İTHAF
Seni kurtaramamıştım,
Sen kulak ver bana.
Bu yalınkat sözlerimi anlamaya çalış
Çünkü bir başkası utandırır beni.
İnan bana, söz sihirbazlığı yok bende.
Beni güçlendiren, ölüm demekti senin için
Bir çağa veda ile bir yeni çağın başlangıcını karıştırdın,
Ve nefretin ilhamı ile şiirsel güzelliği,
Kaba kuvvetle narin düzeni.
İşte sığ Polonya ırmaklarının vadisi. Apak sisin içine
Atılmış upuzun bir köprü. İşte yıkık bir kent.
Rüzgâr senin mezarına martı çığlıkları serpiyor
Ben konuşurken seninle.
Şiir nedir ki kurtarmazsa
Ulusları, insanları?
Resmi yalanların suç ortağıdır,
Az sonra gırtlakları kesilecek ayyaşların şarkısı,
Liseli kızlara eğlencelik
Güçlü şiire özlem duydum ya ne olduğunu bilmeden,
Yararlı amacını geç öğrendim ya.
Kurtuluşumu işte bunda buldum, yalnız bunda.
Darı ve haşhaş tohumları dökerlerdi mezarların üstüne
Kuş biçiminde gelen ölüleri beslemek için.
Bu kitabı buraya ben senin için koydum.
Sen eskiden yaşamıştın.
Bir daha bizi ziyaret etme diye.
Czeslaw MILOSZ
Çeviren : Talât Sait HALMAN
BULUTLARIN DEMİR BAHÇELERİ
Bulutların demir bahçeleri: bir düş mü
Oradaki hangi Roma ve hangi kırağı sırça kulelerde
Senin bin dereden su getirmelerinden
yoruldu gölge
Ters yapraklar fırlatan ağaçsın sen
susar ak ardıç kurumuş dakında.
Artur Miedzyrzecki
Türkçesi: Özdemir İnce
ÖZGEÇMİŞ YAZMAK
By Wislawa Szymborska
Ne yapmanız mı gerek?
Başvurunuzu tamamlayın
Ve özgeçmişinizi ekte yollayın
Ne kadar çok yaşarsanız yaşayın
Özgeçmiş kısa olsa iyi olur.
Az ve öz, iyi seçilmiş gerçekler kural olarak konulmalı,
Adresler manzaraların yerini tutmalı,
Titrek hatıralar titremeyen tarihlerle değiştirilmeli,
Bütün aşklarınız arasından, sadece evliliğinizden bahsedin;
Bütün çocuklarınız arasından, sadece doğmuş olanları yazın.
Kimin sizi tanıdığı sizin kimi tanıdığınızdan daha önemlidir.
Yalnızca yabancı ülkelere yaptığınız yolculuklardan bahsedin.
Nerelere üye olduğunuzu söyleyin, fakat neden üye olduğunuzu değil,
Aldığınız ödülleri söyleyin, fakat nasıl kazandığınızı değil,
Sanki hiç kendi kendinizle konuşmazmışsınız gibi yazın öz geçmişinizi
Herzaman kendinizi arka planda tutaraktan, kol boyu uzakta.
Köpekleriniz, kedileriniz ve kuşlarınız, tozlanmıs mallarınız,
Dostlarınız ve düşlerinizi sessizce es geçin.
Kendiniz olarak sattığınız zatın,
Fiyatı sizin fiyatınızla bir değil,
Ünvanı özgeçmişdeki ünvana benzemez,
Ayakkabısının numarası gittiği yere uymaz.
Ayrıca, bir tek kulağını gösteren fotoğrafını da unutmayın.
Önemli olan ne işittiği değil, kulağının biçimidir.
Duyacak ne var ki zaten?
Kağıt doğrayan makinaların gürültüsünden başka.
İngilizce tercümesinden çeviren: Vehbi Taşar
WRITING A RESUME
By Wislawa Szymborska
What needs to be done?
Fill out the application
and enclose the resume.
Regardless of the length of life,
a resume is best kept short.
Concise, well-chosen facts are de rigeur.
Landscapes are replaced by addresses,
shaky memories give way to unshakable dates.
Of all your loves, mention only the marriage;
of all your children, only those who were born.
Who knows you matters more than whom you know.
Trips only if taken abroad.
Memberships in what but without why.
Honors, but not how they were earned.
Write as if you'd never talked to yourself
and always kept yourself at arm's length.
Pass over in silence your dogs, cats, birds,
dusty keepsakes, friends, and dreams.
Price, not worth,
and title, not what's inside.
His shoe size, not where he's off to,
that one you pass off as yourself.
In addition, a photograph with one ear showing.
What matters is its shape, not what it hears.
What is there to hear, anyway?
The clatter of paper shredders.
BAZILARI ŞİİR SEVER
W. Szymborska
Bazıları—
demek herkes değil.
Azınlığı, çoğunluğu bile değil herkesin,
Okulları saymazsak, orada mecburi,
ve şairlerin kendileri, belki de her bin kişide ikisi.
Severler—
fakat birisi şehriye çorbasını da sever,
kimisi iltifatı sever ve mavi rengi, kimisi başörtüsünü,
kimisi görüş açısını ispat etmeyi sever,
kimisi sever köpeğini.
Şiir—
Fakat ne gibi bir şeydir bu şiir?
birden fazla titrek cevap
Verildi bu soruya.
fakat bilmiyorum ve bilmiyor ve sıkı sıkı tutunuyorum ona,
Koruyucu bir merdiven parmaklığı gibi.
İngilizcesinden Çeviren: Vehbi Taşar
Polonyacadan İngilizceye Çeviren: J.M. Trzeciak
GERÇEK TALEP EDER
W. Szymborska
Gerçek talep eder
şunu söylememizi:
hayat devam eder.
devam eder Kanne ve Borodino’da,
Kosova Polje ve Gernika’da.
Bir benzin istasyonu var
Jeriko’da küçük bir meydanda,
ve yeni boyanmış oturaklar durur Bila Hora’nın yanında,
mektuplar yolculuk yapar
Pörl Harbır ve Hastings arasında,
bir mobilye kamyonu geçer
Çeroni aslanının gözlerinin önünde
ve sadece bir hava cephesi ilerler
çiçek açan meyve bahçelerine doğru Verdün yakınlarında.
Herşeyden o kadar çok var ki
Hiçbirşeyi tamamiyle saklamak mümkün değil.
müzik havaya yükselir
Aktium yakınındaki yatlarda
ve gemide çiftler dansederler gün ışığında.
O kadar çok şey oluyor ki,
heryerde birden oluyor olmalı
taşın taş üstünde durduğu yerde,
bir dondurma kamyonu var
çocuklarla kuşatılmış.
Hiroşima’nın olduğu yerde,
Hiroşima tekrar
ürünler çıkarır
hergün kullanılan.
Cazibeleri yok değildir bu korkunç dünyanın,
uyanmamıza değen sabahları
hiç yok değil.
Makijoviç tarlalarında
çimenler yeşil
ve çimenlerin üzerinde—bilirsiniz nasıldır çimenler—
saydam bir çiğ.
Belki de savaş alanlarından başka alanlar yok,
hala hatırlananlar,
ve çoktan unutulanlar,
huş ağaçları, sedir ağaçları,
karlar ve kumlar, yanardöner bataklıklar,
ve karanlık yenilgilerin dar ve derin geçitleri
ki oralarda bugün ani bir ihtiyaç duyarsan
Bir çalının altına çömeliverirsin.
Bundan alınacak ders nedir? Belki hiçbirsey.
Fakat gerçekte akan çabucak kuruyan kan,
ve herzaman olduğu gibi, bazı nehirler ve bulutlar.
Trajik dağ geçitlerinde
rüzgar şapkaları başlardan uçurur
ve biz istesek te birşey yapamayız—
gülmekten baska.
Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Bu şiirde geçen savaş alanlarının isimlerini Türkçede okundukları gibi yazdım.
KİN
W. Szymborska
Bak ne kadar dinçtir o,
ne kadar da iyi bakmış kendine:
kin, bizim yüzyılımızda.
Ne kadar kıvraklıkla atlar yüksek engelleri.
Ne kadar kolaydır onun için saldırmak, zaptetmek.
O başka hislere benzemez.
Hem daha yaşlı hem daha gençtir onlardan.
Sadece o, sebepleri doğurur
Kendini hayata uyandıran.
Eğer uyursa, hiçbirzaman sonsuza kadar değildir.
Uykusuzluk gücünden almaz fakat ona güç verir.
Dindar ya da dinsiz
--koştuğu sürece
Ana vatanı veya hiç bir vatanı yokmuş önemsiz
--yarışta kaldığı sürece.
Adalet bile önce gelse ona yeter.
Ondan sonra kendi başına hızlanır
Kin. Kin.
Ask çoşkunluğunun yüz buruşturması
kıvırtır yüzünü.
Ah, şu diğer hisler,
öyle hasta ve yavaşlardır ki.
Ne zamandan beri kardeşlik
dayandı kalabalıkları yumruklamaya?
Merhamet hiç bitiş çizgisini geçti mi ilk?
Kaç kişi şüpheyi takip eder?
Sadece kin emir verir, çünkü kin işini bilir.
Zeki, yetenekli, çok çalışkan.
Söylememiz gerekir mi kaç tane şarkı yazdığını.
Kaç tane tarih sayfasını numaraladığını.
Kaç tane insan halısını ortaya yaydığını,
kaç tane meydan ve stadyumda.
Dürüst olalım:
Kin güzellik yaratabilir.
Harikuladedir kor haline gelmiş ateşi gecenin derinliğinde.
En güzel dumanlı bulutları gül renkli şafakta.
Dokunaklı harabeleri inkar etmek
açık saçık mizahı görmemek zordur
onların üstünde hükmeden kalın sütunun altında.
Tezatların akıl hocasıdır
gevezelik ve sükut arasında,
kırmızı kan ve beyaz kar.
Herşeyin üstünde kirlettiği kurbanının üstünde ayakta duran
temiz tıraşlı bir işkencecinin imaji
hiç canını sıkmaz onun.
Herzaman hazırdır yeni görevlere.
eğer beklemesi gerekirse, bekler.
Derler ki kinin gözü kördür. Kör?
Keskin bir nişancı kadar keskin gözlerle,
cesaretle bakar geleceğe o
--sadece o.
Çeviri: Vehbi Taşar
Not: Wislawa Symborska 1996 senesinin Nobel şiir ödülünü kazanmıştır.
SON VE BAŞLANGIÇ
W. Szymborska
Her savaştan sonra
birisinin ortalığı temizlemesi gerek.
Herşey kendi kendine çeki düzen vermeyecek
bütün olanlardan sonra.
Birinin molozu
yolun kenarına itmesi gerek,
ceset yüklü vagonlar
geçebilsin diye.
Birinin çamura bulaşması gerek
pislik ve küllerle,
yatak yayları,
kıymık cam,
ve kanlı paçavraların içinde.
Birinin kirişi çekmesi gerek
duvarı ayakta tutmak için,
birinin macunlaması gerek pencereyi,
tekrar asmak gerekir kapıyı.
Fotojenik değil,
ve yıllar alır.
bütün fotoğraf makineleri terkettiler
başka bir savaş için.
Tekrar köprüler gerekecek bize
ve yeni tren istasyonları.
kol yenleri parçalanacak
sıvanmaktan.
Birisi, elinde süpürge,
hâla hatırlar nasıl olduğunu.
Birisi dinler
ve kopmamış kafasını sallar.
Gene düsünür taşınır bazısı
şimdiden sıkıcı bulur onu.
Birisi bazen çalının gerisinden
topraktan çıkarır
paslanmış tartışmaları
ve çöp yığınına taşır.
Burada neler olduğunu bilenler
yol vermek zorundadırlar
biraz bilenlere.
ve birazdan daha az bilenlere.
ve en sonunda hiçbirşey kadar az bilenlere.
Sebepleri ve nedenleri
örten çimenlerde
birisi
bulutları gözleyerek gerinir
ağzında çimenden bir bıçak ağzı.
Çeviri: Vehbi Taşar
BİR “TEŞEKKÜR” NOTU
Wislawa Szymborska
Çok borcum yoktur
sevmediklerime.
Onların birbirine daha yakın olduğunu
kabullenmekten gelen iç rahatlığı,
Onların koyunlarına kurt
olmadığımdan, sevinç.
Barış onlarla birlikte olsun
çünkü ben onlarla hürüm,
ve şu, sevgi ne verebilir,
ne de almasını bilir.
Beklemem onları ben
pencereden kapıya kadar.
Neredeyse bir güneş saati
kadar sabırlı,
anlarım
aşkın anlamadığını.
Affederim
aşkın affedemediğini.
Buluşma ve mektup arasında,
sonsuzluk geçmez,
yalnızca bir kaç gün ya da haftalar.
Onlarla kısa yolculuklarım her zaman iyi geçer.
Konserler dinlenilir.
Katedraller gezilir
Manzaralar belirgindir.
Ve yedi tane nehir ve dağ
aramıza geldiğinde,
onlar nehirler ve dağlardır
bilinen her haritada.
Onlar sayesindedir
üç boyutta yaşamam,
heyecansız ve güzel sözleri olmayan bir uzayda,
kayan ve böylece gerçek bir ufukla.
Bilmezler bile
ne kadar cok şey taşıdıklarını boş ellerinde.
“Onlara hiç birşey borçlu değilim”,
derdi aşk
bu açık konuda.
Çeviri: Vehbi Taşar
A "THANK YOU" NOTE
By Wislawa Szymborska
There is much I owe
to those I do not love.
The relief in accepting
they are closer to another.
Joy that I am not
the wolf to their sheep.
My peace be with them
for with them I am free,
and this, love can neither give,
nor know how to take.
I don't wait for them
from window to door.
Almost as patient
as a sun dial,
I understand
what love does not understand.
I forgive
what love would never have forgiven.
Between rendezvous and letter
no eternity passes,
only a few days or weeks.
My trips with them always turn out well.
Concerts are heard.
Cathedrals are toured.
Landscapes are distinct.
And when seven rivers and mountains
come between us,
they are rivers and mountains
well known from any map.
It is thanks to them
that I live in three dimensions,
in a non-lyrical and non-rhetorical space,
with a shifting, thus real, horizon.
They don't even know
how much they carry in their empty hands.
"I don't owe them anything",
love would have said
on this open topic.
YÜZYILIN DÖNÜMÜ
Wislawa Szymborska
Daha iyi olacaktı diğerlerinden, 20inci yüzyılımız,
Fakat bunu ispat edecek zamanı kalmadı.
Yılları sayılı,
adımı sallantıda,
nefesi kısa.
Zaten çok sey oldu şimdiye kadar
olmaması gereken.
Olması gerekenler
olmadı.
İlkbahar yola çıkacaktı,
ve mutluluk, başka şeyler arasında.
Korku dağları ve vadileri terkedecekti.
Gerçeğin yalanı bitirmesi lâzımdı.
Bazı talihsizlikler
bir daha hiç olmayacaktı
savaş ve açlık ve başkaları gibi.
Bunlara hürmet edilecekti:
savunması olmayanın savunmasızlığı,
itimat ve benzeri.
Kim dünyadan zevk almak istiyorsa
olanaksız bir görevle karşı karşıyadır.
Aptallık komik değil.
Akıllılık neşe vermez.
Ümit
Aynı genç kız değildir artık
ve daha başka. Ne yazık.
Tanrı sonunda insana inanacaktı:
iyi ve güçlü,
fakat iyi ve güçlü
hâla iki ayrı insan.
Nasıl yaşamalı—birisi bana bunu sordu bir mektupta,
aynı şeyi sormak istediğim
birisi.
Tekrar ve her zamanki gibi,
ve görüldüğü gibi yukarıda
daha acil sorular yoktur
denenmemiş olanlardan başka.
Çeviren: Vehbi Taşar
THE TURN OF THE CENTURY
By Wislawa Szymborska
It was supposed to be better than the others, our 20th century,
But it won't have time to prove it.
Its years are numbered,
its step unsteady,
its breath short.
Already too much has happened
that was not supposed to happen.
What was to come about
has not.
Spring was to be on its way,
and happiness, among other things.
Fear was to leave the mountains and valleys.
The truth was supposed to finish before the lie.
Certain misfortunes
were never to happen again
such as war and hunger and so forth.
These were to be respected:
the defenselessness of the defenseless,
trust and the like.
Whoever wanted to enjoy the world
faces an impossible task.
Stupidity is not funny.
Wisdom isn't jolly.
Hope
Is no longer the same young girl
et cetera. Alas.
God was at last to believe in man:
good and strong,
but good and strong
are still two different people.
How to live--someone asked me this in a letter,
someone I had wanted
to ask that very thing.
Again and as always,
and as seen above
there are no questions more urgent
than the naive ones.
APARTMANDAKİ KEDİ
Wislawa Szymborska
Ölmek—bir kediye yapılacak şey değil.
Ne yapsın ki kedi
boş bir apartmanda?
Duvarlara mı tırmansın?
Mobilyayı mı fırçalasın?
Hiçbirşey değişmezdi burada,
fakat birşey değisti.
Hiçbirsey yerinden oynatılmadı,
fakat daha çok yer var.
Ve geceleri lamba yanmıyor.
Merdivenlerde ayak sesleri duyuluyor,
fakat aynı değiller.
Tabağa balığı koyan el
de değişik.
Burada birşey başlamıyor
herzamanki vaktinde.
Burada birşey olmuyor
olması gerektiği gibi.
Birisi buradayken ve buradan,
Ve sonra aniden yok oldu ortadan.
Ve şimdi inatla yok.
Bütün dolaplar incelendi
ve bütün rafların içinde koşturuldu.
Halının altına kayıp kontrol etmek bir işe yaramadı.
Hattâ kurallar bozularak bütün kağıtlar etrafa dağıtıldı.
Başka yapacak ne var?
Uyu
ve bekle.
Hele bir geri gelsin o,
kendini göstersin.
O zaman anlayacak
ki bu bir kediye yapılacak şey değil.
Ona doğru giderek
istemiyormuş gibi yapıp,
yavaşça,
çok fazla gücenmiş patilerin üzerinde.
Ve zıplamadan, mırlamadan ilk önce.
Çeviren: Vehbi Taşar
CAT IN AN APARTMENT
By Wislowa Szymborska
Dying--you wouldn't do that to a cat.
For what is a cat to do
in an empty apartment?
Climb up the walls?
Brush up against the furniture?
Nothing here seems changed,
and yet something has changed.
Nothing has been moved,
and yet there's more room.
And in the evenings the lamp is not on.
One hears footsteps on the stairs,
but they're not the same.
Neither is the hand
that puts a fish on the plate.
Something here isn't starting
at its usual time.
Something here isn't happening
as it should.
Somebody has been here and has been,
and then has suddenly disappeared
and now is stubbornly absent.
All the closets have been scanned
and all the shelves run through.
Slipping under the carpet and checking came to nothing.
The rule has even been broken and all the papers scattered.
What else is there to do?
Sleep and wait.
Just let him come back,
let him show up.
Then he'll find out
that you don't do that to a cat.
Going toward him
faking reluctance,
slowly,
on very offended paws.
And no jumping, purring at first.
KÖPRÜDE İNSANLAR
By Wislawa Szymborska
Garip gezegen ve garip insanlar üzerinde.
Zamana teslim olurlar fakat zamanın farkına varmak istemiyorlar.
Kendi yollarına başvururlar karşı koymak için.
Bunun gibi resimler yaparlar:
Önemli birşey yok ilk bakışta.
su gözüküyor,
ve bir nehir kıyısı,
dar bir kayık güçlükle akıntıya karşı gidiyor.
Suyun üstünde bir köprü görülebilir
ve köprünün üstünde insanlar.
İnsanlar hızlarını artırıyorlar açıkça,
yağmur kamçılamaya başlarken asağıya doğru kara bir buluttan.
Ana fikir artık burada hiçbirşey olmadığı.
Bulut ne şeklini değiştirir ne de rengini.
Yağmur ne durur ne hızlanır.
Kayık hareket etmeden gider.
Köprünün üstündeki insanlar tam olarak
daha önce koştukları yerde koşarlar.
Bir yorum yapmadan geçmek zor.
Bu masum bir resim değil.
Zaman durdu burada,
kanunları danışılmıyor artık.
Gelişen olaylara etkisi inkar edildi,
önemsenmedi ve şerefsiz bir hale getirildi.
Bir başkaldırıcı sayesinde,
ismi Hiroşige Utagava
(bir yaratık ki, sırası gelmişken,
öldü, gerektiği gibi, uzun bir süre önce)
zaman tökezledi ve düştü.
Belki de yalnızca bir muziplik fazla bir anlamı yok,
bir kapris bir kaç galaksi ölçüsünde,
fakat her neyse
ekleyelim ondan sonra ne olduğunu:
Burada zevk sahibi olmak olarak kabul edilir
bu resme büyük saygı göstermek,
onu methetmek ve nesiller boyunca onun tesiri altında kalmak fazla miktarda.
Fakat bazıları için bu bile yeterli değil.
Yağmur patırtısını duyarlar,
boyunlarında ve omuzlarında ürpertisini hissederler yağmur damlalarının,
bakarlar köprüye ve insanlara
sanki kendilerini görüyorlarmış gibi orada, o hiç bitmeyen yarışta
bitmeyen yolun üzerinde, sonsuzluğa kadar yolculuk yapmak için
ve küstahtırlar inanacak kadar
bunun gerçek olduğuna.
Çeviri: Vehbi Taşar
PEOPLE ON THE BRIDGE
By Wislowa Szymborska
Strange planet and strange people on it.
They yield to time, but they don't want to recognize time.
They have their ways of expressing resistance.
They make pictures such as this:
Nothing in particular at first glance.
One can see water,
one river bank,
a narrow boat strenuously moving upstream.
One can see a bridge over the water
and people on the bridge.
People are clearly picking up the pace,
as rain starts whipping down from a dark cloud.
The point is, nothing happens further.
The cloud changes neither shape nor color.
The rain neither stops nor picks up.
The boat moves without moving.
The people on the bridge run
precisely where they ran before.
It is hard to get by without a commentary:
This is not an innocent picture.
Time was stopped here,
its laws no longer consulted.
It was denied impact on the developing events,
disregarded and dishonored.
Thanks to a rebel,
one Hiroshige Utagava
(a being who, by the way,
passed away, as is proper, long ago)
time stumbled and fell.
Perhaps it is only a prank without much meaning,
a whim on the scale of just a few galaxies,
but in any case
let's add what happens next:
Here it is considered in good taste
to hold this painting in high esteem,
to praise it and be greatly moved by it for generations.
For some, even this is not enough.
They hear the patter of rain,
feel the chill of raindrops on necks and shoulders,
they look at the bridge and people
as if they saw themselves there, in that never ending race
along the endless road, to be traveled for eternity
and they have the audacity to believe
that it is real.
GERÇEK AŞK
Wislawa Szymborska
Gerçek aşk. Normalmidir
önemlimidir, pratikmidir?
Ne alır dünya iki insandan
sadece kendilerine ait bir dünyada yaşayan?
Aynı tabana konulmuş iyi sebep olmadan,
milyonlardan gelişigüzel çekilmiş fakat ikna edilmiş
böyle olmuş olması gerektiğine- neyin karşılığında ödül?
Hiçbirşeyin.
Işık olmadık yerden aşağıya iner.
Ne diye bu ikisinin üzerine de başkalarının değil?
Bu uyandırmaz mı nefretini adaletin? Evet.
Bu bozmaz mı bizim özenle dikilmiş prensiplerimizi,
ve atmaz mı ahlakı bir kenara zirveden? İkisini de gözönünde tutarak, evet.
Bakınız mutlu çifte.
En azından saklayamazlarmıydı onu,
yapamazlarmıydı azıcık bir bunalım taklidi arkadaşlarının hatırı için?
Dinleyin gülüşlerini- bir hakarettir.
Kulandıkları lisan- yanıltıcı açıklıkta.
Ve küçük kutlamaları, törenleri,
ayrıntılı karşılıklı alışılagelmiş şeyleri –
hiç şüphesiz bir komplodur insan ırkının arkasından!
Çok güçtür hâtta tahmin etmek her şeyin ne kadar ileri gidebileceğini
İnsanlar peşinden gitselerdi eğer onların verdiği örneğin.
Din ve şiir neyi hesaba katabilirdi?
Neler hatırlanacaktı, nelerden vazgeçilecekti?
Kim isteyecekti kalmak içinde sınırların?
Gerçek aşk. Gereklimidir gerçekten?
İnce davranış ve sağ duyu bize onun üstünden sessizce geçmemizi söyler,
Hayatın en yüksek çemberlerinde bir skandal gibi.
Kusursuz iyi çocuklar doğar onun yardımı olmaksızın.
Nüfuslandıramazdı gezegeni bir milyon senede,
o kadar güçbelâ gelir ki.
Bırakın gerçek aşkı asla bulmayan insanlar
deyip dursunlar öyle bir şey yoktur.
İnançları daha kolaylaştıracaktır yaşamayı ve ölmeyi onlar için.
Çeviren: Vehbi Taşar
TRUE LOVE
By Wislawa Szymborska
True love. Is it normal
is it serious, is it practical?
What does the world get from two people
who exist in a world of their own?
Placed on the same pedestal for no good reason,
drawn randomly from millions but convinced
it had to happen this way - in reward for what?
For nothing.
The light descends from nowhere.
Why on these two and not on others?
Doesn't this outrage justice? Yes it does.
Doesn't it disrupt our painstakingly erected principles,
and cast the moral from the peak? Yes on both accounts.
Look at the happy couple.
Couldn't they at least try to hide it,
fake a little depression for their friends' sake?
Listen to them laughing - its an insult.
The language they use - deceptively clear.
And their little celebrations, rituals,
the elaborate mutual routines -
it's obviously a plot behind the human race's back!
It's hard even to guess how far things might go
if people start to follow their example.
What could religion and poetry count on?
What would be remembered? What renounced?
Who'd want to stay within bounds?
True love. Is it really necessary?
Tact and common sense tell us to pass over it in silence,
like a scandal in Life's highest circles.
Perfectly good children are born without its help.
It couldn't populate the planet in a million years,
it comes along so rarely.
Let the people who never find true love
keep saying that there's no such thing.
Their faith will make it easier for them to live and die.
OLASILIKLAR
Wislawa Szymborska
Filimleri tercih ederim.
Kedileri tercih ederim.
Warta boyunca meşeleri tercih ederim.
Dickens’i Dostoyevski’ye tercih ederim.
Kendimin insanları sevmesini tercih ederim
insan cinsini sevmesine kendimin.
Elimde iğne iplik olmasını tercih ederim, gerekirse.
Yeşil rengi tercih ederim.
Sürdürmemeyi tercih ederim
sebebin herşeyden sorumlu olduğunu.
İstisnaları tercih ederim.
Erken yola çıkmayı tercih ederim.
Doktorlarla başka birşey hakkında konuşmayı tercih ederim.
Eski ince ince çizilmiş resimleri tercih ederim.
Şiirler yazmanın saçmalığını tercih ederim
saçmalığına yazmamanın şiirleri.
Belirli olmayan yıldönümlerini tercih ederim, aşk konusunda,
hergün kutlanabilen.
Ahlakçıları tercih ederim
bana hiçbirşey söz vermeyen.
Kurnaz sevecenliği tercih ederim herkese çok fazla güvenen cinsinden.
Yeryüzünü sivil giysilerde tercih ederim.
Zafer kazanmış olmayı ülkeler feth etmeye tercih ederim.
Ayırtılmış birtakım yerlerim olmasını tercih ederim.
Kargaşalık cehennemini tertiplilik cehennemine tercih ederim.
Grimm’in peri masallarını gazetelerin ön sayfalarına tercih ederim.
Çiçeksiz yaprakları yapraksız çiçeklere tercih ederim.
Kuyrukları kırpılmamış köpekleri tercih ederim.
Açık renkli gözleri tercih ederim, benimkiler koyu olduğundan.
Yazı masası çekmecelerini tercih ederim.
Burada bahsetmediğim daha pek çok şeyi tercih ederim
gene söylemeden bırakmış olduğum birçok şeylere.
Başıboş bırakılmış sıfırları tercih ederim
sıralanmış olanlarına bir şifrenin ardından.
Böceklerin zamanını tercih ederim yıldızların zamanına.
Tahtaya vurmayı tercih ederim.
Ne kadar daha kaldığını ve ne zamanı sormamayı tercih ederim.
Akılda tutmayı tercih ederim olasılığını dahi
var oluşun kendine has bir sebebi olduğunu var olmak için.
Çeviren: Vehbi Taşar
POSSIBILITIES
Wislawa Szymborska
I prefer movies.
I prefer cats.
I prefer the oaks along the Warta.
I prefer Dickens to Dostoyevsky.
I prefer myself liking people
to myself loving mankind.
I prefer keeping a needle and thread on hand, just in case.
I prefer the color green.
I prefer not to maintain
that reason is to blame for everything.
I prefer exceptions.
I prefer to leave early.
I prefer talking to doctors about something else.
I prefer the old fine-lined illustrations.
I prefer the absurdity of writing poems
to the absurdity of not writing poems.
I prefer, where love's concerned, nonspecific anniversaries
that can be celebrated every day.
I prefer moralists
who promise me nothing.
I prefer cunning kindness to the over-trustful kind.
I prefer the earth in civvies.
I prefer conquered to conquering countries.
I prefer having some reservations.
I prefer the hell of chaos to the hell of order.
I prefer Grimms' fairy tales to the newspapers' front pages.
I prefer leaves without flowers to flowers without leaves.
I prefer dogs with uncropped tails.
I prefer light eyes, since mine are dark.
I prefer desk drawers.
I prefer many things that I haven't mentioned here
to many things I've also left unsaid.
I prefer zeroes on the loose
to those lined up behind a cipher.
I prefer the time of insects to the time of stars.
I prefer to knock on wood.
I prefer not to ask how much longer and when.
I prefer keeping in mind even the possibility
that existence has its own reason for being.
bun çağrıştar
29 03 2007 - 20:17
Ilgın
Savaşlardan konuşuyordum
zindanlardan, gemilerden
öldüren
öldürülen kahramanlardan
ve unuttum onu
Deniz fırtınasından konuşuyordum
çöken duvarlardan
yanan buğdaydan
devrilen tepelerden
ve unuttum ılgını
yaralanıp bir kargıyla
yere kapaklandığında
ve yarasanın dudakları
yavaşça kapandığında
ne denizdir
ne kent
ne de bir dost
önübaşında
ılgındır
gördüğü
çıkar
ılgının
en yüksek sürgününe
ve atlayıp
süzülmek ister
gökyüzüne
yeşilli kahverengili dallardan
kanatsız
kansız
düşüncesiz
nesiz
Zısıgnıew Herbert
Çeviri: Erdal Alova
ismailhaydaraksoy
25 06 2007 - 23:36
Beyan Ve Yanıt
- Tanrıyı sevmek insanın kendisini sevmesidir.
Yıldızlar ve denizler en sevgili ben’le doludur
bir yastık ya da emilmiş bir başparmak kadar şirince.
- Tapanlar için pohpohlamak değildir
küçük bir çekirgenin sıcak çimene kur yapması
yalnızca olmak denilen vasfı över bu
sıradan bir biçimde, yalnızca kendisini sokmadan
aynı sınıfa.
Czeslaw Milosz (d. 1911, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
25 06 2007 - 23:37
Anlatı
Askerileştirilmiş bir ülkede, caddeleri boyunca
milliyetçi marşlardan yükselen çağırışların yayıldığı
bir kentte üzerine aldı genç bir adam
biçimlerin varlığı, türeyişleri ve geçerlilikleri üzerine olan
araştırmaların sorumluluğunu.
Bu amaçla kullanabilirdi beş duyusunu da,
ne ki duyuların gücü uykuyu aşamadı.
Şafakla sona erdi bu iş.
Raketler patladı gürültüyle gökyüzünün arka zemininde.
Üst üste yığılmış duvarlar titredi gül kızıllığınca
başkanın isim gününde.
Değişik kadınlarla cezalandırılmış yazlar kayboldu.
Arada sırada tökezliyordu caddede
insan yarılmış bir balık gibi kıvranan geçmişinin üzerine.
Gizemli tek bir ışıkta hissetmek için
bir
sürü
resmi
insan
yaşayan
bedenle
metalin devinime
geçirilebilmesi gibi yaratabilmek için,
ovuşturmalıydı insan gözlerini,
bakmalıydı nesnelerin dış yüzeylerinden.
Bir unsur gibi içeri girebilir de sen bir duvarcı yüzüne,
tersine daha da güvenlikte ötekiler, eğer insan hayatlarıyla
bir bağlantıları yoksa,
tersine daha da güvenlikte ötekiler, eğer insan hayatlarıyla
bir bağlantıları yoksa.
Kızardı gökyüzü şafakla ve gösterdi güneşin etini.
Tısladı tünellerle alt üst edilmiş toprak,
titreşti ilk trenlerin ürperişleriyle.
Rica, bilinmedik bir leş kokusu, boğarcasına yayılıyordu
hâlâ daha sık bir şekilde, bedenin simetrisine saklanmış
lâboratuvarların uzak köşelerinden.
Ülke savunmasını paçavraya çevirdi rüzgâr bir gün.
Ertesi sabah şarkı söyledi alanların çevresinde proletarya,
ara sıra duyuldu bir yerlerden bir kaç el silâh atımı.
Biçimlerin araştırmacısı uzandı kaldı evine doğru
yükselen dar basamaklarda
kaskatı ensesiyle. Bir kırmızı horoz, altın renkli bir kitle
yarım ay biçiminde eğilerek boğuk sesle vuruyordu
O’nun kafasına ve ötüp duruyordu.
[1932].
Czeslaw Milosz (d. 1911, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
25 06 2007 - 23:38
Küçük Bir Tohumun Görünüşü
Küçük bir tohum adını vermişiz ona.
Fakat kendisi ne tohum der kendisine ne de küçük.
Sıradan ya da belirli bir ismi önemsemez,
uçucu ya da kalıcı, yanlış ya da doğru bir adı da.
Bakışlarımıza gereksinimi yoktur, dokunuşumuza da.
Ne gözlenildiğini ne de dokunulduğunu hisseder.
Ve pencere eşiğine düşen şey
yalnızca bizim serüvenimizdir, onun değil.
Herhangi bir yere düşmekle aynı şeydir bu,
Bilmeden biraz önce düştüğünü
ya da hâlâ düşüyor olduğunu.
Bir pencereden görünen güzelim bir deniz manzarası,
fakat bu manzara kendi kendisini göremez.
Renksiz ve biçimsiz, sessiz, kokusuz
ve acısız yaşıyor o bu dünyada.
Denizin dibi dipsiz, kıyıları kıyısız.
Denizin suları ne ıslaktır ne de kuru.
Dalgalar ne tekildir ne de çoğul,
Ne büyük ne de küçük olan kayalardaki
kendi fışkırtısına sağır deniz.
Doğuştan göksüz olan göğün altında bütün bunlar,
ki güneş batmadan batar orda
ve saklamadan saklar kendini gafil bulutların ardına.
Üzerinden estiği yeryüzünden başka yüzeyi
Sıyıramaz yel.
Bir saniye geçiyor, bir saniye daha, bir üçüncüsü sonra.
Fakat tüm bunlar bizim üç saniyemizdir yalnızca.
İvedi bir haber ulaştıracak bir ulak gibi zaman.
Fakat bu yalnızca bizim benzetmemiz.
Biçim kendi buluşumuz, ivedilik de öyle.
Fakat haberin kendisi acımasız.
Wislawa Szymborska
(d.1923, Polonya; 1996 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
ismailhaydaraksoy
25 06 2007 - 23:39
Kaybolmuş Eşyalar Ofisinde Yapılmış Bir Konuşma
Bir kaç tanrıça yitirdim güneyden kuzeye doğru giderken,
ve bir o kadar da tanrı doğudan batıya giderken.
Bir kaç yıldız sonsuza dek söndüler gözlerimin önünde.
Birbiri ardınca battı adalar.
Anımsamıyorum bile pençelerimin nerede kaldığını,
kürkümü kimin taşıdığını ve omurgamda kimin oturduğunu.
Karaya doğru tırmandığımda ölmüştü kardeşlerim,
ve yalnızca küçük bir kemik var bende bu günü anımsayan.
Sıyrıldım kendi güzelim derimden, yeniden biçimledim kendimi
omurga kıvrımları ve bacaklarla,
ve her defasında yitirdim kendimi tümüyle.
Her şeye kapattım üçüncü gözümü çoktan beridir,
süzülüp gitmişti bir yüzgeçle, salınıp durmuştu bir dalda.
Kaybolmuş, iz bırakmadan yitip gitmiş
ve dağılıp gitmiş tüm rüzgârlarda
yitirilmeye bırakmadığım şeylerin bu kadar az olması şaşırtıcı:
hâlâ insan türünden bir tek insan
ki dün tramvaya binmiş ve telaş içindeyken
şemsiyesini kaybetmişti.
Wislawa Szymborska
(d.1923, Polonya; 1996 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
KARŞILAŞMA
Czeslaw Milosz (1911- )
Bir yük vagonunda gidiyorduk donmuş kırların arasından şafak sökerken.
Kırmızı bir kanat havaya yükseldi karanlığın içinden.
Ve yabani bir tavşan koştu bir yanından öbür yanına yolun aniden.
Ona eliyle işaret etti birisi içimizden.
Uzun süre önceydi o. Bugün hiç birisi sağ değildir onların,
Ne yabani tavşan, ne de el işareti yapmış olan adam.
Ah sevgilim, neredeler onlar, nereye gidiyorlar
Aniden parıldayan bir el, hızla geçen hareket, çakıltaşları hışırdayan.
Üzüntüden dolayı sormam, fakat şaşkınlıktan.
Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Czeslaw Milosz 1980 yılının Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır.
ENCOUNTER
Czeslaw Milosz (1911- )
We were riding through frozen fields in a wagon at dawn.
A red wing rose in the darkness.
And suddenly a hare ran across the road.
One of us pointed to it with his hand.
That was long ago.Today neither of them is alive,
Not the hare, nor the man who made the gesture.
O my love, where are they, where are they going
The flash of a hand, streak of movement, rustle of pebbles.
I ask not out of sorrow, but in wonder.
Pİ
Wislawa Szymborska
Takdire değer sayı pi:
üç nokta bir dört biri
yalnız bir başlangıçtır, bütün ardından gelen basamaklar da,
beş dokuz iki çünkü taş çatlasa ermez sona.
Anlaşılamaz, altı beş üç beş, bir bakışta,
sekiz dokuz, hesaplamakla,
yedi dokuz, düş gücünü kullanmakla,
ya da üç iki üç sekiz şaka olarakta, karşılaştırmakla ya da
dört altıyı herhangibir
iki altı dört üçe dünyada.
En uzun yılan yeryüzündeki biter otuz-küsur ayak sonra.
Kimisi dayanır peri masalı yılanlarına, onlar biraz daha uzunlaştırırmış güya.
Basamaklar kervanı olan pi
durmaz kâğıdın bittiği yerde,
fakat kaçar masaya ve havanın içersine,
duvarın üzerinde, bir yaprakta, bir kuş yuvasında, bulutlarda, gökyüzünün içine doğruca,
kabarmışlığın ve dipsizliğin arasında.
Ah ne kadar da kısa, fare-gibi olmaktan gayri kuyruklu yıldızın kuyruğunun tümü!
Ne kadar çelimsiz yıldız ışığının bir huzmesi, bükülerek herhangi bir yıllanmış boşlukta!
Bu sırada iki üç onbeş üç yüz on dokuz
benim telefon numaram sizin gömlek ölçüsü
bin dokuz yüz yılı ve yetmiş üç altıncı katta
oturanların sayısı altmış beş sent
kalça ölçüleri iki parmak bir maskaralık ve bir gizyazı,
bir ardıçkuşunun ne kadar sevinçli şarkı söylediğini bulduğumuz onun içinde!
ve lütfen bozmayın rahatınızı
ve göçüp gidecek gökyüzü ve yeryüzü
fakat pi değil, o gelmeyecek başa,
onun iyi bir beşi var hala,
ve gayet güzel bir sekizi,
ve en son yedisinden gayri hepsi,
dürterek ve dürterek zorla ilerleyen bir sonsuzluğu
dayansın diye.
Çeviren: Vehbi Taşar
PI
by Wislawa Szymborska
The admirable number pi:
three point one four one.
All the following digits are also just a start,
five nine two because it never ends.
It can't be grasped, six five three five , at a glance,
eight nine, by calculation,
seven nine, through imagination,
or even three two three eight in jest, or by comparison
four six to anything
two six four three in the world.
The longest snake on earth ends at thirty-odd feet.
Same goes for fairy tale snakes, though they make it a little longer.
The caravan of digits that is pi
does not stop at the edge of the page,
but runs off the table and into the air,
over the wall, a leaf, a bird's nest, the clouds, straight into the sky,
through all the bloatedness and bottomlessness.
Oh how short, all but mouse-like is the comet's tail!
How frail is a ray of starlight, bending in any old space!
Meanwhile two three fifteen three hundred nineteen
my phone number your shirt size
the year nineteen hundred and seventy-three sixth floor
number of inhabitants sixty-five cents
hip measurement two fingers a charade and a code,
in which we find how blithe the trostle sings!
and please remain calm,
and heaven and earth shall pass away,
but not pi, that won't happen,
it still has an okay five,
and quite a fine eight,
and all but final seven,
prodding and prodding a plodding eternity
to last.
ismailhaydaraksoy
24 11 2008 - 04:35
Çakıl Taşı
Kusursuz bir yaratıktır
çakıl taşı
eşittir kendisine
farkındadır sınırlarının
doludur tastamam
çakıllı anlamla
bana hiçbir şey anımsatmayan kokusuyla
ürkütmez hiçbir şeyi uyandırmaz arzuyu
kokusu ve soğukluğu
adil ve saygınlık doludur
ağır bir vicdan azabı duyumsarım
elimde tuttuğum zaman onu
ve onun soylu bedenine
işler sahte sıcaklık
- Evcilleştirilemez çakıl taşları
sonunda bakacaklar bize
dingin ve çok berrak bir gözle
Zbigniew Herbert (1924 — 1998, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
___________________________________________
The Pebble
by Zbigniew Herbert
The pebble
is a perfect creature
equal to itself
mindful of its limits
filled exactly
with pebbly meaning
with a scent which does not remind me of anything
does not frighten anything away does not arouse desire
its ardour and coldness
are just and full of dignity
I feel a heavy remorse
when I hold it in my hand
and its noble body
is permeated by false warmth
- Pebbles cannot be tamed
to the end they will look at us
with a calm and very clear eye
Translated by Peter Dale Scott and Czeslaw Milosz
ismailhaydaraksoy
26 11 2008 - 02:54
Ülke
Bu eski haritanın tam köşesinde özlediğim bir ülke var. Elmaların, tepelerin, tembel ırmakların, ekşi şarapların ve aşkın ülkesi. Ne yazık ki, kocaman bir örümcek ağını örmüş onun üstüne, ve yapışkan salyayla kapatmış düşlerin geçiş kapılarını.
Her zaman böyledir: ateşli kılıçlı bir melek, bir örümcek, ve vicdan.
Zbigniew Herbert (1924 — 1998, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
_______________________________________________________________________________________________
Country
by Zbigniew Herbert
At the very corner of this old map is a country I long for. It is the country of apples, hills, lazy rivers, sour wine, and love. Unfortunately a huge spider has spun its web over it, and with sticky saliva has closed the toll gates of dreams.
It is always like that: an angel with a fiery sword, a spider, and conscience.
ismailhaydaraksoy
10 03 2009 - 09:22
Yazıyordum
Yazıyordum
bir an ya da bir saat için
bir akşam bir gece
büyümüştü öfkem
ürpermiştim ya da oturmuştum
yanı başımda sessizce
yaşla doluydu gözlerim
yazıyordum bütün bu zaman boyunca
ta ki ansızın fark edene dek
elimde kalem olmadığını
Tadeusz Rózewicz (d.1921, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
____________________________________________
I wrote
by Tadeusz Rózewicz
I wrote
for a moment or an hour
an evening a night
I grew angry
I trembled or sat
silent at my side
my eyes full of tears
I'd been writing all that time
until I suddenly realised
I'd no pen in my hand
(Translated by James Brockway)
ismailhaydaraksoy
18 06 2009 - 11:54
Ars Poetica
İçimdedir şiir, kemdir, ecnebidir, belalıdır
ve nefret doludur; kavurucu bir ateşle yakar gecelerimi,
yanımdan geçip gider güruh halinde, bağırmaktan kısıktır sesi
sokaklarda meşaleli bir nümayişteymiş gibi.
Habistir şiir, nefret doludur, çatlatmaya çalışır
biçimini (nasıl da zordur zincirlemek özgür birini),
ve ateşli iç organlarımdan çekip çıkarsam da şiiri
tam olarak ustası olamam şiirin hiçbir zaman.
Haykırılana dek, bükülür, bağırır ve baş ağrıtır;
yabancı olur sonra, asla arkadaşın olmamış biri misali,
durur donmuş, alazlı eşikte, ve vücuda gelmiştir artık,
ve akşam kırağılarında katılır diğerlerine.
Krzystof Kamil Baczyński (Polonya, 1921-1944)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
______________________________________________________
Ars Poetica
by Krzystof Kamil Baczyński
The poem is in me, evil, alien, evil
and hateful; with scorching fire it burns my nights,
it passes through me crowdlike, hoarse with shouting
like a torchlit procession in the streets.
The poem is evil, hateful, trying to burst
its form (how hard to shackle one who’s free),
and though I drag it from my fiery innards,
its master I will never wholly be.
It twists, shouting and troubled, till it cries out;
becomes then alien, a friend who never was,
stands on the frozen, flaming threshold, crated,
and joins the others in the evening frosts.
- Translated from the Polish by Bill Johnston
ismailhaydaraksoy
30 07 2009 - 13:53
Ayrılık Ağıtı
Sözcüklerde dalarız uykuya
uyanırız sözcüklerin arasında
bazen hoşturlar
basit adlardır
bir ormandır bir gemidir
bizden koparırlar kendilerini
orman hızla gider
ufuk çizgisinin ardına
yola çıkar gemi
bir işaret ya da neden olmadan
tehlikelidir sözcükler
düşmüşlerdir bir tümcenin bütün
parçacıklarından özdeyişlerden
unutulmuş bir ilahinin
başlangıç nakaratından
“onlardır kurtarılmış olanlar ki...”
“anımsa ki...”
ya da “gibi”
dalayıcı küçük bir iğne
ki birleştirir
dünyanın en güzel
kayıp metaforlarını
sabırla düş kurmalı kişi
içeriğin tamamlanmasını umut ederek
ki yitik sözcükler
girerler kötürüm tümcelerinin içine
ve beklediğimiz kesinlik
atar çapasını
Zbigniew Herbert (1924 — 1998, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
_________________________________________
Elegy for the Departure
by Zbigniew Herbert
We fall asleep on words
we wake among words
sometimes they are gentle
simple nouns
a forest a ship
they tear themselves from us
the forest goes quickly
behind the line of the horizon
the ship sails away
without a trace or a reason
dangerous are the words
which have fallen from a whole
fragments of sentences maxims
the beginning of a refrain
of a forgotten hymn
"saved will be those who…"
"remember to…"
or "like"
a small prickly pin
that connected
the most beautiful
lost metaphor of the world
one must dream patiently
hoping the content will become complete
that the missing words
will enter their crippled sentences
and the certainty we wait for
will cast anchor
bun çağrıştar
02 05 2010 - 11:02
ÜÇ GİZEMLİ SÖZCÜK
‘Gelecek’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
İlk hecesiyle anında tarih olur.
‘Sessizlik’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Yok ederim sessizliği.
‘Hiç’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Hiç kimsenin kavramayacağı bir şey yaratırım.
Wislawa SZYMBORSKA
Çeviri: Tuğrul Asi BALKAR