek dileğimi söylemeye cesaretim yok-
Onu bana bağışlamandan korkarım.

Dorothy Parker (1893-1967, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Asıl içeriğin sadece basit bir görünümüdür. Resimlendirilmiş tam halini görüntülemek için lütfen, buraya tıklayınız.
Invision Power Board © 2001-2014 Invision Power Services, Inc.